BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi

30 Haziran 2009 Salı

KARADENİZ

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü 9.Ordu Müfettişi (Mirliva) olarak kurmayları ile birlikte İstanbul’dan Samsun’a getiren Bandırma Vapuru Bağımsız Türkiye Cumhuriyetine giden Yolda çok önemli bir görev yaparak Tarihteki yerini almıştır.
Gemi 1878 yılında İngiltere' nin Glasgow kentinde (İskoçya bağımsızlığını ilan ettikten sonra bu bölge İskoçya sınırları içersine girmiştir) Mac. Intyre Paisley - Huston and Cardett tezgahlarında gemi tezgahlarında 21 sıra numarası ile 279 grostonluk yolcu ve yük vapuru olarak inşa edilmiştir. Geminin ilk sahibi Dussey and Robinson şirketi gemiyi "Torocaderto" adı altında 5 yıl çalıştırdı.
1883 yılında Yunanistan' da H. Psicha Preus Firmasına satıldı. "Kymi" adını alarak , geminin Londra'da olan kaydı Pire Limanına alınmıştır.
1890 yılında H. Psicha Preus firması gemiyi başka bir Yunanlı firma olan Cap. Andereadis firmasına satmış , 12 Aralık 1891 tarihinde kaza sonucu batmış, aynı yıl içersinde yüzdürülmüştür. Kıymı adı ile "İstanbul Rama Derasimo " firmasına satılarak İstanbul limanına kayıt edilmiştir.
1894 yılında Pire Limanındaki kayıt o zamanki Deniz Yolları İşletmesi anlamına gelen "İdare-i Mahsusa"ya nakledilmiş ve Türk bayrağı çkilerek, adı "Kymi" den "Panderma" olarak değiştirilmiştir. Marmara Denizi kıyılarında, Tekirdağ , Mürefte, Sarköy , Karabigah, Erdek arasında yük ve yolcu seferleri yapmıştır.
İdare-i Mahsusa'nın statü değiştirerek 28 Ekim 1910 yılında "Osmanlı Seyrüsefain İdaresi"(Osmanlı Denizcilik İşletmesi) olunca geminin adı "Panderma" "Bandırma" olarak değiştirilerek posta vapuru haline getirilmiştir.
19 Mayıs 1919 tarihinde Atatürk ve Silah Arkadaşlarını Samsun'a getirdikten sonra yine posta hizmetlerine devam etmiştir. 1924 yılında "Türkiye Seyrüsefain İdaresi" tarafından hizmet dışı bırakılmıştır. Bandırma adını aldıktan sonra birkaç kez kaza geçirmiş, yük taşımacılığı yaptığı tarihlerde İngiliz yapımı E11 model denizaltına çarptığı, attığı torpido sonucu batmak üzere olduğu, daha sonra motorunun büyük bir arıza yaptığı elde edilen bilgilerde yer almaktadır.
1925 yılında gemi Bozmacı İlhami' ye (SÖKER) isimli Türk armatöre satılmış, ve aynı armatör tarafından 4 ay içinde Haliç Fenerin' de Hurda olarak parçalanmıştır.
BANDIRMA VAPURU
GAZİ MÜZESİ
SÜMELA
GÖLCÜK
ORDU
SAMSUN
KASTAMONU
MENGEN
DÜZCE
ölürsem kabrimi sisli dağlara kazın
(burası olabilir)
ARTVİN
AMASYA
İNALTI MAĞARASI
BARTIN
RİZE
ÇAYCUMA
SAMANDERE
SİNOP
göremezsen denizi
yukarıya çevir yüzü
deniz gibidir gökyüzü
ALDIRMA GÖNÜL
ALDIRMA
BOYABAT KALESİ
GİRESUN
KARTALKAYA
ÇAMLIHEMŞİN
AKÇAKOCA
ULUYAYLA
ZONGULDAK
ILGAZLAR
HARMANKAYA ŞELALESİ
GİRESUN ADASI
KIZILIRMAK
GÜZELDERE ŞELALESİ
SAFRANBOLU
ESKİPAZAR
ULUKAYA ŞELALESİ
TRABZON
SEBEN GÖLETİ
ÇEŞM-İ CİHAN
YASON BURNU
MELEN ÇAYI
KURUGÖL
LADİK ŞELALESİ
BORABAY GÖLÜ
KRALKAYA MEZARLARI
ABANT
YEDİGÖLLER
BOLU

29 Haziran 2009 Pazartesi

Ernesto Che Guevara SAVAŞ ANILARI

ÖNSÖZ Uzun süreden beri, devrim tarihimizi tüm çok yönlülüğü ve ayrıntılarıyla yazmayı düşünüyorduk. Devrimin önderlerinden birçoğu -özel ya da resmi olarak- bu tarihi yazmak istediklerini belirtirler, ama, yapılacak işleri çoktu. Oysa, yıllar geçiyor ve artık bütün Amerika'nın tarihi olmuş devrimci hareketimizin anıları, yaşanılan olaylar doğru ve güvenilir biçimde saptanmaksızın, giderek geçmişe gömülüyor. Bu nedenle biz, katıldığımız bazı saldırı, çatışma ve çarpışmalara ilişkin bir dizi kişisel anıyı yayınlamaya başlıyoruz. Amacımız, kendi yaşadıklarımıza ve bazı yazılı notlara dayanarak tarihin bir parçasını yazmak değildir. Tam tersine, bu konunun, olayları yaşayan herkes tarafından ele alınmasını amaçlıyoruz. Biz, bütün savaş boyunca Küba topraklarının belli bir bölümünde savaştık. O nedenle, başka yerlerde gerçekleşen çarpışmaların ve eylemlerin tanığı değiliz. Devrimci savaşa katılan herkesin anlatacaklarını kolaylaştırmak ve anıların açık bir biçim almasını sağlamak için, Fidel'in de katılmış olmasına karşın, şansımızın pek iyi gitmediği Alegria de Pio'daki ilk çarpışmamızla başlayabiliriz. Bu çarpışmaya katılanların bir çoğu bugün hâlâ hayatta. Biz onları, bu çarpışmadan tam ve doğru bir tablosunu oluşturarak tarihe kaydetmek için, anılarını yazmaya çağırıyoruz. İstediğimiz tek şey, anı yazarlarının gerçeklerden sapmamaları; kişisel durumlarını abartmamaları, kendilerini olduklarından başka göstermemeleri ya da olmadıkları bir yerde bulundukları izlenimini yaratmamalarıdır. Her anı yazarı, yeteneklerine ve eğitimine göre, yazdığı her birkaç sayfadan sonra, gerçek olaylar üzerinde temellenmemiş ya da gerçekliğine yazarın tamamıyla güvenmediği her sözcüğü çıkarmak amacıyla, katı bir özeleştirel çerçevenin dışına çıkmamasıdır. Biz de bu düşünceyle başlıyoruz anılarımızı yazmaya. [sayfa 6] 1 BİR DEVRİM BAŞLIYOR Küba halkına karşı askeri saldırının tarihi, Fulgencio Batışta tarafından yönetilen kansız hükümet darbesinin tarihi olan 10 Mart 1952 günü başlamaz elbette. Bu saldırının köklerini, Küba tarihinin çok gerilerde kalmış dönemlerinde aramak gerekir. Amerikan Büyükelçisi Summer Welles'in[1] 1933 yılındaki müdahalesinden, 1901 tarihli Enmienda Platt. Belgesinden[2], Kuzey Amerika'nın ilhakçı politikacılarının doğrudan temsilcisi olarak gelen Narciso Lopez'in[3], karaya çıkışından bile öncelere dayanır bu kökler. Bu sorunun başlangıcı, 19. yüzyıl başında, ülkesinin Küba politikasına ilişkin [sayfa 7] açıklayan John Quincy Adams[4] zamanına kadar gider: Küba, İspanya'dan kurtulduğu anda Sam Amca'nın eline düşecek olgun bir elmadır. Söz konusu olan, yalnızca Küba'yı hedef almakla kalmayan, kıtasal ölçekte, uzun bir saldırı zinciridir. Emperyalizmin saldırı dalgalarının bir yükselip bir alçalmasını, demokratik hükümetlerin devrilmesi ya da halk kitlelerinin durdurulmaz baskılarıyla, yeni hükümetlerin kurulması, belirlemektedir. Bütün Latin Amerika tarihi aynı özellikleri gösterir: Diktatörlük rejimleri, küçük bir azınlığın çıkarlarını temsil eder ve darbeyle iktidara gelir; geniş bir kitle tabanına dayanan demokratik hükümetler ise, çok büyük zorluklarla karşılaşmakta ve çoğu kez, davalarının başarısını güvence altına almak için, bir dizi ödün vererek, daha iktidara gelmeden önce lekelenmektedir. Küba, Amerika'nın bütünü için, bu açıdan bir istisna oluşturuyor olsa da, bütün bu gelişim sürecinin tarihine dikkat çekmek gerekiyordu, çünkü Amerika'yı sarsan toplumsal hareketler dalgasında oraya buraya savrulan bu satırların yazarı, bu koşullar sonucunda, sürgünde yaşayan bir başka amerikalıyla, yani Fidel Castro'yla tanışma fırsatı bulmuştu. O soğuk Meksika gecelerinden birinde tanımıştım onu. İlk konuşmamızın uluslararası politika üzerine olduğunu anımsıyorum. Ayni gece, birkaç saat sonra -tan ağarırken-, Fidel'in planladığı sefere katılacaklardan biri olmuştum. Önce, Küba'nın şu anki hükümet başkanıyla Meksika'da nasıl ve neden tanıştığımı anlatmalıyım. Demokratik hükümetlerin iktidardan uzaklaştırıldıkları, bu bölgede ayakta kalmış kıtanın son devrimci demokrat hükümetinin -Jacobe Arbenz Guzman'ın[5] hükümeti - ABD'nin, kıtasal propagandasının [sayfa 8] sis perdesi arkasında gerçekleştirdiği acımasızca planlanan bir saldırıya yenik düştüğü 1954 yılıydı. Bu oyunda ABD Dışişleri Bakanı Foster Dulles'in rol aldığı görülüyordu. İşin ilginç yanı, Dulles, Guatemala'daki en önemli emperyalist kuruluşlardan biri olan United Fruit Company'nin, hem hissedarı hem de hukuk danışmanıydı. Bu ülkeden, yenilgiye uğramış olarak ve bütün guetamalılarla paylaştığım acı içinde dönüyordum; korkuyla ezilmiş bu ülkeye yine de bir gelecek sunabilme umudu içerisindeydim ve bunun için bir yol arıyordum. Fidel ise, tarafsız bir ülkede adamlarını büyük eylem gününe hazırlamak için Meksika'ya gelmişti. Moncada Kışlasına yapılan baskının hemen ardından bir iç bölünme yaşanmış, yüreksizlerin hepsi safları terk etmişler, şu ya da bu nedenle, daha az özveri isteyen politik partilere ya da devrimci gruplara katılmışlardı. Fakat, 1953 yılında Moncada Kışlası'na yapılan saldırının tarihini kendisine ad olarak alan "26 Temmuz Hareketi"ne yeni katılımlar olmaktaydı. Bu yeni katılanların eğitilmesiyle görevlendirilenlerin işleri çok zordu, çünkü Meksika'da, illegal çalışma ilkelerine çok sıkı biçimde uymak ve Meksika hükümetine, Kuzey Amerika örgütü FBI ajanlarına ve Batista'ya karşı mücadele etmek gerekiyordu. Bu üç düşman, değişen biçimlerde ortak etkinlik gösteriyorlar, aralarındaki ilişkide para, rüşvet, kişisel çıkarlar için dalavere önemli rol oynuyordu. Bunun dışında Trujillo'nun[6] casuslarıyla ve insan seçimindeki olumsuzlukların -özellikle Miami'de- yarattığı zorluklarla da mücadele ediyorduk. Bütün bu güçlükleri aştıktan sonra, çok büyük bir hedefe ulaşmalıydık: Meksika'dan ayrılış... ve sonra... Küba'ya varış ve o günlerde bize kolay görünen başka şeyler. Bugün, bunun, ne büyük çabalara, özveriye ve ne çok insan yaşamına mal olduğunu kavrayabiliyoruz. Dostlarından oluşan küçük bir grup tarafından desteklenen Fidel Castro, bütün gücünü ve ona özgü çalışma azmini, [sayfa 9] Küba'ya gidecek olan savaşçıları örgütlemeye adamıştı. Zaman bulamadığı için, hemen hemen hiç askeri taktik dersleri vermiyordu. Bizse, General Alberto Bayo'dan[7] epeyce çok şey öğrendik. İlk katıldığım derste, o an edindiğim izlenim, zaferin olanaklı olduğuydu. Böylesine yüce bir amaç için, yabancı bir kıyıda ölmeye değeceği yolundaki düşünceyle ve bir tür romantik serüvenciliğe duyulan sempatiyle, bağlandığım direniş ordusu komutanına[8] katıldığımda, zafere ulaşacağımızdan henüz kuşkuluydum. Böylece birkaç ay geçti. Giderek nişancılığımız gelişiyordu, bazılarımız artık keskin nişancı olmuştu. Meksika'da bir çiftlik bulmuş ve General Bayo'nun yönetiminde - ben personel şefliği görevini yürütüyordum- 1956 Martında hareket etmek için, son hazırlıklarımızı yapmıştık. O günlerde, ücretleri Batista tarafından ödenen Meksika polisinin iki şubesi, Fidel'i ele geçirmeye çalışıyordu. Bu şubelerden biri, verilecek ödül için, Fidel'i tutuklama başarısını gösterdi, ne var ki, yine verilecek ödül için, onu öldürmemekle büyük ahmaklık etti. Kısa süre içinde, Fidel'in savaş arkadaşlarının büyük çoğunluğu yakalandı; Mexico kentinin yakınlarında bulunan çiftliğimiz de polisin eline geçti ve hepimizi hapishaneye tıktılar. Bu durum, savaşın ilk aşamasının son bölümünü geciktirmişti. Kimimiz, ülkelerimize geri gönderilme tehdidi altında geçen -Komutan Calbrto Garcia ve ben buna tanığız- 57 gün kalmıştık hapishanede. Fakat Fidel Castro'ya duyduğumuz kişisel güveni bir an bile yitirmedik. Ama Fidel, arkadaşlık uğruna, denilebilir ki, kendi devrimci konumunu tehlikeye düşürebilecek bazı şeyler yaptı. Ona kendi durumumu anlattığımı anımsıyorum: Meksika'da yasadışı yaşayan ve hakkında çeşitli suçlamalar bulunan [sayfa 10] bir yabancıydım. Benim yüzümden devrimin ertelenmemesini, beni geride bırakabileceklerini, durumu anlayışla karşılayacağımı, gönderdikleri yerde savaşacağımı, kendilerinden yalnızca Arjantin'e değil, yakın bir ülkeye gönderilmem için uğraşmalarını istediğimi söyledim. Fidel'in kesin yanıtını da anımsıyorum: "Seni yüzüstü bırakamam." Sonuçta böyle de oldu. Meksika'daki cezaevinden çıkabilmemiz için çok değerli zaman ve çok para harcandı. Fidel'in değer verdiği insanlara karşı bu kişisel davranışı, ona yakın olan insanlarda yarattığı derin bağlılığı açıklar. Direniş ordusunu bölünmezcesine bütünleştiren bu bağlılık, ortak ilkeleri insanca beraberliklerle bağdaştırmaktadır. Günler geçiyordu. Yasadışı çalışıyor, gizleniyor, kalabalık içinde olanaklar elverdiğince görünmüyor, hemen hemen hiç dışarıya çıkmıyorduk. Birkaç ay geçtikten sonra, saflarımızda bir hain olduğunu fark ettik. Bir parti silahımızı satan bu kişinin adını bilmiyorduk. Aynı kişinin, yatı ve telsizi de, henüz "yasal kontrat" yapılmamış olmasına karşın sattığını biliyorduk. Bizim donanımımızdan bazı parçaların Küba yetkililerine iletilmesinden amaç, hainin gerçekten sırlarımıza ortak olduğunun kanıtlanmasıydı. Fakat böylece ondan kurtulduk. Çünkü bu aynı zamanda ihanetini de kanıtlıyordu. Bu andan itibaren yoğun bir çalışma başladı. Granma olağanüstü bir hızla hazırlandı; bulabildiğimiz tüm, ama yine de oldukça az yiyecek maddesi, üniformalar, silahlar, donanım araç-gereci ve hemen hemen hiç mermisi olmayan iki tanksavarı yükledik. Sonunda, 25 Kasım sabahı saat 2'de Fidel'in resmi basında eğlence konusu olan sözleri gerçekleşmeye başlamıştı: "1956 yılında ya özgür ya da şehit olacağız."5 Her türlü malzeme ve insanla tıklım tıklım 6dolu olan Granma, ışıkları söndürülmüş olarak Tuxpan limanından[9] denize açıldı. Hava çok kötüydü. Her türlü geminin denize açılması yasak olmasına karşın, nehrin denize kavuştuğu yer sakindi. Yukaten limanını geçtikten bir süre sonra ışıkları yaktık. Sonra da deniz tutmasına karşı deli gibi ilaç aramaya [sayfa 11] başladık, ama yoktu. Küba ulusal marşını ve 26 Temmuz marşını söyledik, hepsi belki beş dakika sürmüştü. Sonrasında gemide trajik-komik bir görüntü oluştu. Yüzlerinden korku okunan ve elleriyle karınlarını tutan adamlar. Bazıları kafalarını kovaların içine daldırmışlardı, bazılarıysa, üstleri kusmuk içinde, en ilginç durumlarda, yerde hareketsiz biçimde yatıyorlardı, iki-üç gemiciyle, dört-beş kişinin dışında, 83 kişinin tümünü deniz tutmuştu. Dördüncü ya da beşinci gün, genelde durum düzeldi. Bir ara, teknede açıldığını sandığımız yarığın, aslında var olmadığını, tuvalette bir musluğun açık unutulduğunu anladık. Oysa biz yükü hafifletmek için bütün ağırlıkları atmıştık bile. Hareket için seçilen rota şöyleydi: Küba'nın güneyini, geniş bir kavis çizip dolaşacak, Jamayka ve büyük Cayman[10] adaları önünden kıyıya yakın geçerek, Oriente eyaletindeki Nigaero bölgesi yakınlarında bir yerde karaya çıkacaktık. Planın uygulanmasında epeyce gecikmiştik: Radyodan ayın 30'unda, yoldaşımız Frank Pais[11] tarafından, Santiago de Cuba'da bir ayaklanma başlatıldığını duyduk. Bu ayaklanmayla bizim Küba'ya varışımız aynı anda olmalıydı. Ertesi gün, 1 Aralık gecesi, rotayı doğrudan Küba'ya yönelttik ve umutsuzca Cabo Cruz fenerini görmeye çalıştık. Suyumuz, yakıtımız ve yiyeceğimiz azalmıştı. Sabaha karşı ikide, zifiri karanlık ve fırtınalı havada durum kaygı vericiydi. Gözcüler, bir o yana bir bu yana gidip gelerek, ufukta kaybolmayan bir ışık arıyorlardı. Eskiden Küba deniz kuvvetlerinde teğmenlik yapmış olan Roque, fenerin yerini belirlemek için bir kez daha üst köprüye çıktığında, ayağı bir yere takılarak denize düştü. Yolumuza bir süre daha devam ettikten sonra sonunda feneri görebildik, fakat küçük teknemizin, bir astımlı gibi yol alması nedeniyle, bize yolculuğun son saatleri hiç bitmeyecek gibi geliyordu. Küba'ya, Las Coloradas kıyısında, Belic adlı yere ayak bastığımızda, gün ağarmıştı. [sayfa 12] Bizi bir kıyı koruma gemisi görmüş ve keşfini telgrafla Batista ordusuna bildirmişti. Bize en çok gerekli olan eşyayı yanımıza alıp, alelacele karaya çıktığımız an, hemen bir bataklığa daldık. Üstelik de düşman uçaklarının saldırısına uğradık. Tropik bitkilerin yaprakları altındaki bataklıkta yürürken uçakların bizi görmesi ve saldırması olanaksızdı elbette, ne var ki diktatörün ordusu peşimize düşmüştü bile. Bu bölgeyi tanıdığını söyleyen bir compânero'nun[12] deneyimsizliği ve sorumsuzluğu nedeniyle içine düştüğümüz bataklıktan çıkmak için, saatler geçirdik. Sendeleyerek sağlam toprağa ayak basmıştık, yönümüzü bulamıyor, bir bölgeler ordusu, beyinlerindeki bilinmedik bir aygıt tarafından yönlendiriliyorlarmış izlenimi veren bir hayaletler ordusu oluşturuyorduk. Yolculuğumuz sırasında aralıksız yedi gün süren açlığı, deniz tutmasını, ayrıca üç korkunç günü arkamızda bırakmıştık. Meksika'dan ayrılışımızdan tam on gün sonra, güçsüzlük, yorgunluk belirtilerinin ve molaların sık sık kestiği bir gece yürüyüşünün ardından, 5 Aralık'ta, gün ağarırken, beklenmedik biçimde Alegrio de Pio[13] denilen yere ulaştık. Bu, bir yanında şeker kamışı tarlalarının yer aldığı, öte yanındansa bazı ağaçsız alanlara bakan küçük bir ormandı. Daha uzaktaysa sık ormanlar başlıyordu. Kamp kurmak için uygun bir yer olmamasına karşın, günün geçmesini beklemek için mola verdik. Yürüyüşümüzü gece sürdürecektir. İlk kez 16 Haziran, 1 Temmuz ve 16 Temmuz 1959 tarihlerinde "O Cruzeiro" da "Bir Devrim Başlıyor"un giriş bölümü olarak yayınlandı. [sayfa 13] 2 ALEGRİA DE PİO Alegria de Pio, Oriente eyaletinin Niguero bölgesinde, Cabo Cruz yakınlarında bir yerdir. 5 Aralık 1956'da, diktatörün kuvvetleri burada bize saldırdı. Kısa ama zorlu bir yürüyüşün ardından, hepimiz dermansız kalmıştık. 2 Aralıkta, Las Coloradas kıyısı diye bilinen yerde karaya çıktığımızda, hemen hemen bütün donanımımızı yitirmiş, tuzlu su bataklıklarında, ayağımızda yeni botlar olduğu halde saatler boyu yürümüştük; ayaklarımız yara içinde kalmıştı. Ne var ki tek düşmanımız ayağımızdaki botlar ya da mantar hastalığı değildi. Küba'ya, kötü bir tekneyle, aç açına, Meksika Körfezini ve Kara ipler Denizini aşarak yedi günde ulaşmıştık. Bu tür bir yolculuğa alışkın olmadığımız için de, hemen hemen hepimizi deniz tutmuştu. Ayrıca, 25 Kasım günü, şiddetli esen kuzey rüzgarı nedeniyle gemilere denize açılma izni verilmediği bir zamanda, Tuxpan limanından hareket etmiştik. Bütün bunlar, henüz hiç savaşa katılmamış bu acemi birlik üstünde olumsuz yönde etki bırakmıştı. [sayfa 15] Tüfekler, fişeklikler ve biraz ıslak mermi dışında savaş donanımımızın tümünü yitirmiştik. İlaç stokumuz kalmamış, sırt çantalarımızın çoğu bataklıkta kaybolmuştu. Bir gün önce, o zamanlar Julio Lobo'ya ait olan Niquero şeker fabrikasının, şekerkamışı tarlalarının içinde, gece vakti yürümüştük. Deneyimsizliğimiz sonucu, açlığımızı ve susuzluğumuzu gidermek için şeker kamışlarını yolun kenarında yemiş, artıklarını orada bırakmıştık. Gerçi askerlerin böylesine dolaylı yollardan iz sürmelerine gerek yoktu; çünkü, yıllar sonra öğrendiğinize göre, askerleri bize ulaştıran, ihanetin baş sorumlusu, rehberimizdi. Rehberi bir gece önce salıvermiştik. Bu hatayı, daha önceki karanlık yaşamlarını bildiğimiz sivil halktan insanların, tehlikeli bölgelerde, kesinlikle denetim altında tutulması gerektiğini öğreninceye kadar, birkaç kez daha yineledik. Hain rehberimizin yanımızdan ayrılmasına asla izin vermemeliydik. 5 Aralık günü şafak sökerken, pek azımız yürüyebilecek durumdaydı: tümden yorgun düşmüş adamlar, biraz yürüdükten sonra, uzun süre dinlenmek istiyorlardı. O nedenle, sık ağaçlı bir ormanın yakınındaki küçük, seyrek ağaçlı bir ormanda mola verildi; bu küçük orman, bir şeker kamışı tarlasının kenarındaydı. Çoğumuz hemen uyuduk. Öğle zamanı, olağanüstü bir durumun ilk belirtileri görüldü: "Piper" tipi uçaklarla orduya ve özel kişilere ait küçük uçaklar, yakınımızda dolanmaya başlamıştı. Uçaklar geçerken, içimizden bazıları, alçaktan ve yavaş uçmaları nedeniyle düşman uçakları tarafından görülebileceklerini düşünmeksizin, rahat rahat şeker kamışı kesiyorlardı. Birliğin doktoru olarak, o zamanki görevim, ayaklarda çıkan yaraları iyileştirmekti. O gün gerçekleştirdiğim son tedaviyi hatırladığımı sanıyorum. Humberto Lamotte adında bir companeroydu ve o gün ömrünün son gününü yaşıyordu. Sahra eczanemizden çıkıp görev yerine dönerken anımsıyorum onu; giymeye fırsat bulamadığı ayakkabıları elindeydi, yüzünde korku ve bitkinlik okunuyordu. [sayfa 16] Companero Montane ile bir ağaca yaslanmış, çocuklarımızdan söz ederek yarım sosis ve iki peksimekten oluşan yemeğimizi yerken, ilk silah sesini duyduk. Bir saniye süren sessizlikten sonra da 82 kişilik birliğimizin üzerine bir mermi kasırgası çöktü, ya da biz, o ilk ateş deneyinde yaşadığımız korkuyla, öyle olduğunu sandık. Silahım pek iyi değildi; o silahı özellikle ben istemiştim, çünkü yolculuk sırasında yakalandığım uzun bir astım krizi nedeniyle, sağlığım çok kötüydü; iyi bir silahın benim elimde yârarsızlaşmaması için almıştım bu kötü silahı. O anda olayların nasıl geliştiğini pek iyi anımsayamıyorum. Tek anımsayabildiğim, o sırada yüzbaşı olan Almeida'nın, çarpışma sürerken, verilen emri sormak için yanıma geldiği. Ama ortada emir verecek kimse yoktu. Daha sonra öğrendiğime göre, meğerse Fidel, yolu geçince ulaşılabilecek, yakındaki bir şeker kamışı tarlasında adamları bir araya getirmek için boş yere uğraşıyormuş. Baskın çok ani, ateşse çok yoğun olmuştu. Almeida yeniden birliğinin başına döndüğünde, companerolardan biri, ayaklarımın dibine bir cephane sandığı bıraktı. Kendisine ne olduğunu sorduğumda, korkunun yansımasını gördüğüm için çok iyi anımsadığım bir yüz ifadesiyle "cephane sandığıyla uğraşmanın sırası değil" gibi bir şey söyledi ve şeker kamışı tarlasına giden yolda koşmaya başladı (bu compenero sonra, Batista'nın zaptiyelerinden birinin kurşunlarıyla can verdi). Belki de, doktor olarak görevlerimi mi, yoksa devrim askeri olarak görevlerimi mi yerine getirmem gerektiği konusunda açmaza düştüğüm ilk olaydı bu. Önümde, bir sırt çantası dolusu ilaçla, bir sandık cephane vardı. Çok ağır olacağı için ikisini birden taşımam olanaksızdı. Cephane sandığım aldım ve şeker kamışı tarlasına ulaşmak için geçmem gereken yolda yürümeye başladım. Yola diz çökerek makineli tüfeğiyle ateş eden Faustino Perez'i çok iyi anımsıyorum. Yanımda Arbentosa adında bir companero koşuyordu. Ötekilerden farklı olmayan bir kurşun salvosu ikimizi de yakaladı. Göğsümde ve boğazımda bir darbe hissettim, öldürücü yaralar aldığımı sanıyordum. 45 kalibrelik bir kurşunun açtığı büyük bir yaradan, ağzından ve burnundan oluk gibi kan akan Arbentosa, [sayfa 17] "Beni öldürdüler!" gibi bir şey bağırdıktan sonra, o anda görünürde kimse olmamasına rağmen, çılgınlar gibi ateş etmeye başladı. Ben de yattığım yerden Faustino'ya "Beni avladılar" dedim (aslında daha sunturlu bir ifade kullanmıştım). Ateş etmeye ara vermeksizin bana bir göz atan Faustino, Önemli bir şey olmadığını söyledi. Ne var ki bakışlarından yaramın önemli olduğunu okumuştum. Yerde uzanmış yatıyordum, bir yaralıyı öyle davranmaya zorlayan bilinmez içgüdüye uyarak, ormana doğru bir el ateş ettim. Her şeyin yitirilmiş göründüğü o an, aniden, en iyi nasıl ölebileceğimi düşündüm. Aklıma Jack London'ın eski bir öyküsü geldi. Alaska'nın buz çöllerinde donarak öleceğini anlayan öykü kahramanı, bir ağaca yaslanarak hayatına onurlu bir biçimde son vermeyi kararlaştırır. Bu anımsayabildiğim tek tablo. Diz çökmüş durumda olan biri, teslim olmamız gerektiğini söyledi. O sırada, arka taraftan, daha sonra Camilo Cienfuegos olduğunu öğrendiğim birinin sesi duyuldu: "Burada hiç kimse teslim olmayacak!" ve ardından bir sürü küfür geldi. Sendeleyerek yanıma ulaşan Ponce soluk soluğa yarasını gösterdi; kurşunun ciğerini deldiği görülüyordu. Yaralandığını söyleyince, büyük bir kayıtsızlıkla, ona, benim de yaralanmış olduğum yanıtını verdim. Ponce, yaralanmamış comanerolarla birlikte, şekerkamışı tarlasına kadar sürünerek gitti. Bir dakika için yalnız kalmıştım, orada uzanmış yatıyor ve ölümü bekliyordum. O sırada yanıma gelen Almeida bana, yürümem için cesaret verdi; duyduğum acıya karşın kendimi toparladım ve şekerkamışı tarlasına ulaştık. Orada, mükemmel companero Raul Suarez'i gördüm. Faustino Perez bir ağacın dibinde, onun bir kurşunun parçaladığı baş parmağını sarıyordu. Sonra, alçaktan uçan uçakların bizi kuşatmaları genel bir kargaşaya yol açtı. Makineli tüfeklerle taranmamızsa, kargaşayı daha da boyutlandırdı, öyle ki bazen gülünç, bazen acıklı sahneler yaşandı. Örneğin, şişman bir savaşçı, bir şekerkamışının ardına gizlenmeye çalışıyordu, bir başkasıysa, kurşun yağmuru sürerken ortaya çıkıp sessiz olmamızı istiyordu, o anda sessizlik ne işe yarayacaksa. [sayfa 18] Almeida'nın yönetiminde bir grup kurduk. Grupta, o zaman teğmen olan komutan Ramiro Valdes, companerolardan Chao ve Benitez de vardı. Başımızda Almeida olduğu halde, sığınağımız olacak ormana ulaşmak için, şekerkamışı tarlasından geçen yolu aşmaya başladık. O sırada, şekerkamışlarının olduğu yerden ilk sesler duyuldu. "Yangın var!" Aynı anda da ortalığı duman ve ateş sardı. Yine de bu verilerin doğruluğu konusunda güvence veremem, çünkü çarpışmada başımızdan geçen olaylardan çok, yenilginin acısını ve yaklaşan ölümümü düşünüyordum. Gece karanlığı, yürüyüşümüze engel olana dek yolumuza devam ettik. Sivrisineklerle dolu bir yerde, birbirimize sokularak, aç, susuz uyuduk. İşte bizim, 5 Aralık 1956'da Niquero yakınlarında ateşle ilk karşılaşmamız böyle oldu. Daha sonraki devrim ordusunun içinde çelikleştiği savaşımız, işte böyle başladı. [sayfa 19] 3 YANLIŞ YOLDA Alegrio de Pio baskınının ertesi günü, kırmızı toprağın yerini Diente de Perro[14] diye adlandırılan kayaların aldığı dağlardan geçtik. Aynı güçte gelen tek tük silah sesleri duyuluyordu. İspanya savaşına katılmış eski bir savaşçı olan Chao, bu tarz bir yürüyüşün, bizi, kaçınılmaz olarak, herhangi bir düşman tuzağına düşüreceğini söyledi ve geceyi bekleyeceğimiz bir yer bulup, karanlıkta yürümemizi önerdi. Hiç suyumuz yoktu. Tek süt dolu kabımız da kazaya uğradı; süt kabını taşıması için kendisine verdiğimiz Benitez, kabı, cebine baş aşağı koymuştu. Kabın üzerine ufak delikler açmıştık. Payımızı içmek istediğimiz zaman, süttozu ve bir yudum suyla doldurduğumuz boş bir vitamin ampulünden yararlanıyorduk. Bütün sütün Benitez'in cebine ve üniformasına döküldüğünü dehşetle gördük. Sonunda, tek tarafta geniş bir görüş açısı sunmasına karşın, öteki taraftan ilerleyecek düşmanı görmemizin olanaksız [sayfa 21] olduğu mağara gibi bir yerde kamp kurduk. Kendimizi savunmaktan çok, görülmemeyi düşünüyorduk. Bu nedenle günü orada geçirmeye karar verdik. Ama beşimiz de ölünceye kadar savaşmaya and içmiştik; Ramiro Valdes, Juan Almeida, Chao, Benitez ve bu satırların yazarı. Beşimiz de yenilginin korkunç deneyini ve daha sonraki savaşı atlattık. Gece olunca yeniden harekete geçtik. Bilgilerime dayanarak, bu bölgede kutup yıldızının hangisi olduğunu saptadım ve birkaç gün yönümüzü ona göre ayarladık; doğruya doğru yürüyerek Sierra Maestra'ya vardık. (Çok sonraları, yönümüzü belirlediğimiz ve bizi doğuya götüren yıldızın kutup yıldızı olmadığını öğrendim. Yaklaşık olarak bu yönü ve kıyıya çok yakın olan kayalıklara bir şafak vakti ulaşmamız rastlantıydı.) Aşağıda deniz uzanıyordu, aramızda yaklaşık 50 metre yüksekliğinde dik bir kaya vardı ve dipte tatlı suyla dolu olduğu izlenimini veren son derece çekici bir su birikintisi görülüyordu. En büyük derdimiz susuzluktu. O gece, bir sürü yengeç vardı etrafımızda; aç olduğumuz için bazılarını öldürmüş, fakat ateş yakamadığımızdan etli kısımlarını çiğ yemiştik, bu da susuzluğumuzu iyice arttırmıştı. Uzun aramalardan sonra, suya ulaşabilmemiz için kullanabileceğimiz bir yol bulmuş, ancak bu arada, inip çıkma uğraşı dolayısıyla, yukarıdayken gördüğümüz su birikintisini yitirmiştik. Bu yüzden, sivri kayalıklarda birikmiş yağmur sularıyla susuzluğumuzu gidermeye çalıştık; çukurlardan suyu çıkarmak için bir astım pülverizatörü kullanıyorduk. Her birimiz yalnızca birkaç damla su içebildik. Keyifsizce ve yönümüzü saptayamaksızın yürüyüşümüzü sürdürdük; zaman zaman denizin üzerinden bir uçak geçiyordu. Kayalıklarda ilerlemek çok yorucuydu, içimizden bazıları, kıyı boyunca yürümemizi önerdiler, ama bu da.sakıncalıydı, çünkü görülebilirdik. En sonunda çalılıkların gölgesine uzanıp, güneşin yakıcı olmadığı saatleri bekledik. Karanlık basınca küçük bir plaj bulup denize girdik... Bir popüler-bilimsel dergide ya da herhangi bir romanda okuduğum bir şeyi denemeye kalkıştım. Üçte bir deniz suyuyla [sayfa 22] karıştırılan tatlı suyun, iyi nitelikte içme suyu olduğu ve böylece miktarın fazlalaştığı savlanıyordu. Bir matara içinde kalmış son suyumuzu da bu deneye harcamış ve kötü bir sonuç elde etmiştim; bu bileşim, companerolar tarafından eleştirilmeme yol açan tuzlu bir içecek olmuştu, denize girmek bizi serinletmişti, böylece yolumuza devam ettik. Geceydi, anımsadığıma göre mehtap vardı. Almeida ile birlikte en önde ilerliyorduk. Deniz kenarında, kötü havalarda barınmak için balıkçılar tarafından yapılan küçük kulübelerde, uyuyan insan gölgeleri görmüştük. Bunların asker olduğunu düşünmemize karşın, geri dönemeyecek kadar yaklaşmış olduğumuzdan hızla ileriye, onlara doğru atıldık. Almeida, teslim olmalarını istemek için bağıracaktı ki hoş bir sürprizle karşılaştık: Bunlar Granma seferinden üç yoldaşımızdı; Camilo Cienfuegos, Pancho Gonzales ve Pablo Hurtado. Hemen, başımızdan geçenleri, yeni haberleri, yoldaşlar ve savaş hakkında bildiklerimizi anlatmaya koyulduk. Camilo'nun grubu bize, kaçmadan önce söktükleri şekerkamışlarından ikram ettiler. Bu tatlı ve sulu madde, açlığımızı biraz bastırıyordu. Bu arada, onlar da, kaygısızca yengeçleri yediler. Susuzluklarınıysa bir tüp ya da kamışla toprakta birikmiş suları emerek gideriyorlardı. Yürüyüşü hep birlikte sürdürdük. Granma seferinden geriye kalan savaşçıların sayısı, şimdi sekize ulaşmıştı ve biz, hayatta kalan başkalarının olup olmadığını bilmiyorduk. Bizim grubumuz gibi kurtulan başka grupların olabileceği bize mantıklı geliyordu, ama, nerede olduğumuzu bile bilmiyorduk, bildiğimiz tek şey, denizi sağımıza alarak, doğuya, yani Sierra Maestra'ya, güvenlikte olacağımız bu bölgeye, ulaşabileceğimizdi. Bir düşman birliğiyle karşılaşmamız koşullarında, kayalarla denizin kaçış yollarımızı keseceğinin de bilincindeydik. Kıyı boyunca bir gün mü yoksa iki gün mü ilerlediğimizi şimdi anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, kıyıda yetişen birkaç frenkinciri yediğimiz. Bunlardan kişi başına bir ya da iki tane düşüyordu ve açlığımızı gidermiyordu. Ayrıca, elimizdeki birkaç damla suyun kullanımını iyice azalttığımız için, susuzluk da tam bir işkence olmuştu. [sayfa 23] Bir sabah olağanüstü bitkin durumda deniz kıyısına vardık, sanki yarı baygındık; burada hangi yolu izleyeceğimizi görebilmek için havanın ışımasını bekliyorduk. Kayalıklar birden dikleşmiş gibi geliyordu bize. Hava aydınlandığında araziyi keşfe kovulduk. O sırada gözümüzün önünde zengin bir köylüye ait olduğu izlenimini veren, palmiyeden yapılmış büyük bir ev belirdi. Benim düşünceme göre, bu tür evlere yaklaşmamalıydık, çünkü, buralarda oturanlar, büyük bir olasılıkla bizim düşmanımızdı ya da ev askerlerin işgali altında olabilirdi. Benitez ise, tam tersini düşünüyordu. Sonunda ikimiz de eve yaklaşmaya başladık. Benitez, dikenli telden yapılmış bir çiti aşarken, ben dışarıda kalmıştım (bize, şimdi anımsamadığım biri daha eşlik ediyordu). Aniden alacakaranlıkta elinde M-I tüfeğiyle üniformalı birinin siluetini gördüm; sonumuzun geldiğini düşündüm, özellikle Benitez için böyleydi; çünkü adama bana olduğundan daha yakındı, onu uyarmam da olanaksızdı. Benitez, neredeyse askerin yanına varmışken, aynı yoldan geriye döndü ve bana bütün saflığıyla "silahlı bir adam" gördüğünü, ona herhangi bir şey sormamın akıllıca bir iş olmayacağını düşündüğü için geri döndüğünü söyledi. Gerçekten de Benitez ve bizler bir kez daha kurtulmuştuk, fakat serüvenimiz bununla bitmiyordu. Dikkatli bir kavis çizdikten sonra, burada daha alçak olan kayalara tırmanmayı denedik. Küçük bir akarsuyun, denize dökülürken kayalıklarda geçit oyduğu bir bölgeye, Ojo de Buey'e[15] varmıştık. Kayaları tırmanmayı tamamlamadan önce gün ışıdı ve çevreyi bütünüyle görebildiğimiz bir mağara bulabildik. Çevre tamamen sakin görünüyordu, Deniz Kuvvetleri'ne ait bir filikadan otuz kadar bahriyelinin indiğini, başkalarının ise filikaya çıktıklarını gördük. Nöbet değiştirme hareketi gibi görünüyordu. Daha sonra bunların, Deniz Kuvvetlerinin ünlü katili Laurent'in adamları olduğunu öğrendik. Bir grup companeroyu öldürme gibi korkunç bir görevi yerine getirdikten sonra, o anda, adamlarını değiştiriyormuş. [sayfa 24] Benitez'in korkulu gözleri önünde "silahlı adamlar", bütün trajik gerçeğiyle belirmişti. Durum oldukça kötüydü, eğer fark edilecek olsaydık, en ufak bir kurtulma şansımız yoktu. Tek yol, orada sonuna kadar savaşmak olacaktı. Günü ağzımıza tek lokma koymadan geçirmiş, su kullanımını da çok kısıtlamıştık. Adam başına bir dürbünün merceği kadar su düşüyordu, herkese eşit dağıtım için bu ölçeği bulmuştuk. Gece yeniden yürüyüşe geçtik. Savaşın en korkulu günlerini geçirdiğimiz, aç ve susuz bir durumda, yenilgimizin ve çok yakınımızda bulunan kaçınılmaz tehlikenin bilincinde olarak, kendimizi kapana kısılmış fareler gibi hissettiğimiz bu bölgeden uzaklaşmak istiyorduk. Bir oraya bir buraya gidip geldikten sonra, denize dökülen bir dereye, ya da onun kollarından birine rastladık; yere uzanarak, uzun süre, atlar gibi hırsla su içtik, ta ki boş midelerimiz daha fazlasını almayı reddedinceye kadar. Mataralarımızı doldurup yürüyüşümüzü sürdürdük. Şafak sökerken, birkaç ağacın olduğu küçük bir tepeye vardık. Daha iyi direnebilmek ve gizlenebilmek için dağıldık. Bütün gün başımızın üzerinden, hoparlörlerle donatılmış küçük uçaklar geçti. Hoparlörlerden gelen seslerin ne dediğini anlamıyorduk ama, Moncada Kışlası'na saldıran savaşçılardan olan Almeide ve Benitez, uçaklardan teslim ol çağrısı yapıldığını söylediler. Ormandan da zaman zaman, ne olduğunu anlayamadığımız sesler geliyordu. O gece, içinden müzik sesleri taşan bir evin yakınlarına kadar sokulduk. Yeniden heyecanlı bir tartışma başladı. Ramiro, Almeida ve ben, bir dans partisinde ya da benzer bir eğlencede görülmememiz gerektiğini düşünüyorduk, çünkü köylüler, kötü bir niyetle olmasa bile, varlığımızı hemen çevreye yayacaklardı. Benitez ve Camilo Cienfuegos ise, sonucu ne olursa olsun gitmemiz ve yiyecek bir şeyler bulmamızda ısrar ediyorlardı. Sonuç olarak, yeni haberler almak ve yiyecek bir şeyler sağlamak için eve gitmek görevi bana ve Ramiro'ya verildi. Eve yaklaşmıştık ki müzik kesildi ve derinden gelen bir erkek sesinin şöyle dediği duyuldu: "Şimdi, büyük [sayfa 25] iş başaran silah arkadaşlarımızın şerefine kadeh kaldıralım" vs. Bu bize yetti, arkadaşlarımıza, bu evde eğlenenlerin kimler olduğunu bildirmek için, olanaklar elverdiğice çabuk ve dikkat çekmeden geri çekildik. Yola devam ediyorduk, ama adamlar giderek daha az yürümek istiyorlardı. O gece ya da daha sonraki gece, neredeyse bütün companerolar yürüyüşü sürdürmeyi reddettiler ve böylece, yörede yol üzerindeki bir kulübede oturan Puercas Gordas adlı bir köylünün kapısını çalmak zorunda kaldık. Dostça karşılandık, köy kulübesinde bitmez tükenmez bir şölen düzenlenmişti. Saatler boyu yemek yedik, öyle ki günün ışıdığını bile fark edemedik. Bunun sonucunda yürüyüşümüzü sürdüremedik. Orada olduğumuzu öğrenip bizimle tanışmak isteyen, yiyecek bir şeyler, ya da herhangi bir hediye getiren meraklı ve yardımsever köylüler sabah olunca kulübeye akın ettiler. Bir süre sonra kaldığımız ev cehenneme döndü: İlk ishal olan Almeida idi; kısa süre sonra, kendilerine çekilen ziyafetin kıymetini anlayamayan sekiz bağırsak birden isyan etmiş ve o küçük yeri batırmıştı, hatta içimizden bazıları kustu. Deniz tutmasından, günler süren yürüyüşten, sürekli açlık ve susuzluktan bitkin duruma gelen Pablo Hurtado ayağa kalkamayacak durumdaydı. Yola o gece çıkmaya karar vermiştik. Köylüler, Fidel'in hayatta olduğu, büyük bir olasılıkla Crescencio Perez ile birlikte bulunduğu bölgeye, bizi götürebileceklerini söylüyorlardı, ancak, üniformalarımızı ve silahlarımızı bırakmalıydık. Almeida ve ben Star marka iki otomatik tabancayı yanımıza almıştık, geriye kalan sekiz tüfek ve bütün cephanemizse köylünün evinde kalmıştı. Bir üçlü, bir de dörtlü grup oluşturarak, köylülerin evlerinde konaklayıp, Maestra'ya aşamalı biçimde ulaşmayı düşünüyorduk. Eğer yanılmıyorsam, bizim grupta Pancho Gonzales, Ramiro Valdes, ve Almeida ile ben vardık. Öteki gruptaysa Camilo, Benitez ve Chao yer alıyordu. Pablo Hurtado ise, hasta olduğu için köylünün kulübesinde kalmıştı. [sayfa 26] Evden ayrıldığımız anda evin sahibi, yeni haberleri ulaştırmak ve onunla silahları nereye saklayacağını tartışmak için bir arkadaşına olayı aktarmaktan kendini alamamıştı. Arkadaşıysa onu, silahlarımızı satmaya ikna etmişti. Bunun için üçüncü bir kişiyle ilişkiye geçtiler, işte bu üçüncü kişi bizi orduya ihbar etti. Küba'da karşılaştığımız ilk konuksever yeri terk etmemizden birkaç saat sonra, orası ordu tarafından işgal edilmiş, Pablo Hurtado tutsak düşmüş ve bütün silahlar ordunun eline geçmişti. Herkesin "rahip" diye tanıdığı Argelio Rosabal adlı birinin evinde kalıyorduk. Argelio Rosabal, Adventist mezhebindendi. Kötü haber geldiğinde, bu companero, bölgeyi iyi tanıyan ve devrimcilere sempati duyan bir köylüyle ilişki kurmuştu. Aynı gece, bizi oradan alıp, daha güvenli bir başka sığınağa götürdüler. O gün tanıdığımız köylünün adı Guillermo Garcia idi. Garcia bugün Batı Ordusu komutanı ve partimizin yöneticilerinden biridir. Daha sonraları da başka köylülerin evlerinde kaldık: Örneğin, sonraları oraya alınan Carlos Mas'ın ya da Perucho ve adını anımsamadığım başka yoldaşların evleriydi bunlar. Bir şafak vakti, Pilon yolunu geçip rehber olmadan yürüyüşümüzü sürdürerek, Crescencio'nun kardeşi Mongo Perez'in çiftliğine vardık. Karaya çıkan birlikten sağ kalanlar ve o güne kadar yakalanmayanlar bu çiftlikteydi: Fidel Castro, Universo Sanchez, Faustino Perez, Raul Castro, Ciro Redondo, Efigenio Ameijeiras, Rene Rodriguez, Armendo Rodriguez. Birkaç gün sonra da, Moran, Crespo, Julito Diaz, Calbcto Garcia, Calixto Morales ve Bermudez bize katıldılar. Küçük birliğimiz ne üniformaya ne de silaha sahipti, çünkü felaketten kurtarabildiğimiz iki tabancamız vardı yalnızca. Bu yüzden Fidel, bizi epeyce azarlamıştı. Bütün savaş süresince bu sözler hiç aklımızdan çıkmadı, uyarısını bugün bile anımsıyoruz: [sayfa 27] "Yaptığınız hatanın cezasını çekmediniz, çünkü bu koşullarda silahları terk etmenin bedeli hayatlarınızla ödenir. Orduyla karşılaşma koşullarında, hayatta kalmanız için tek umut, silahlarınız olacaktı. Silahlan terk etmek büyük bir suç ve aptallıktır." [sayfa 28] 4 LA PLATA ÇARPIŞMASI 17 OCAK 1957 Sierra Maestra'da, La Plata Nehri ağzındaki küçük garnizona yaptığımız saldırı bize ilk zaferi kazandırdı. Bu zaferin yankıları, çarpışmanın geçtiği bu kayalık bölgeden çok uzaklara yayıldı. Bu, bütün dikkatleri üzerimize çekti, herkese Direniş Ordusu'nun efsane olmadığını, savaşmaya kararlı olduğunu kanıtladı. Bizim nihai zafere inancımızı pekiştirdi. Alegria de Pio'da beklenmedik biçimde saldırıya uğramamızdan yaklaşık bir ay sonra, 14 Ocak 1957'de, La Plata'dan Maestra'nın kayalık bir uzantısıyla ayrılan Magdalena nehri yakınlarında durmuştuk. Bu nehir iki vadi arasından denize dökülüyordu. Burada, Fidel'in emri üzerine, adamlarımıza nişan talimleri yaptırdık; içlerinden bazıları, hayatlarında ilk kez ateş ediyorlardı. Aynı yerde yıkanma fırsatı bulabildik, kaç gündür sağlık kurallarını unutmuştuk, olanağı olanlar çamaşırlarını da değiştirdiler. O sıralar kullanılabilir 23 silahımız vardı: dokuzu dürbünlü, beşi yarı otomatik, dördü arkadan dolma tüfek, iki Thomson hafif makineli tüfek, iki otomatik tabanca, ve 16 kalibrelik bir tüfek. O gün öğleden sonra, [sayfa 29] La Plata bölgesine varmak için, son dağ sırtını aşıyorduk. Bu bölgenin köylülerinden adı Melguiades Elias olan birinin, bıçakla oyduğu işaretleri izleyerek ormandaki oldukça az kullanılan bir patikadan yürüyorduk. Bu köylünün adını o sıralar bizim için vazgeçilmez olan rehberimiz Eutio'dan öğrenmiştik. Eutimio o zamanlar, isyancı köylülerin tipik bir temsilcisi olarak görünüyordu, ama bir süre sonra Casillas tarafından tutsak edilmiş, öldürülmeyerek, on bin peso ve orduda bir mevki karşılığı satın alınmıştı; Fidel'i öldürmekle görevliydi. Amacını gerçekleştirmeye çok yakın olmasına karşın, yüreksizliği nedeniyle bunu yapamamıştı. Yine de, yaptıkları bizim açımızdan çok zararlı olmuştu, düşmana kamp yerimizi bildirmişti çünkü. O sıralarda, Eutimio bize henüz, dürüstçe hizmet etmekteydi. Toprakları için, bölgedeki toprak sahiplerine karşı mücadele eden birçok köylüden biriydi Eutimio. Toprak sahiplerine karşı mücadele edenler, aynı zamanda, o sınıfın hizmetinde olan polise karşı da mücadele ediyordu. O gün, sonradan rehberimizin akrabaları olduğunu öğrendiğimiz iki köylüyü tutuklamış, içlerinden birini daha sonra bırakmış ama ötekini güvenlik açısından alıkoymuştuk. Ertesi gün, 15 Ocak'ta henüz yapımı sürmekte olan çinko damlı La Plata Garnizonunu gördük. Ortalıkta, yarı çıplak olmalarına karşın, düşman üniforması giydikleri anlaşılan bir grup adam dolaşmaktaydı. Akşamüstü 6'da askerle dolu bir motorbot geldi. Askerlerden bazıları indi, bir kısmıysa yeniden deniz aracına bindi. Hareketi tam olarak değerlendiremediğimiz için, saldırıyı ertesi güne bırakmaya karar verdik. Ertesi gün, ayın onaltısında, şafakla birlikte gözetlemeye koyulduk. Kıyı koruma gemisi gece çekilmişti. Keşif çalışmasına başladık, ama hiçbir yerde asker görünmüyordu. Öğleden sonra saat 3'te, bir şeyler görebilmek amacıyla, garnizondan nehre ulaşan yola yaklaşmaya karar verdik. Akşam olduğundaysa çok sığ olan La Plata nehrini geçip yolda mevzilendik; beş dakika sonra iki köylüyü tutuklamıştık. Adamlardan biri eskiden birkaç kez muhbirlik yapmıştı. Kim olduğumuzu öğrenip konuşmazlarsa haklarında iyi şeyler düşünmeyeceğimizi [sayfa 30] anlayınca, çok önemli bilgiler verdiler. Garnizonda yaklaşık onbeş asker varmış, ayrıca bölgede en kötü şöhretli üç çiftlik kahyasından biri olan Chico Osorio, kısa süre içinde buraya uğrayacakmış. Bu kahyalar, muazzam topraklar edinen ve bunları, Chico Osorio gibilerinin terörü sayesinde elinde tutabilen Laviti ailesinin çiftliğinde çalışıyorlardı. Çok geçmeden Chico göründü; sarhoştu, bir katıra binmiş, arkasında ise küçük bir zenci çocuk vardı. Universa Sanchez, onu Guardiya Rural[16] adına durdurdu ve Chico hemen yanıtladı: "Moskito!" Bu parolaydı. Perişan görünmemize karşın, belki de Chico aşırı ölçüde sarhoş olduğu için, onu kandırabilmiştik. Fidel, öfkeli bir ifadeyle, kendisinin, isyancıların neden hâlâ yok edilmediğini araştırmaya gelmiş bir albay olduğunu söyledi. Bizzat ormanlara girip asilerin peşine düşeceği için tıraş olmamışmış güya. Ordunun şu sıralar yaptıklarının "palavra" olduğunu belirtip, düşman güçleri hakkında epeyce ağır sözler sarf etti. Chico Osorio, büyük bir dalkavuklukla, muhafızların gerçekten de garnizonda zamanlarını bomboş geçirdiklerini, yalnızca yiyip içtiklerini, iş olsun diye keşfe çıktıklarını anlatmaya koyuldu; Daha da ileri giderek, bütün isyancıların yok edilmesi gerektiğini söyledi. Bu bölgede dost ve düşmanların saptanması için, gizli bir biçimde döküm yapmaya başladık; Chico'ya insanlara ilişkin sorular soruyor, onun iyi dediklerini bizim için kötü, kötü dediklerini iyi olarak değerlendiriyorduk. Böylece yirmiden fazla kişi için bilgi toplamıştık, muhbirse hâlâ konuşmasını sürdürüyordu. Bu bölgede iki kişiyi nasıl öldürdüğünü anlattı bize; "Fakat generalim Batista hemen serbest bıraktı beni" diye de ekledi. Ayrıca, az önce "biraz küstahça davranan" birkaç köylüyü nasıl dövdüğünü anlattı. [sayfa 31] Söylediğine göre, muhafızlar bunu yapmaya cesaret edemezlermiş; karşılarında insanların konuşmalarına izin veriyorlarmış, onları cezalandırmıyorlarmış. Fidel, ona, Fidel Castro'yu yakalaması halinde ne yapacağını sordu. Chico, söylediğine uygun bir yüz ifadesi takınarak onu... ezmek gerektiğini... söyledi. Aynı şeyi Crescencio'ya da yapacağını belirtti. Sonra da, ayaklarındaki bizim birliğin Meksika yapısı ayakkabılarını göstererek, "Bakın" dedi, "öldürdüğümüz orospu çocuklarından birinindi bunlar." Böylece Chico Osorio, farkında olmadan, kendi ölüm fermanını imzalamıştı, sonunda Fidel'in becerikliliği sayesinde, askerleri habersiz yakalayıp ne kadar kötü durumda olduklarını, görevlerini ne ölçüde savsakladıklarını kanıtlamak için, bizi, onların yanına götürmeyi kabul etti. Chico Osorio'nun rehberliğinde garnizona yaklaşıyorduk. Ben, bu adamın numaramızı yuttuğundan pek emin değildim. Fakat o, kaygısızca yürüyordu önümüzde, çünkü olayı değerlendiremeyecek kadar çok içmişti. Garnizona gidebilmek için nehri geçerken Fidel, askeri kurallara göre tutsakların bağlı olması gerektiğini bildirdi. Adam hiç karşı koymadan kendisini bağlattı ve bilmeksizin, tutsağımız olarak yola devam etti. Tek nöbetçinin, henüz inşaat halinde bulunan garnizonun girişinde ya da Honorio adlı diğer çavuşun evinde bulunduğunu Chico'dan öğrendik. Chico, bizi, Macio yolunun kestiği garnizona yakın bir yere kadar götürdü. Bugün komutan olan companero Luis Crespo, keşif için ileri gönderildi ve adamın verdiği bilgileri doğrulayarak döndü; iki binayı ve arasında nöbet bekleyen askerin sigarasının ateşini görmüştü. Tam ilerleyecekken, tutsak bir köylüyü, katır gibi güderek götüren üç atlı muhafız geçince, gizlenmek zorunda kaldık. Önümden geçerken şu sözleri söylediğini tamı tamına anımsıyorum: "Ben de sizin gibi insanım." Daha sonra onbaşı Basol olduğunu öğrendiğimiz adamınsa yanıtı şu oldu: "Çeneni kapa ve yürü, yoksa seni kırbaçla yürütmesini bilirim." Garnizonda olmayacağı için kurşunlarımızdan kendisine [sayfa 32] bir zarar gelmeyeceğini düşünmüştük, ne var ki, bir gün sonra, çarpışma ve bunun sonucuyla ilgili haberler etrafa yayılınca, bu köylüyü, Macio'da vahşice öldürdüklerini öğrendik. Saldırıyı elimizdeki kullanılabilir 22 silahla hazırlamıştık. Önemli bir andı, çünkü cephanemiz çok azdı. Garnizonu kesinlikle ele geçirmeliydik. Yoksa, bütün cephanemizi harcayacak ve pratik olarak savunmasız kalacaktık. Camilo Cienfuegos, Benitez, Calbrto Morales ve daha sonra El Uvero'da kahramanca şehit düşen Teğmen Julito Diaz, yarı otomatik tüfeklerle, palmiyeden yapılmış evi en sağından kuşatacaklardı, Fidel, Universo Sanchez, Luis Crespo, Calbrto Garcia, Fajardo -bugün komutan olan Fajardo, Escambray'da düşen doktorumuz Piti Fajardo ile aynı adı taşımaktadır- ve ben merkezden saldıracaktık. Raul ve Almeida da, kendi gruplarıyla soldan hücuma geçeceklerdi. Düşman mevzilerine yaklaşık 40 metre kalana kadar böyle sokulduk. Ayışığı vardı. Fidel, iki makineli tüfek salvosuyla başlattı ateşi, bunu diğer silahlar izledi. Askerlere hemen teslim ol çağrısı yapıldı, fakat sonuçsuz kaldı. Muhbir ve katil Chico Osorio, çarpışmanın başladığı an idam edildi. Saldırı sabaha karşı 2.40'ta başlamıştı; askerler beklediğimizden daha fazla direndiler. M-I tüfekli bir başçavuş, her teslim ol çağrımıza bir salvoyla karşılık veriyordu. Brezilya tipi eski el bombalarımızı kullanma emri verilince, Luis Crespo ve ben, bizimkilerini fırlattık, gel gör ki ikisi de patlamadı. Raul Castro'nun kapsülsüz attığı dinamit de etkisiz kaldı. Hayatlarımızı tehlikeye sokmak pahasına, daha çok yaklaşarak evleri ateşe vermemiz gerekiyordu. Önce Universo Sanchez bir deneme yaptı, ama başaramadı. Daha sonra harekete geçen Camilo Cienfuegos da başarısız kaldı. Sonunda, Luis Crespo ile ben kulübeye yaklaşmaya başladık ve Crespo bu kulübeyi ateşe verdi. Yangın başlayınca, buranın, komşu çiftliğin hindistancevizlerinin konması için yapılmış basit bir depo olduğunu anladık. Çıkan yangın, askerleri öylesine korkutmuştu [sayfa 33] ki çarpışmayı bırakıp kaçtılar. Kaçan askerlerden biri, Luis Crespo'nun tüfeğine neredeyse çarpmıştı. Askeri göğsünden yaralayan Crespo, aynı zamanda silahını da aldı. Ateşi sürdürdük. Bir ağacı siper alan Camilo Cienfueges, kaçan başçavuşlara ateş ederek elindeki az sayıdaki kurşunu da bitirmişti. Nerdeyse büsbütün sipersiz kalan askerler kurşunlarımıza acımasızca hedef olmuşlardı. İlk olarak Camilo Cienfuegos, teslim olduklarını bildiren seslerin geldiği binaya girdi. Çarpışma sonunda elimize geçen silahları hemen saydık: Sekiz Springfield, bir Thomson makineli tüfek ve yaklaşık bin kurşun. Yaklaşık beş yüz mermi yakmıştık. Bunun dışında fişeklik, yakıt, bıçak, giyecek ve bazı yiyecek maddesi ele geçirdik. Kayıplarsa şöyleydi: Onlardan iki ölü, beş yaralı ve üç tutsak. Muhbir Honorio ile bazılarıysa kaçmışlardı. Bizden sıyrık alan bile yoktu. Askerlerin barakalarını ateşe vererek geri çekildik. Çekilmeden önce, yaralılara gerekli tıbbi müdahaleyi olanaklar elverdiğince yapmıştık. Yaralılardan üçünün durumu ağırdı, daha sonra öğrendiğimize göre ölmüşüler. Bu yaralıları tutsak aldığımız askerlerin korumasına bıraktık. Bunlardan biri daha sonra Raul Castro'nun birliğine katılıp teğmenliğe kadar yükseldi ve savaş kazanıldıktan sonra bir uçak kazasında öldü. Bizim yaralılara karşı davranışımızla Batista ordusunun tutumu birbirine taban tabana zıttı. Batista ordusu, bizim yaralılarımızı hemen öldürmekle kalmıyor, kendi yaralılarını bile ölüme terk ediyordu. Bu iki gücün birbirine karşıt tutumu, zamanla, bizi zafere götüren etkenlerden biri oldu. O gün de Fidel, elimizdeki bütün ilaçları yaralı tutsak askerlere bırakmamızı emretmişti ve bu emir, doktor olarak birliğimiz için yedek ilacın bulunmasını gerekli gördüğümden karşı koyduğum halde uygulandı. Sivilleri de serbest bıraktıktan sonra, ayın 17'sinde, sabah dörtte Palma Mocha'ya hareket ettik. Palma Mocha'ya şafak sökerken vardık ve hemen Sierra Maestra'nın en dik kayalıklarının bulunduğu bölgeye doğru yola çıktık. [sayfa 34] Burada acı bir sahneyle karşılaştık. Bir onbaşıyla bir çiftlik kahyası, önceki gece, bölgedeki köylü ailelerine, hava kuvvetlerinin, bölgeyi bombalayacağını söylemişler. Bu nedenle kıyıya doğru bir kitle göçü başlamıştı. Oraya gideceğimizden kimsenin haberi olmadığına göre, muhafız ve kahyaların, köylüleri topraklarından edip oralara el koymak amacıyla çevirdikleri bir dümen olmalıydı bu. Fakat bu adamların yalanları, bizim saldırımızla çakışınca, yalan gerçeğe dönüşmüş ve o an, korkunun yaygınlaşması sonucu, bölge halkının kitle halinde göç etmesini önlemek olanaksızlaşmıştı. Bu, direniş ordusunun zaferle sonuçlanan ilk çarpışmasıydı; daha sonraki çarpışmada da yenen biz olduk. Birliğimiz kurulduğundan bu yana, ilk kez silah sayısı adam sayısından fazlaydı... Köylüler henüz savaşa katılmaya hazır değillerdi, kentteki taban örgütlenmesiyle de, pratikte ilişkimiz yoktu. [sayfa 35] 5 ARROYA DEL İNFİERNO SAVAŞI 22 OCAK 1957 Arroyo del İnfıerno, Palma Moncha nehrine dökülen dar ve pek uzun olmayan küçük bir deredir. Palma Mocha'dan uzaklaşıp dağda, değirmi bir su kaynağına ulaşıncaya dek dere kıyılarını izleyerek tepelere tırmandık. İki küçük kulübenin bulunduğu bu yerde kamp kurduk. Her zamanki gibi, köylülerin, kulübelerinden uzak duruyorduk. Fidel, ordunun bizi arayıp, yerimizi, tam olarak olmasa bile, aşağı yukarı öğrenebileceğini düşünüyordu, pusu kurup birkaç düşman askeri tutsak almayı kararlaştırdı. Adamlarımız buna uygun biçimde mevzilendirildiler. Fidel, savunma önlemlerinin ne kadar etkili olduğunu anlamak için mevzileri sık sık kontrol ediyordu. O zamanlar, orada yükseklik ölçümleri yapılırdı; bu ölçümler, her beş metrede bir yükseklik farkını oldukça hatalı biçimde verirdi. 19 Ocak sabahı birliğimizi denetlerken, tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir olay yaşadık. La Plata savaşının anısına, Batista ordusu onbaşılarının giydiği şapkalardan bir tane [sayfa 37] getirmiştim ve gururla taşıyordum başımda. Birliğimizi denetlemek için ormanın içine doğru yürürken, öncü güç geldiğimizi duymuştu. Görebildikleri tek şey, düşman kuvvetlerinin şapkasını giymiş bir adamın başını çektiği bir gruptu. İyi ki o sırada Camilo Cienfuegos dışında herkes silahını temizliyordu. Ateş edebilecek durumda olan tek silah Camilo'daydı. Camilo Cienfuegos, üzerimize ateş ettiği anda hatasını anladı. İlk kurşun isabetsizdi ve otomatik tüfek tutukluk yapınca ateşe devam edememişti. Bu olay, ne kadar gerginlik içinde olduğumuzu göstermektedir. En soğukkanlı insanların bile hafifçe dizlerinin titrediği anlar vardır. Hepimiz savaşın büyük olayını, yani çarpışmanın başladığı anı heyecanla bekliyorduk. Yine de, hiçbirimiz, hiçbir biçimde savaş istemiyorduk, yalnızca gerekli olduğu için savaşıyorduk. Ayın 22'sinde, şafakta, Palma Mocha nehri taraflarından gelen tek tük silah sesleri duyduk. Bu, düşman birliğiyle yakında karşılaşmayı beklerken, mevzilerimizi daha da sağlamlaştırmamıza, daha dikkatli davranmamıza neden oldu. Askerlerin yakında olduğunu sezinlediğimizden, sabah kahvaltısını da, öğle yemeğini de bir yana bıraktık. Bir süre önce, köylü Crespo'nun yardımıyla bir tavuk kümesi keşfetmiştik. Her defasında, tavuğun rahatça yumurtlaması için, adet olduğu üzere bir tane bırakıyorduk orada. O gün, gece duyduğumuz silah sesleri nedeniyle son yumurtayı yememizi önerdi Crespo, biz de dediğini yaptık. Öğle vakti, kulübelerden birinde, birisinin dolaştığını gördük. Önce, evlere yaklaşmama emrine uymayan bir yoldaşımız sandık. Ne var ki durum farklıydı, diktatörün askerlerinden biri kulübede arama yapıyordu. Sonra altı asker daha geldi. Bu gelenlerin üçü ayrıldı, üçü de görüş alanımızda kaldı. Nöbetçinin, her yana baktıktan sonra, kamuflaj gibisine kulağının arkasına birkaç çalı parçası yerleştirdiğini ve dürbünle çok yakındaymış gibi görünen yüzünde en ufak bir kaygı belirtisi olmaksızın gölgeye oturduğunu gördük. Ateşi başlatan Fidel'in kurşunu, onu yere yıktı, "Ah, anacığım!" gibi bir şey bağırarak düştü yere [sayfa 39] ve bir daha kımıldamadı. Her yandan ateş ediliyordu. Talihsiz askerin iki arkadaşı da vuruldu. Benim mevzilin yakınındaki kulübede, ateşimizden korunmaya çalışarak nişan alan bir asker gördüm aniden. Bulunduğum yer daha yüksekte olduğu için, yalnızca bacakları görünüyordu. İlk kurşunum isabetsizdi. İkinci kurşun tam göğsünü deldi ve adam, tüfeğinin süngüsü yere saplanmış durumda yıkıldı. Köylü Crespo'nun koruması altında eve ulaştım ve ceset üzerinde araştırma yapıp mermilerini, tüfeğini ve bazı kişisel eşyalarını aldım. Göğsüne giren kurşun kalbini delmiş olmalıydı, hemen ölmüştü. Belki de ormanda geçirdiği son günün yorgunluğundan, ölüm katılığının ilk belirtileri şimdiden görülmeye başlamıştı. Savaş olağanüstü acımasız olmuştu. Koyduğumuz hedefe ulaştıktan sonra çabucak geri çekildik. Savaşın bilançosu şöyleydi: Dokuz yüz mermi harcanmış, yetmiş kurşun ve "Garand" tipi bir tüfek ele geçirmiştik. Bu tüfek, komutan Efigenio Ameijeiras'a verildi ve savaşın büyük bir bölümünde onun silahı oldu. Düşmanın dört ölü verdiğini görmüştük, fakat aylar sonra, bir ajanı tutukladığımızda, ölü sayısının beş olduğunu öğrendik. Tam anlamıyla bir zafer olmamasına karşın, bir Pirüs[17] zaferi de değildi. Güçlerimizi ordu karşısında, yeni durumlarda denemiş ve sınavı başarıyla vermiştik. Yükselen moralimiz, daha büyük düşman güçlerinin bizi izlemesini engellemek amacıyla, dağların en geçit vermez yerlerine ulaşmak için, bütün gün yol almamızı sağlayacak gücü bize kazandırmıştı. Böylece, sonunda dağın öte tarafına ulaştık. Artık, Batista ordusuna paralel olarak yol alıyorduk. Düşman birliği de geri çekiliyordu. Onlar da, öteki tarafta ilerleyebilmek için aynı doruğu aşmışlardı. Düşman birliğiyle bizim birlikler, iki gün boyuca, birbirlerinin farkına [sayfa 39] varmaksızın, neredeyse yan yana yürümüşlerdi. Hatta bir kez, birbirinden, yalnızca La Plata nehriyle ayrılan iki kulübede uyumuştuk. Birliğin komutanı, Sanchez Mosquera adında, Sierra Maestra'da yaptığı yağmalarla ünlü bir teğmendi. Savaştan birkaç saat önce duyduğumuz bir ses, askeri birliği, gizlendiğimiz yere getirmeyi reddeden bir "Pichon de Haitiano"yu[18] öldürmek için açılan ateşti; bunu belirtmem gerekiyor. Eğer bu cinayet gerçekleşmeseydi, düşman güçleriyle karşılaştığımızda hazırlıklı olamayacaktık. Yükümüz yine çok ağırlaşmıştı. Çoğumuz iki tüfek birden taşıyordu; bu koşullar altında yol almak pek kolay değildi, fakat, Alegrio de Pio yenilgisinden sonra egemen olan havadan öylesine değişik bir moral gücümüz vardı ki, ilerleyişimizi kolayca başarıyorduk. Birkaç gün önce, bir garnizona yerleşmiş sayıca nispeten az bir grubu yenilgiye uğratmıştık. Şimdi de, bizden sayıca fazla olan bir yürüyüş kolu yenilmişti. Bu tür savaşta, düşmanın öncü gücünü yok etmenin ne kadar önemli olduğunu kavramıştık; çünkü bir ordu öncü gücü olmaksızın hareket edemez. [sayfa 40] 6 HAVA SALDIRISI 30 OCAK 1957 Sanchez Mosquera'nın güçlerine karşı kazandığımız zaferin ardından, La Plata nehri kıyısı boyunca ilerleyişimizi sürdürdük. Sonra, Magdalena nehrini geçerek, daha önceden bildiğimiz Caracas[19] bölgesine döndük. Ancak, bu kez durum, aynı tepede gizlendiğimiz ve halk tarafından desteklendiğimiz ilk gelişimizdekinden farklıydı. Buradan geçen Casillas'ın birlikleri, bölgeye korku salmışlardı. Köylüler gitmiş, geriye boş kulübeler ve az sayıda hayvan bırakmışlardı. Terk edilen bu hayvanları biz yedik. Deneylerimizden evlerde kalmanın tehlikeli olduğunu öğrenmiştik. Bu nedenle, diğerlerinden ayrı bir yerde bulunan bir kulübede geceyi geçirdikten sonra, dağa çıkıp kampımızı, neredeyse Caracas'ın doruğunda, bir su başında kurduk. Burada Manuel Fajardo ile konuştum; bana savaşı kaybetmemizin olası olup olmadığını sormuştu. Yanıtımız her [sayfa 41] zaman, herhangi bir zaferin sarhoşluğuna bağlı olmaksızın aynıydı: Savaş kesinlikle kazanılacaktı. Fajardo, Galicier[20] Moran'ın kendisine, savaşı kazanmamızın olanaksız olduğunu ve bizim her şeyi yitirdiğimizi söylediği için bu soruyu sorduğunu anlattı bana. Moran, ona, birlikte savaştan çekilmeyi de önermiş. Bunu hemen Fidel'e bildirdim, ama, Galicier Moran'ın, tedbirli davranarak, olaydan Fidel'e daha önce söz ettiği anlaşılıyordu. Fidel'e birliğin moralini sınamak için bazı denemeler yaptığını söylemiş. Böyle bir yöntemin sakıncalı olduğu konusunda görüş birliğine vardık. Fidel bir konuşma yaparak disipline daha fazla uyulmasını istedi ve disipline uyulmamasının ne gibi tehlikeler doğuracağını açıkladı. Ayrıca ölümle cezalandırılacak üç suçu bildirdi: Emre uymama, firar ve bozgunculuk. O günlerde durum pek iç açıcı değildi; henüz savaş azmi çarpışma içersinde çelikleşmemiş, henüz net ideolojik bilinç kazanamamış olan grubumuz, tam bir sağlamlık içersinde görünmüyordu. Bir gün şu comperanonun, bir başka gün, bu companeronun bizi terk ettiğini görüyorduk; bunlar, kendilerine kentte görev verilmesini istiyorlardı. Bu kent görevleri bazen daha da tehlikeliydi, yine de, her şeye karşın, dağdaki ağır koşullardan kaçış sayılabilirdi. Buna karşılık, savaşan birliğimizin yaşamı normal sürecine girmişti; Gelicier Moran, yiyecek bir şeyler sağlamak ve komşu bölgelerdeki köylülerle ilişki kurmak için yorulmaksızın çalışıyordu. 30 Ocak sabahı durumumuz böyleydi. Hain Eutimio Guerra hasta annesini ziyaret bahanesiyle izin istemiş, Fidel kendisine izin verdikten sonra, yolculuk için cebine bir miktar da para koymuştu. Eutimio'ya göre yolculuğu birkaç hafta sürecekti. O zaman, bu kişinin daha sonra yaptıklarıyla iyice açıklık kazanan bazı olayların nedenlerini henüz kavrayamamıştık. [sayfa 42] Eutimio, birliğe yeniden döndüğünde, hükümet kuvvetlerinin bizim izimizde olduğunu Palma Mocha[21] yakınlarında öğrendiğini, bunun üzerine durumdan bizi bilgilendirmeye çalıştığını, ama Arroyo del İnfierno çarpışmasının yapıldığı toprakların sahiplerinden biri olan Delfin'in kulübesinde birkaç asker cesedinden başka bir şeye rastlamadığını; bizi buluncaya kadar Sierra'da izimizi sürdüğünü söyledi. Oysa gerçekte düşman kuvvetlerine tutsak düşmüştü ve artık bir düşman ajanı olarak çalışmaktaydı, çünkü Fidel'i öldürmek üzere para ve rütbe karşılığında düşmanla anlaşmıştı. Planının bir bölümü olarak, 30 Ocak'tan bir gün önce, kamptan ayrılmıştı. 30 Ocak sabahı, soğuk bir geceden sonra, tam yattığımız yerlerden kalkacağımız sırada, uçak sesleri duyduk. Dağlık bir yerde kamp kurduğumuz için, uçakların nereden geldiğini tam anlamıyla belirleyemiyorduk. Sahra mutfağımızın ateşi yanıyordu; mutfak, iki yüz metre aşağıda küçük bir suyun başındaydı. Öncü gücümüz de aynı yerde bulunuyordu. Birdenbire bir savaş uçağının pike uçuşuna geçtiğini ve içinden makineli tüfeklerle ateş edildiğini duyduk. Aynı anda bombardıman başladı. O zaman henüz deneyimimiz çok azdı, her yandan ateş edildiğini düşünüyorduk. 50 kalibrelik kurşunlar yere çarptıklarında patlarlar. Bu mermiler yakınımıza düşünce orman tarafından ateş ediliyormuş izlenimi bırakıyordu bizde. Aynı zamanda, uçaklardan üzerimize savrulan makineli tüfek kurşunlarının sesleri de kulağımıza geliyordu. Bu yüzden hem hava hem de kara kuvvetlerinin saldırısına uğradığımızı, düşman tarafından çevrildiğimizi düşündük. Bana ileri öncü gücü beklemek ve hava saldırısı nedeniyle bırakılan bazı malzemeleri toplamak görevi verilmişti. Cueva del Humo'da[22] buluşmayı kararlaştırmıştık. İspanya İç Savaşının eski tüfek savaşçılarından Chao, bana eşlik etmekteydi. Bir süre, gözden yitirdiğimiz bazı companeroları bekledik, [sayfa 43] ama kimse gelmedi. Gerilla kolunun izinden gidiyorduk; yol oldukça belirsiz, yükümüzse ağırdı. Sonunda, bir su kaynağı başında mola vermek için durduk. Bir süre sonra, bazı sesler duyup bir hareketlilik fark ettiğimizde, bugün komutan olan Guillermo Garcia ve Sergio Acuna'nın da aynı yoldan yürüdüğünü gördük; ikisi de öncü gruptaydı, diğerleriyle buluşmak için toplanma noktasına gidiyorlardı. Kısa bir süre, ne yapacağımızı konuştuktan sonra, Guillermo Garcia ile ben yeniden kampa döndük; kampta neler olup bittiğini anlamak istiyorduk. Kamp yerinden tek bir ses bile gelmiyordu; uçaklar da yoktu ortada. Acıklı bir görünümle karşılaştık: Sahra mutfağımız, savaş süresince bir daha tekrarlanmayan olağanüstü bir kesinlikle isabet almıştı. Ocak, makineli tüfek ateşiyle paramparça olmuş, öncü gücümüzün kamp kurduğu yerin tam ortasında bir bomba patlamıştı; neyse ki, bomba atıldığında orada kimse yoktu. Galicier Moran ve başka bir companero, keşfe çıktılar, bir süre sonra Moran tek başına döndü. Uzaktan bazı uçaklar gördüğünü, bunların beş tane olduğunu, bunun dışında yakınlarda herhangi bir birliğe rastlamadığını bildirdi. Biz beş companero, ağır yüklerle, eski dostlarımızın evlerinin yanından geçerken feci bir görüntüyle karşılaştık: Evlerin hepsi yakılıp yıkılmış ve kül edilmişti. Geriye canlı olarak, bize acı acı miyavlayan bir kediyle, varlığımız fark edince homurdanarak dışarı çıkan bir domuz kalmıştı. Cueva del Humo'nun adını biliyorduk, ama tam olarak nerede olduğundan habersizdik. Böylece geceyi, belirsizlik içinde, companerolarımızı bulabilmek umuduyla, ama aynı zamanda düşmanla karşılaşmak korkusuyla geçirdik. 31 Ocak'ta ekili bazı alanlara bakan küçük bir tepede mevzi aldık. Cueva del Humo olduğunu sandığımız yerde bazı araştırmalar yaptık, fakat bir şey bulamadık. Bizimle birlikte olan Sergio, başlarında beysbol şapkalarıyla iki kişi gördüğünü söyledi, fakat bize bunu bildirmekte geç kaldığı için, adamları bulamadık. Aji nehrinin kıyısındaki vadiyi köşe bucak [sayfa 44] araştırmak için, Guillermo ile birlikte çıktık. Orada, Guillermo'nun bir arkadaşı, bize yiyecek bir şeyler verdi, fakat insanların hepsi korku içindeydi. Bu arkadaş, bize, Ciro Frias'a ait olan malların tümüne ordunun el koyduğunu ve bunları yaktığını bildirdi; katırlara el konmuş, katırcıysa öldürülmüştü. Ciro Frias'ın dükkanını muhafızlar kül haline getirmişler, karısınıysa tutuklamışlardı. Sabahleyin buradan geçen adamlar, evin yakınlarında gecelemiş olan Binbaşı Casillas'ın komutası altındaydı. 1 Şubat günü, bütün rüzgarlara açık olan küçük kampımızdan ayrılmadık. Bir gün önceki uzun ve yorucu yürüyüşten sonra kendimizi toparlamamız gerekiyordu. Öğleden önce 11 dolaylarında, dağın öteki tarafından silah sesleri duyuldu. Daha sonra da bize yakın bir yerden ağlamaklı bağrışmalar geldi, sanki biri yardım çağrısında bulunuyordu. Bütün bunlar Sergio Acuna'nın sinirini bozmuş olmalı ki, silahını ve fişekliğini bırakarak, mevzilendiği yerden sessizce kaçtı. Sahra günlüğümüze Sergio'nun bir köylü şapkası, bir kutu süttozu, üç sosis aldığını kaydettik. O anda en çok üzüldüğümüz süttozu ve sosisler olmuştu. Birkaç saat sonra sesler duyduk ve kaçağın bizi ihbar edip etmediğini bilmediğimizden savunma için hazırlandık. Ama gelenlerin Crescencio ile birlikte bizim adamlarımız olduğu ortaya çıktı. Anlaşılan, bizimkilerin dışında gerilla koluna, Roberto Pesant'ın yönetiminde, Manzanillo taraflarından yeni insanlar katılmıştı. Birliğimizde kaçak Sergio Acuna ile Calbcto Garcia, Calixto Morales ve Manuel Acuna eksikti. Bize yeni katılan biri de, ilk gündeki çatışma sırasında kaybolmuştu. Yeniden Aji vadisine indik. Yolda, Manzanillo'dan gelenlerin getirdiği eşyaları dağıttık. Benim için cerrahlık malzemesi, herkes için de giyecek vardı paketlerin içinde. Manzanillo'lu kızların üzerine adlarımızın ilk harflerini işledikleri üniformaları görünce çok duygulandık. Ertesi gün, 2. Şubat'ta, Granma çıkarmasından iki ay sonra, doğru düzgün bir grup haline gelmiştik; gruba, Manzanillo'dan [sayfa 45] gelen, yaklaşık on kişi daha katılmıştı. Her zamankinden daha güçlü ve cesur hissediyorduk kendimizi. Uçakların beklenmedik saldırısını genişçe konuştuk; gündüz yemek pişirmek için yaktığımız ateşin ve dumanının düşman uçaklarına rehber olduğu konusunda düşünce birliğine vardık. Aylar boyunca, belki de bütün savaş süresince bu saldırının anısı, birliğin manevi durumunu etkiledi ve biz savaşın sonuna dek, geceleri açık havada ateş yakmadık, çünkü kötü sonuçlar doğuracağından korkuyorduk. Keşif uçağında bulunan ve Casillas'a bulunduğumuz yeri gösteren adamın hain Eutimio Guerra olduğu kimsenin aklına gelmedi, bu bize olanaksız görünüyordu. Ama gerçek buydu, annesinin hastalığı yanımızdan ayrılmak ve katil Casillas'la bağlantı kurmak için kullandığı bir bahaneydi. Eutimio Guerra, kurtuluş savaşımızın gelişiminde daha uzun bir süre olumsuz rol oynadı. [sayfa 46] 7 ALTOS DE ESPİNOSA BASKINI 19 ŞUBAT 1957 Ani hava saldırısından sonra, Caracas'ın dağlık bölgesini terk ederek, daha önce kullandığımız yoldan, bildiğimiz bölgelere geri dönmeye uğraşıyorduk. Buralarda Manzanillo ile doğrudan bağlantı kurabilecek, dışarıdan daha fazla yardım alabilecek ve ülkenin geri kalan bölümündeki durumu daha iyi anlayabilecektik. O nedenle, Aji nehrini aşıp, tanıdığımız bölgelerden geçerek, Mendoza'nın evine varıncaya dek yürüdük. Dağ sırtlarında yolumuzu ancak machetelerle[23] açabiliyorduk, yıllardan bu yana hiç kullanılmamıştı bu yollar. Bu yüzden çok yavaş ilerleyebiliyorduk. Geceyi tepelerden birinde hiçbir şey yemeden geçirdik. Hayatımın en büyük şölenlerinden biri olan o anı hâlâ anımsıyorum: Köylü Crespo, tutumluluğunun sonucu olarak, içinde dört tane sosis bulunan bir kutu çıkarmıştı ortaya. Arkadaşlar için olduğunu da belirtmişti kutuyu çıkarırken. Crespo, Fidel, bir başka yoldaş ve benim için bu [sayfa 47] az miktardaki yiyecek, büyük bir şölendi. Yürüyüşümüzü sürdürdük. Mendoza'nın bize yiyecek bir şeyler hazırlayacağı Caracas'ın sağına düşen eve ulaşıncaya dek yürüdük. Mendoza çok korkmasına karşın, oradan her geçişimizde tam bir köylü dürüstlüğüyle karşıladı bizi. Böylece, Crescencio Perez ve birliğimizde bulunan başka köylülerle olan arkadaşlık bağının gereğini yerine getiriyordu. Benim için yürüyüş çok zor olmuştu, çünkü sıtma nöbeti geçiriyordum; köylü Crespo ve unutulmaz companero Julio Zenon Acosta o azap verici yürüyüşe dayanmama yardımcı oldular. Herhangi bir yere vardığımızda, hiçbir zaman evlerde uyumazdık. Fakat benim ve her zaman hasta olmak için fırsat bulan Galicier Moran'ın sağlık durumumuz nedeniyle bizi evlerden birine yolladılar. Adamlarımızsa yakınlarda bir yerde nöbetteydi, yalnızca yemek için geliyorlardı eve. Grubumuzu sayıca azaltmak gerekmişti. Adamların bir bölümünün morali çok düşüktü, bir bölümüyse ciddi biçimde yaralıydı. Bu yaralılar arasında, bugünkü içişleri bakanı Ramiro Valdes ve Crescencio'nun oğlu İgnacio Perez de vardı. İgnacio Perez, daha sonra, yüzbaşıyken kahramanca şehit oldu. Ramiro, dizinden yaralanmıştı. Moncada Kışlası baskını sırasında yaralanan dizi, henüz iyileşmemişken yeniden yara almıştı. Bu yüzden onu bırakmak zorunda kaldık. Bazı delikanlılar da gerilla örgütünü bırakıp gitmişlerdi, ama onların kaçışı birliğimiz için kazançtı. Bir hava saldırısından sonra sinir krizi geçiren birini anımsıyorum; ormanın sessizliği içinde, kendisinin yeterli yiyeceğe ve hava savunmasına sahip bir kampa gönderildiğini sanırken, uçakların durmadan saldırdığından, ne sığınacak bir yeri, ne yiyeceği olduğundan, içecek su bile bulamadığından bağıra çağıra yakınıyordu. Yeni gerillacılar az çok böyle bir ruh hali içine girerler. Daha sonra, kalanlar ve ilk sınavları verenler, barınaksızlığa, güvenlikten yoksun bir yaşama alışıp yalnızca silahlarına güvenmeyi, küçük gerilla grubunun birlik ruhu ve direnme gücünün koruması altında yaşamayı öğrenirler. [sayfa 48] Ciro Frias, gerilla örgütüne yeni katılan companerolar ve bir sürü bilgiyle çıkagelmişti. Bugün gülümsememize neden olan bu haberler, o zaman çelişik izlenimler yaratmıştı bizde. Frias'ın anlattığına göre, Diaz Tamayo saf değiştirmek ve devrimci güçlerle yakınlaşmak üzereymiş; Faustino binlerce peso toplamayı başarmış; ayrıca, bütün ülkede sabotaj hareketi hüküm sürmekteymiş ve hükümetin sonu pek uzak değilmiş. Bunların dışında, üzücü fakat öğretici bir haber daha vardı: Birkaç gün önce kaçak Sergio Acuna, akrabalarını ziyarete gitmiş ve orada kuzenlerine gerilla olarak gerçekleştirdiği kahramanlıkları anlatmış. Bunu Pedro Herrara diye biri duymuş ve polise ihbar etmiş. Bunun üzerine ünlü onbaşı Roséllo (daha sonra halk tarafından idam edildi) ortaya çıkıp ona işkence yapmış, birkaç el ateş etmiş, en sonunda da asmış. Bu olay grubumuza, birliğin ne kadar önemli ve ortak kaderden, bireysel bir kaçışla kurtulmak istemenin ne kadar yararsız olduğunu açıkça gösterdi. Ayrıca bu olay nedeniyle yerimizi değiştirmek zorunda da kaldık, çünkü büyük bir olasılıkla Acuna, ölmeden önce işkence altında konuşmuştu. Kaldığımız Florentino'nun evini de biliyordu Acuna. O zaman bize garip görünen, daha sonra ayrıntıları birleştirerek tam olarak kavrayabildiğimiz bir şey oldu: Eutimio Guerra, Sergio Acuna'nın ölümünü düşünde gördüğünden söz etmiş, hatta onu öldürenin, onbaşı Roséllo olduğunu söylemişti. Bu, uzun felsefi bir tartışmaya neden olmuş, olayları, düşlerin yardımıyla önceden öğrenmenin olanaklı olup olmadığını tartışmıştık. Birliğe, kültürel ya da politik konularda açıklamalarda bulunmak benim günlük görevlerim arasındaydı, bu nedenle adamlarımıza, gayet açık bir biçimde, bunun olanaksız olduğunu, ancak büyük bir rastlantıyla açıklanabileceğini anlattım. Sergio için böyle bir sonu hepimizin düşünebileceğini, Roséllo'nun ise bu bölgede faaliyet gösterdiğini hepimizin bildiğini vs. söyledim. Üstelik Universo Sanchez de, Eutimio'nun palavracı olduğunu, bir gün önce elli kutu süt ve askeri fener almak için gittiğinde olayı birisinden duymuş [sayfa 49] olacağını belirtti. Geleceğin önceden bilinebileceği görüşünde en çok ısrar edenlerden biri, daha önce sözünü ettiğim, Julio Zenon Acosta adında, elli dört yaşında, okuma yazma bilmeyen bir köylüydü. Benim Sierra'daki ilk öğrencimdi Acosta. Ona okuma yazma öğretmek için uğraşıyor, mola verdiğimiz yerlerde ilk harfleri gösteriyordum. O sırada A O E İ gibi harfleri öğreniyordu. Geçen yıllara değil geleceğe bakan Zenon, büyük bir ısrarla, önüne okuma yazmayı öğrenme görevini koymuştu. O, bu bölgede oturan companerolara ya da onun hayatını bilen birçok köylüye örnek olabilir. O yıllarda Zenon, aynı zamanda, bizi etkin biçimde destekleyen insanlardan biriydi. Yorulmak bilmeden çalışırdı; bölgeyi tanır, zorluklarla karşılaşan companerolara yardım eder, ya da kentten yeni gelmiş, tehlikeli bir durumdan kurtulmak için henüz yeterli direnme gücüne ulaşamamış companerolara destek olurdu. Uzaktaki kuyulardan su taşıyan, çabucak ateş yakan, yağmur yağdığında ateş yakabilmek için gerekli çalı çırpıyı bulan hep oydu. Kısaca söylendiğinde, onun elinden gelmeyen iş yoktu. Eutimio, ihanetini öğrenmemizden kısa bir süre önce, son gecelerden birinde, battaniyesi olmadığını söyleyerek Fidel'den ödünç istemişti. O dağ doruğunda, Şubat aylarında hava çok soğuk olurdu. Fidel, birer battaniyeyle ikisinin birden üşüyeceklerini, Eutimio kendisinin yanında yatarsa iki battaniyenin yeterli olacağını söyleyerek, ona birlikte uyumayı önermişti. Ve böyle de oldu, Eutimio, bütün geceyi Fidel'in yanında geçirdi. Yanında Fidel'i öldürmek için kullanacağı 45'lik bir tabanca ve doruktan aşağıya kaçışında kullanacağı iki el bombası vardı. Bana ve Sanchez'e -o sıralar Fidel'in yakınında hep biz oluyorduk- nöbetçilerin durumu hakkında sorular sormuştu. "Nöbetçilerin durumu beni çok ilgilendiriyor, çünkü dikkatli olmamız gerekiyor" demişti bize. Fidel'in yakınında üç kişinin nöbet tuttuğunu, Granma seferinde bulunan ve Fidel'in dostları olan bizlerin de, onun hayatını korumak için, gece boyunca sırayla nöbet beklediğimizi [sayfa 50] söyledik. Böylece Eutimio, o geceyi, hayatı kendisine doğrultulmuş bir tabancaya bağlı olan devrimin lideriyle geçirdi. Onu öldürmek için en iyi fırsatı kolluyordu. Ancak, bir türlü cesaret edip tetiğe basamadı Eutimio. O gece, Küba Devriminin kaderi, büyük ölçüde, bir hainin karmaşık düşünce akımlarına, cesaret ve korkunun dürtücü ya da engelleyici bileşimlerine, korkuya ve belki de vicdan azabına, güç ve para hırsına bağlıydı. Neyse ki Eutimio'yu engelleyici etkenler daha ağır basmıştı. Herhangi bir şey olmadan gün ışıdı. Florentino'nun evini terk etmiş ve kampımızı kurumuş bir dere yatağında kurmuştuk. Ciro Frias, oldukça yakın olan evine gitmiş ve birkaç tavukla başka yiyecekler getirmişti. Böylece, sıcak et suyu içip başka yiyecekler yiyerek açıkta, yağmurun altında, hemen hemen hiçbirimizde yağmurluk olmaksızın geçirdiğimiz gecenin ödülünü aldık. Eutimio'nun da oralarda olduğunu öğrenmiştik. Ona güven duyduğumuz için istediği yere gidip gelirdi. Bizi Florantino'nun evinde bulmuş, hasta annesini ziyarete gitmek için bizden ayrıldıktan sonra, Caracas'ta olanları gördüğünü, olayların nasıl geliştiğini anlamak için izimizi sürdüğünü söylemişti. Ayrıca annesinin sağlığının iyiye gittiğini de belirtmişti. Eutimio'nun en önemli karakter özelliklerinden biri, olağanüstü cüretkar oluşuydu. El Lamon del Burro ve Caracas'tan oluşan küçük dağ dizisine çok yakın Altos de Espinosa denilen bir yerde bulunuyorduk; burası uçaklar tarafından sürekli bombalanıyordu. Eutimio, geleceği önceden gören birinin yüz ifadesiyle, "işte siz'e söylüyorum, bugün Lomo del Burro'yu bombalayacaklar;" dedi. Gerçekten de Lomo del Burro bombalandı. Eutimio sevinçten uçmuş, sözüm ona kehanetinin gerçekleşmesinden mutlu olmuştu. 9 Şubat 1957'de, Ciro Frias ve Luis Crespo, her zamanki gibi, yiyecek aramak için kamptan ayrıldılar. Sabah saat 10'da gruba yeni katılan köylü gençlerden Labrada adlı biri, kampın yakınında bir adamı yakalayıncaya değin ortalık sakindi. Adamın Crescencio'nun bir akrabası olduğu, Casillas'ın [sayfa 51] müfrezesinin üslendiği Celestino'nun bakkal dükkanında çalıştığı ortaya çıktı. Adamdan öğrendiğimize göre, evde yüz kırk asker varmış, gerçekten de bulunduğumuz yerden, onlardan bazılarını uzaktaki bir düzlükte görebiliyorduk. Ayrıca tutsağımız, Eutimio ile konuştuğunu, onun kendisine ertesi gün bütün bölgenin bombalanacağını söylediğini bildirdi. Casillas'ın müfrezesi hareketlenmişti, ama yürüyüş yönünü saptayamıyorduk. Fidel durumdan kuşkulanmıştı. Bu arada, Eutimio'nun garip davranışları, sonunda bizim de dikkatimizi çekti ve çeşit çeşit yorumlar başladı. Öğleden sonra saat 1.30'da Fidel, orayı terk etme kararı aldı. Keşfe çıkan companeroları bekleyeceğimiz dağ doruğuna çıktık. Kısa bir süre sonra gelen Ciro Frias ve Luis Crespo, olağandışı bir şeye rastlamamışlardı, her şey normal görünüyordu. Bu konuyu konuşurken, Ciro Redondo, oraya buraya hareket eden bir gölge gördüğünü söyleyerek susmamızı istedi ve tüfeğini doğrulttu. O anda bir silah sesi duyuldu, ardından da yaylım ateşi başladı. Kısa sürede her yerden yaylım ateşleri ve patlamalar duyulur oldu. Daha önce kamp kurduğumuz yere yoğun biçimde saldırıyorlardı. Yeni kampı da hemen boşalttık; daha sonra, Julio Zenon Acosta'nın ebedi olarak orada kaldığını öğrendim. Okuma yazma bilmemesine karşın, zaferden sonra devrimin üstesinden gelmek zorunda olduğu büyük görevlerin bilincinde olan ve bunun için, ilk harfi öğrenmekten başlayarak kendisini hazırlayan bu eğitimsiz köylü; başladığı işin sonunu getiremeyecekti artık. Zenon'un dışında hepimiz dağınık biçimde kaçabilmiştik; bana büyük gurur veren sırt çantam, içindeki ilaçlar, zor günler için sakladığımız bazı yiyecekler, kitaplar ve battaniyelerle birlikte, orada kalmıştı. Sırt çantamdan, La Plata'da Batista'nın ordusundan zafer anısı olarak aldığım battaniyeyi çıkarabilmiş ve onu yanıma alarak kaçmayı başarmıştım. Kısa bir süre sonra küçük bir gruba katıldım; Almeida, Julito Diaz, Universo Sanchez, Camilo Cienfuegos, Guillermo [sayfa 52] Garcia, Ciro Frias, Motola, Pesant, Emilio Labrada, Yayo ve ben bulunuyorduk bu grupta. Kurşunlara hedef olmamak için yan doğrultuda ilerliyorduk. Diğer companeroların başına gelenlerden habersizdik. Arkamızdan tek tük silah sesleri duyuluyordu. İzimizi kolayca sürmek mümkündü, çünkü hızlı geri çekilmek zorunluluğu yüzünden bıraktığımız izleri silemiyorduk. Öğleden sonra, benim saatime göre 17.15'te kayalık bir yere vardık; orman orada son buluyordu. Bir an duraksadıktan sonra geceyi orada beklemeye karar verdik, çünkü eğer gün ışığında önümüzdeki açıklığı geçmeye kalkışsaydık düşman tarafından görülecektik. İzimizi sürüp gelmiş olsalar bile burada kendimizi savunabilecektik, kurduğumuz kamp buna elverişliydi. Ne var ki düşman gözükmedi, biz de yolumuza devam edebildik. Bize bölgeyi az çok tanıyan Ciro Frias rehberlik ediyordu. Yürüyüşü hızlandırmak ve daha az iz bırakmak amacıyla iki kola ayrılmamız önerilmişti bazılarınca, ama Almeida ve ben, grubumuzun bütünlüğünü bozmamak için buna karşı çıktık. Vardığımız yerin Limones olduğunu sonradan anladık. İlk önce biraz duraksadıktan sonra -çünkü bazı companerolar bölgeden ayrılmak istemiyorlardı-, yüzbaşı rütbesinde -olduğu için grubumuza önderlik eden Almeida, Fidel'in saptadığı buluşma noktası olan El Lomon'a kadar yürüyüşü sürdürme emri verdi. Bazı companerolar, El Lomon'un Eutimio'nun bildiği bir bölge olduğunu, o nedenle de ordunun bizi orada bekleyeceğini söylüyorlardı. Eutimio'nun bir hain olduğu konusunda artık hiçbir kuşkumuz yoktu. Ancak, Almeida'nın kararı, Fidel'in emrine uyma yönünde oldu. Üç günlük bir ayrılıktan sonra, 12 Şubat'ta El Lomon yakınlarında Derecha de la Caridad adlı bir yerde, Fidel'le buluştuk. Burada Eutimio'nun hain olduğu doğrulandı ve öykü açıklık kazandı: Olay La Plata savaşından sonra Eutimio'nun tutsak edilişi fakat öldürülmeyişiyle başlamıştı. Casillas onu öldürmemiş, Fidel'in hayatına karşılık kendisine para vaat etmişti. Caracas'taki yerimizi düşmana bildirenin; bu tepeden [sayfa 53] geçen yolu, yürüyüş rotamızda bulunduğu için -rotayı son anda değiştirmiştik- Loma del Burro'yu bombalama emrini verenin o olduğunu öğrendik. Sığındığımız dere yatağına yapılan yoğun saldırıyı örgütleyen de oydu. Buradan Fidel'in zamanında verdiği geri çekilme emriyle kurtulmuş, ama bir adamımızı yitirmiştik. Ayrıca, Julio Acosta'nın ölümü de doğrulandı. Anlatıldığına göre, en az bir asker ölmüş, bazıları da yaralanmıştı. Ne askeri öldüren, ne de diğerlerini yaralayan kurşunların benim silahımdan çıktığını itiraf etmek zorundayım, çünkü sözkonusu çarpışmada ben, yalnızca son derece hızlı "stratejik geri çekilmeyle" uğraşıyordum. Artık biz on iki kişi (bir gün önce Labrada kaybolmuştu) ve grubun geri kalan kısmını oluşturanlar -Raul, Ameijeiras, Ciro Redondo, Manuel Fajardo, Echavarria, Galicier Moran ve Fidel- yeniden bir araya gelmiştik; toplam ons ekiz kişiydik. Bu, 12 Şubat 1957'de "Yeniden Birleşen Devrim Ordusu"ydu. Bazı companerolar dağılmış durumdaydı, yeni katılanlardan bazıları gerilladan ayrılmış, Granma seferine katılan deneyimli askerlerden biri ortadan yok olmuştu; Armando Rodriquez'di adı ve elinde Thomson marka makineli tüfek vardı. Son günlerde, uzaklardan, ama yine de bulunduğumuz bölgenin çevresinde, silah sesleri duyulmaya başlayınca, yüzünde öyle bir korku ve dehşet ifadesi beliriyordu ki, sonradan bu yüz ifadesine "kuşatma yüzü" adını vermiştik. Bu olaydan sonra, ne zaman bir adamımızın yüzünde eski companeronun, Altos ve Espinosa çarpışmasından önceki günlerde gösterdiği, korkuya kapılmış bir hayvanın yılgın ifadesini görsek, onun sonunun kötü olacağını anlıyorduk. Çünkü kuşatma yüzüyle gerilla yaşamının bağdaşması olanaksızdır. Yeni gerilla deyimimizle "kuşatma yüzlü adam" kirişi kırmıştı. Tüfeğini daha sonraları, çok uzaktaki bir Köylü kulübesinde bulduk. Tabanları epeyce güçlüymüş demek ki. 8 BİR HAİNİN SONU Bu küçük orduyu topladıktan sonra, El Lomon bölgesinden ayrılıp yeni bölgelere doğru hareket etmeye karar verdik. O bölgedeki köylülerle ilişki kurup, gerekli yiyecek maddesi kaynaklarını güvence altına almıştık. Böylece, Sierra Maestra'yı terk ederek ovaya doğru yürüyüşe geçtik. Buralarda kent örgütünden yoldaşlarla buluşacaktık. La Monteria adlı bir yerleşim bölgesinden geçip, bir dere kenarındaki ormanlık bölgede kamp kurduk. Bu arazi, oğulları devrimci savaşa katılan Epifanio Diaz adlı bir toprak sahibine aitti. Kentlerdeki hareketle daha yakından bağlantı kurmak istediğimiz için gelmiştik buraya. Çünkü, göçebe hayatımız ve yeraltı savaşçıları olmamız, 26 Temmuz hareketinin iki kanadı arasında işbirliğini olanaksız kılıyordu. Uygulamada taktik ve stratejileri farklı olan iki grup vardı. Birkaç ay sonra, hareketin birliğini tehlikeye düşürecek olan derin bölünme henüz yaşanmıyordu, ne var ki, farklı anlayışlara sahip olunduğu ortaya çıkmıştı. [sayfa 55] Diaz'ın çiftliğinde kent hareketinin en önemli temsilcileriyle buluştuk, aralarında, bugün bütün Küba'nın tanıdığı üç kadın da vardı: Bugün, Kadınlar Birliği'nin başkanı olan Vilma Espin, Raul'un karısı; Casa de las America'nın[24] başkanı olan, Haydee Santamaria, Armando Hart'ın karısı ve savaş süresince bizimle birlikte kalan sevgili yoldaşımız Celia Sanchez. Celia Sanchez, bu buluşmadan kısa süre sonra, bir daha hiç ayrılmamak üzere gerilla birliğine katılacaktı. Sonra Faustino Perez de geldi. Eski bir tanıdığımız, Granma seferinde companeromuzdu Perez. Kentte kendisine verilen bazı görevleri yerine getirmiş, şimdi rapor vermek için gelmişti. Görevleri gereği yeniden dönecekti kente. Kısa süre sonra yakalandığını öğrendik. Ayrıca, tanıştıklarımızın arasında Armando Hart da vardı. Santiago'lu büyük devrimci lider Frank Pais'la da ilk ve son kez burada karşılaşma olanağı buldum. Frank Pais, ilk karşılaşmada insanda unutulmaz izlenimler bırakan biriydi; yüzü, bugün elimizde olan fotoğraflarına az çok benziyordu, fakat gözlerinin olağanüstü bir derinliği vardı. Bugün, yalnızca bir kez karşılaştığım, yaşam öyküsü halkın ortak malı olmuş ölü bir companerodan söz etmem zor. Şu anda yalnızca, gözlerinin, bir davaya inanmışlığı ve o davaya adanmışlığı hemen belli ettiğini söyleyebilirim. Frank Pais, üstün nitelikli bir insandı. "Unutulmaz Frank Pais" deniliyor bugün ona. Onu sadece bir kez görmüş olmama karşın benim için böyle. Yaşamı genç yaşta yok edilen sayısız companerolardan biri olan Frank, yaşasaydı, sosyalist devrimin Önümüze koyduğu ortak görevlere adayacaktı kendini. Frank'ın yaşamı, özgürlüğüne ulaşmak için halkın ödediği ağır bedellerden biridir. [sayfa 56] Frank Pais kirlenmiş silahlarımızı temizleyerek, kurşunlarımızı yitmemeleri için ayırıp sayarak, sessiz sedasız bir düzen ve disiplin dersi vermişti bize. O günden sonra silahıma daha iyi bakmaya karar verdim. Bir temizlik örneği olamadıysam da, sözüme bağlı kaldım her zaman. Bu küçük koru başka olaylara da sahne oldu. Bizi ilk kez bir yabancı gazeteci ziyaret ediyordu. Ünlü gazeteci Matthews[25], bu röportaj için beraberinde yalnızca küçük bir fotoğraf makinesi getirmişti. Daha sonra her tarafa yayılarak ünlenen ve Batista'nın bakanlarından birinin aptalca açıklamaları nedeniyle, sert tartışmalara yol açan fotoğrafları, bu makineyle çekmişti Matthews. Çevirmenliği Javier Pazos yapmıştı. Pazos daha sonra gerilla birliğine katıldı ve bir süre hareketin içinde kaldı. Bu röportajda ben bulunmamıştım. Fidel'in anlattığına göre Matthews art niyetli olmayan somut sorular sormuştu; devrime sempati duyduğu açıktı. Fidel'in anlattıklarını anımsıyorum. Fidel'in sorusu üzerine anti-emperyalist olduğunu söylemiş, Batista'ya silah yardımı yapılmasına karşı çıkmış, bu silahların kıta savunması için değil, halkın ezilmesi için kullanıldığını belirtmişti. Matthews'in ziyareti elbette ki çok kısa sürmüştü. O ayrıldıktan sonra biz de harekete hazırdık. Eutimio yakınlarda bulunduğu için çok dikkatli olmamız söylenmişti. Almeida'ya Eutimio'yu bulup tutsak etme emri verildi. Bu emri yerine getirecek grupta ayrıca, Julito Diaz, Ciro Frias, Camilo Cienfugeos ve Efigenio Ameijeiras vardı. Ciro Frias, Eutimio'yu ele geçirmekle görevlendirilmişti. Bu görev oldukça kolay başarıldı ve hain yakalanarak yanımıza getirildi. Üstünde 45'lik bir tabanca, iki el bombası ve Casillas tarafından verilmiş bir geçiş belgesi bulundu. Tutsak düşüp üstündekileri ele geçirdiğimizi gördükten sonra, kendisini nasıl bir sonun beklediğini anlamıştı kuşkusuz. Fidel'in önünde diz çökerek [sayfa 57] kendisinin öldürülmesini istedi. Ölümü hak ettiğini söylüyordu. O an birden yaşlanmıştı sanki; şakaklarında, şimdiye kadar farkına varmadığımız çok sayıda beyaz saç görülüyordu. Olağanüstü gergin bir andı. Fidel, ihaneti nedeniyle çok sert konuştu onunla. Suçunu kabul eden Eutimio, artık sadece öldürülmesini istiyordu. Ciro Frias'ın konuşmaya başladığı anı, olayı yaşayan bizler, hiçbir zaman unutmayacağız. Kendisinin onun için yaptıklarını anımsatıyordu Frias; kendisinin ve kardeşinin Eutimio'nun ailesi için nasıl küçük yardımlarda bulunduklarını, Eutimio'nun ise, önce kardeşini öldürterek birkaç gün önce Eutimio tarafından ihbar edilen Frias'ın kardeşi polis tarafından öldürülmüştü- sonra da bütün grubumuzu yok etmeye çalışarak nasıl ihanet ettiğini anlattı. Uzun ve dokunaklı bir konuşmaydı. Eutimio, başı önünde sessizce dinlemişti. Herhangi bir isteğinin olup olmadığı sorusunu bir istekte bulunarak yanıtladı. Çocuklarına devrimin, daha doğrusu bizlerin sahip çıkmasını istedi. Devrim sözünde durdu. Eutimio Guerra adı, bu anılar nedeniyle yeniden anımsanıyor, yoksa, belki de kendi çocukları tarafından bile unutulmuştur. Eutimio'nun çocukları başka bir ad taşıyorlar artık. Küba'daki birçok okuldan birine yerleştirilen bu çocuklara, diğer halk çocuklarına davranıldığı gibi davranılıyor. Onlar da kendilerini daha iyi bir yaşama hazırlıyorlar. Ne var ki, günün birinde, babalarının ihanet suçuyla devrim tarafından yargılanıp idam edildiğini öğrenecekler. Fakat onlara, şöhret ve para hırsı uğruna ihanet eden bu köylünün, sadece suçunu kabul edip af edilmesi için en ufak bir girişimde bulunmamakla -bunu hak etmediğini kendisi de biliyordu- kalmayıp, son anında çocuklarını düşündüğünü ve onlar için devrimin önderinin himayesini ve onlara iyi davranmamızı istediğini de söyleyerek, adaleti yerine getirebiliriz. Guerra'nın son isteğini bildirdiği anda korkunç bir fırtına çıktı, her taraf kararmıştı; gökyüzü şimşekler ve ardından kopan gök gürültüsüyle yırtılıyor, sağnak halinde yağmur yağıyordu. Yakınlarda bir şimşek çakıp gök gürlemeye başladığında, Eutimio Guerra'nın yaşamı son bulmuştu. Ona yakın duran companerolar bile kurşun sesini duymamışlardı. [sayfa 58] Ertesi günü Eutimio'yu aynı yerde gömdük, bu arada bir olayı anımsıyorum. Manuel Fajardo onun için bir haç koymak istemişti mezara. Böyle bir işaret çiftliğin sahiplerini tehlikeye atacağından, ben karşı çıktım bu isteğe. Bunun üzerine Fajardo, yakında bulunan ağaçlardan birine bir haç çizdi. Hainin gömülü olduğu yeri gösteren tek işaret bu. O sırada Galicier Moran ayrılmıştı bizden. Ona ne kadar az değer verdiğimizi, günün birinde kaçacağını düşündüğümüzü biliyordu artık. Bir kez, Eutimio'nun izini sürerken ormanda kaybolduğunu söyleyerek, iki ya da üç gün ortalarda görünmemişti. Harekete geçmeye hazırlandığımız sırada bir silah sesi duyduk ve Moran'ı bacağından yaralanmış bir halde bulduk. O sırada, onun yakınında bulunmuş olan companerolar, o günlerde bu konu üzerinde sert tartışmalar yapmışlardı. Bazıları, Moran'ın kazayla yaralandığını söylerken, diğerleri bizimle birlikte gelmek zorunda kalmamak için kendi kendini vurduğunu söylüyorlardı. Moran'ın daha sonraki yaşamı, ihaneti, Guantanamo'daki devrimciler tarafından idam edilmesi, bacağına kurşunu bilerek sıktığını gösteriyor. Bulunduğumuz yerden ayrılırken Frank Pais, mart ayının ilk günlerinde bir grup adam göndereceğini söyledi; buluşma noktası, Jibaro yakınlarında Epifanio Diaz'ın eviydi. [sayfa 59] 9 ACI GÜNLER Epifanio Diaz'ın evinden ayrılışımızı izleyen günler, benim için, savaşın en acı günleriydi. Bu notlar, savaşımızın ilk aşamasının bütün savaşçılar için ne anlama geldiğini anlatmayı amaçlamaktadır. Eğer anılarımın bu bölümünde, kişisel katılımımdan daha çok söz etmişsem bunun nedeni, bunların ilerdeki bölümlerle bağıntılı oluşundan, anlatımın bütünlüğünü bozmaksızın, bunları ayrı ele almanın olanaksızlığındandır. Epifanio'nun evinden ayrıldıktan sonra devrimci grubumuz, ilk devrim ordusundan on yedi kişi ve üç yeni companerodan oluşmaktaydı. Bunlar Gil, Sotolongo ve Raul Diaz'dı. Granma'yla gelen bu üç companero, belirli bir süre Manzanillo çevresinde gizlenmiş ve hayatta olduğumuzu öğrendikten sonra, bize katılmaya karar vermişlerdi. Öyküleri hepimizin öyküsüne benziyordu; askerlerin takibinden kurtulmayı başarmışlar, köylülerin evlerinde gizlenerek Manzanillo'ya ulaşmışlar, orada yeraltına geçmişlerdi. Şimdi kaderleri gerilla kolunun kaderine bağlıydı. Bu aşamada, görüldüğü gibi, [sayfa 61] ordumuzu genişletmek çok güçtü. Gelen birkaç kişi oluyor, fakat aramızdan ayrılanlar da bulunuyordu. Savaşın fiziksel koşulları çok ağırdı, ama daha da ağır olan manevi koşullardı; sürekli kuşatılmışlık duygusuyla yaşıyorduk. O sıralar, belirli bir yönümüz olmaksızın, ağır ağır yürüyorduk. Küçük koruluklarda, hayvancılığın bitki örtüsünü önemli ölçüde etkilediği ve geriye küçük orman artıklarının kaldığı bir bölgede gizleniyorduk. Bir gece Fidel'in küçük radyosundan, Crescencio Perez'le birlikte yanımızdan ayrılan, Granma seferine katılmış yoldaşlardan birinin tutsak alındığını duyduk. Bunu daha önce Eutimio'nun itiraflarından öğrenmiştik, ama resmi bir haber yayınlanmamıştı. Bu resmi haberle onun hayatta olduğundan emin olmuştuk artık. Batista ordusunun sorgularından, tutsaklar her zaman sağ çıkmıyorlardı. Her an, çeşitli yönlerden silah sesleri geliyordu; askerler ormanlık bölgeye makineli tüfek atışı yapıyorlardı. Düşman birlikleri bu bölgeyi yoğun bir ateş altında tutmalarına karşın, oraya girmeye yanaşmıyorlardı. 22 Şubat'ta günlüğüme, bir astım krizinin ilk belirtilerini hissettiğimi not ettim. Bu kriz ağır olabilirdi, çünkü astıma karşı ilacım kalmamıştı. Yeni buluşma tarihimiz 5 Mart olarak belirlenmişti. Buna göre birkaç gün beklememiz gerekecekti. Bu dönemde çok ağır yürüyorduk, belli bir yön de saptayamamıştık. Frank, Pais'ın silahlı, adamlar yollayacağı 5 Mart'a kadar zaman geçirmek istiyorduk. Alınan karara göre, öncelikle yapılacak olan, küçük cephemizi, sayıca güçlendirmeden önce sağlamlaştırmaktı. Bu nedenle, Santiago'daki bütün silahlar Sierra Maestra'ya gönderilecekti. Bir gecenin sonunda, gün ışığı bizi, etrafında hemen hemen hiç bitki bulunmayan küçük bir derenin kıyısında yakaladı. Las Mercedes yakınlarında, La Majagua olduğunu sandığım (adlar şu an tam olarak aklımda değil) bir vadide oldukça huzursuz bir gün geçirdik. Gece olduğunda, bizi ne zaman [sayfa 62] görseler büyük bir korkuya kapılan, yine de hayatları pahasına yaptıklarıyla devrimin gelişimine katkıda bulunan köylülerden biri olan yaşlı Emiliano'nun evine geldik. Sierra'da yağmur zamanıydı, öyle ki her gece sırılsıklam olduğumuzdan çevrede pek çok asker bulunmasına karşın, tehlikeyi göze alıp, köylülerin kulübelerine sığınıyorduk. Astımım giderek ağırlaşmıştı, hızlı hareket edemiyordum. Bu yüzden, kendimizi biraz toparlayabilmek için, bir evin yakınındaki kahve fidanlığında uyuduk. Anlattığım gün, şubat'ın ya 27'si ya da 28'iydi; ülkede sansür kaldırılmış, radyo, önceki aylarda olup bitenleri sürekli duyuruyordu. Terörist eylemlerden ve Matthews ile Fidel'in buluşmasından söz ediliyordu. İşte bu sırada, savunma bakanı, yaman bir açıklama yaparak Matthews'in röportajının uydurma olduğunu söyledi ve kasılarak, Matthews'i röportajla ilgili fotoğrafı yayınlamaya çağırdı. Yaşlı Emiliano'nun oğlu Hermes, o zamanlar, bize yiyecek sağlayan, ya da en azından izleyeceğimiz yolları gösteren bir companaroydu. Fakat 28 Şubat sabahı gelmesi gerekirken gelmeyince, Fidel, bulunduğumuz yerden hemen ayrılmamızı ve bölgedeki yolları görebileceğimiz bir başka yerde mevzilenmemizi emretti, Çünkü ne olacağını bilemiyorduk. Öğleden sonra dört sularında, Luis Crespo ve Universo Sanchez yolları gözetlerlerken, Sanchez, Las Vegas'tan gelen yolda büyük bir düşman birliği görmüştü; birlik, tepeyi ele geçirmek için doğrudan oraya yöneldi. Askerler yolumuzu kesmeden önce diğer tarafa geçebilmemiz için, dağın eteğine ulaşmak zorunda olduğumuzdan, hızla koşmalıydık. Askerleri zamanında gördüğümüz için bunu yapmamız zor olmamıştı. Kısa bir süre sonra, daha önce bulunduğumuz yere havan topları ve makineli tüfeklerle saldırı başladı. Bu durum, Batista ordusunun, orada olduğumuzu bildiğini gösteriyordu. Herkes tepeye kolayca varmış ve onu aşmıştı. Yalnız, bu benim için korkunç bir işti. Tepeye ulaşabilmiştim, fakat bu arada astım krizim öylesine ağırlaşmıştı ki, adım atacak [sayfa 63] gücüm bile kalmamıştı. Crespo'nun bana yardım etmek için ne kadar uğraştığını anımsıyorum. Artık yürüyemeyecek duruma gelince, beni orada bırakmalarını istemiştim. Bunun üzerine köylü Crespo birliğimizin özel sözcük dağarcığıyla şöyle yanıtlamıştı beni: "Seni Arjantinli orospu çocuğu. Yürü, yoksa dipçikle yürütürüm seni." Bunu söylerken, kendi yükü dışında, tepeyi aşabilmem için beni ve sırt çantamı da taşıyordu. Bu sırada, bir yandan tufan biçiminde yağmur da yağmaktaydı. Sonunda, Purgatorio[26] denen yerde, küçük bir kulübeye ulaştık. Fidel kendisini, asilerin peşine düşmüş Batista ordusunun binbaşılarından Gonzales olarak tanıttı. Evin sahibi tarafından soğuk bir nezaketle karşılandık; bize yatacak yer gösterdi ve ikramda bulundu. Yakında bir kulübede oturan ev sahibinin arkadaşı bir başka köylü de vardı evde; bu köylü, olağanüstü palavracı biriydi. Hastalığım nedeniyle, Batista ordusunda görevli Binbaşı Gonzales rolündeki Fidel ile, ona öğütler verip, şu Fidel adlı delikanlının neden dağlarda savaştığına ilişkin -konuşan köylünün, nefis diyaloglarının tadına varamadım. Bir karar vermek zorundaydık, çünkü benim yürüyüşe devam etmeme olanak yoktu. Boşboğaz komşu gittikten sonra Fidel, evin sahibine, kim olduğunu açıkladı. Bunun üzerine Fidel'i kucaklayan adam, kendisinin Ortodoks Parti[27] üyesi olduğunu, her zaman Chibas'a bağlı kaldığını ve Fidel'in emrinde olduğunu söyledi. O sıra, ilişki kurabilmek, en azından ilaç alabilmek için bu köylüyü Manzanillo'ya göndermek gerekiyordu. Ben de evin yakınında bir yerde kalacaktım. Orada olduğumdan köylünün karısının bile haberi olmayacaktı. [sayfa 64] Birliğe yeni katılmış, moral açısından biraz sallantılı, ama fiziksel bakımdan çok güçlü bir companero eşlik ediyordu bana. Fidel, özverili bir davranışta bulunarak, gerilla grubumuzun en değerli silahlarından Johnson marka otomotik bir tüfek bırakmıştı bize; bu silahla koruyacaktık kendimizi. Önce, sanki hepimiz gidiyormuşuz gibi aynı yöne hareket ettik, birkaç adım sonra El Maestro[28] diye çağırdığımız companero ile ben, ormana dalarak kararlaştırdığımız yere kadar yürüdük ve orada gelişmeleri beklemeye başladık. O gün haberlerde, Matthews'in ünlü fotoğrafları yayınlayacağını telefonla bildirdiği açıklandı. Diaz Tamayo ise, bunun olanaksız olduğunu, askerlerin kuşatma çemberinin geçilemeyeceğini söylemekteydi. Armando Hart tutuklanmış ve hareketin ikinci lideri olduğu savıyla hakkında dava açılmıştı. Tarih 28 Şubat'tı. Köylü yeterince adrenalin bularak görevini yerine getirdi. Bundan sonra benim için Sierra'daki savaşın en acı on günü başladı. Ağaçlara ve tüfeğimin dipçiğine dayanarak yürüyebiliyordum. Yanımda, silah sesi duyduğunda titreyen ürkek bir arkadaş vardı; astımım nedeniyle, herhangi bir yerde öksürmek zorunda kaldığımda, sinir krizleri geçiriyordu. Bir günden biraz fazla bir zamanda alınacak yolu on günde tamamlayarak ulaşmıştık Epifanio'nun evine. Kararlaştırdığımız buluşma 5 Mart'taydı, ancak verdiğimiz söze uymak olanaksızdı. Askerlerin bölgedeki kuşatma çemberi, ayrıca ağır hareket etmemiz yüzünden, Epifanio Diaz'in konuksever evine ancak 11 Mart'ta varabilmiştik. Olup bitenlerden ev sahiplerinin haberi vardı, bize de anlattılar. Fidel'in ons ekiz kişilik grubu, yine askerlerin saldırısına uğrayacaklarını sanarak, bir yanlışlık sonucu, ikiye ayrılmıştı; Altos de Merino adlı yerde olmuştu bu. Adamlardan on ikisi Fidel'le, altısı Ciro Frias'la kalmıştı. Daha sonra Ciro [sayfa 65] Frias'ın grubu pusuya düşmüş, ama hiçbirine bir şey olmadan kurtulmuşlardı ve yakınlarda bulunuyorlardı. Silahsız olarak Epifanio Diaz'ın evinin yanından geçip Manzanillo'ya giden Yayo'dan öğrenilmişti bütün bunlar. Ayrıca, Frank Pais, Santiago'da tutuklanmış olmasına karşın, göndereceğini söylediği grup hazırdı. Bu grubun lideriyle konuştuk, bu yüzbaşının adı Jorge Sotus'tü. Ayın 5'inde gelememişti, çünkü haber düşman tarafından duyulmuş ve bütün yollar tutulmuştu. Sayıları yaklaşık elliyi bulan yeni katılacakların bir an önce gelebilmeleri için, gerekli bütün önlemleri kararlaştırdık. 10 TAKVİYE 13 Mart günü, yeni devrimci grubu beklerken, radyodan, Batista'ya suikast girişiminde bulunulduğu haberi verildi. Olayda öldürülenlerin adları da açıklandı; öğrenci lideri Jose Antonio Echeverria ilk verilen isimdi. Listede Menelao Mora gibi başkaları da bulunuyordu. Olayla hiç ilgisi olmayan insanlar da öldürülmüştü. Ertesi gün, Ortodoks Parti militanlarından Batista'ya karşı doğru tavır almış olan Pelayo Cuervo Navarro'nun öldürüldüğünü ve cesedinin "El Laguito" adıyla bilinen süper lüks Country Club'ün bir köşesine atıldığını öğrendik. Burada şu ilginç çelişkiye değinmekte yarar var: Pelayo Cuervo Navarro'nun katilleriyle oğulları, Küba'yı "komünizm rezaletinden" kurtarmak için, başarısızlıkla sonuçlanan Domuzlar Körfezi çıkarmasına birlikte katılmışlardır. Küba halkının hâlâ iyi anımsadığı başarısız suikastın ayrıntıları, sansürün baskısına karşın, insanlara ulaşıyordu. Ben, bu öğrenci liderini şahsen tanımıyordum, ama arkadaşlarıyla tanışmıştım; 26 Temmuz Hareketiyle Öğrenci Hareketi[29] [sayfa 68] yöneticilerinin, Mexico kentinde, ortak eylem programı için toplandıkları zaman tanımıştım onları. Bu arkadaşlar şunlardı: Binbaşı Faure Chamon -bugün Sovyetler Birliğinde elçidir-, Fructuoso Rodriguez ve Joe Westbrook. Bunların tümü suikast girişimine katılmışlardı. Anımsanacağı üzere, suikastçılar, neredeyse, diktatörün kaldığı üçüncü kata kadar çıkabilecek durumdaydılar, fakat bu hareket, başarılı bir hükümet darbesi olabilecekken, başkanlık sarayı, hemen kaçamayanlar için bir fare kapanı olmuş ve hareket katliamına dönüşmüştü. Takviye güçlerinin geliş tarihi 15 Mart olarak bildirilmişti; yol epeyce çukurda kaldığı için bizi kimsenin görmeyeceği bir dere vadisinde bulunan kararlaştırdığımız yerde saatlerce bekledik, ancak kimse gelmedi. Söylediklerine göre, bazı zorluklar nedeniyle o gün gelememişler. Beklediğimiz grup, sonunda 16 Mart sabahı şafakta çıkageldi, hepsi çok bitkindi; adamların adım atacak hali kalmamıştı, gün ışığını beklemek için bir ormanlık alanda dinlendiler. Adamları getiren kamyon, bölgede pirinç yetiştiren bir çiftçiye aitti. Yaptığı işin sonuçlarından korkup Kosta Rica'ya kaçarak politik göçmen olmak isteğinde bulunan bu adam, daha sonra oradan bir kahraman olarak döndü; beraberinde bazı silahlar da getirmişti. Bu çiftçinin adı Hubert Matos'tu. Takviye gücü, otuzu silahlı, yaklaşık elli kişiden oluşuyordu. Yanlarında iki hafif makineli tüfek, biri Madzen öteki Johnson iki de otomatik tüfek vardı. Bizler, Sierra'da yaşadığımız şu birkaç ayda deneyimli savaşçılar haline gelmiştik. Yeni gelenlerde, Granma grubunun başlangıçta gösterdiği, disiplinsizlik, büyük zorluklara uyum sağlayamama, bu tür bir yaşama çabuk alışamama gibi bütün zayıflıkları görebiliyorduk. Bu birliğin başında, yüzbaşı rütbesiyle Jorge Sotus bulunuyordu. Birlik, onar kişilik beş mangaya ayrılmıştı, her [sayfa 68] manganın başında da bir teğmen vardı. Kendilerine kentteki örgütün verdiği bu rütbeler henüz onaylanmamıştı. Mangaların başında bulunan teğmenler şunlardı: Dominguez (bu companero, kısa süre sonra Pino del Agua'da düşmüştü sanırım); Rene Ramos Latour (bu companero ise, diktatörün saldırısı sonuna yaklaştığı bir zamanda, kent milisinin örgütlenmesi işinde çalışırken, kahramanca ölmüştür); Pedrin Soto (sonunda bize katılmayı başaran Granma grubundan bu eski silah arkadaşımız da savaşta şehit düşmüş ve "Frank Pais" adını alan İkinci Cephede[30] rütbesi Raul Castro tarafından binbaşılığa yükseltilmişti); Peno (Santiago'lu bir öğrenci olan bu companero da binbaşılığa yükselmiş, fakat devrimden sonra intihar etmişti) ve Teğmen Hermo (yaklaşık iki yıl süren savaştan sağ kalan tek grup lideri bu companeroydu). Önümüze çıkan sorunların en büyüğü, yürüyüşe dayanıksızlıktı. Birlik lideri Jorge Sotus, en kötü yürüyenlerden biriydi. Sürekli geride kalıyor ve kötü örnek oluyordu. Bunun dışında, birliğe benim kumanda etmem emredilmişti. Ama Sotus'la bu konuyu konuştuğumda, kendisinin birliği Fidel'in emrine vermesi yolunda talimat aldığını, daha önce kimseye devredemeyeceği için, komutayı elinde tutacağını söyledi. O sıralar henüz yabancılık kompleksini atamamıştım üzerimden, ayrıca olayın dallanıp budaklanmasını da istemiyordum, oysa yeni birliğin içinde büyük bir hoşnutsuzluk hissediliyordu. Yenilerin yetersizlikleri nedeniyle olağanüstü uzun süren kısa yürüyüşlerden sonra, Fidel'in bizi bekleyeceği La Derecha dolaylarında bir bölgeye ulaştık. Burada, daha önce Fidel'den ayrılan companerolardan oluşan küçük bir grupla karşılaştık. Bu grupta, Manuel Fajardo, Guillermo Garcia, Juventino, Pesant, üç Sotomayor kardeş, Ciro Frias bulunuyordu. Bir de ben gelmiştim. [sayfa 69] O günlerde, iki grup arasındaki büyük fark hemen görülüyordu: Bizimki, disiplinli, birlik içinde ve savaş deneyimliydi. Yeni gelenlerin grubundaysa, başlangıç aşamasının kusurları vardı; günde yalnızca bir kez yemek yemeye alışkın değillerdi, verilen yemek hoşlarına gitmediğindeyse yemiyorlardı. Sırt çantalarını gereksiz bir sürü eşyayla doldurmuşlardı, yürüyüş sırasında çantaları ağır gelmeye başlayınca da, bir havluyu bırakacaklarına, bir kutu süttozunu bırakmayı yeğliyorlardı (bu, gerilla savaşında büyük bir hatadır). Biz de onların bıraktıkları konserveleri ve diğer yiyecekleri toplayıp yararlanıyorduk. La Derecha'ya yerleştikten sonra, insanlarla iyi geçinmeyi beceremeyen otoriter bir kişiliği olan Jorge Sotus ile, genel olarak bütün birliğin arasında baş gösteren sürekli sürtüşme nedeniyle, çok gergin bir ortam yaşanmaktaydı. Özel önlemler almak zorunda kalmıştık; gerilla içinde Daniel adını kullanan Rene Ramos'a gizlendiğimiz yerin girişinde makineli tüfek mangasıyla mevzilenmek emri verildi. Böylece beklenmedik bir olay çıkmasını önlemiş oluyorduk. Bir süre sonra Jorge Sotus, özel bir görevle Miami'ye yollandı. Orada, Felipe Pazos ile ittifak yaparak, devrime ihanet etti. Felipe Pazos'un ölçüsüz iktidar hırsı, ona görevlerini unutturmuştu. Oluşmasında Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın rol oynadığı "uyduruk" bir listede kendisini geçici hükümetin başkanı olarak adlandırmıştı Pazos. Sonraları da Yüzbaşı Sotus, doğru yola gelmek istediğini dile getirince, Raul Castro ona bir olanak daha tanıdı; devrim düzelmek isteyen herkese olanak tanıyordu. Ne var ki, bu kez de, devrim hükümetine karşı komplo kurmaya kalkışınca, yirmi yıl hapse mahkum edildi. Buradan, bir gardiyanla işbirliği yaparak kaçtı ve bütün "gusano"lar[31] için ideal bir barınak olan Birleşik Devletler'e sığındı. Bizimle birlikte olduğu o günlerde, yeni companerolarla arasındaki sorunların giderilmesi ve disiplinin gerekliliğini [sayfa 70] anlayabilmesi için, ona elimizden geldiğince yardım ediyorduk. Guillermo Garcia, Fidel'i aramak için Caracas bölgesine gitmişti. Ben de, bacağındaki yara geçmeye yüz tutan Ramiro Valdes'i getirmek için, kısa bir yolculuğa çıktım. Fidel, 24 Mart gecesi geldi; her zaman kendisine bağlı kalan on iki yoldaşla birlikte gelişi çok etkileyiciydi. Çeşitli malzemeden yapılıp bağlanabildiği kadar bağlanmış sırt çantaları taşıyan bu sakallı adamlarla henüz üniformaları kirlenmemiş, sırtlarında aynı örnek temiz çantaları ve tıraşlı yüzleriyle yeni askerler arasındaki fark, dikkat çekiciydi. Fidel'e karşılaştığımız sorunları açıkladım ve hemen küçük bir savaş konseyi kuruldu; bundan sonraki tavrımızın ne olacağı kararlaştırılacaktı. Konseyde, Fidel'in kendisi, Raul, Almeida, Jorge Sotus, Ciro Frias, Guillermo Garcia, Camilo Cienfuegos, Manuel Fajardo ve ben vardık. Bu toplantıda Fidel, benim davranışımı eleştirdi; bana verilen komuta yetkisini kullanmamış, aramıza yeni katılan Jorge Sotus'a bırakmıştım. Gerçi kimse Sotus'a karşı değildi, ama Fidel'e göre, o durumda Sotus'un davranışı kabul edilmemeliydi. Aynı toplantıda yeni birliklerin düzenlenmesi de yapıldı; iki grubu birleştirerek üç takıma ayırdık, takımların başında Yüzbaşı Raul Castro, yüzbaşı Juan Almeida, Yüzbaşı Jorge Sotus bulunacaktı. Camilo Cienfuegos öncülerin, Efigenio Ameijeiras da artçıların başında yer alacaktı. Ben kurmay doktoru, Universo Sanchez ise kurmay başkanı olarak görev yapacaktık. Birliğimiz, aramıza yeni katılan çok sayıda insanla, yeni, etkileyici bir görünüm kazanmıştı. Ayrıca, iki tane hafif makineli tüfeğimiz vardı; gerçi, eski ve bakımsız olduklarından etkilerini bilmiyorduk, ama savaş gücümüz önemli ölçüde artmıştı. Hemen neler yapabileceğimizi tartıştık. Benim görüşüme göre, yeni companeroların savaşta pişmeleri için ilk karşılaştığımız karakollara saldırmalıydık. Fidel ve Konseyin bütün öteki üyeleriyse, yenilerin bir süre yürüyüş yaparak ormanda ve dağlardaki zor yaşama alışmalarını, dik dağ geçitlerini aşmayı öğrenmelerini uygun görüyorlardı. O nedenle, [sayfa 71] doğuya doğru yürüyüşe geçerek olanaklar elverdiğince uzun yürümeye karar verildi. Gerilla eğitiminin temel uygulamalı derslerinin üstesinden geldikten sonra, bir muhafız birliğine saldırmak için uygun ortam arayacaktık. Birliğimiz büyük bir coşkuyla hazırlandı ve görevini yerine getirmek üzere harekete geçti. El Uvero savaşı yeni katılanların ateşle ilk buluşması olacaktı. [sayfa 72] 11 BİRLİĞİMİZ SAVAŞTA ÇELİKLEŞİYOR ; 1957 yılının mart ve nisan ayları direniş birlikleri için, yeniden örgütlenme ve eğitim zamanıydı. La Derecha bölgesinde takviye güçleriyle birleştikten sonra, ordumuz yaklaşık seksen kişiyi bulmuş ve şu biçimde düzenlenmişti: Camilo'nun komutasındaki öncüler dört kişiden oluşmaktaydı. Onu izleyen takımın başında Raul Castro vardı; Raul'un komutası altında her biri bir mangayı yöneten Julito Diaz, Ramiro Valdes ve Nano Diaz adlı üç teğmen bulunuyordu. El Uvero savaşında kahramanca ölen Diaz adlı bu iki companero akraba değillerdi. Bunlardan biri, Santiago'luydu. Santiago rafinerisine, Nano'nun ve Santiago de Cuba'da düşen kardeşinin anısına, Hermanos Diaz adı verilmiştir. Öteki Diaz ise, Artemisa'lı bir companeroydu. Moncada Kışlası Saldırısı'na ve Granma Seferi'ne katılmıştı. Son görevini de El Uvero savaşında yerine getirdi. O sıralar yüzbaşı olan Jorge Sotus'un komutası altındaysa, kısa süre sonra "Frank Pais" cephesinde düşen Teğmen Ciro Frias, bugün Batı Ordusu komutanı olan Guiliermo Garcia ve Sierra Maestra'da [sayfa 73] düştüğünde binbaşı olan Teğmen Rane Ramos Latour vardı. Genel Kurmayı, ya da Komutanlığı ise, Başkomutan Fidel Castro, Ciro Redondo, Manuel Fajardo (bugün binbaşı), köylü Crespo (binbaşı), Universo Sanchez (binbaşı) ve doktor olarak da ben oluşturuyorduk. Kolun yürüyüş düzeninde Almeida'nın takımı genellikle arkadan gelirdi. Yüzbaşı Almeida'nın teğmenleri, Hermo, Pino del Agua'da düşen Guillermo Dominguez ve Pena'ydı. Efigenio Ameijeiras ise teğmendi, üç adamla kolun sonunda yürüyor ve artçı gücü oluşturuyordu. Adamlarımız, yemek hazırlığını manga düzeninde yapmayı öğrenmeye başladılar, çünkü savaşçı birliğimiz öylesine gelişmişti ki, yiyecek, ilaç ve cephaneyi artık böyle dağıtıyorduk. Bütün mangalarda, en azından her takımda, yenilere yemek pişirme sanatını, gıda maddelerinden en iyi nasıl yararlanabileceğini öğreten, onlara sırt çantalarının nasıl düzenleneceğini ve Sierra'da nasıl yürüneceğini gösteren eski savaşçılar vardı. La Derecha bölgesinden El Lomon ve El Uvero'ya giden yolu arabayla birkaç saatte alma olanağı var, halbuki bizim için bu yol aylar süren -pek çok önlem alarak gerçekleştirdiğimiz- ağır bir yürüyüştü. Ana görevimiz adamları çarpışmalara ve sonraki yaşama hazırlamaktı. Böylece, Altos de Espinosa'dan yine geçtik. Biz eskiler, bir süre önce burada düşen Julio Zenon'un mezarında, şeref nöbeti tuttuk. Orada, hızla gerçekleştirdiğim "stratejik çekilme" sırasında battaniyemden bir parçanın çalılara takılıp kaldığını gördüm. Bu parçayı sırt çantama koyarken, donanımıma ait bir malzemeyi, bir daha hiç bu biçimde yitirmeme kararı aldım. Yanıma ilaçları taşımama yardım edecek Paulino adlı bir companero vermişlerdi. Böylece görevim biraz hafiflemiş, yürüyüşlerden sonra, günde birkaç dakika, birliğimizin sağlık işleriyle uğraşma olanağı bulmuştum. Guerra'nın ihaneti sonucu düşman hava kuvvetlerinin saldırısına uğradığımız Lomo [sayfa 74] de Caracas'tan tekrar geçtik. Askerlerimizden birinin, geri çekilirken daha hızlı hareket edebilmek için attığı bir tüfeği bulduk, o sıralar elimizde fazla tüfek vardı. Oysa artık birliğimizde çoktan beridir silah fazlası yoktu, tam tersine silah kıtlığı çekiyorduk. Yeni bir aşamaya girmiştik. Bir nitelik sıçraması gerçekleşmişti; bizimle çarpışmaktan kaçındığı için düşman ordusunun girmediği koca bir bölge bulunuyordu. Biz de onlarla karşılaşmak için özel bir çaba göstermiyorduk henüz. O zamanki politik durumu belirleyen, oportünizmin çeşitli eğilimleriydi. Pardo Llada, Conte Agüero ve öteki leş kargaları, titrek sesleriyle ayaküstü demagojik açıklamalar yapmak için birbirleriyle yarışıyorlar, birlik ve barış çağrısında bulunarak, hükümete utangaç eleştiriler gönderiyorlardı. Hükümet barıştan sözetmişti; yeni başbakan Rivero Agüero, eğer gerekirse, ülkeyi huzura kavuşturmak için, Sierra Maestra'ya gideceğini açıklamıştı. Gel gör ki, Batista, birkaç gün sonra, Fidel ya da "asilerden" herhangi biriyle konuşmak gerekmediğini, bildirdi; Fidel Castro Sierra'da değildi, orada hiç kimse yoktu. Dolayısıyla "haydut sürüsüyle" konuşmak için bir neden göremediğini söylüyordu. Batista bu yolla savaşı sürdürmek istediğini açıklamıştı. Anlaşabildiğimiz tek nokta da buydu zaten; her ne pahasına olursa olsun, biz de savaşı sürdürmek kararındaydık. O günlerde düşman kuvvetlerinin başına Albay Barrera getirilmişti. Barrera, askerlerin tayın bedellerini kendi cebine aktarmakla ün salmış biriydi. Daha sonra Venezuela'nın başkenti Caracas'a askeri ataşe olarak giden bu albay, oradan, Batista'nın yıldızının nasıl söndüğünü sessiz sedasız izledi. O sıralar, Birleşik Devletler'de hareketimiz lehine neredeyse ticari propagandaya hizmet eden bazı sempatizanlarımız vardı. Bunlardan özellikle ikisi, bizim için sıkıntı yarattılar. Guantanamo deniz üssünden ailelerini bırakıp kaçan ve mücadeleye katılan Kuzey Amerikalı üç gençten sözediyorum. Bunlardan ikisi Sierra'da tek bir silah sesi bile duymadan, iklim ve yürüyüşlerden bitkin durumda bize veda etmişler [sayfa 75] ve gazeteci Bob Taber'le birlikte geri dönmüşlerdi. Üçüncü delikanlı, El Uvaro savaşında bulundu, ne var ki, daha sonra o da hastalanarak aramızdan ayrıldı. Ama hiç olmazsa o, bir çarpışmaya katılmıştı. Delikanlılar, ideolojik bakımdan kendilerini devrime hazırlamamışlardı; bizim yanımızda, birkaç ay, macera hırslarını tatmin etmişlerdi yalnızca. Giderlerken, sempatiyle ama aynı zamanda sevinçle uğurlamıştık onları. Öncelikle ben, bu duygular içindeydim, çünkü o zamanki yaşantımıza dayanamadıklarından, doktor olarak beni çok uğraştırıyorlardı. Aynı günlerde, Sierra Maestra'da kimsenin olmadığını kanıtlamak için, hükümet, bazı gazetecileri uçakla gezdirmişti; askeri uçak, binlerce metre yüksekten uçmuştu elbette. Bu, kimseyi kandıramayan, garip bir operasyondu. Böylece, Batista hükümetinin ne tür araçlara başvurduğu, yüzlerine devrimci maskesi takmış her biri bir Conte Agüero olan bu güruhun yardımıyla, kamuoyunu nasıl yanılttığı ortaya çıkmıştı; bu adamlar, halkı aldatmak amacıyla her gün boşu boşuna konuşuyorlardı. Bu sıkıntılı günlerde, sonunda çadır bezinden yapılmış bir hamağa sahip olabildim. Çadır bezinden hamak değerli bir şeydi ve benim, katı bir biçimde uygulanan bir gerilla kuralı nedeniyle, şimdiye dek çadır bezinden hamağım olmamıştı. Bu kurala göre, çadır bezinden hamak, daha önce kendisine çuval bezinden hamak yapmış gerillalara veriliyordu. Amaç, gerillaların tembel tembel oturmasını önlemekti. Herkes çuval bezinden hamak yapabilirdi, elimize geçen çadır bezinden yapılmış hamaklar da, çuval bezinden hamağa sahip olanlara veriliyordu. Ne var ki ben, çuval hamaklarda yatamıyordum, çünkü çuval elyafına karşı alerjim vardı. Bu yüzden yerde yatmak zorundaydım. Bu gidişle, hiçbir zaman çadır bezinden hamağa sahip olamayacaktım. Bir kısır döngü içerisindeydim. Bu gibi günlük küçük olaylar, her gerilla birliğinde yaşanan bireysel sıkıntıların bir parçasıdır ve bir gerilla birliği için de, son derece tipiktir. Ama, Fidel, sorunun [sayfa 76] ayırımına varmış, kuralların tersine, bana keten bezinden yapılmış bir hamak verdirtmişti. Hep anımsıyorum; Palma Mocha'ya varmak için son dağ eteğini de aşmıştık, La Plata nehri kıyısındaydık, ilk atımızı yiyeli bir gün olmuştu. Atın yenmesi, bizim için, lüks bir yemek olmaktan öte bir şeydi; adamların koşullara uyum sağlayıp sağlayamadıklarını gösteren bir sınavdı bu. Gerilla birliğimizdeki köylüler, paylarına düşen at etini yemeyi öfkeyle reddetmişler ve içlerinden bazıları Fajardo'ya katilmiş gibi bakmışlardı. Fajardo'nun daha önceki mesleği kasaplık olduğu için, bu gibi durumlarda ondan yararlanıyorduk. İlk hayvanın kesilmesi işi de ona düşmüştü. Yediğimiz bu ilk at, La Plata'nın öteki yakasındaki köylülerden Popa adlı birinindi. Okuma yazma seferberliğinden sonra, şimdi artık Popa, okuma yazma öğrenmiş olmalı. Eline Verde Olivo[32] dergisi geçip bu satırları okuyacak olursa, kulübesinin kapısının üç gerilla askeri tarafından çalındığı geceyi anımsayacaktır. Gerillacılar, kendisini, haksız yere bir muhbirle karıştırarak, sırtında kocaman yaralar olan o yaşlı atına el koymuşlardı. Bu atın eti, birkaç saat sonra, bir kısmımız için nefis bir ziyafet, önyargılı midelere sahip köylüler içinse bir sınav olacaktı. Köylüler, insanın eski dostu olan bu hayvanı yerken, yamyamlık yaptıklarına inanıyorlardı. [sayfa 77] 12 ÜNLÜ RÖPORTAJ 1957'nin nisan ortalarında eğitim döneminde bulunan ordumuzla, Turquino Tepesi yakınlarında bulunan Palma Mocha bölgesine geri döndük. Bu dönemde, dağlarda sürdürülecek mücadele için en yararlı kişiler köylülerdi. Guillermo Garcia ve Ciro Frias, köylülerden oluşan keşif koluyla birlikte, Sierra'nın bir bölgesinden ötekine gidip gelerek, haber topluyor, keşif yapıyor, yiyecek arıyorlardı. Kısaca söylendiğinde, onlar birliğimizin gerçek hareketli öncü gücünü oluşturuyorlardı. O günlerde, daha önceki savaşlardan birinin gerçekleştiği Arroyo del İnfierno bölgesindeydik. Bizi karşılayan köylüler, burada daha önce yaşanan saldırı olayını anlattılar. Askerleri doğrudan bizim kamp yerimize getiren adamın kim olduğunu söylediler. Savaş sırasında kaç kişinin öldüğünü öğrendik. Sonunda, kulaktan kulağa haber yaymakta çok usta olan köylüler, bu bölgede bütün olup bitenlere ilişkin bizi bilgilendirdiler. O sıralar radyosuz olan Fidel, köylülerden birinin radyosunu istedi. Böylece, bir savaşçının sırt çantasında taşınan büyük [sayfa 79] bir radyodan, Havana'dan verilen haberleri, doğrudan dinleme olanağına kavuştuk. Sözüm ona güvenceler yeniden gündeme getirildiğinden, radyoda daha açık bir dil kullanılıyordu. Batista ordusunun onbaşı üniformasını giymiş olan Guillermo Garcia, asker üniforması giymiş iki companeroyla, düşman ordusuna yerimizi gösteren köylüyü, "albay tarafından çağrıldığı" bahanesiyle getirmek için harekete geçti. Ertesi gün adamı alıp, getirdiler. Söylenenlere önce inanan adam, perişan kılıklı ordumuzu görünce, başına gelecekleri anladı. Adam, orduyla ilişkisini büyük bir küstahlıkla anlattı. Kendi deyişine göre "o Casillas pezevengine" onu kampımıza rahatça sokabileceğini söylemişti, çünkü kendisi daha önceden öğrenmişti girdimizi çıktımızı. Gelgelelim kimse dinlememişti onu. Birkaç gün sonra bu muhbir dağlardan birinde idam edildi ve Sierra Maestra'nın tepesine gömüldü. Aynı günlerde, Celia'nın iki amerikalı gazeteciyle geleceği haberini aldık, gazeteciler Fidel'le görüşmek istiyorlardı. Aramızda bulunan iki genç gringo[33] vesile olacaktı görüşmeye. Celia ayrıca, hareketimize sempati duyanlardan toplanmış bir miktar da para göndermişti. Eski bir tüccar olarak bölgeyi iyi tanıyan Lalo Sardis'ın, Kuzey Amerikalıları, Estrada Palma bölgesinden getirmesi kararlaştırıldı. O sıralar bölgedeki köylülerle yoğun biçimde ilişki kuruyorduk. Bu köylüler, bağlantı elemanları olarak hizmet ediyorlar ve giderek büyüyen harekat bölgemizde, bağlantı merkezleri oluşturabilecek, sürekli kamp yerleri sağlıyorlardı. Bu yolla, yavaş yavaş, birliğimize ikmal üsleri olarak hizmet eden evler bulduk. Bu evlerde yedek malzeme depoları kurduk. Buralardan isteklerimize uygun iaşe dağıtımı yapılıyordu. Aynı zamanda buraları, Sierra'nın bir bölgesinden öteki bölgesine dağ sırtlarından gidip gelerek, acil haber taşıyan haberciler için de, konaklama yeri oluyordu. [sayfa 80] Sierra ulaklarının yetenekleri olağanüstüdür; çok uzun yolları kısa sürede alırlar. O nedenle, "yarım saatlik bir yol", "iki adım ötede" gibi sözlerle verilen bilgiler, bizi durmadan yanıltıyordu. Uzaklık ve zaman kavramları kent insanınkinden tümden farklıydı. Lalo Sardinas'a emir verildikten üç gün sonra, altı kişinin, Santo Domingo bölgesinden geçerek dağlara doğru geldiği bildirildi. Gelenlerin ikisi gazeteci, ikisi kadındı, diğer ikisininse kim olduğunu bilmiyorduk. Fakat bize gelen haberler çelişkiliydi; Muhafız askerlerinin bir muhbir sayesinde onların varlığını haber alıp, kaldıkları evi kuşattığı söyleniyordu. Sierra'da haberler korkunç bir hızla yayılır, ama bu arada çokça değişikliğe uğrar. Camilo bir takımla yola çıktı; kendisine kuzey amerikanları ve onların yanında olduğunu bildiğimiz Celia Sanchez'i, her ne pahasına olursa olsun, kurtarma emri verilmişti. Sonunda söz konusu grup sağ salim geldi. Yanlış alarm almamızın nedeni, o zamanlar geri kafalı köylülerin içinden sıkça çıkan muhbirlerden birinin verdiği bilgiler nedeniyle, Muhafız Birliği'nin yaptığı harekattı. Gazeteci Bob Taber ve bir kameraman 23 Nisan'da kampımıza geldi. Companerolardan Celia Sanchez ve Haydee Santamaria ile kentlerdeki hareketin görevlendirdiği iki kişi de gazetecilere eşlik etmişti. Bunlar, bugün Las Villas valisi olan, o günse Santiago'daki hareketin başını çeken Marcos ya da Nicaragua diye anılan Binbaşı İglesias ile, ingilizce bilgisi nedeniyle amerikalılara çevirmenlik yapan Marcelo Fernandez'di. Fernandez hareketin koordinatörüydü, bugün ise Ulusal Bankanın başkanıdır. Bu günler protokole uygun biçimde geçti; biz, kuzey amerikalılara gücümüzü göstermeye çalışıyor, bizim için tehlikeli olabilecek soruları yanıtlamaktan kaçınıyorduk. Bu gazeteciler hakkında hiçbir şey bilmiyorduk; buna karşın aramızda bulunan üç amerikalıyla yapmak istedikleri röportaj gerçekleşti; delikanlılar, edindikleri yeni zihniyetle gazetecilerin bütün sorularını çok iyi yanıtladılar. Yaşamımıza ayak uyduramamalarına [sayfa 81] ve bizimle ortak hiçbir yanlan bulunmamasına karşın, yanımızda yaşadıkları ilkel hayat, onlara yeni bir ruh kazandırmıştı. Devrimci savaşımızın en sempatik ve en sevilen savaşçılarından biri olan El Vaquerito da aramıza bu sıralarda katıldı. Günün birinde, başka bir companeroyla çıkagelen Vaquerito, Camagüey bölgesindeki Moran kentinden geldiğini ve bir ayı geçkin bir zamandır bizi aradığını söyledi. Böyle durumlarda yaptığımız gibi, onu sorguya çektik ve politik bakımdan bilinçlenmesi için ilk eğitimi verdik; bu görev genellikle bana düşüyordu. Herhangi bir politik düşünceye sahip olmayan El Vaquerito, neşeli, sağlıklı ve her şeyi harika bir serüven olarak gören bir delikanlıydı. Aramıza yalınayak gelmişti. Celia Sanchez, meksika yapımı ya da benzer bir model, bir çift ayakkabı vermişti ona. El Vaquerito'nun ayağına yalnızca Celia'nınkiler uyardı zaten; ufak yapılıydı çünkü. Yeni ayakkabıları ve büyük hasır şapkasıyla Meksikalı sığır çobanlarına benzemişti. Ona El Vaquerito[34] dedik. Bilindiği gibi, Vaquerito devrimci savaşın sonunu göremedi. Santa Clara'nın elimize geçmesinden bir gün önce, Sekizinci Bölüğün "İntihar Mangası"nın komutanı olarak, düştü. Onun olağanüstü neşesini, sürekli keyifli oluşunu, tehlikelere meydan okuyuşundaki ilginç ve inanılmaz biçimi hepimiz anımsıyoruz. Olağanüstü bir palavracıydı El Vaquerito. Gerçekleri öylesine süsler püslerdi ki, dinleyenler için, artık gerçek tanınmaz olurdu. Fakat, gerek ilk zamanlarda haberci olarak, gerekse daha sonra asker ya da "İntihar Mangası" komutanı olarak gerçekleştirdiği eylemlerinde, kendisi için gerçekle hayalin kesin çizgilerle birbirinden ayrılmadığını gösterdi. Durmadan çalışan beyninin ürettiği hayalleri, savaş alanında da aynen uyguladı. Devrimci savaş sona erdiğinde kendisinin göremediği o dönemde, onun sınırsız cesareti artık efsaneleşmişti. [sayfa 82] Bir kez, birlikte sık sık verdiğimiz seminerlerden birini bitirdikten sonra, ona, hayatı hakkında soru sormak aklıma geldi. Bize katılan epey olmuştu. Hayatını anlatmaya başlayan El Vaquerito konuşurken, biz de, ona fark ettirmeden not alıp hesap yapıyorduk. Sayısız parlak anılarını anlatmayı bitirince, kaç yaşında olduğunu sorduk. Vaquerito yirminin biraz üzerindeydi. Ne var ki anlattığı bütün kahramanlıklar ve gerçekleştirdiği büyük işler hesaplandığında, ilk kahramanlıklarını doğmadan beş yıl önce yaptığı görülüyordu. Companero Nicaragua, Santiago'da, başkanlık sarayına yapılan saldırıdan kalan başka silahların da bulunduğu haberini getirmişti. Söylediğine göre bunlar on makineli tüfek, Johnson tipi onbir tüfek ve altı karabinaydı. Başka silahlar da vardı, ama Miranda Şeker Fabrikası'nın bulunduğu bölgede yeni bir cephenin açılması planlanıyordu. Fidel bu plana karşı çıktı ve bu ikinci cephe için sadece birkaç silah alınmasına izin verdi. Diğer bütün silahlar, cephemizi güçlendirmek için, buraya, dağlara getirilecekti. Bazı muhafız birliklerinin bölgede dolaşması nedeniyle, onlarla karşılaşmamak için, yürüyüşümüzü sürdürdük. Fakat yürüyüşe geçmeden önce Turquino Dağına çıkma kararı aldık; bu en yüksek zirveye çıkışın bizim için neredeyse mistik bir anlamı vardı, öte yandan zaten oraya epeyce yaklaşmış bulunuyorduk. Turquino Tepesine bütün birlik çıktı ve Bob Taber, hareketin sözcüleriyle yaptığı röportajı yukarıda bitirdi. Televizyonda gösterilen bir de film yapmıştı; o zamanlar henüz bu kadar çok korkmuyorlardı bizden. (O sıralarda bize katılan bir köylünün, Fidel'i öldürmesi halinde, Casillas'ın kendisine 300 peso ve gebe bir inek vermeyi vaat ettiğini söylemesi, dikkate değerdir.) Görülüyor ki, yüce önderimizin başına değer biçme konusunda yanılan, sadece kuzey Amerikalılar değildi. Yanımızda bulunan bir yükseklik ölçerine göre, Turguino Tepesi deniz seviyesinden 1850 metre yüksekte bulunuyordu. [sayfa 83] Bunu ilginç bir durum olarak kaydetmiştim. Bu aleti hiç denememiştik, fakat deniz seviyesinde iyi çalışıyordu. Ancak, aletin gösterdiği yükseklik, Turquino için verilen resmi rakamdan çok farklıydı. Bir düşman bölüğü arkamızda olduğundan, Guillermo komutasında bir grup companeroya, bölükle çatışma emri verildi. Astım krizim nedeniyle kolun en sonunda yürüyor ve fazla yorgunluğa gelemiyordum. Şimdiye kadar taşıdığım Thomson makineli tüfeğim de, çatışmaya katılamayacağımdan ötürü elimden alınmıştı. Tüfeğimi üç gün sonra geri verdiler, bu üç gün, Sierra'da yaşadığım en kötü günlerdi. Her gün askerlerle karşılaşabileceğimiz bir anda, silahsız kalmıştım. 1957 yılının mayıs ayında, gazeteci Bob Taberie birlikte, iki kuzey Amerikalı da birliğimizden ayrıldı. Gazeteci röportajını bitirmiş ve hepsi sağ salim Guantanamo'ya varmışlardı. Maestra'nın sırtlarında ya da yamaçlarında ağır ağır yürümeye devam ediyorduk. İlişkiler kuruyor, yeni bölgeleri keşfediyor, devrim ateşini ve "Barbudos"[35] diye anılan birliğimizin efsaneleşmiş ününü, Sierra'nın başka bölgelerine yayıyorduk. Maestra'ya yeni bir ruh gelmişti. Köylüler, eskiden olduğu gibi korkuya kapılmaksızın geliyorlardı bizi karşılamaya, biz de köylülerin varlığından çekinmiyorduk. Çünkü gücümüz önemli ölçüde artmıştı, Batista ordusunun herhangi bir ani saldırısına karşı daha güvenlikli hissediyorduk kendimizi. Köylülerimizle de daha yakın bir ilişki içindeydik artık. [sayfa 84] 13 YÜRÜYÜŞ GÜNLERİ Mayıs'ın ilk onbeş günü, hedefimize doğru durmadan yürüdük. Ayın başında Sierra Maestra'da, Turquino Dağı'na yakın bir tepeye vardık. Daha sonra, devrimci savaşta birçok olaya sahne olacak bölgelerden, Santa Ana ve El Hombrito'dan, sonra da Pico Verde'den geçtik. Maestra'da Escuedro'nun evini bulduk ve Loma del Burro dağına kadar yürüdük. Santiago'dan geleceği ve Lama del Burro bölgesinde depolanacağı söylenen silahları getirmek için doğuya doğru gidiyorduk; silahların bulunduğu yer El Oro de Guisa'ya epeyce yakındı. İki hafta süren bu yürüyüş sırasında, önemsiz bir görevi yerine getirirken, bir gece yanlış yola girdim. Birliğimizi, El Hombrito denilen yerde buluncaya kadar, üç gün süreyle kaybolmuştum. İşte bu günlerde, sırt çantamızda, kendi başımıza hayatta kalabilmemiz için gerekli her şeyi taşıdığımızın farkına vardım. Çok önemli olan tuz ve yağ; süttozu da dahil olmak üzere bir miktar konserve yiyecek; uyumak, ateş yakmak ve yemek yapmak için gerekli olan herşey ve o zamana kadar çok güvendiğim bir araç olan pusula. [sayfa 85] Kaybolduğumu anlayınca, kaybolduğum gecenin sabahı, yönümü saptamak için elime pusulayı alıp, iyice çıkmaza girdiğimin farkına varıncaya kadar, bir buçuk gün yürüdüm. Sonunda bir köylü kulübesine rastlayarak onlardan direniş ordusunun kamp yerine giden doğru yolu öğrendim. Sonraları, Sierra Maestra gibi engebeli bir arazide, pusulanın, yaklaşık olarak yön bulmaya yaradığını anladık; kesin yürüyüş rotaları saptamak olanaksızdı. Yürüyüş rotasını, bölgeyi bilen kılavuzların yardımıyla belirlemek gerekiyordu, ya da bölge tanınmalıydı. El Hombrito bölgesinde eylem yapma görevi bana verildiğinde, bölgeyi hepimiz çok yakından biliyorduk artık. Gerilla kolumuzu, söz konusu bölgede yeniden bulduğum zaman, çok duygulanmıştım, çünkü benim için içten bir karşılama yapılmıştı. Geldiğim sırada, üç muhbiri yargılamak için kurulan halk mahkemesi yeni bitmiş ve içlerinden Napoleon adlı biri, ölüme mahkum edilmişti. Halk mahkemesinin başkanı Camilo'ydu. Bu dönemde doktor olarak görev almıştım. Geçtiğimiz her yerleşim merkezinde, her küçük köyde hastaları muayene ediyordum. Tekdüze bir görevdi bu, çünkü verebileceğim çok fazla ilaç yoktu ve Sierra'da hastalıklar da birbirinin aynıydı. Zamanından önce yaşlanmış dişsiz kadınlar, şiş karınlı, solucanlı, raşitik çocuklar ve genel bir vitamin eksikliği vardı Sierra Maestra'da. Bugün bile, eskisinden çok daha az olmasına karşın, bu hastalıklara rastlanıyor. Bu hastalıklı annelerin çocukları bugün "Camilo Cienfuegos" okul sitesine gidiyorlar, artık büyüdüler ve sağlıkları yerinde. Bu genç insanlar, okul kampusumuzun bakımsız, gıdasız öğrencilerinden çok farklılar. Hastalıklarının nedenini öğrenmek için, neredeyse dini bir hava içinde muayene olmaya gelen kadınlardan birinin kızını anımsıyorum. Sonunda annesine sıra geldiğinde, onu muayene edişimi -muayene odam tek odalı bir kulübeydi-merakla izleyen küçük kız, şöyle demişti: "Anne, bu doktor herkese aynı şeyi söylüyor." [sayfa 86] Gerçekten de böyleydi, bilgim daha fazlasına yetmiyordu, ayrıca gelenlerin hepsinin derdi aynıydı ve hepsi de, farkına varmaksızın, bana aynı acıklı öyküyü anlatıyorlardı. Böyle bir anda doktor, genç yaşta birçok çocuk doğurmuş genç annenin, dereden eve bir kova su taşıdığında bitkin düşmesinin nedeninin az ve kötü beslenerek çok çalışmak olduğunu söyleseydi, ne anlamı olurdu bunun? Kadın hayatı boyunca dereden eve su taşıdığı için, bugünkü bitkinliğinin nedeni, onun için anlaşılmazdır. Sierra'da insanlar, yabani otlar gibi yaşarlar; bakımsız, özensiz. Ve angaryayla çabucak harcarlar kendilerini. Bu çalışmalarımız sırasında, halkın yaşamında kesin bir dönüşümün zorunlu olduğu, bilincimize derin biçimde yerleşmişti. Toprak reformu düşüncesi kesin bir çerçeve kazanıyor, halkla birlikte olma, kuram olmaktan çıkıp en önemli amacımızı oluşturuyordu. Gerilla ve köylülük giderek kaynaşmaya başlamıştı. Uzun yolun hangi anında bu kaynaşmanın gerçekleştiğini, söylenenlerin ne zaman yaşayan gerçeğe dönüştüğünü ve köylülükle kopmaz biçimde ne zaman birleştiğimizi kimse söyleyemez elbette. Ancak, kendi açımdan şunu söyleyebilirim: Sierra'daki köylülerle doktor olarak ilgilenmem, benim kendiliğindenci ve biraz şiirsel kararımı, daha değerli, net ve sağlam bir görüşe dönüştürdü. Sierra Maestra'nın acı çeken bu dürüst insanları, devrimci ideolojimizin biçimlenmesinde oynadıkları rolün hiç bir zaman farkında olmamışlardı. Guillermo Garcia, burada yüzbaşı rütbesine yükseltildi ve gerilla koluna yeni katılan bütün köylülerin komutasını üzerine aldı. Belki de companero Guillermo bu tarihi anımsamayacaktır bile; günlüğüme kaydetmiştim: 6 Mayıs 1957. Ertesi gün Haydee Santamaria aramızdan ayrıldı. Fidel'den aldığı kesin talimatlara göre gerekli ilişkileri kuracaktı. Ama, bir gün sonra, bize silahları getirmekle görevli, Nicaragua diye anılan Binbaşı İglasias'ın tutuklandığı haberini aldık. Bu haber bizi çok huzursuz etti, çünkü bu durumda, silahların bize nasıl ulaşacağını bilmiyorduk. Buna karşın, hedefi değiştirmeksizin yürüyüşümüzü sürdürdük. [sayfa 87] Sierra Maestra'nın kenarında, Pino del Agua yakınlarında bir dağ geçidine vardık. Terkedilmiş bir oduncu kampıydı burası, iki tane de boş kulübe vardı. Devriyelerimizden biri, çevredeki karayolunun yakınında, Batista ordusunda onbaşı rütbesiyle görev yapan birini yakaladı. Bu onbaşı, Machado döneminden beri işlediği suçlarla ün yapmıştı. O nedenle birliğimizden bazıları, onu idam etmemizi önerdi. Ama Fidel, adamın cezalandırılmasına karşı çıktı. Onbaşı bizim tutsağımız olarak kalacaktı. Aramıza yeni katılmış, henüz uzun menzilli silaha sahip olmayan savaşçılara, onu bekleme görevi verildi. Ayrıca kendisine, kaçmaya kalkıştığı takdirde, bunu hayatıyla ödeyeceği de bildirildi. Birçoğumuz yürüyüşü sürdürdük; silahların kararlaştırılan yere gelip gelmediğine bakacak, eğer geldiyse taşıyacaktık. Oldukça uzun bir yürüyüştü, neyse ki yükümüz yoktu. Sırt çantalarımız tutsağımızın da bulunduğu kampta kalmıştı. Yürüyüş sonuç vermedi; silahlar yoktu. Tersliğin nedeninin Nicaragua'nın tutuklanması olduğunu düşündük tabii. Bir dükkandan epeyce çok yiyecek maddesi alarak geriye döndük. Gerçi beklenen yükü getirememiştik, ama bu getirdiklerimiz de herkesi sevindirdi. Geldiğimiz yolu izleyerek, yorgun argın ağır bir tempoyla yürüyorduk. Sierra Maestra'nın kenarında, ormanlık olmayan bölgeyi dikkatle geçtik. Birdenbire, biraz ileriden gelen silah sesleri duyduk. Bu bizi kaygılandırdı, çünkü adamlarımızdan biri, kampa daha çabuk varmak için, önden gitmişti. Bu companero birliğimizin teğmenlerinden Guillermo Dominguez'di; Santiago'dan takviye için gönderilen arkadaşlardan biriydi. Kendimizi her türlü tehlikeye hazırlayarak bir keşif kolu çıkardık. Bir süre sonra dönen keşif koluyla, bir de companero gelmişti. Biz yokken gerillaya katılan ve Crescencio'nun grubuna dahil olan bu companeronun adı Fiallo'ydu. Ana üssümüzden gelirken yolda bir ceset gördüğünü söyledi. Muhafızlarla çatışma olmuş, askerler daha büyük bir birliğin üslendiği Pino Del Agua'ya doğru çekilmişler; bu bölge oldukça [sayfa 88] yakındaydı. Çok dikkatli biçimde yürümeye devam ettik ve yolda bir ceset bulduk. Cesedi ben inceledim. Bu hiç kuşkusuz Guillermo Dominguez'in cesediydi. Belden yukarısı çıplaktı, sol dirseğinde bir kurşun sol göğsünde de süngü yarası vardı ve başı, sözcüğün tam anlamıyla, parçalanmıştı; görünüşe göre kendi tüfeğinden çıkan kurşunlar neden olmuştu buna, companeromuzun parçalanmış etinde gömülü kalmış kurşunlar kanıtlıyordu bunu. Çeşitli verileri inceleyerek neler olduğunu analiz ettik: Muhafızların çıkardığı devriye kolu, büyük bir olasılıkla tutsak aldığımız onbaşıyı ararken, bir gün önce de aynı yoldan geçtiği için kaygısızca yürüyen Dominguez'i görmüş ve tutsak etmişti. Fakat, Crescencio'nun adamları yolun öte tarafında bulunan bizlerle bağlantı kurmuşlar. (Bütün bunlar Sierra Maestra'nın aynı bölgesinde olmuştu.) Onları arkadan çevirip ateş açınca, askerler geri çekilmişler, kaçmadan önce de companeromuzu katletmişlerdi. Pino del Agua, Sierra'nın ortasında bulunan bir bıçkı atölyesidir ve muhafızlar, odun naklinde kullanılan eski bir orman yolundan gidip gelirler. Biz de bu yoldan geçmek zorunda kaldık; suyun ayrıldığı yerde dar patikamıza ulaşmak için yüz metre kadar yürüdük. Companeromuz, böyle durumlarda alınması gereken en basit önlemleri almamış ve askerlerle karşılaşmak talihsizliğine uğramıştı. Onun acı sonu, gelecek için hepimize ders oldu. [sayfa 89] 14 SİLAHLAR GELİYOR Pino del Agua bıçkı atölyesinin yakınlarında, tutsak onbaşının yanındaki güzelim atı kurban ettik, çünkü hayvanı böyle bir arazide binmek için kullanamazdık, ayrıca yiyeceğimiz de yoktu. Burada, komik bir olayı anlatmalıyım: Onbaşı, kendisine ikram ettiğimiz, atının etinden yapılan kızartma ve çorbayı midesine indirirken, arkadaşından ödünç aldığı -mutlaka geri verilmesi için arkadaşının adını da söylemişti bize- atına iyi bakmamızı ısrarla istiyordu bizden. Bir atın ya da Sierra'da bulunan öteki hayvanların eti, bizim için, burun kıvıramayacağımız bir şölendi. Aynı gün radyodan, Granma seferine katılmış bazı companeroların mahkum edildiği haberini duyduk, yalnızca bir yargıç, karşı oy kullanmıştı. Bu onurlu davranışı nedeniyle, daha sonra geçici cumhurbaşkanlığına aday gösterilecek olan bu yargıcın adı Urrutia idi. Gerçek şu ki, tek bir yargıcın karşı oyunun, onurlu bir jest olmaktan öte bir anlamı yoktu; gerçekten de, o günkü koşullarda bu değerli bir jestti. Ancak, bu durum, kötü bir cumhurbaşkanı atanması sonucunu verdi. [sayfa 91] Önümüzdeki politik süreci kavrayamayan, kendi gerici düşünme biçimine uygun olmayan bir devrimin derin anlamının bilincine varamayan bir adamın karakteri ve kendisine gerçekten uygun bir mevkide bulunmaya karşı çıkışı yüzünden, bir sürü anlaşmazlıkla boğuşmak zorunda kaldık. Bu anlaşmazlıklar 26 Temmuz'un ilk kutlama törenlerinde son haddine ulaştı ve Urrutio halkın topyekün karşı çıkması sonucu cumhurbaşkanlığından istifa etmek zorunda kaldı. O günlerden birinde, Santiago'dan, Andres adlı bir bağlantı adamı geldi. Söylediğine göre silahlar güvenlikteydi ve önümüzdeki günlerde getirilecekti. Silahların teslim yeri olarak kıyıda bulunan Babun kardeşlere ait bir kereste atölyesi seçilmişti. Silahların buraya getirildiğini bu adamlar elbette ki biliyorlardı. Böyle bir gizli destek sunup devrime katılarak iyi bir iş yaptıklarına inanıyorlardı. (Gelişen olaylar onları bizden ayırdı. Babun Şirketinin üyelerinden biri, üç oğlunun, Domuzlar Körfezi'nde[36] yakayı ele veren karşı devrimci güruhun içinde bulunması gibi şerefsiz bir ayrıcalığa sahip olmuştu.) O dönemde, devrimi kendi çıkarlarına alet edebileceklerini sanan birçok kişi vardı. Bize önemsiz hizmetlerde bulunuyorlardı; ama daha sonra, bunlar, yeni iktidara kendi isteklerini kabul ettirmeye kalkıştılar. Babun kardeşlerin bütün sorunu ormanlardaki ağaçların dilediklerince kesilmesi ve köylülerin sürülmesi için imtiyaz talebiydi. Böylece Babun ailesinin toprakları genişletilecekti. Babun ailesi gibi, başka hesapları olan kuzey Amerikalı bir gazeteci de o günlerde aramıza katıldı. Macar asıllı olan bu gazeteci bize en masum yüzünü göstermişti; bir yankee gazetecisi olduğunu söylüyordu. [sayfa 92] Ne var ki o, bir FBI ajanıydı. Birliğimizde o sıralar kimse ingilizce bilmediği ve yalnızca ben fransızca konuştuğum için, onunla ilgilenmek görevi bana verilmişti. Doğruyu söylemek gerekirse, bu tehlikeli kişi olumlu bir etki bırakmıştı bende. Ama gerçek niteliği, bir ajan olarak ortaya çıktığı daha sonraki, ikinci buluşmada belli oldu. Pino del Agua'nın kenarından dolaşarak Peladero nehrinin kaynağına yürümekteydik. Peladero nehrine, yukarıda Arroyo del İndio[37] adında bir dere dökülür. Bu bölgede birkaç gün kalıp yiyecek maddeleri sağlamış ve aldığımız silahları oraya taşımıştık. Geçtiğimiz küçük köylerde, egemen yasaların dışında konumlanan, bir tür devrimci halk iktidarı kuruyorduk. Oraları terk ederken, geride kalan sempatizanlarınızı, bizi olaylar ve düşman ordusunun hareketlerine ilişkin bilgilendirmekle görevlendiriyorduk. Hayatımız hâlâ ormanlarda geçiyordu. Sadece geceleri, hiç beklenmedik anlarda rastlıyorduk evlere. Arkadaşlarımızdan bazıları bu evlerde uyurken, çoğunluk her zaman ormanın içinde kalıyordu. Gündüzleriyse, hepimiz nöbetteydik ve ağaçlar tarafından korunuyorduk. Bu mevsimde en büyük düşmanımız "Macagüera" diye anılan bir cins at sineğiydi. Yumurtalarını "Macagua" denen ağaca bıraktığı için, böyle adlandırılıyordu sanırım. Yılın belirli zamanlarında ormanda birden çoğalırdı. Vücudumuzun açık kısımlarını sokuyordu bu sinek; sokulan yerleri kaşıdığımızdaysa, pislikten iltihaplanma oluyor, yaralar çıkıyor, bacaklarımızın açık kısımları, bileklerimiz ve boynumuz "Macagüera"dan izler taşıyordu sürekli. 18 Mayıs'ta, sonunda, silahlar hakkında bilgi alabildik ve ne tür silahlar olduğunu bir ölçüde öğrenebildik. Haber bütün kampta büyük bir heyecan yarattı; hemen kulaktan kulağa yayılmıştı ve herkes silahını yenilemeyi umuyordu. Herkesin gizliden gizliye dileği, ya kendisine yeni gelen silahlardan bir tane düşmesi, ya da yeni silah verilmiş birinin eski silahının -bu silah hasara uğramış ve eski sahibi tarafından istenmiyor [sayfa 93] da olsa- kendisine verilmesiydi. Gazeteci Bob Taber'in Sierra Maestra'da çekmiş olduğu filmin, Amerika Birleşik Devletleri'nde gösterildiğini ve büyük başarı kazandığını da öğrendik. Bu haber, FBI ajanı olmasına karşın, az da olsa gazetecilik hırsına sahip Andrew Saint George'nin dışında, hepimizi sevindirdi; haberin ilk kez başkası tarafından verilmesi başarısını engellemişti. Haberi duyduktan bir gün sonra aramızdan ayrıldı ve Babun'ların oturduğu bölgeden bir yata binerek Santiago de Cuba'ya hareket etti. Silahların gizlendiği yeri öğrendiğimiz gün, adamlarımızdan birini gizlice ortadan kaybolduğunu fark ettik. Bu çok tehlikeli olabilirdi, çünkü daha önce de söylediğim gibi, Silahların gelmek üzere olduğunu herkes biliyordu. Onu aramak için adamlarımızı göndermiştik; birkaç gün sonra, Santiago'ya giden bir gemiye binmeyi başardığı haberiyle geldiler. Adamın, hükümet makamlarına, silahlar hakkında bilgi vereceğini anlamıştık. Ne var ki, kısa süre sonra, buradaki hayatın zorluklarına, fizik ve psikolojik olarak dayanamadığı için kaçtığı ortaya çıktı. Bununla birlikte, güvenlik önlemlerimizi çok arttırdık. Birliğimiz içinde fizik, ideolojik ve moral yetersizliklere karşı her gün mücadele veriyorduk, ama aldığımız sonuçlar her zaman hoşnut edici değildi. Çoğu kez, en önemsiz nedenleri ileri sürerek, gerilladan ayrılmak için izin istiyorlardı. Kendilerine izin verilmediğindeyse kaçıyorlardı. Kaçmanın cezasının, kaçağın ele geçtiği yerde idam edilmesi olduğunu bildikleri halde, yapıyorlardı bunu. Sonunda o gece silahlar geldi; bizim için dünyanın en şahane manzarasıydı. Bu ölüm araçları, savaşçıların istekli gözlerinin önünde, sanki bir sergide gösteriliyorlarmış gibi duruyorlardı: Üç adet ayaklı makineli tüfek, üç adet Madzen tipi hafif makineli tüfek, dokuz adet M-I karabina, on adet Johnson otomatik tüfek ve toplam altıbin adet kurşun. Her karabina için 45 tane bulunmasına karşın, kurşunlar, savaşçıların Sierra'da bulundukları süre ve kazandıkları başarılara göre dağıtıldı. En çok sevilen silahlardan olan bu M-I'lerden biri, [sayfa 94] bugün binbaşı olan Ramiro Valdes'e, ikisiyse, Camilo'nun liderliğindeki öncü güce verildi. Karabinalardan dördü de makineli tüfekleri korumak için kullanılacaktı. Hafif makinelilerden biri Yüzbaşı Jorge Sotus'un, biri Almeida'nın takımına düştü. Üçüncü hafif makineli de, kurmaya ayrıldı; makineliyi kullanmakla ben görevlendirilmiştim. Ayaklı makineli tüfekleri Raul, Guillermo Garcia ve Crescencio Perez aldılar. Savaşa doğrudan katılımım böylece başlamış oldu. Gerçi zaman zaman çatışmalara katılmışta, fakat temel görevim doktorluk olmuştu. Benim için Sierra'da yeni bir dönem başlıyordu. Eski ve kalitesiz makineli tüfeğin bana verildiği anı hiç unutmuyorum; o günlerde gerçek bir kazanımdı bu. Tüfeği kullanmada bana yardımcı olmak üzere, dört kişi ayrılmıştı. Bu dört kişinin yaşamı, sonradan çok farklı süreçler izledi. Bunlardan Pupo ve Manolo Beaton kardeşler, Binbaşı Cristino Naranjo'yu öldürdükten sonra, Oriente dağlarında bir köylü tarafından yakalanıncaya kadar, devrime karşı mücadele ettikleri için, devrim tarafından idam edildiler. O zamanlar onbeş yaşında olan Joel İglesias ise bugün Genç Devrimcilerin başkanı ve Devrimci Ordunun binbaşısı olmuştur. Makineli tüfeğin çok ağır olan şarjörlerini her zaman İglesias taşımak zorunda kalırdı. Dördüncü yardımcımsa, bugün ordumuzda teğmen rütbesiyle görev yapmaktadır. Adı Onate'ydi, ama biz ona sevgiyle Cantinflas[38] derdik. Silahların gelmesiyle birliğimizin serüveni sona ermiyordu elbette; savaş azmine ve ideolojik sağlamlığa da ulaşılacaktı daha. Birkaç gün sonra, 23 Mayıs'ta, Fidel, bazı adamları, bu arada bütün bir mangayı, savaş dışı bırakma kararı aldı. Böylece savaş gücümüz 127 kişiye indirilmişti; çoğunluğun silahı vardı; seksen kişiyse iyi silahlarla donanmıştı. Komutanı da dahil saf dışı bırakılan mangadan yalnızca Crucito adlı biri kalmıştı. Crucito daha sonraları en sevilen [sayfa 95] savaşçılarımızdan biri oldu. Bir halk ozanı olan Crucito, Granma seferine katılmış kentli ozan Calbcto Morales'le uzun yarışmalar yapardı. Morales, kendi kendine "kırların bülbülü" lakabını takmıştı. Crucito kendi söylediği köylü türkülerinde ("Decimas guajiras"[39]) şakacı bir nakaratla karşılardı Calixto'nun lakabını: "Ben de Sierra'nın ispinozuyum." Bu mükemmel companero, Granma'ya kadar gerilere giderek devrimin bütün öyküsünü türküleştirmişti; boş bulunduğu her an, bir yandan piposunu tüttürüp bir yandan türkü yakardı. Sierra'da kağıt çok az bulunduğu için, türküleri kurguladığı gibi hemen ezberine alırdı. O nedenle, Pino del Agua çarpışmasında, bir kurşun hayatına son verince, türküler de yitti. Kereste atölyesinin bulunduğu bölgede, Raul'la Fidel'in çocukluklarından beri tanıdıkları Enrique Lopez'in bize çok yardımı oldu. O sıralar Babun'ların yanında çalışan Lopez, bağlantı adamımızdı. Böylece yiyecek maddeleri bulabiliyor ve bütün bölgede tehlikesizce hareket edebiliyorduk. Bölgedeki yollarda orduya ait kamyonlar vızır vızır işliyordu. Birçok kez, birkaç kamyon ele geçirmek için pusu kurmamıza karşın, hiçbirinde başarılı olamadık. Belki de gelecekte gerçekleştireceğimiz bir harekatın başarısı için, böylesi daha iyi oldu. Bütün savaş sürecinde en büyük psikolojik etkiyi yaratan savaşlardan biri olan El Üvero çarpışmasından söz ediyorum. 25 Mayıs'ta, Calixto Sanchez komutasında bir birliğin, "El Corinthia" adlı bir gemiyle Mayari'de karaya çıktığını öğrendik. Birkaç gün sonra, bu seferin felaketle sonuçlandığını haber alacaktık; Prio[40] onlara eşlik etmeyi düşünmeden, [sayfa 96] adamlarını Ölüme göndermişti. Bu haber bize, düşman kuvvetlerinin dikkatini başka yöne çekmenin ne kadar gerekli olduğunu göstermişti. Böylece adamlar, uygun bir bölgeye ulaşıp, orada toparlanarak eylemlerine başlayabileceklerdi. Bu çıkarmanın ne gerçek amaçlarını ne de toplumsal bileşimini bilmemize karşın, yalnızca o savaşçılarla dayanışmak için yaptık bunu. Bu sırada Fidel'le benim aramda ilginç bir tartışma geçti: Ben, orduya ait kamyonlardan birini ele geçirme fırsatını kaçırmamaktan yanaydım; kamyonları, kaygısızca gelip geçtikleri karayolunda kıstırmalıydık. Ancak, Fidel'in kafasında El Üvero eylemi çoktan biçimlenmişti. El Üvero garnizonunu ele geçirmemizin daha fazla ilgi çekeceğini ve etkisinin daha yoğun olacağını söyledi. Böyle bir eylemin psikolojik etkisi daha büyük olacak, bütün ülkede duyulacaktı, oysa bir kamyonun ele geçirilmesinde bu sonuçlara ulaşmak olanaksızdı. Düşman, karayolunda meydana gelen bir kazada birkaç ölü ve yaralı olduğunu duyuracaktı. Gerçi halk, kuşkuyla karşılayacaktı böyle bir haberi, ama yine de Sierra'da gerçek savaş gücümüze ilişkin veri olmayacaktı bu eylem. Bununla birlikte, koşullar uygun olduğunda, bir askeri kamyon ele geçirme fikri, bir kenara atılmamalıydı, ama mücadelemizin ağırlık noktasını oluşturmamalıydı bu plan. Bugün, Fidel'in El Üvero eylemine karar vermesine karşın, benim ikna olmadığım bu tartışmadan yıllar sonra, Fidel'in değerlendirmesinin doğru olduğunu söylemeliyim. Bölgeden kamyonla geçen bir düşman devriyesine karşı girişeceğimiz tek bir eylem, bizim açımızdan verimli olmayacaktı. Ne var ki o dönemde, mücadele hırsıyla o kadar doluyduk ki, sabırsızca en etkili biçimde harekete geçmek istiyorduk. Belki de, daha uzaktaki hedefleri görebilecek uzak görüşlülükte değildik. Bu tartışmadan sonra, El Üvero eyleminin son hazırlıklarına giriştik. [sayfa 97] 15 EL UVERO ÇARPIŞMASI 28 MAYIS 1957 Saldırı hedefimizi saptadıktan sonra, bunun nasıl yapılacağını da tam olarak kararlaştırmamız gerekiyordu. Çözmek zorunda olduğumuz bir sürü önemli sorun vardı. Örneğin, orada üslenmiş asker sayısı neydi, kaç nöbetçi vardı, kullandıkları haberleşme sistemi nasıldı, hangi yollar oraya çıkıyordu, sivil halk ne durumdaydı ve bölgeye ne şekilde yayılmıştı, vs. Bütün bu sorunları çözmede companero Cardero bize mükemmel biçimde yararlı oldu. Bugün devrimci orduda binbaşı olan Cardero, yanılmıyorsam, kereste fabrikasının yöneticisinin damadıydı. Ordunun, bizim buralarda bulunduğumuzdan az çok bilgisi olduğunu sezinliyorduk, çünkü üstlerinde ordu kimliği bulunan iki muhbir ele geçirilmişti. Adamlar kendilerinin Casillas tarafından, direniş ordusunun yerini ve toplanma noktalarını öğrenmek için gönderildiklerini itiraf ettiler. Bağışlanmaları için yalvaran adamların sundukları görüntü itici ama aynı zamanda acıklıydı, ama o zorlu anlarda, savaş yasaları göz ardı edilemezdi; iki casus ertesi gün idam edildiler. [sayfa 99] Aynı gün, 27 Mayıs'ta bütün subaylar genel kurmayda toplandılar. Fidel, önümüzdeki kırksekiz saat içinde bir çarpışmaya gireceğimizi, bu nedenle adamlarımızı ve silahlarımızı hazırlayarak yürüyüşe hazır beklememizi bildirdi. O toplantıda kesin talimatlar almamıştık henüz. El Üvero üssünün bütün giriş çıkışlarını ve oraya açılan yolları çok iyi bilen Caldero, bize kılavuzluk yapacaktı. O gece harekete geçtik. 16 kilometrelik uzun bir yürüyüştü, neyse ki, Babun şirketi tarafından, fabrikaları için özel olarak yaptırılan yollardan yürüyorduk. Yine de yürüyüşümüz sekiz saat sürdü, çünkü aldığımız özel önlemler hızımızı düşürmüştü. Tehlike bölgesine yaklaştıkça bu önlemler daha da gerekli oluyordu. Sonunda, saldırı için emir verildi. Görevimizin ne olduğunu anlamakta zorlanmadık; nöbetçi kulelerini ele geçirecek ve ahşaptan yapılmış garnizonu şiddetli bir kurşun yağmuruna tutacaktık. Garnizonun, etrafa serpiştirilmiş tahta barikatlardan başka önemli savunma noktaları olmadığını biliyorduk. En güçlü noktalarsa, içlerinde üç ya da dört askerin bulunduğu, garnizonun çevresine stratejik yerlere yerleştirilmiş nöbetçi kuleleriydi. Garnizon bir tepenin eteğinde kurulmuştu. Savaşı yönetecek olan kurmayımız buraya yerleşecekti. Binaya, yakındaki ormanın çalıları arasına gizlenerek, birkaç metre kalıncaya dek yaklaşılabilirdi. Kadın ve çocukların bulunduğu yerleşim bölgesine ateş etmemiz kesin olarak yasaklanmıştı. Saldırıdan haberli olmasına karşın kuşku çekmemek için yerinden ayrılmayan kereste fabrikası yöneticisinin karısı da burada oturuyordu. Saldırı yerine geldiğimiz anda en büyük kaygımız sivil halktı. El Üvero garnizonu, deniz kıyısında olduğu için, üç yönden saldırarak kuşatabilirdik. Peladero'dan gelen zaman zaman bizim de kullandığımız kıyıdaki yolu denetleyen nöbetçi kulesine Jorge Sotus ve Garcia Guillermo'nun komutasındaki takımlar saldıracaktı. Almeida'nın görevi, dağın karşısındaki (yaklaşık kuzeye düşen) kuleyi tasfiye etmekti. Fidel, [sayfa 100] garnizona bakan tepede bulunacaktı. Raul ise cepheden saldıracaktı. Makineli tüfeğim ve yardımcılarımla bana, ara bir yerde mevzilenmek görevi verildi. Plana göre Camilo ve Almeijeira önden, Raul ile benim mevzilerimizin arasından saldırıya geçeceklerdi. Fakat karanlıkta yönlerini şaşırarak benim sağımdan hücuma kalkacakları yerde solumdan kalktılar. Crescencio Perez takımıyla, El Üvero'dan Chivirico'ya giden yolda ilerleyerek buradan gelebilecek herhangi bir takviyeyi engelleyecekti. Yaptığımız ani saldırı nedeniyle eylemin kısa sürede biteceğini sanmıştık; oysa dakikalar geçiyor ve biz, bir türlü askerlere üstünlük sağlayamıyorduk. Haberler, kılavuzlarımız Cardero ve Eligio Mendoza adlı, bölgeyi tanıyan biri tarafından getirilip götürülüyordu. Şafağın sökmeye başlayacağını haber veren alacakaranlığı fark ediyorduk; günün ışımasına az kalmıştı. Fakat biz hâlâ, nöbetçi kulelerini ele geçirebileceğimiz konumlara yaklaşamamıştık. Jorge Sotus bulunduğu mevziden, kendisine hedef olarak verilen noktayı kontrol altıda tutamadığını bildirdi, fakat mevziyi değiştirmek için artık çok geçti. Fidel dürbünlü tüfeğiyle ateşe başlayınca, atışa garnizondan verilen karşılık sonucu, garnizonun yerini seçebilmiştik. Konumum biraz yüksekçe bir yerde olduğundan çok iyi görebiliyordum; bununla birlikte, hedef oldukça uzakta bulunduğundan, daha iyi mevzi alabilmek için, yaklaşmak zorundaydık. Herkes ilerliyordu. Almeida, küçük garnizonun girişinin bir bölümünü savunan nöbetçilere doğru hareket etti. Sol yanımda Camilo'nun beresini gördüm; fransız lejyonerleri gibi, beresinin altından ensesine doğru bir mendil sarkıtmıştı, ama beresinde hareketimizin işareti görülüyordu. Her taraftan atılan kurşunlar arasında ilerliyor, bu arada, bu tür bir savaşın gerektirdiği bütün önlemleri alıyorduk. Küçük takımımıza, dahil oldukları birliklerden kopmuş savaşçılar da katılmıştı; "Bomba"[41] diye anılan Pilon'lu bir [sayfa 101] companero, companero Mario Lealve Acuna yeni katılanlar arasındaydı ve neredeyse yeni bir savaş birliği oluşturmuşlardı. Direniş şiddetlenmiş, biz de düz ve açıklık bir alana, varmıştık; burada ilerlerken sayısız önlem almamız gerekiyordu, çünkü düşman aralıksız ve isabetli biçimde ateş etmekteydi. Bulunduğum mevziden, düşmanın ileri karakolundan elli altmış metre uzaklıkta, iki askerin öndeki siperden fırladığını gördüm. Ateş ettim, fakat ikisi de bizim için dokunulmaz olan köy evlerine kaçıp kurtuldular. İlerlemeye devam ettik. Düşmanla aramızda dar bir arazi parçası kalmıştı ve ortalıkta gizlenebilecek tek bir ot bile yoktu; kurşunlar ıslık çalarak geçiyordu her yanımızdan. Bu anda, savaşın tam ortasında, yanı başımda bir inleme ve birkaç haykırış duydum. Yaralı bir düşman askeri olduğunu sandığım için, sürünerek ilerledim ve onu teslim olmaya çağırdım. Gel gör ki duyduğum ses, başından yara almış companero Leal'indi; kurşun başının yanından girmiş ve çıkmıştı. Kendinden geçen Leal'in vücudunun bir tarafı da felç olmuştu; hangi tarafıydı şimdi anımsamıyorum. Yanımda kullanabileceğim hiçbir şey yoktu, bu yüzden cebimdeki bir kağıt parçasıyla yaraların üstünü örttüm. Biz saldırıya devam ederken Joel İglesias da onun başında kaldı. Kısa süre sonra da Acuna yaralandı. İlerlememizi sürdürmeksizin çarpışıyorduk. Önümüzde, oldukça iyi kazılmış siperler vardı, ateşimize buradan karşılık veriyorlardı. Cesaretimizi yeniden toplayıp, garnizonu bir yıldırım baskınla -bu direnişi kırmanın tek yoluydu- ele geçirmeye karar vererek uygulamaya geçince, garnizon teslim oldu. Bunları anlatmak birkaç dakika sürüyor, fakat ilk kurşundan, garnizonu teslim alıncaya kadar iki saat kırkbeş dakika geçmişti. Sol yanımda öncülerden bir kısım companero -sanırım Victor Mora ve diğerleriydi- son direnişte bulunan birçok askeri tutsak etmişlerdi. Bizim karşımızdaki ahşap siperden dışarı çıkan bir asker de hareketleriyle silahını teslim etmek istediğini anlattı bize. Artık her taraftan teslim olduklarını [sayfa 102] bildiren sesler geliyordu. Hızla garnizona yaklaştığımızda bir makineli tüfek salvosu duyuldu. Daha sonra, Teğmen Nano Diaz'ın bu ateş sonucu öldüğünü öğrendim. Benim makineli tüfeğimin ateşinden kaçan iki askeri ve doktorla asistanlarını tutsak aldığımız köye kadar geldik. Ak saçlı, sakin bir adam olan doktorun daha sonraki yaşamı hakkında bilgim yok; bugün devrime katkıda bulunup bulunmadığını bilmiyorum. Ama o günlere ilişkin ilginç bir anım vardır onunla: Tıp alanında hiçbir zaman derin bilgim olmadı. Ayrıca, o an çok sayıda yaralı vardı ve benim temel görevim yaralılarla ilgilenmek değildi. Fakat, yaralıları askeri doktora teslim etmek istediğimde, kaç yaşında olduğumu ve okulu ne zaman bitirdiğimi sordu. Okulu bitireli birkaç yıl olduğunu söyleyince açık açık şöyle dedi bana: "Bak delikanlı, bunlarla sen ilgilensen daha iyi olur, çünkü ben yeni mezun oldum, deneyimim çok az." Deneyimsizliği ve tutsak olarak içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan korkusu sonucu, en temel tıp bilgilerini bile unutmuştu. Bir kez daha silahı bırakıp doktor önlüğünü giymem gerekiyordu. Gerçekte, sadece elimi yıkamamdan ibaretti bu değişiklik. En kanlı çarpışmalardan biri olan El Üvero çarpışmasından sonra verileri bir araya topladık. Bu, şimdiye kadar, benim katılımım temelinde, benim açımdan anlatılanın dışında, çarpışmanın genel bir görüntüsünü vermektedir. Çarpışma aşağı yukarı şöyle olmuştu: Fidel ilk ateşi açarak saldırı emrini verince, herkes, saptanmış hedeflere doğru ilerlemeye başlamıştı. Ordu, genel olarak, başkomutanımızın savaşı yönettiği tepeyi hedefleyen şiddetli bir kurşun yağmuruyla karşılık veriyordu. Harekat başladıktan birkaç dakika sonra, Julito Diaz, Fidel'in yanı başında düştü; kurşun başına isabet etmişti. Dakikalar geçiyor, direniş şiddetleniyor, oysa biz hedeflerimiz için henüz tehlike yaratamıyorduk. Merkezde en önemli görev Almeida'nındı; garnizona cepheden saldıracak olan kendisinin ve Raul'un takımının ilerleyebilmesi için, nöbetçi kulelerini, her ne pahasına olursa olsun yok edecekti.[sayfa 103] Companeroların anlattığına göre, kılavuzumuz Eligio Mendoza, tüfeğini alıp çarpışmaya atılmıştı; batıl inançlı biri olan Mendoza, bir "aziz" tarafından korunduğuna inanmaktaydı. Ona dikkatli olması söylendiğinde, küçümseyici bir tavırla, kendisini "azizinin" her şeye karşı koruyacağını belirtmişti. Ama birkaç dakika sonra sözcüğün tam anlamıyla vücudunu parçalayan bir kurşunla can vermekten kurtulamadı. Çok iyi siperlenmiş düşman birlikleri, birçok kayıp verdirterek bizi geriye püskürttü. Merkezden ilerlemek çok güçtü. Peladero'dan gelen yol bölümünde ise Jorge Sotus, El Policia[42] diye anılan bir yardımcısıyla, hedefe yandan saldırmayı denemişti. Ne var ki El Policia, düşman tarafından hemen öldürüldü ve Sotus, canını kurtarmak için, deniz tarafından geri çekildi. Bu andan sonra da pratik olarak çarpışmaya katılmadı. Sotus'un takımından başkaları da ilerlemeyi denemişler, fakat onlar da geri püskürtülmüşlerdi; bir köylü olan, yanılmıyorsam Vega adlı bir companero ölmüş, Manals ciğerinden; Quike Escalona ise kolundan, elinden ve kalçasından olmak üzere, üç yerinden yaralanmıştı. Kütüklerin arkasına siperlenmiş olan düşman, küçük birliğimizin ağır kayıplar vermesine neden olan bir makineli tüfek ve yarı otomatik silahlarla ateş ediyordu. Almeida son saldırı emrini verdi; karşısındaki düşmanı, her ne pahasına olursa olsun yenilgiye uğratmak amacındaydı. Cilleros, Maceo, Hermesi Leyva, Pena ve Almeida bu saldırıda yaralandılar. Almeida sol bacağından ve omzundan yaralanmış, companero Moll ise öldürülmüştü. Fakat her şeye karşın, bu saldırı sonucu düşman yenilgiye uğramış ve garnizona giden yol açılmıştı. Guillermo Garcia'nın diğer yandan açtığı isabetli makineli tüfek ateşi, garnizonu savunan üç askeri saf dışı bırakmıştı. Kaçmaya çalışan dördüncü asker de kaçarken vuruldu. Takımı ikiye ayrılmış olan Raul ise, hızla garnizona ilerledi. Yüzbaşı Guillermo Garcia ve yüzbaşı Almeida, savaşın sonucunu belirlemişlerdi, her ikisi de kendilerine verilen hedefleri yok ederek, [sayfa 104] son saldırının yapılmasına olanak sağladılar. Yüzbaşı Guillermo Garcia ile birlikte çarpışmaya cesurca katılan Luis Crespo'dan da sözedilmeli; Crespo kurmay heyetin bulunduğu yerden inmiş ve saldırıya doğrudan katılmıştı. Düşmanın direnişinin çözüldüğü ve beyaz bayrak çeken garnizonu ele geçireceğimiz anda, büyük olasılıkla bizim adamlarımızdan biri, bir el ateş etti. Bu ateşe garnizondan bir yaylım ateşle karşılık verildi ve kurşunlardan biri Nano Diaz'ın başına isabet etti. Nano Diaz'ın makineli tüfeği, bu ana kadar, düşman saflarında çok etkili olmuştu. Makineli tüfeği tutukluk yaptığı için Crescencio'nun takımıysa çarpışmaya hemen hemen hiç katılmamıştı. Ona Ghivirico yolunu tutma görevi verildi ve kaçmaya çalışan birkaç asker de bu yolda tutsak edildi. Çarpışma iki saat kırkbeş dakika sürmüş ve açılan yoğun ateşe karşın, sivillerden hiç yaralanan olmamıştı. Savaşın bilançosunu çıkarınca şu tabloyla karşılaştık: Bizden altı companero ölmüştü. Bunlar, Moll, Nano Diaz, Vega, El Policia, Julito Diaz ve Eligio Mendoza'ydı. Leal ve Cilleros çok ağır yaralıydı. Omzundan yaralanan Maceo, göğsünü sıyıran bir kurşunla yaralanan Hermes Leyva, sol kolu ve bacağından yaralı Almeida, sağ kolu ve sağ elinden yaralanan Quike Escalona, ciğerinden yaralanan -ağır değildi- Manals, dizinden yaralanan Pena ve sol kolundan yaralanan Manuel Acuna, ağır olmamakla birlikte durumları ciddi arkadaşlardı. Toplam onbeş companero savaş dışı bırakılmıştı. Düşmanın ondokuz yaralısı, ondört ölüsü vardı. Ondört düşman askeri tutsak edilmiş, altısı da kaçmıştı. Toplam olarak elliüç kişiden oluşan düşman gücü, yaralandıktan sonra beyaz bayrak çeken bir teğmenin komutası altında bulunuyordu. Bizim seksen, düşmanınsa elliüç askeri olmak üzere toplam yüzotuzüç kişinin çarpışmaya katıldığı göz önüne alınırsa iki saatin biraz üzerinde bir süre içinde, bunların otuzsekiz'inin, yani dörtte birden fazlasının, savaş dışı kaldığı ortaya çıkar. [sayfa 105] Bu, ateş altında korunmasız ilerleyen adamların, kendilerini savunurken fazla siper olanağına sahip olmayan adamlara karşı yaptığı bir saldırıydı. İki tarafın da büyük cesaret gösterdiği kabul edilmelidir. Ayrıca, bu zafer bizim için, gerilla birliğimizin rüştünü ispat ettiğinin kanıtıydı. Bu çarpışmadan sonra moralimiz olağanüstü yükseldi. Kararlılığımız ve zafere olan inancımız da arttı. Gerçi önümüzdeki aylar katı bir sınav dönemi olacaktı bizim için, ne var ki biz, düşmanı yenilgiye uğratmanın gizini biliyorduk artık. Bu eylem, düşmanın daha büyük birliklerinin üslendiği karargahlara uzak, küçük garnizonların, kaderini belirledi ve buraları, kısa süre içinde, düşman tarafından boşaltıldı. Çarpışmanın ilk kurşunlarından biri telefon tesisatına isabet etmiş ve Santiago'yla haberleşme kesilmişti. Yalnızca bir uçak, çarpışma alanının üzerinden bir-iki kez geçmiş, fakat düşman hava kuvvetlerine ait uçaklar görünmemişti; saatler sonra, keşif uçakları biz dağa çıktığımızda gelmişti. Garnizona açtığımız ateşin ne kadar yoğun olduğunu, ondört ölüden başka, garnizonda bulunan, askerlere ait üç papağanın ölmesi de göstermektedir. Bu hayvanların ne kadar küçük oldukları düşünülürse, tahta binaya yağan kurşun yağmurunun, ne kadar şiddetli olduğu anlaşılabilir. Doktorluk mesleğini yeniden ele alışım, beni etkileyen bazı şeyler yaşamama neden oldu. Yarası çok tehlikeli olduğu için ilk Cilleros'la ilgilendim. Sağ kolunu delip geçen bir kurşun ciğerine girdikten sonra, görünüşe bakılırsa omurgasına saplanıp iki bacağının felç olmasına yol açmıştı. Durumu çok ciddiydi, yapabileceğim tek şeyi yapıp ağrı dindirici ilaç verdim, sonra da daha rahat nefes almasını sağlamak için, göğüs kafesini iyice sardım. O koşullarda Cilleros'un hayatını kurtarabilmek için yapabileceğimiz tek şey, iki yaralımızı bırakıp, karşılığında ondört tutsak askeri yanımızda götürmekti. Leal ve Cilleros'u düşmanın himayesine bırakmış ve garnizon doktorundan korunacaklarına şeref sözü almıştık. Cilleros'a durumu anlatıp, böyle anlarda söylenen sözlerle avuttum. [sayfa 106] O anda, bütün sözcüklerden daha fazla anlamı olan ve her şeyin bittiğini ifade eden bir gülümsemeyle karşıladı beni. Biz de biliyorduk, Cilleros için her şeyin bittiğini. Alnından öperek veda etmek istedim ona, fakat özellikle benim böyle yapmam, onun için öleceğinin onaylanması anlamına gelecekti. Görevim, durumunun çok kötü olduğunu belli ederek, son anlarında ona daha fazla acı vermemi engelledi. Düşmanın elinde kalan iki savaşçıya, çok büyük bir sevgi ve çok büyük bir acıyla veda ettim. Birliğimizde ölmeyi yeğleyeceklerini söyleyerek yalvardılar, ne var ki, hayatlarını kurtarmak için son ana kadar uğraşmak da bizim görevimizdi. Bu iki companero, Batista ordusundan kader yoldaşları ondört yaralıyla birlikte orada kaldılar, düşman yaralıların bakımını da, elimizden geldiğince, bilimsel bir titizlikle yapmıştık. İki companeromuz da düşman tarafından iyi bakıldı, fakat Cilleros, Santiago'ya bile varamadan ölmüştü. Diğer yaralımız kurtulmuştu; savaşın geri kalan kısmını İsla de Pinos'da tutsak olarak geçiren bu companero, bugün bile devrimci savaşımızın bu önemli olayının iyileşmez izlerini taşımaktadır. Babun'lara ait bir kamyonu her türlü malzemeyle, özellikle ilaçla doldurduktan sonra, dağdaki sığınağımıza doğru harekete geçtik. Yaralıları tedavi etmek ve ölülerimizi gömmek için, bir an önce ulaşmamız gerekiyordu dağa. Ölülerimizi bir yol dönemecinde gömdük. Düşmanın yoğun biçimde izimizi süreceğini varsaydığımız için, yürüyebilecek durumda olanların, düşman askerlerini bu bölgeden uzaklaştırmak için harekete geçmeleri kararlaştırıldı. Ben yaralıların yanında kalacaktım; yaralıların taşınması için ulaşım olanakları, gizlenecek yer ve birkaç yardımcı bulacaktım. Ayrıca Lopez yaralılara gerektiği gibi bakabilmem için, ilaç sağlamak amacıyla gerekli bağlantıları kuracaktı. [sayfa 107] Sadece istatistik merakım yüzünden, anlatıcıların çarpışma sırasında öldürdüklerini söyledikleri düşman askerlerini not ettim; ortaya çıkan sayı çarpışan iki tarafın toplam sayısından daha fazlaydı. İnsanların hayal gücü işliyordu. Yaşadığımız bu deney ve benzeri başka deneyler, bize, verilen bilgilerin birçok kişi tarafından doğrulanması gerektiğini açıkça gösterdi. Hatta, gerçekten düşmanın kayıp listesine yazabilmemiz için, ölen askerlerin giysisinden bir parça isteyecek kadar bu titizliği abarttık. Çünkü direniş ordusunun haberlerinde gerçeğe uygun bilgiler vermek ve companeroların gerçeklere sıkı sıkıya bağlı kalmaları ve geçici yararlar için, gerçeklerden sapmamalarını sağlamak, her zaman önemli bir konu olmuştur bizim için. Ertesi sabah bize üzüntüyle veda eden muzaffer ordumuz harekete geçti. Benim yanımda yardımcılarım Joel Iglesias ve Onate, Sinecio Torres adlı bir kılavuz ve bugün devrimci orduda binbaşı olan Vilo Acuna kaldı; Vilo Acuna yaralı amcasının yanında kalmak istemişti. [sayfa 108] 16 YARALILARIN BAKIMI El Uvero çarpışmasının ertesi günü, uçaklar, gün ışırken keşif uçuşları yapmaya başladı. Vedalaşarak bizden ayrılan gerilla kolu yürüyüşe geçtikten sonra, ormanda olduğumuzu belli edecek izleri ortadan kaldırdık. Kamyonlar için yapılmış bir yoldan sadece birkaç yüz metre uzakta, saklanacağımız bir yer bulup oraya gitmemizde bize yardım edecek olan Lopez'i bekliyorduk. Almeida ve Pena, yürüyemeyecek durumdaydılar. Quike Escalona, ciğerinden yaralı olduğu için yürümesini istemediğim Manals, Manuel Acuna, Hermes Leyva ve Maceo da yaralıydı. Bu üçü, yardıma gerek duymaksızın yürüyebiliyorlardı. Yaralıların korunması, bakımı ve taşınması için, Vilo Acuna, kılavuz Sinecio Torres, Joel Iglesias, Alejandro Onate ve ben vardık. Güneş doğduktan sonra bir haberci gelerek Enrique Lopez'in hastalanan çocuğunu Santiago'ya götüreceği için, bize yardım edemeyeceğini bildirdi. Lopez, yardım etmeleri için bazı gönüllüler göndereceğini söylemişti ama, sözünü ettiği gönüllüler hiçbir zaman gelmedi [sayfa 109]. Durum kötüydü, çünkü Quike Escalona'nın yaraları iltihaplanmıştı. Manals'ın yarasının ne kadar ciddi olduğunu da anlayamamıştım. Yakınımızdaki yolları araştırdık; düşman askerleri yoktu ortalıkta. Yaralıları üç-dört kilometre ötede, sahipleri tarafından terkedilmiş ve birçok tavuğun bulunduğu bir kulübeye taşımaya karar verdik. İlk gün bize kereste fabrikasında çalışan iki işçi yardım etti; yaralıları hamaklarda taşımak oldukça yorucu bir işti. Ertesi sabah, gün ışırken, çok sayıda tavuğu silip süpürerek karnımızı iyice doyurduktan sonra burayı hızla terk ettik, çünkü saldırının ardından, bir gün boyunca aynı yerde kalmıştık; düşman askerlerinin gelebileceği karayoluna yakın bir yerdi burası üstelik. Babun şirketinin, ormancılık için açtırdığı bu yollardan biri, tam da bizim bulunduğumuz yerde son buluyordu. Hareket yeteneğine sahip az sayıdaki adamımızla, o gün, kısa olmasına karşın, çok zorunlu bir yürüyüş yaptık: Arroya del İndio adında bir derenin aktığı oldukça derin bir vadiye inmek istiyorduk; daha sonra, dar bir patikadan yürüyerek İsrael adında bir köylünün karısı ve kayınbiraderiyle oturduğu yoksul tahta kulübeye ulaşacaktık. Companeroları böylesine kayalık bir arazide taşımanın gerçekten zor olmasına karşın, bunu başardık. Kulübede oturanlar, yaralılarımızın uyuyabilmeleri için, kendi yataklarını bıraktılar bize. Kötü durumda olan, taşıyamayacağımız bazı silahları kamp yerlerimizde saklamıştık. Ayrıca, son savaşta ele geçirdiğimiz pek fazla değeri olmayan çok sayıda malzemeyi de, yaralılarımızın taşınması güçleştikçe, yürüyüş sırasında attık. Kaldığımız her kulübede bu malzemelerden bazılarını unutarak iz bırakıyorduk. O nedenle, yeterince zamanımız olduğundan, izlerimizi ortadan kaldırmak için, son kamp yerimizi iyice gözden geçirme kararı aldık; güvenliğimiz buna bağlıydı çünkü. Kılavuzumuz Sinecio da, Peladero nehri dolaylarında oturan birkaç tanıdığım bulmak için gitmişti. Kısa süre sonra, Acuna ve Joel İglesias, dağın öteki tarafından yabancı sesler duyduklarını bildirdiler. Gerçekten, [sayfa 110] çok zor koşullar altında savaşacağımız saatin geldiğini düşündük; bize emanet edilen bu yaralıları ölünceye kadar savunmak görevimizdi. Askerlerle kulübeden olanaklar elverdiğince uzakta bir yerde karşılaşmak için ilerledik. Yolda gördüğümüz izler bu kişilerin yalınayak olduğunu gösteriyordu; buysa oldukça garip bir durumdu. Bu izlerden düşmanın da aynı yönde yürüdüğünü anladık. Büyük bir dikkatle yaklaşınca kalabalık bir grubun kaygısızca konuştuğunu duyduk. Thomson makineli tüfeğimi doldurduktan sonra, Vilos ve Joel'le birlikte, bu gruba baskın yaptık. Bunlar, El Uvero'da tutsak ettiğimiz askerlerdi; Fidel tarafından serbest bırakılmışlar ve ormandan çıkmak için bir yol arıyorlardı. İçlerinden bazıları yalınayaktı. Bitkin düşmüş yaşlı bir onbaşı, kısık bir sesle, dağları bu kadar iyi tanıdığımız için bize gıpta ettiğini söyledi. Yürüyüşlerini kılavuz olmaksızın sürdüren bu askerlerin yanında sadece Fidel tarafından imzalanmış bir geçiş belgesi bulunuyordu. Bizim tarafımızdan bir kez daha baskına uğramalarının yarattığı etkiden yararlanarak, bir daha ormana girmemeleri için onları uyardık. Kent insanları olarak dağ yaşamının zorluklarına göğüs germeyi becerememiş, bu zorlukların üstesinden nasıl gelebileceklerini bilememişlerdi. Tavuk yediğimiz kulübenin bulunduğu açıklığa çıkıp, onlara, kendilerini kıyıya ulaştıracak yolu gösterdik, ne var ki, daha önce, ormanın bizim bölgemiz olduğunu, keşif kolumuzun- basit bir keşif kolu gibi görünüyorduk- etrafta yabancılar olduğunu bu bölgedeki askeri kuvvetlerimize bildireceğini iyice anlattık. Bununla birlikte, yapacağımız en akıllıca iş, bölgeden olanaklar elverdiğince çabuk uzaklaşmaktı. O geceyi konuksever kulübede geçirip, şafak sökerken ormana daldık. Kulübenin sahiplerini yaralılar için birkaç tavuk bulmakla görevlendirmiştik. Bütün gün bu çiftin dönmesini bekledik, fakat hiç kimse gelmedi. Daha sonraları, bu karı-kocanın kulübede yakalandıklarını, ayrıca düşman askerlerinin, onları, kılavuz olarak kullandıklarını ve bir gün önce kampımızın bulunduğu yere geldiklerini öğrendik. [sayfa 111] Sürekli dikkatli olduğumuz için, kimsenin ani baskınına uğramazdık, ama içinde bulunduğumuz koşullarda, girişeceğimiz bir çarpışmanın sonuçlarını önceden bilmek olanaksızdı. Gece karanlığı çökmeden önce Sinecio geldi, yanında üç gönüllü vardı. Bunlar, adı Feliciano olan yaşlı bir adamla, daha sonra devrimci orduda görev alacak olan Banderas ve İsrael Pardo'ydu. Banderas, Jigüe'deki çarpışmalarda öldüğünde teğmendi. Büyük bir devrimci ailenin en yaşlısı olan İsrael Pardo ise bugün yüzbaşıdır. Bu companerolar, yaralıların tehlikeli bölgenin öte tarafına taşınmasında bize yardımcı oldular. Ben Sinecio ile birlikte, gece saatlerine kadar, yiyecek bir şeyler getirecek karı-kocayı bekledim. Karı-koca tutuklandıkları için elbette gelemezlerdi; herhangi bir ihbardan çekindiğimiz için, yerleştiğimiz yeni kulübeyi de terk etmek kararı aldık. Son derece sade olan akşam yemeğimiz çevreden topladığımız bazı köklerden oluşuyordu. Ertesi gün, Granma çıkarmasından altı ay sonra, yürüyüşümüze yine erken başladık. Bu yürüyüşler yorucuydu, ama dağlarda dolaşmaya alışkın insanlar için, inanılmaz derecede kısaydı. Dağdaki zor koşullar altında yaralıları, ağır kütüklere bağlı hamaklarda taşımak gerekiyordu, oysa bizim taşıma olanaklarımız yalnızca bir yaralı için yeterliydi. Hamak kütükleri taşıyanın omuzlarını sözcüğün tam anlamıyla parçalıyordu; bu durumda her on, ya da onbeş dakikada bir taşıyanları değiştirmek zorunluydu. Bu koşullarda bir yaralının taşınması için sekiz kişiye ihtiyaç vardı. Ben Almeida'nın yanındaydım; biraz bana dayanarak, biraz öz gücüyle sürüklüyordu kendisini. Çok ağır, neredeyse ağaçlara tutunarak yürüyorduk. Sonunda İsrael, ormanda bir kestirme yol buldu ve taşıyıcılar Almeida'yı almak için geldiler. Bu sırada başlayan şiddetli bir yağmur Pardos'un evine varmamızı geciktirmiş, eve ancak karanlık bastıktan sonra ulaşabilmiştik. Dört kilometrelik kısa bir yolu oniki saatte almıştık. Bu, üç saatte bir kilometre kat ettiğimiz anlamına gelir. [sayfa 112] O günlerde Sinecio Torres küçük birliğimizin en vazgeçilmez adamıydı; bölgedeki yolları ve insanları tanıyor, bize her açıdan yardımcı oluyordu. İki gün sonra, Manals'ın tedavi olmak için. Santiago'ya gitmesini de o sağladı. Yaraları iltihaplanan Quike Escalona'nın da gidebilmesi için gerekli önlemleri almıştık. Bu günlerde birbirleriyle çelişen haberler alıyorduk; bazen Celia Sanchez'in yakalandığını, bazen de öldürüldüğünü duyuyorduk. Ordunun devriye kollarından birinin, compenero Hermes Caldero'yu tutsak aldığı yolunda söylentiler de dolaşıyordu ortalıkta. Bu tüyler ürpertici haberlere inansak mı, inanmasak mı bilemiyorduk. Bağlantımızı sağlayan tek tanıdığımız güvenilir kişi Celia'ydı; tutuklanması, bizim her şeyden tecrit olmamız anlamına gelecekti. Neyse ki Celia'ya ilişkin haberlerin doğru olmadığı ortaya çıktı. Hermes Caldero ise gerçekten tutuklanmıştı; Caldero, diktatörlüğün zindanlarında çektiği eziyetten mucize eseri olarak sağ çıkabildi. Bir büyük çiftlik sahibinin yanında çalışan ve bizimle işbirliği yapan David, Peladero nehrinin kıyısında yaşıyordu. David bizim için bir inek kesmişti, eti bulunduğumuz yere taşıyacaktık. Nehir kıyısında kesilip parçalanan hayvanın etini taşımak için, Israel Pardo komutasında bir grubu, ardından da Banderas'ın komuta ettiği bir başka grubu gönderdim. Oldukça disiplinsiz olan Banderas, görevini yapmamış, etler yalnızca ötekiler tarafından taşındığı için, taşıma işi bütün gece sürmüştü. Almeida yaralı olduğundan bu küçük birliğe ben komuta ediyordum. Sorumluluğumun bilincinde olarak, tavrını değiştirmezse bizim için artık bir savaşçı değil, sempatizan olacağını bildirdim. Banderas gerçekten de değişti. Disiplin söz konusu olduğunda, gerçi hiçbir zaman örnek bir savaşçı olmadı, fakat o, geniş ufka sahip, saf ve temiz ruhlu, atılgan adamlardan biriydi. Bu tür insanlar, devrimin yarattığı sarsıntıyla gerçekleri görmeye başlamışlardı. Ormanlık dağdan kazandığı küçük toprak parçasını ekip biçiyordu; ağaçlarla ve toprakla uğraşmak onda gerçekten tutkuydu. [sayfa 113] Yoksul bir kulübede, iki küçük domuz ve bir küçük köpekle birlikte yaşıyordu; domuzların ikisine de ad koymuştu. Bir gün bana kendisini terk eden karısıyla iki çocuğunun resmini gösterdi; Santiago'da yaşıyorlardı. Devrimden sonra, dağın neredeyse tepesinde bulunan bu verimsiz toprağı bırakıp, daha iyi ürün alacağı başka yerlere gideceğini anlattı. Ona kooperatiflerden söz ettim, ama doğru dürüst bir şey anlamadı. Kendi toprağını, kendi gücüyle, kendi hesabına işlemek istiyordu. Giderek, toprağı toplu olarak işlemenin daha iyi olduğuna, kendisinin yaptığı işi makinelerin daha etkili biçimde yapabileceğine ikna oldu. Banderas yaşasaydı, bugün tarımsal üretimde mükemmel bir işçi olurdu. Sierra'da okuma yazma bilgisini geliştirerek geleceğe hazırlanıyordu. Aydınlanmış bir köylü olan Banderas, tarihin yazılmasına katkıda bulunmanın değerini anlamıştı. Santiago'ya gideceği için, oradan alıp getireceği ihtiyacımız olan önemli şeyleri yazıp vermemizi isteyen kahya David'le, bir gün uzun uzun konuştum. Patronuna bağlı ve köylüleri küçümseyen tipik bir kahyaydı; bir ırkçıydı. Buna karşın bizimle ilişkisini öğrenen ordu tarafından yakalanmış ve ağır işkence görmüştü. Birdenbire geri döndüğünde -çok şaşırmıştık, çünkü öldüğünü sanıyorduk- ilk kaygısı, bizi, kendisinin konuşmadığına ikna etmek olmuştu. David, bugün Küba'da mı yaşıyor, yoksa devrim tarafından mülksüzleştirilen patronlarının peşinden mi gitti, bilmiyorum. O zamanlar, o kendisinin ve kendi dünyasının da dahil olacağını düşünememesine karşın, bir değişimin zorunlu olduğunu ve bu değişimi kesinlikle gerçekleştirmek gerektiğini duyan bir adamdı. Devrim, bu basit insanların içten çabalarıyla gerçekleştirilmiştir. Bizim görevimiz, insanlarda iyi olan, soylu olan yanı geliştirmek ve her insanı devrimci haline getirmektir. Derinlemesine bir kavrayıştan yoksun, aynı zamanda karşılıksız ve kör fedakarlıklar sayesinde gerçekleşmiştir devrim. Devrimin başarılarını gören bizler, yarı yolda kalanları da düşünmek ve gelecekte bu gibilerin az olması için çalışmakla görevliyiz. [sayfa 114] 17 DÖNÜŞ 1957 Haziran'ının tamamını, El Uvero çarpışmasında yaralanan yoldaşların bakımıyla geçirdik. Ayrıca, Fidel'in gerilla koluna katılacak küçük birliğimizi örgütledik. Dış dünyayla ilişkimizi kahya David sağlıyordu; önerileri, verdiği gerekli bilgiler ve bulduğu yiyecekler durumumuzu kolaylaştırmaktaydı. O günlerde henüz, savaş sonrasında Beaton'lar tarafından öldürülen Pancho Tamayo'nun paha biçilmez yardımlarından yoksunduk. Bölgede oturan yaşlı köylülerden biri olan Tamayo, daha sonra bizimle ilişkiye geçmiş ve bağlantı adamımız olarak çalışmıştı. Sinecio'da devrimci moral eksikliğinin bazı belirtileri görülmeye başlamıştı. Hareketimize ait paralarla içiyor, sarhoş olduktan sonra da boşboğazlık ediyordu. Artık verilen görevleri de yerine getirmiyordu. Bir keresinde yanında, silahsız onbir companero getirdi. Silahsız katılımları engellemek istiyorduk, ancak gerillaya katılım, bütün olanaklar zorlanarak gerçekleştiriliyordu. Yerimizi bilen köylüler, durmadan gerillaya katılmak isteyen yeni companerolar getiriyorlardı. Bizim [sayfa 115] tarafımızdan kurulan küçük gerilla kolunda savaşçı sayısı hiç peş peşe kırkın altında olmadı, fakat ayrılmalar da sürekliydi, bunlardan bazıları bizim onayımızla, bazılarıysa, karşı çıkmamıza karşın gerçekleşiyordu. O nedenle küçük birliğimizin sayısı 25-30 kişinin üstüne çıkamıyordu. O günlerde astımım ağırlaşmış, ilaç yokluğu nedeniyle, yaralılar gibi hareket yeteneğim kısıtlanmıştı. Hastalığımı "c-larin" yaprakları içerek hafifletebiliyordum. Sierra'larda kullanılan bu ilacı, kentlerden gelecek ilaç elime geçip, yürüyüş için ben de hazır oluncaya kadar kullandım. İlaçların gelmesi epeyce gecikti. Sonunda, El Üvero saldırısından sonra işe yaramaz diye atılan bütün silahları toplamak için bir devriye çıkarma kararı aldık; bu silahları yeniden gerilla savaşında kullanacaktık. Şimdi içinde bulunduğumuz koşullarda, içlerinde, müsademe iğnesi olmayan 30 kalibrelik bir makineli tüfek de, bulunan az çok hasarlı bütün bu silahlar, bizim için, hazine değerindeydi. Geceyi onları aramakla geçirdik. Sonunda 24 Haziran hareket tarihi olarak saptandı. O dönemde grubumuzun bileşimi şöyleydi: İyileşmeye başlayan beş yaralı, beş yardımcı, Bayamo'dan gelen yeni on kişi, herhangi bir denetleme yapmadan aramıza aldığımız iki kişi ve bölge yerlilerinden dört kişi. Toplam yirmialtı kişiydik. Yürüyüş kolunun önünde Vilo Acuna vardı; arkasında, Almeida'nın yarası yeni iyileşmeye başladığı için benim tarafımdan yönetilen komutanlık birliği geliyordu; en arkada da Maceo ile Pena'nın komutasında iki manga yer alıyordu. Pena o sıralar teğmendi. Maceo ile Vilo ise erdi. Aramızda, rütbesi en yüksek olan Yüzbaşı Almeida'ydı. Önümüze çıkan bazı küçük sorunlar nedeniyle 24 Haziran'da yola çıkamadık; ya bir kılavuz yeni bir savaşçıyla geleceği için, onu beklemek zorunda olduğumuzdan, ya da ilaç ve yiyecek maddelerinin yükleneceği söylendiğinden. Yaşlı Tamayo haber, konserve ve giyecek taşımak için gelip-gidiliyordu. Bir miktar yiyecek maddesi depolamak amacıyla bir mağara aramamız gerekti; Santiago'yla [sayfa 116] en sonunda ilişki kurulabilmiş ve David, oldukça büyük miktarda yükle dönmüştü. İyileşme döneminde bulunan hastalarla acemilerden oluşan birliğin, bu kadar yükü taşıması olanaksızdı. 26 Haziran'da ilk kez diş doktoru olarak sahneye çıktım, ne var ki bana Sierra'da alçak gönüllü biçimde "diş sökücü" dediler. Bugün orduda yüzbaşı olan İsrael Pardo, benim ilk kurbanımdı; elimden iyi kurtuldu sayılır. İkinci kurban Joe İglesias oldu; köpek dişini sökmek için ağzında dinamit patlatmak gerekiyordu. Joe'nin dişi savaşın sonuna kadar ağzında kaldı, çünkü çekme uğraşlarım sonuç vermemişti. Son derece az olan bilgime ek olarak, uyuşturucu madde de çok azdı. O nedenle, narkoz konusunda çok cimriydim; çoğu kez "psikolojik narkoz" yöntemini kullanıyor, kendilerine verdiğim eziyetten yakınan adamlara ağır sözler söyleyip bağırıyordum. Harekete geçeceğimiz kesinleştikten sonra, bazıları kararsızlıklarını belli ettiler ve kaçtılar, ama onların yerini yenileri almıştı. Tamayo, dört kişiden oluşan yeni bir grup daha getirmişti. Bu grupta, Felix Mendoza da vardı. Yanında bir tüfekle gelen Mendoza, bir arkadaşıyla birlikte ordunun saldırısına uğradıklarını, arkadaşının tutsak edildiğini, kendisininse, kayalıklara gizlenerek ordunun elinden kurtulduğunu anlattı. Daha sonraları, Mendoza'nın sözünü ettiği "ordu'nun Lalo Sardinas'ın komutasındaki devriye kolu olduğu ortaya çıktı. Fidel'in birliğine katılan Lalo bu companerolarla karşılaşmıştı. Bugün devrimci orduda binbaşı olan Evelio Saborit de, o günlerde aramıza katıldı. Felix Mendoza ve grubunun birliğimize katılmasıyla sayımız otuzaltıya çıkmış, fakat ertesi gün, üç kişi ayrılmıştı. Sonra yine dokuz kişinin katılmasıyla otuzbeş kişi olmuştuk. Bununla birlikte, yürüyüşe başladıktan sonra sayımız yine düştü. Peladero yamaçlarına, her gün çok az yürüyerek tırmanıyorduk. [sayfa 117] Radyodan öğrendiğimize göre, bütün ada zorbalıklara sahne olmaktaydı. 1 Eylülde, Frank'ın kardeşi Josue Pais'ın, birkaç yoldaşıyla birlikte, Santiago'da meydana gelen çatışmalarda öldürüldüğünü duyduk. Günlük yürüyüşlerimiz kısa olduğu halde, birliğimizde yılgınlık baş göstermişti; yeni katılan bazıları "kentte yararlı görevler almak" için ayrılma izni istediler. La Botella tepesinden inerken, Benito Moran'ın Sierra'nın bu bölümündeki kayalıklara yapışmış gibi duran yoksul evine vardık; bizi iyi karşıladı. Bu eve varmadan az önce adamları toplayıp, büyük tehlike anlarına yaklaştığımızı, yakınlarda bir ordunun bulunduğunu, uzun süre yürüyüp, belki de günlerce yiyecek bir şey bulamayacağımızı anlattım. Bu koşullara dayanamayacak olanların bunu şimdi bildirmelerini söyledim. Özsaygısı olan bazıları, korkularını açıkça ifade edip gideceklerini açıkladılar. Chico adlı biriyse, bir grup adına, ölünceye kadar kalacakları yönünde güvence verdi; konuşurken ses tonundan olağanüstü inanmışlığı ve kararlılığı anlaşılıyordu. Benito Mora'nın evini terk edip geceyi geçirmek için küçük bir derenin kıyısında kamp kurduğumuzda, bu grubun, gerilla birliğinden ayrılmak isteğini bildirmesine nasıl şaşırmayalım? Gitmelerine izin verdik ve dereye alaycı bir ad takarak "Ölüm Deresi" dedik, çünkü Chico ve arkadaşlarının büyük kararlılığı buraya kadar yetebilmişti ancak. Biz Sierra'yı terk edene dek bu isim, küçük akarsuyun adı olarak kaldı. Artık yirmisekiz kişi kalmıştık, fakat ertesi gün yürüyüşe geçerken, eskiden orduda görevli olan iki kişi geldi; şimdi Sierra'da özgürlük uğruna savaşmak için bize katılmışlardı. Gilberto Capote ve Nicolas adlı bu kişiler, bölgedeki bağlantı adamlarımızdan biri olan Aristides Guerra tarafından getirilmişti. Aristides Guerra, kısa süre sonra, gerilla kolumuz için paha biçilmez bir değer kazandı. Ona "yiyecek kralı" diyorduk. Savaşın her anında, çoğu kez düşmanla çarpışmaktan daha tehlikeli olan önemli hizmetlerde bulundu Aristides Guerra; Bayamo dolaylarından hareket bölgemize katırlarla sevkiyat yapıyordu. [sayfa 118] Her gün yaptığımız kısa yürüyüşlerden sonra, yeni katılan savaşçıları atış yaptırarak silaha alıştırıyorduk. İki eski askeri, tüfeğin kullanılmasına ilişkin temel bilgileri vermeleri, bir silahın nasıl sökülüp takıldığını, gerçek mermi kullanmadan nasıl ateş talimi yapılacağını adamlara göstermeleri için görevlendirdik. Gelgelelim, bu girişim öylesine talihsiz biçimde başladı ki, daha ilk derste, öğretmenlerden birinin silahı ateş aldı. Onu hemen görevden azlettik ve eğer gerçek olmasaydı, büyük bir rol yeteneği gerektirecek yüzündeki şaşkınlık ifadesine karşın, ondan kuşkulandık. Bu iki eski asker yürüyüşlere dayanamadılar, bir süre sonra bize veda ederek Aristides'le birlikte geri döndüler. Fakat Gilberto Capote daha sonra yeniden bize katıldı ve Pino del Agua'da teğmen olarak kahramanca öldü. Kamp yaptığımız Polo Torres'in La Mesa'daki evini terk ettik; bu ev daha sonraları bizim harekat merkezlerimizden biri olmuştur. Şimdi bize yürüyüşümüzde Tuto Almeida adlı bir köylü kılavuzluk yapıyordu. Hedefimiz Nevada'ya ulaşmaktı. Buraya ulaştıktan sonra Turquino Tepesi'nin kuzey yamacını geçip Fidel'le buluşacaktık. Bu yönde yürürken, uzakta, bizi fark edince kaçmaya yeltenen iki köylü gördük. Onları yakalamak için arkalarından koştuk; bunlar, adventist mezhebinden Moya soyadlı iki zenci kızdı. İnançları gereği her türden şiddete karşı oldukları halde o zaman ve bütün savaş boyunca, bu iki kız, bizi gönüllü olarak destekledi. Bu kızların bulunduğu yerde dinlendik ve karnımızı mükemmel biçimde doyurduk. Fakat, Mar Verde'den geçerken (Nevada'ya ulaşmak için Mar Verde yolundan geçmek zorundaydık) bütün bu bölgede ordu birliklerinin etkin olduğunu öğrendik. Küçük kurmay heyetimizin kılavuzla yaptığı küçük bir toplantıdan sonra, geriye dönüp Turquino Tepesi'ni doğrudan geçmeye karar verdik. Bu, içinde bulunduğumuz koşullar altında, zor ama daha az tehlikeliydi. Küçük transistorlu radyomuzdan endişe verici haberler duyuyorduk; Estrada Palma bölgesinde büyük çarpışmalar olduğu [sayfa 119] ve Raul'un un çok ağır yaralandığı söyleniyordu. (Üzerinden bu kadar uzun bir zaman geçtikten sonra, bu haberleri elimizdeki küçük radyodan mı aldığımızı, yoksa fısıltı gazetesinin mi duyurduğunu tam olarak anımsamıyorum.) Güvenilir olmadığını daha önceki deneyimimizden bildiğimiz bu haberlere inanıp inanmamakta duraksıyorduk. Her şeye karşın, Fidel'e ulaşmak için yürüyüşümüzü olanaklar elverdiğince hızlandırdık. Yürüyüşü gece de sürdürdük. Geceyi, tek başına yaşayan bir köylünün kulübesinde geçirdik. Kulübe Turquio Tepesi eteklerindeydi. İspanyol asıllı olduğu için El Vizcaino[43] diye adlandırılan bu köylü, kulübesinde tamamen yalnız yaşıyordu; tek dostları, kulübesinden uzakta bir mağarada (bir taşın altındaki küçük bir delikte) sakladığı birkaç marksist kitaptı. Bu bölgede pek az insan tarafından bilinen marksizmin aktif bir taraftarı olduğunu bize gururla açıkladı. El Vizcaino'nun gösterdiği yoldan yürüyüşümüzü sürdürdük. Sinecio kendi hakekat merkezinden giderek uzaklaşıyordu, bu, biraz yasadışı konumda olan bir köylünün basit duyguları için korku vericiydi. Mola verdiğimiz güzel bir günde, yeni katılanlardan Cuervo adlı biri, yeteneklerine güvenildiği için kendisine verilen bir Remington tüfekle nöbet tuttuğu sırada, Sinecio Torres de elinde başka bir tüfek olduğu halde, nöbet yerine gitmişti. Bunu yarım saat sonra öğrendim ve hemen ikisini aramaya çıktım, çünkü Sinecio'ya fazlaca güvenim yoktu, tüfeklerse o günlerde paha biçilmez değerdeydi. İkisinin de kaçmış olduğunu öğrendik. Banderas ile İsrael Pardo, kaçakçıların uzun menzilli silahlara kendilerininse yalnızca tabancalara sahip olduklarını akıllarından çıkarmadan, onların peşine düştüler, ama kaçan iki kişi yakalanamadı. Birliğimizin moralini yüksek tutmak çok zordu, çünkü birliğin ne doğru dürüst silahı vardı, ne de devrimin lideriyle doğrudan ilişki içindeydi. Ayrıca, deneyimsizdi, hayallerinde ve köylülerin anlattıkları öykülerde devasa boyutlar kazanan düşmanlar tarafından kuşatılmış durumdaydı. Kentsel bölgelerden gelen dağ yollarının binbir zorluğuna alışkın olmayan[sayfa 120] yenilerin isteksizlikleri, gerilla birliğinin moral durumunda sürekli bunalım yaratmaktaydı. Bizim El Mexicano[44] diye çağırdığımız birinin kaçma girişimi oldu bu arada; yüzbaşı rütbesine kadar yükselmiş olan bu adam, bugün bir hain olarak Miami'de yaşamaktadır. Bunu bana, Joel İglesias'ın yeğeni olan companero Hermes Leyva bildirmişti. Sorunu açıklığa kavuşturmak için yüzleştirme yaptım. El Mexicano, bütün ecdatı üzerine yemin ederek, birliğimizden ayrılmayı düşünmüş olsa bile, bunu, savaştan kaçmak için değil, muhbirleri yakalayıp öldürmek amacıyla kendi küçük birliğini kurmak için yapacağını söyledi, ona göre bizim birliklerimiz bu tür eylemlere oldukça az girişiyorlardı. O gerçekten de ihbarcıları öldürmeyi düşünüyordu, ama bunu yalnızca onların paralarına el koymak için yapacaktı; tipik bir haydut eylemi. Daha sonra, El Hombrito'da gerçekleşen bir çarpışmada, bizim tarafımızdan yalnızca Hermes öldürüldü ve El Mexicano'yu ihbar eden o olduğu için, Hermes'i El Mexicano'nun öldürdüğü yolunda büyük bir kuşku uyandı. Ancak, bu konuya ilişkin, hiç bir zaman inandırıcı kanıtlar ele geçiremedim. Bu olaydan sonra, erkek ve devrimci sözü vererek, birlikten izinsiz ayrılmayacağını, kaçma girişiminde bulunmayacağını ve bunun için kimseyi özendirmeyeceğini söyleyerek birliğimizde kaldı El Mexicano. Kısa ama zorlu yürüyüşlerden sonra, Las Cuevas bölgesinde, Turquino'nun batı yamacında bulunan Palma Mocha'ya ulaştık. Bizi çok iyi karşılayan köylülerle yeni mesleğim "diş sökücülük" nedeniyle doğrudan ilişkimiz oldu. Karnımızı doyurup gücümüzü yeniden kazandıktan sonra Palma Mocha ve El İnfıerno bölgelerine doğru hızla hareket ettik. Eski tanıdıklarımıza güvendiğimiz bu bölgelere 15 Haziran'da ulaştık. Bölgedeki köylülerden biri olan Emilio Cabrera, Lalo Sardinas'ın birliğiyle beraber yakınlarda bir yerde pusuda olduğunu söyledi; bulunduğu yerden bir düşman devriyesine saldırırsa onun evini tehlikeye atacağından yakındı. [sayfa 121] 16 Haziran'da Fidel'in birliğinden bir takımla karşılaştık; Lalo Sardinas komutasındaydı bu takım. Lalo, bize, devrimci savaşa katılmasına yol açan koşullardan söz etti; kentsel bölgelerden, ihtiyacımız olan yiyecek maddelerini getirtmekle görevli bir tüccardı kendisi, ne var ki, bir gün basılmış ve birini öldürmek zorunda kalmıştı. Bu nedenle katılmıştı gerillaya. Lalo, Sanchez Mosquera komutasındaki düşman kuvvetlerini burada bekleme talimatı almıştı. İnatçı Sanchez Mosquera'nın, Palma Mocha nehri bölgesine yine girdiğini, Fidel'in birliği tarafından neredeyse kuşatılacakken, Turquino Tepesi'ni adamlarını zorla yürüterek aşıp, bu dağın Öteki tarafına ulaşmayı başararak kuşatmadan kurtulduğunu haber almıştık. Düşman birliklerinin yakınlarımızda olduğunu biliyorduk, çünkü birkaç gün önce bir kulübeye vardığımızda, bir gün önceye kadar düşman askerleri tarafından kullanılan siperleri görmüştük. Ancak, görünüşe göre, bize karşı daha güçlü bir saldırının belirtisi olan bu durumun, aslında, karşımızdaki güçlerin geri çekilmekte olduklarını gösterdiğini, kesinlikle sezinleyememiştik. Sierra'daki hareket açısından tümden bir nitelik sıçraması demekti bu durum. Gücümüz, düşman ordusunun birliklerini kuşatacak, yok etme tehdidi altında geri çekilmeye zorlayacak kadar büyüktü artık. Düşman bunu iyi kavramıştı ve artık yalnızca tek tek saldırılar yapıyordu Sierra'ya. Düşman ordusunun en inatçı, en saldırgan ve en kanlı komutanlarından biri, henüz 1957'de teğmen olmasına karşın, ertesi yılın Haziran ayında, düşmanın büyük saldırısının tümüyle yenilgiye uğratılmasından sonra, albaylığa yükseltilen Sanchez Mosquera'ydı. Askeri rütbe açısından yükselişi çok parlak biçimde olmuştu, ama aynı zamanda, Sierra labirentine her girişinde köylülerin evlerini acımasızca yağma etme konusunda da parlak bir kariyeri vardı. [sayfa 122] 18 BİR İHANET TEZGAHLANIYOR Birliğimizin yeniden yüksek bir morale ve daha iyi bir disipline kavuştuğunu sevinerek gördük. Yaklaşık ikiyüz kişiydik, bir miktar da yeni silahımız vardı. Daha önce sözünü ettiğim Sierra Maestra'da gerçekleşen nitelik sıçraması kendini gösteriyordu. Gerçek bir kurtarılmış bölge vardı artık, bundan böyle güvenlik önlemi almak pek gerekli değildi; geceleri nispeten daha rahat konuşuyor, hamaklarımızda sere serpe yatabiliyorduk. Ayrıca, Sierra'daki köylere gidip gelme izni de almıştık; böylece köylülerle daha sıkı ilişkiler kurabiliyorduk. Eski companerolar tarafından karşılanışımız sevince boğmuştu bizi. Ne var ki o günlerin "yıldızları" tümden farklı karakterler taşıyan, Felipe Pazos ve Raul Chibas'tı. Raul Chibas, Küba tarihinde bir dönemin gerçek simgesi olan kardeşi Eddi Chibas'in saygınlığından yararlanıyordu. Oysa kardeşinin üstün niteliklerinden hiçbirine sahip değildi; Raul ne iyi bir konuşmacıydı, ne de akıllı ve aydındı. Ortodoks Partisi'nin [sayfa 123] tek simge kişisi olmasının nedeni, yalnızca sıradan bir insan olmasıydı. Çok az konuşuyor, Sierra'yı bir an önce terk etmek istiyordu. Felipe Pazos'unsa bağımsız bir kişiliği vardı; ekonomist olarak ün yapmış, bunun dışında, onurlu bir insan olarak tanınmıştı, çünkü utanmazca dolandırıcılığı ve hırsızlığıyla ünlü Prio Socarras hükümeti işbaşındayken Ulusal Bankanın genel müdürü olarak halkın servetini çalmamıştı. Öyle bir dönemde temiz kalmanın muazzam bir başarı olduğu söylenebilir. Bu belki de, yönetim kademelerinde ilerlemek isteyen ve ülkenin belli başlı sorunları karşısında duyarsız kalan bir devlet memuru için başarı sayılabilir. Ama, o dönemdeki akıl almaz aşırılıkları, kanunsuzlukları, yargılamayacak bir devrimci düşünülebilir mi? Felipe Pazos, kamuoyuna herhangi bir açıklama yapmaktan kaçınmayı becerdi ve Batista'nın askeri darbesinden sonra Küba Ulusal Bankasının müdürlüğünden ayrıldı. Bu davranışı büyük taktirle karşılandı; onurlu oluşu, aydın kişiliği ve ekonomist olarak değeri herkes tarafından kabul edildi. Ve büyük bir küstahlıkla, eğer Sierra'ya giderse, duruma egemen olacağını düşündü; küçük makyevelist düşünce dünyasına göre, ülkenin kaderini elinde tutacak tek insan kendisiydi. Belki daha o zamanlar harekete ihanet etme düşüncesi vardı kafasında, belki de daha sonra düşünmeye başladı bunu, fakat davranışı hiçbir zaman içten değildi. İlerde analiz edeceğimiz ortak açıklamaya dayanarak, daha sonra Miami'de kendisini 26 Temmuz Hareketi'nin temsilcisi olarak tanıttı. Böylece cumhuriyetin geçici cumhurbaşkanı olmayı amaçlıyordu. Bu yolla Prio, geçici hükümette güvenilir bir adamının bulunmasını güvence altına almış olacaktı. O günlerde konuşmak için pek zamanımız yoktu. Buna karşın Fidel, ilkelerin açıklanmasında temel oluşturacak, gerçekten mücadeleci bir belge hazırlamaya uğraştığından söz etmişti. [sayfa 124] Halkı mücadeleye çağırmaya niyeti olmayan bu iki taş devri kafalı gerici varken, bu işi gerçekleştirmek çok zordu. Bildiri, temel ilke olarak "bütün muhalefet partilerini, bütün sivil kurumları ve bütün devrimci güçleri içine alacak geniş bir yurtsever-devrimci cephe" düşüncesine dayanıyordu. Bir dizi de öneri vardı: "Ortak mücadele cephesi içerisinde yurtsever-devrimci bir cephenin kurulması"; "geçici hükümetin başkanlığına uygun bir kişinin atanması"; cephenin, Küba'nın iç işlerine, bir başka ulusun, arabuluculuk niyetiyle müdahale talep edemeyeceğinin, böyle bir müdahale kendiliğinden gerçekleşirse bunun tanınmayacağının önemle vurgulanması, "cumhuriyetin, geçici olarak herhangi bir askeri cunta tarafından yönetilmesinin kabul edilmeyeceği"; ordunun politika dışı tutulması ve ordu kurumlarının dokunulmazlığının güvence altına alınması, seçimlerin bir yıl içinde yapılması. Geçici hükümetin bağlı kalmak zorunda olduğu program, sivil ve asker bütün politik tutsakların serbest bırakılmasını; radyo ve basın için haberleşme özgürlüğünün, ayrıca anayasada yer alan insan ve yurttaşlık haklarının sınırsız güvence altına alınmasını; bütün belediyelere, önceden yerel sivil kuruluşlara danışarak geçici belediye başkanlarının atanmasını; halka ait paraların, ne biçimde olursa olsun, zimmete geçirilmesinin önlenmesini, bütün devlet organlarının verimini arttıracak önlemlerin alınmasını; yönetim kademelerinde kariyer yapmanın kurallara bağlı kılınmasını; bütün sendikalarda ve endüstri kuruluşlarında serbest seçimleri destekleyerek sendikal politikanın demokratikleştirilmesini; hemen bir okuma yazma kampanyasına ve yurttaşların, topluma ve anayurtlarına karşı hak ve yükümlülüklerini kavramaları için eğitime başlanmasını; "hedefi, işlenmemiş toprakları dağıtmak ve devlete ya da özel kişilere ait toprakların mülkiyetini eski sahiplerine tazminat ödenerek bu topraklar üzerinde üretim yapan yarıcı ve kiracılara devretmek olan bir toprak reformu için temellerin oluşturulmasını"; paranın değerini korumayı ve devlet kredilerinin kazanç getiren girişimlere akmasını [sayfa 125] sağlayacak sağlıklı bir mali politika uygulanmasını; sanayileşme sürecinin hızlandırılmasını ve yeni iş yerlerinin açılmasını karara bağlamaktaydı. Programa, önemle üzerinde durulan iki nokta eklenmişti: "Birincisi, cumhuriyetin geçici hükümetine başkanlık edecek uygun bir kişinin derhal atanması gerekmektedir. Bu, Küba halkının bir özgürlük sloganı etrafında birleşebileceğini ve tarafsızlığıyla, dürüstlüğüyle ve yetenekleriyle bu sloganı temsil edecek bir kişiyi destekleyebileceğini bütün dünyanın görmesi açısından zorunludur. Bugün Küba'da cumhuriyetin başkanı olma görevini yerine getirebilecek yeterince insan vardır." (Bu açıklamayı imzalayanlardan Felipe Pazos'un içten içe inancı, Küba'da, bu görev için yeterince insan bulunduğu değil, tek bir kişinin olduğuydu ve elbette bu tek kişi kendisiydi.) "İkincisi, bu kişi, bütün sivil kurumların ortak biçimde atadığı biri olmalıdır; söz konusu kuruluşlar partiler üstü bir niteliğe sahip olduklarından, bu kuruluşlar tarafından desteklenmesi, başkanı, parti politikalarından bağımsız kılacak ve seçimlerin tamamıyla tarafsız ve dürüst bir biçimde yapılmasına olanak sağlayacaktır." Devamla şöyle deniyordu: "Bizimle tartışmak için Sierra'ya gelmek gerekli değildir; biz, Havana'da, Meksika'da, ya da istenilen başka bir yerde temsilci bulundurabiliriz." Fidel, toprak reformu üzerine bazı açıklamaların daha açık seçik olması için ağırlığını koymaya uğraşmıştı. Ne var ki, bu iki koyu gericinin taşlaşmış cephesini parçalamak çok zordu; "hedefi, işlenmemiş toprakların dağıtılması olan bir toprak reformu için temellerin oluşturulması" politikası, tam da Diario de La Marina[45] gazetesinin onaylayacağı bir politikaydı. Bu çizginin tamamlanması için de, "toprakların eski sahiplerine tazminat ödeneceği" karara bağlanmaktaydı. [sayfa 126] Bildiride yer alan uzlaşma noktalarının bazıları, devrim tarafından, ilk tasarlandığı biçimle gerçekleştirilmedi. Burada şu noktanın açıklığa kavuşturulması gerekir: Düşman, bu bildiride sessizce varılan anlaşmayı; Sierra'nın otoritesini tanımayı reddettiğinde ve geleceğin devrimci hükümetinin elini kolunu şimdiden bağlamaya çalıştığında bozmuştu. Varılan bu uzlaşmadan hoşnut değildik, fakat gerekli olduğunu biliyorduk; o dönem göz önüne alındığında, bildiri, ilerici bir niteliğe sahipti. Ancak belirli bir tarihsel an dışında geçerliliğini koruması olanaksızdı; Çünkü bu durumda devrimci gelişimi engelleyici olacaktı. Biz, yine de bildiriye bağlı kalmaya hazırdık. Ne var ki düşman, ihanetleriyle bize yardımda bulunarak engelleyici bağları koparmamızı ve halka onların gerçek niyetlerinin en olduğunu göstermemizi sağladı. Bunun, hareket özgürlüğümüzü kısıtlayacak bir asgari program olduğunu biliyorduk, fakat aynı zamanda, Sierra Maestra'da kalarak istediklerimizi gerçekleştiremeyeceğimizi de biliyorduk. Uzun bir süre, askeri gücümüzü ve halkın Fidel Castro'ya duyduğu güveni, kendi iğrenç amaçları için kullanmak isteyecek birçok "dostumuz" olacaktı. Bu "dostların öncelikli amacı, Küba'da emperyalizmin egemenliğini, ona uşaklık eden, kuzeyli efendilerine sıkı sıkıya bağlı komprador burjuvazi aracılığıyla korumaktı. Bildirinin olumlu yanlan da vardı: Sierra Maestra'dan söz ediliyor ve şöyle deniyordu: "Sierra konusunda hükümetin karşı propagandasına kimse aldanmamalıdır." Maestra artık özgürlüğün yıkılmaz bir kalesi olmuş ve yurttaşların kalplerinde yer etmiştir. Halkın bize gösterdiği inanca ve güvene, burada nasıl layık olacağımızı biliyoruz." "Burada nasıl layık olacağımızı biliyoruz" cümlesi, gerçekte, bunu yalnız Fidel Castro'nun bildiğini anlatmaktaydı, çünkü diğer ikisi, seyirci olarak bile, Sierra Maestra'da mücadele sürecini izleme yeteneğine sahip değillerdi. Zaten kısa süre [sayfa 127] sonra da dağlardan ayrıldılar. Chibas, Batista polisinin eline düştü ve eziyet gördü. Daha sonra, ikisi de Birleşik Devletler'e gittiler. Oyun iyi hesaplanmıştı; Küba oligarşisinin en seçkin çevrelerinin temsilcilerinden oluşan bir grup, "özgürlüğü savunmak için" Sierra Maestra'ya gelmiş ve bu kişiler Sierra dağlarının dışına çıkamayan gerilla önderiyle ortak bir bildiriye imza atmışlardı. Kartlarını Miami'de açmak için dağlardan ayrılırken, artık ellerinde istediklerini yapabilme özgürlüğü olduğunu düşünüyorlardı. Hesaplanmamış bir şey vardı ama: Politik manevraların etkisi, karşı tarafın gücüne bağlıdır; bu durumda, söz konusu siyasi manevranın karşısında halkın silahları vardı. Gerilla ordusuna büyük bir güvenle yaslanan önderimizin olaya hızla müdahale edişi, ihanetin başarılı olmasını engellemiş ve Miami paktının sonuçları belli olduğunda, aylar sonra Fidel'in verdiği sert yanıt, düşmanı felce uğratmıştı. Bölücülük yapmakla, irademizi Sierra'dan keyfi olarak dayatmakla suçlandık. Fakat düşman taktiğini değiştirmek zorunda kalmış ve yeni bir tuzak olarak Caracas paktını hazırlamaya girişmişti. , Bildiri 12 Temmuz 1957 tarihliydi ve o günlerde gazetelerde yayınlanmıştı. Bu bildiri bizim için uzun yolumuz üzerinde kısa bir moladan başka bir şey değildi; baskı ordusunu savaş alanlarında yenilgiye uğratmak olan temel görevimize devam etmek zorundaydık. O günlerde yeni bir gerilla kolu kuruldu; ben yüzbaşı rütbesiyle komuta edecektim bu birliğe. Başka terfiler de olmuştu: Ramiro Valdes yüzbaşılığa yükseltildi ve takımıyla benim birliğime verildi. Yüzbaşı olan Ciro Redonda da başka bir takımın komutasını aldı. Gerilla kolu üç takımdan oluşuyordu. Birinci takım, aynı zamanda öncü güce liderlik eden ve birliğin ikinci komutanı olan Lalo Sardinas'ın komutası altındaydı. Diğer iki takımın komutanlarıysa Ramiro Valdes ve Ciro Redonda'ydı. "Köylü topluluğu" olarak adlandırılan bu birlik yaklaşık yetmişbeş adamdan oluşmaktaydı; hepsinin giysileri ve silahları değişikti. [sayfa 128] Yine de bu birlikle gurur duyuyordum. Birkaç gece sonra, daha büyük bir gurur, devrime daha sıkı bir bağlılık ve bana verilen rütbeye hak kazandığımı kanıtlamak için daha yoğun bir istek duyacaktım. Öldürülmesinden kısa süre önce "Carlos"a (Frank Pais'ın kod adıydı) iyi dileklerimizi ve kutlamalarımızı ileten bir mektup yazmıştık. Mektup, okuma yazma bilen bütün subaylar tarafından imzalandı (Sierra köylülerinin okuma yazmayla pek araları yoktu, gerilla birliğinin önemli bir bölümü ise, bu köylülerden oluşuyordu.) Biri imza, biri rütbe için iki sütun açılmıştı mektupta. İkinci sütuna imzalayanların rütbeleri yazılırken sıra bana gelince, Fidel, birdenbire, "Binbaşı yaz" diye emir verdi. Daha sonra Dördüncü Gerilla Birliği adını alacak olan gerilla ordusunun İkinci Birliğine binbaşı rütbesiyle komutan olarak atanmam böyle törensiz ve beklenmedik biçimde olmuştu işte. Gerillalar, ihtiyacımız olan her şeyi sağlayarak sıkıntılı durumumuzu, kendisi Santiago'da olmasına karşın, gidermek için uzun süreden bu yana kahramanca mücadele eden kardeşlerine gönderecekleri bu içten mesajı, şimdi hangisi olduğunu anımsayamadığım bir köylü kulübesinde yazmışlardı. Hepimizin içinde var olan belirli bir kibirlilik, bir tür kendini beğenmişlik nedeniyle, o gün kendimi dünyanın en gururlu insanı olarak hissediyordum. Rütbe işaretim olan küçük yıldız, Mansanillo'dan ısmarlanan bir kol saatiyle birlikte, Celia tarafından verilmişti bana. Yeni kurulan birliğimin ilk görevi, Sanchez Mosquera'yı kıstırmaktı, yalnız, bu aşağılık adam daha önce bölgeden ayrılmıştı. Yeni bölgede yaşayacağımız yarı bağımsız hayatın hakkımız olduğunu kanıtlamak için bir şeyler yapmalıydık. Hedefimiz, El Hombrito bölgesine ulaşmaktı ve artık büyük işler tasarlamaya başlamıştık. Yaklaşmakta olan şanlı 26 Temmuz gününü kutlamak için hazırlanmalıydık; dikkati elden bırakmamak koşuluyla [sayfa 129] Fidel, istediğimi yapmakta serbest bırakmıştı beni. Son buluşmamızda gerillaya yeni katılan bir doktorla tanışmıştık. Bugün devrimci ordumuzun genel kurmay başkanı olan Sergio del Valle adlı bu doktor, o günlerde görevini, Sierra'da koşulların elverdiği ölçüde en iyi biçimde yerine getirmeye çalışıyordu. Var olduğumuzu göstermek zorundaydık, çünkü kentlerde bazı başarısızlıklar yaşanmıştı: Miranda şeker fabrikasının bulunduğu bölgede açılacak ikinci cephe için hazırlanan silahlar, polisin eline geçmiş ve aralarında Faustino Perez'in de bulunduğu birçok yürekli önder tutsak edilmişti. Fidel, baştan beri güçlerimizin bölünmesine karşı olduğu için, ikinci cephe fikrini benimsememiş, ama kent temsilcilerinin ısrarlı istekleri üzerine kabul etmişti. Silahların polisin eline geçmesi Fidel'in savlarının ne kadar doğru olduğunu kanıtladı. Artık, gerilla ordumuzun harekat üslerini genişletmek amacıyla ilk adımları atmak için, Sierra Maestra'daki konumumuzu güçlendirmeye çalışacaktık. [sayfa 130] 19 BUEYCİTO SALDIRISI Bağımsız yaşayışın ilk belirtileriyle birlikte, gerilla içinde sorunlar da baş göstermeye başlamıştı. Şimdi yapılacak iş, sıkı bir disiplin kurmak, önder güçleri oluşturmak ve herhangi bir biçimde bir genel kurmay meydana getirmekti. Yeni çatışmalarda başarılı olabilmemiz için gerekli olan bu önlemleri gerçekleştirmek, savaşçıların disiplin yetersizliği nedeniyle kolay bir iş değildi. Müfrezeler henüz kurulmuştu ki herkes tarafından sevilen bir companero olan Teğmen Maceo, aramızdan ayrıldı. Bir görevle Santiago'ya giden bu companero'yu bir daha göremeyecektik, çünkü Santiago'da bir çatışmada ölmüştü. Bu arada aramızdan bazıları terfi ettiler. Companero William Rodriquez ve Raul Castro Mercader'in rütbeleri teğmenliğe yükseltildi. Küçük birliğimize böylece bir düzen vermeye çalışıyorduk. Bir sabah can sıkıcı bir haber aldık: Adamlardan biri, o dönemde silah donanımımızın yetersizliği nedeniyle, bizim için çok değerli olan 22 kalibrelik bir silahla kaçmıştı. Öncü güç içinde bulunan ve "Çinli Wong" [sayfa 131] adıyla çağırdığımız bu adam, Sierra Maestra'nın eteklerindeki köyüne gitmişti mutlaka. Peşinden iki kişi yolladık. Ne var ki, o sırada adamın yakalanması konusunda umudumuzu kıran bir başka gelişme oldu: Daha önceki bir kaçağı aramak için giden iki companero, İsrael Pardo ve Banderas, elleri boş olarak geri döndüler birliğimize. İsrael, bölgeyi tanıdığı için ve fizik dayanıklılığı nedeniyle, benim yanımda özel görevler alacaktı artık. Oldukça cüretli bir plan üzerinde çalışmaya başladık: Önce gece vakti Estrada Palma'ya saldıracak, sonra hemen yakındaki Yara ve Veguitas köylerine hareket ederek küçük garnizonları ele geçirecek ve aynı yoldan geriye, dağlara dönecektik. Böylece, ani baskının sağladığı üstünlüğü kullanarak bir saldırıda üç garnizonu ele geçirebilecektik. Bir-iki atış talimi yaparak -bu arada fazla kurşun harcamamaya dikkat ediyorduk- Madzen tipi hafif makineli tüfeğin dışında bütün silahların iyi durumda olduğunu belirledik. Bu hafif makineli tüfek hem çok eskiydi; hem de çok yıpranmıştı. Fidel'e yazılı bir haber göndererek planımızı anlattık ve onaylayıp onaylamadığını yazılı olarak bize bildirmesini istedik. Kendisinden herhangi bir yanıt alamadık, ancak, 27 Temmuz günü radyodan, Estrada Palma'ya saldırıldığı haberini duyduk. Resmi açıklamaya göre saldırı Raul Castro komutasındaki ikiyüz kişiyle gerçekleştirilmişti. Bohemia dergisi, o dönemde tek sansürsüz baskısında: birliklerimizin Estrada Palma'da yaptığı hasarı yayınladı; eski garnizon küller içinde görünüyor ve dağlardan gelen, aralarında Fidel Castro ve Celia Sanchez'in de bulunduğu bazı devrimcilerden söz ediliyordu. Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi gerçekle efsane birbirine karışmıştı, gazeteciler bu ikisini birbirinden ayıramıyorlardı. Gerçekte saldırı ikiyüz kişiyle değil, çok daha az sayıda kişiyle gerçekleştirilmişti ve eylemi o zamanlar yüzbaşı olan Guillermo Garcia yönetmişti. Bir başka gerçek de düşmanla çatışmanın olmamasıydı, çünkü 26 Temmuz'da ağır saldırılar bekleyen Barreras, kendi [sayfa 132] durumuna fazla güvenemediği için, zamanında geri çekilmişti. Bir bakıma Estrada Palma saldırısı bir keşif eylemi olmuştu. Bu saldırıyı izleyen günlerde ordu birlikleri, gerilla birliğimizin peşine düşmüş ve henüz birliği yeterince örgütleyemediğimizden, anımsayabildiğim kadarıyla, San Lorenzo dolaylarında, uyuduğu için geride kalan bir adamımızı tutsak etmişti. Bu haberi aldıktan sonra yerimizi hızla değiştirme ve 26 Temmuz'u izleyen günlerde bir başka garnizona saldırarak ayaklanma yararına havayı canlı tutma kararı aldık. Sierra Maestra yönüne doğru yürüyüşümüzü sürdürürken, kaçağın peşinden yolladığımız iki adamdan biri, La Jeringa yakınlarında bize yetişti ve şunları anlattı: Kaçakları aramak için birlikte görevlendirildiği öteki companero, önce kendisiyle Çinli Wong'un iyi arkadaş olduklarını, onu ele veremeyeceğini söylemiş. Sonra da ona kaçmayı önermiş ve kendisinin birliğe dönmeyeceğini bildirmiş. Companero, ondan durmasını istemiş, kaçak yoluna devam edince ateş etmiş ve onu öldürmüş. Olayın geçtiği yere bakan tepenin üzerinde bütün birliği topladım ve gerillacılara, biraz sonra göreceklerinin ne anlam taşıdığını, kaçakların neden ölümle cezalandırıldığını, devrime ihanet eden herkesin neden cezalandırılması gerektiğini anlattım. Tek kol halinde, sessizce olay yerine gittik. Hayatlarında ilk kez bir ölüyle karşılaştıkları için birçok companero şaşkın durumdaydı. Savaş içinde görev yerini terk etme girişiminde bulunan adamın cesedinin önünden geçtik. Devrime bilinçli ihanet etme tavrından çok, peşine düştükleri kaçağa duyduğu kişisel yakınlık ve o dönemde doğal olan politik bilinç yetersizliği rol oynamıştı bu ihanette. Güç koşullar altındaydık ve herkes bu cezanın ibret olsun diye uygulandığının bilincindeydi. Bu acı olayı yaratanların adını vermek, aradan bunca zaman geçtikten sonra, gereksiz. Şu kadarını söyleyelim: Ölen kaçak, o bölgenin genç, yoksul köylülerinden biriydi. Daha önceden tanıdığımız bölgelerden geçiyorduk. 30 [sayfa 133] Haziran'da Lalo Sardinas, maden ocağı bölgesinde tüccarlık yapan Armando Oliver adlı eski bir dostla ilişki kurdu. Californiya bölgesi yakınlarındaki bir evde, Armanda Oliver ve Jorge Abich'le buluştuk. Onlara Minas ve Bueycito'ya' saldırmayı planladığımızı açıkladık. Bu sırrı başkalarına açıklamak tehlikeliydi, ama Lalo Sardinas bu companeroları tanıyor, onlara güveniyordu. Armando'nun verdiği bilgiye göre, Casillas buralara geliyordu, çünkü askerlerin kökleşmiş adetleri gereği, bu bölgede bir sevgilisi vardı. Fakat biz, bir oyun çevirerek bu kötü ünlü subayı tutsak almaktan çok, burada olduğumuz duyulmadan hemen saldırma eğilimindeydik. Saldırının bir gece sonra 31 Temmuz'da gerçekleştirilmesini kararlaştırdık. Armanda Oliver, kamyon, bölgeyi tanıyan bir kılavuz ve Bueycito karayolunu Manzanillo'dan Bayamo'ya giden karayoluna bağlayan köprüyü uçurmak için bir maden işçisi bulacaktı. Ertesi gün, öğleden sonra ikide yürüyüşe geçtik; Sierra Maestra'nın tepesine varmamız iki saat sürdü. Burada bütün sırt çantalarımızı sakladık ve yola arazi donanımımızla devam ettik. Uzun yürüyüşümüz sırasında bir dizi eve rastladık, bunlardan birinde bir eğlence yapılıyordu. Onlarla konuşarak burada olduğumuzun duyulması halinde kendilerini sorumlu tutacağımızı açıkça belirttikten sonra yürüyüşümüzü hızla sürdürdük. Elbette böyle bir karşılaşma büyük tehlikeler yaratmıyordu, çünkü o dönemlerde Sierra Maestra'da telefon ya da başka bir haberleşme olanağı yoktu. Muhbir gideceği yere bizden önce varmak için koşarak gitmek zorundaydı. Companero Santiesteban'ın evine vardık ve burada Armando Oliver'in gönderdiği iki kamyonun dışında, bu yoldaşın kullanmamız için verdiği küçük bir kamyona da bindik. Böylece bütün birlik kamyonlara bindirilmiş olarak (Lalo Sardinas birinci kamyonda, Ramiro benimle birlikte ikinci kamyonda, Ciro ise takımıyla birlikte üçüncü kamyonda) Minas köyüne kadar yaklaşık üç saat yol aldık. Ordu buradan [sayfa 134] bütün nöbetçileri çekmişti. Buradaki görevimiz, kimsenin Bueycito'ya gitmemesi için önlem almaktı. Devrimci orduda bugün binbaşı olan Teğmen Vilo Acuna komutasındaki artçı güç burada kaldı. Biz, diğer güçlerimizle birlikte Bueycito yakınlarına doğru hareket ettik. Bölgeye girerken kömür yüklü bir kamyonu durdurarak, adamlarımızdan birisini kamyonla birlikte, nöbetçi olup olmadığını kontrol etmek için ileriye gönderdik. Bazen, Bueycito girişinde askerler Sierra'dan gelen her şeyi kontrol ediyorlardı. Fakat o an hiç kimse yoktu ortalıkta, bütün nöbetçiler mışıl mışıl uyuyorlardı. Planımız basit fakat cüretliydi: Lalo Sardinas garnizona sol taraftan saldıracaktı. Ramiro ise takımıyla birlikte binayı tümden kuşatacak; kurmay heyetinin makineli tüfeğiyle hazır bekleyecek olan Ciro, önden saldıracaktı. Armando Oliver her şeyden habersizmişçesine arabasıyla gelecek ve aniden arabasının farlarını nöbetçilere çevirecekti. Ramiro'nun adamları o anda garnizona girip herkesi tutsak alacaklardı. Bu sırada, kulübelerinde uyuyan bütün nöbetçileri tutsak etmek için gerekli önlemler de alınmalıydı. Daha sonra Pino del Agua saldırısında ölen Teğmen Noda, ateş başlayıncaya kadar karayolunun trafiğe kapatılmasıyla görevlendirilmişti. William ise, Bueycito'yu ana caddeye bağlayan köprüyü uçurmaya yollanmıştı; böylece düşman birliklerinin yolu bir süre kesilmiş olacaktı. Adamlarımız bölgeyi tanımadıkları ve deneyimsiz oldukları için planı uygulayamadık. Ramiro karanlıkta adamlarından bir kısmını kaybetmiş ve biraz geç kalmış, araba hareket edememiş, adamları bulunmaları gereken konumlara yerleştirirken köpekler havlamaya başlamıştı. Köyün ana yolunda ilerlerken evlerin birinden bir adam çıktı. Adamı görür görmez, "Dur! Kim var orada?" diye bağırdım. Arkadaşı olduğumu sanan adam, kendisini birliğinin ismini vererek tanıttı: "Muhafız!" Tüfeğimi kendisine doğrulttuğumu [sayfa 135] görünce, koşarak eve girdi, hızla kapıyı kapattı; içeriden masa ve sandalyelerin devrildiği duyuldu. Bu arada kırılan bir pencere sesi geldi, biri fazla ses çıkarmadan atlayıp kaçmıştı. Nöbetçiyle aramda sessiz bir anlaşma olmuştu sanki, çünkü benim açımdan, şu an önemli olan garnizonun ele geçirilmesiydi, o nedenle ateş etmek işime gelmemişti. Nöbetçi de, bunun karşılığında bağırarak arkadaşlarını uyarmaya kalkışmadı. İlerlemeye devam ediyor, birliğimizin son bölümünü mevzilerine yerleştiriyorduk. O anda garnizon girişinde nöbet tutan asker, bize doğru ilerlemeye başladı. Köpeklerin bu kadar çok havlamaları dikkatini çekmiş ve askerle karşılaşmam sırasında çıkan sesleri duymuştu mutlaka. Neredeyse çarpışacakken birkaç metre kala durduk; bende Thomson, onda ise bir Garand vardı. Bana İsrael Pardo eşlik etmekteydi. Adama durmasını söyledim, ama silahını ateşe hazır duruma getiren adam, ateş etmem için yeterli küçük bir hareket yaptı: Tetiğe bastım, amacım bütün şarjörü boşaltmaktı, ne var ki silahım ateş almadı. Tümden savunmasız kalmıştım. Bu kez İsrael, 22 kalibrelik arızalı tüfeğiyle ateş etmeyi denedi, bu bozuk tüfek de ateş almadı. İsrael'in hayatta kalmayı nasıl başardığını tam olarak bilmiyorum, anımsadıklarım yalnızca kendime ilişkin: Askerin yağdırdığı kurşun sağnağı arasından hayatımda bir kez daha ulaşamadığım bir hızla koşarak kurtuldum, köşeyi dönüp yan caddeye ulaştım ve orada makineli tüfeğimi atışa hazır duruma getirdim. Bize ateş eden asker, saldırı için işaret vermiş oluyordu, çünkü ilk ateş onun silahından duyulmuştu. Her taraftan atış sesleri gelmeye başlayınca bu asker, ürkerek bir sütunun arkasına gizlendi; birkaç dakika sonra, çarpışma bittiğinde, orada bulduk onu. İsrael, birliğimizle bağlantı kurmak için harekete geçtiğinde silah sesleri kesilmiş ve garnizondakiler teslim olacaklarını bildirmişlerdi. İlk silah atışları duyulduğunda Ramiro'nun adamları tel örgüleri aşıp garnizona arkadan saldırmışlar ve bir tahta kapıyı kurşun yağmuruna tutmuşlardı. [sayfa 136] Garnizonda bulunan oniki askerden, altısı yaralanmıştı. Bizse bir kayıp vermiştik: Aramıza yeni katılanlardan companero Pedro Rivera göğsünden vurulmuştu. Bunun dışında üç de hafif yaralımız vardı. İşimize yarayacak malzemeyi aldıktan sonra garnizonu ateşe verdik. Ve garnizonun çavuşuyla Oran adlı bir muhbir tutsak olarak yanımıza alıp kamyonlara binerek hareket ettik. Yolculuğumuz sırasında köylüler bize soğuk bira ve limonata ikram ettiler. Ortalık iyice aydınlanmıştı artık. Ana caddenin yakınındaki tahta köprü havaya uçurulmuştu. Son kamyonumuz da geçtikten sonra, bir derenin üzerindeki bir başka tahta köprüyü de uçurduk. Köprüleri havaya uçuran madenciyi bize Oliver getirmişti; Cristino Naranjo adlı bu madenci, birliğimize katılmış ve değerli bir savaşçı olmuştu. Binbaşı rütbesine kadar ulaşan Naranjo, devrimin zaferinden bir süre sonra öldürülmüştür. Yolumuza devam ederek Minas'a ulaştık. Küçük bir toplantı yapmak için orada mola verdik. Bölgede tüccarlık yapan Abich'lerden birinin, tutsakları serbest bırakmamız için bizden halk adına ricada bulunması komikti. Onları, ordunun halka karşı katliam yapmasını engellemek için elimizde tuttuğumuzu açıkladık, fakat öyle çok ısrar ettiler ki bırakmayı kabul ettik. Böylece iki tutsak geri gönderilerek halka güvence verildi. Sierra'ya gitmek için bölgeden ayrılmadan önce yoldaşımızı da köy mezarlığına gömdük. Tek tük keşif uçakları çok yükseklerden geçip gitmişti; o nedenle, yolumuzun üzerinde bulunan bir hana girerek yaralılarımızın bakımını yaptık: Biri omzundan yaralanmıştı; kurşun omzunu sıyırmasına karşın oldukça geniş bir yara açmıştı, yaralılar arasından en ağır durumdaki buydu. İkincisi, küçük kalibreli bir silahla elinden yaralanmıştı. Üçüncününse kafasında bir şiş vardı. Companeronun anlattığına göre, yaralanan ya da silah seslerinden ürken garnizona ait katırlar, oraya buraya koşarken çifteleriyle bir moloz parçası fırlatmışlar kafasına. Alto de California'da kamyonları bıraktıktan sonra silahları dağıttık. [sayfa 137] Çarpışmaya katılımım kahramanca değil, son derece alçak gönüllü olmasına karşın -çünkü kurşunlara bedenimin arka kısmını göstermiştim- garnizonun en değerli silahı olan Browning tipi hafif makineli bir tüfeği kendime ayırdım, böylece Thomsondan ve hiçbir zaman gerektiğinde ateş almayan kurşunlarından kurtuldum. En iyi silahlar, en iyi savaşçılara verilmişti. Çarpışmada çok olumsuz tavır alanlara yol verdik; bunlar arasında, ilk silah seslerini duydukları zaman kendilerini nehre atan "ıslaklar" da vardı. Çarpışma sırasında görevlerini en iyi yerine getirenler, saldırıyı yöneten Yüzbaşı Ramiro Valdes ve grubundaki bazı adamlarla bu küçük çarpışmada önemli bir rol oynayan Teğmen Raul Castro Mercader'di. Yeniden tepelere vardığımızda sıkıyönetim ilan edildiğini ve sansür uygulanmaya başlandığını duyduk. Aynı anda devrimin büyük kaybını öğrendik; Frank Pais, Santiago sokaklarında öldürülmüştü. Onun ölümüyle, Küba devriminin hizmetinde geçen en temiz, en onurlu yaşamlardan biri sona erdi. Ve o ağustos ayında, Santiago'da, Havana'da ve başka yerlerde Küba halkı, sokaklara dökülerek kendiliğinden oluşan greve katıldı; bu greve Ağustos Grevi dendi. Hükümet gizli sansürünü ağırlaştırdı; artık söz konusu olan mutlak bir haber yasağıydı. Yeni bir döneme girmiştik; bu dönemin belirleyici özelliği bir yandan çalçene sahte muhalefetin suskunluğu, diğer yandansa Batista'nın adamlarının bütün Küba'da giriştikleri önüne geçilmez cinayetlerdi. Bütün ülkede savaş durumu egemendi, Küba halkı savaşmaya hazırdı. Frank Pais'in ölümüyle en değerli savaşçılarımızdan birini yitirmiştik, ne var ki, katledilmesinin yarattığı tepkiler, mücadeleye yeni güçlerin katıldığını ve halkın mücadele azminin yükseldiğini gösteriyordu. 20 LİDİA VE CLODOMİRA Lidia'yı tanıdığımda devrimci hareket başlayalı altı ay olmuştu. 4. Gerilla Kolu komutanlığında daha çok yeniydim. Yiyecek ve ikmal malzemesi aramak amacıyla ovaya şimşek gibi inişlerimizden birindeydi. Bu kez, Sierra Maestra eteklerinde, Bayamo yakınlarında, San Pablo de Yao'yu seçmiştik hedef olarak. Köyün girişindeki ilk evlerden biri, bir fırıncı ailesine aitti, yani Lidya yaşıyordu bu evde. Daha karşılaştığımız anda, biricik oğlu birliğimizde savaşan bu kırkbeş yaşındaki kadın, herkese örnek olacak bir coşku ve tutkuyla kendini devrime adadı. Adını hatırladığımda bile, bu kusursuz devrimci kadın bende sevgi ve sempatinin de ötesinde duygular uyandırır. Özellikle bana çok bağlıydı, verilen görev ne olursa olsun, benim emrimde çalışmayı yeğlerdi. Lidia, devrimin ve benim hizmetimizde sayısız defalar habercilik yaptı. Santiago de Cuba'dan Havana'ya en gizli ve tehlikeli belgeleri taşır, birliğimizin tüm haberleşmesini yürütür, "El'Cubano Libre" adlı gazetemizi iletirdi. Evrak, ilaç, kısacası ihtiyacımız olan her şeyi, ihtiyacımız olduğu anda, götürür, getirirdi. [sayfa 139] Öylesine cesur ve ataktı ki, başka haberciler onunla birlikte gitmekten çekinirdi. Yoldaşlarından birinin hayranlık ve kınama karışımı bir anlatımla onun için şöyle dediğini hatırlıyorum: "Maceo'dan da[46] daha yürekli bu kadın, ama hepimizi öldürtecek sonunda. Çılgınca işler yapıyor, eğleniyormuş gibi de bir hali var." Lidia ise hiç aldırmadan, düşman hatlarını bir o yana, bir bu yana aşıp duruyordu. Las Vegas de Jibacoa'da, La Mina del Frio bölgesine gönderildiğimde, bu savaşçı kadın, benimle geldi. Bir süredir komuta ettiği yardımcı güçlerin kampından ayrıldı böylece. Kübalılar bir kadının emri altında çalışmaya pek alışık olmadıklarından, onun yüksekten atan tavrı gerilla askerleri arasında hoşnutsuzluk yaratıyordu. En ileri karakoldu bulunduğu nokta, Yao ile Bayamo arasında, La Gueva (Mağara) denilen yerdi. Çok göze çarpan ve tehlikeli bir mevkiydi, düşman askerleri tarafından yeri belirlenmiş, bizimkilerse birçok kez ateş altında oradan çekilmek zorunda kalmışlardı. Lidia'yı kesinlikle bu karakoldan uzaklaştırmak istiyordum, ama o kalmakta ısrar ediyordu. Ancak yeni bir savaş cephesine benimle birlikte gelmek için konumundan ayrılmaya razı oldu. Lidia'nın karakterinin anlaşılmasını sağlayacak bir olayı hatırlıyorum: Cardenas bölgesinden gelen, daha sakalı bitmemiş, çocuk yaşta bir savaşçımız olan Geilin'in öldüğü gündü. Lidia bir görevden dönmüş, ona doğru gidiyordu. Bulundukları mevkiye ayaklarının ucuna basa basa yaklaşan muhafızları gördü. Kuşkusuz bir muhbirin parmağı vardı bu işte. Lidia aniden harekete geçti. Havaya iki el ateş ederek tehlike işareti vermek üzere 32'lik küçük tabancasını çekti. Fakat dost eller hemen onu durdurdu, çünkü bu hareketi hepsinin hayatına mal olabilirdi. Bu sırada, askerler ilerlemiş ve kampın nöbetçisi Guillermo Geilin'e saldırmışlardı. Guilermo cesaretle [sayfa 140] kendini savundu. İki kez yara alıp, düşmanın eline düşerse başına gelecekleri anladığından, kendini öldürdü. Ertesi gün Lidia'ya rastladım. Yüzünden genç savaşçının ölümünden duyduğu üzüntü, çaresizlik ve ateş edip alarm vermesini önleyen kişiye karşı öfke okunuyordu. "Beni öldürselerdi ya, diyordu, ben yaşayacağım kadar yaşadım, ama o yirmi yaşında bile değildi daha." Bu konuda bir süre daha konuştu. Bu kadının, sürekli olarak ölümü küçümsercesine konuşması palavra mıydı? Ne olursa olsun, verilen görevleri hakkıyla yerine getirirdi. Köpekleri sevdiğimi bildiğinden, bana Havana'dan bir köpek yavrusu getirmeye söz vermişti. Tutması zordu bu sözü. Ama, yine de, Batista'nın büyük saldırısı sırasında bunu bile başardı. Dağla ova arasında durmaksızın gidip gelen, son derece önemli belgeleri getirip götüren, dış dünya ile bağlantımızı sağlayan Lidia her zaman çok hareketliydi. Her yere bugün yalnızca adını hatırladığım bir arkadaşıyla giderdi. Clodomira adında, kendisiyle aynı kıratta, bugün yoldaşların saygıyla andığı bir kadın arkadaştı bu. Tehlike karşısında, Lidia ve Clodomira birbirlerinden ayrılmazdılar. Her yere, her zaman yan yana, birlikte gidip gelirlerdi. İşgalden sonra, Lidia, Villas'a varır varmaz gelip beni bulma emri aldı. Gerçekten de, Sierra Maestra'daki genel kurmayla Havana arasında bağlantı elemanlığı görevi yapıyordu. Las Villas'a geldiğimde, onun el yazısıyla yazılmış bir pusula buldum, gelecek yolculuğunda bana küçük bir köpek getireceğini bildiriyordu. Gel gör ki, Lidia ile Clodomira bu yolculuğa çıkamadılar. Savaşçılıkta, devrimcilikte, insanlıkta onların tırnağı kadar bile değeri olmayan bir adam yüzünden ordu gerilla birliğinin mevzilendiği yeri bulmuştu. Lidia ve Clodomiro da oradaydılar. Yoldaşlarımız kanlarının son damlasına kadar savaştı. Lidia yaralı olarak düşman tarafından tutsak edildi. Cesetleri bile bulunamadı. Özgürlük Savaşı'nın son günlerindeki gibi, yine yan yana, son uykularını uyuyorlar kuşkusuz. [sayfa 141] O günlerde baştanbaşa mezarlığa dönüşen adanın bir köşesinde, ücra bir gerilla kampında bulunacak kemikleri belki de. Bununla birlikte, direniş ordusunun bağrında, bu endişe dolu günlerde dövüşen ve kendini feda edenler, hayatlarını her gün tehlikeye atarak, adanın bir ucuyla diğer ucu arasında bağlantı kuran bu iki kadını unutmayacaklar. Bizim için, 1. Cephe'nin gerillacıları için ve kişisel olarak benim için ikisi arasında Lidia ön planda gelir. Bugün, bu ölüyü saygıyla anmak için yazdığım bu sözleri, eskiden neşe taşan adamızda, şimdi adım başında rastlanan mezarlara gösterişsiz bir çiçek gibi bıraktım. [sayfa 142] 21 HOMBRİTO ÇARPIŞMASI Gerilla kolu kurulalı henüz bir ay geçmişti ki, Sierra Maestra'da yerleşik bir yaşam için ilk temelleri atmaya başladık. Vadiden bakıldığında, Sierra Maestra'nın tepesinde üs-tüste duran devasa iki kaya çıkıntısının küçük bir adamı andırması nedeniyle El Hombrito[47] denen vadideydik. Birliğimizi henüz çok deneyimsizdi; ağır koşullarla karşılaşmalarından önce adamları eğitmemiz gerekiyordu. Yalnız, devrimci savaşın zorunlulukları gereği her an savaşa hazır olmalıydık. Küba'nın özgür bölgesi olarak bilinen Sierra Maestra'nın belirli bir bölümüne giren birliklerin yolunu kesmekle görevliydik. 29 Ağustos'ta, daha doğrusu 29 Ağustos gecesi köylülerden biri, büyük bir düşman birliğinin Sierra Maestra'ya çıkmaya hazırlandığını haber verdi. Birlik, El Hombrito'ya giden yoldan (yol bir yandan yeniden vadiye iniyor, öte yandan da Altos de Conrado'ya kadar devam edip, bu arada Sierra Maestra'yı aşıyordu) çıkmayı planlıyordu Sierra Maestra'ya. [sayfa 143] Bize sık sık ulaşan yanlış haberlerden biri olabileceğini göz önüne alarak adamı tutuklayıp, yalan söylemesi halinde kendisini bekleyen korkunç cezaları anlattım. Fakat adam, söylediklerinin doğru olduğunu, askerlerin Sierra Maestra'dan birkaç kilometre uzakta Julio Zapatero'nun çiftliğinde bulunduğunu tekrarlayıp yeminler ediyordu. O gece mevzi aldık. Lalo Sardinas'ın takımı, mevziinizin doğu tarafında, kuru eğrelti otlarıyla kaplı çayırlık alanda bulunacak, bizim tarafımızdan durdurulacak olan düşman birliğini kurşun yağmuruna tutacaktı. Ramiro Valdes ve ateş gücü az olan silahlara sahip adamlar, batı tarafından "akustik ateş" açarak panik yaratacaklardı. Ateş güçleri düşük olmasına karşın bunların bulundukları konum daha az tehlikeliydi, çünkü askerler oraya ulaşmak için derin bir boğazı aşmak zorunda kalacaklardı. Düşmanın dağa çıkmak için kullanacağı patika, Lalo'nun pusuya yattığı tepenin yanından geçiyordu. Ciro, birliğe yandan saldıracaktı. En iyi silahlarla donatılmış nişancılardan oluşan küçük bir takımaysa, ben komuta edecek ve ilk ateşi açarak çarpışmayı başlatacaktım. En iyi adamlar Ramiro'nun takımından Teğmen Raul Mercader'in komutasına verilmişti; o nedenle bu grup zaferin meyvelerini toplamak için, en son saldırıyı yapacaktı. Plan çok basitti: Bir kayanın etrafından dolanmak için yaklaşık doksan derecelik bir açı oluşturan yol üzerindeki küçük dönemeçte, düşman birliğinin on ya da oniki adamı dönemeci geçtikten sonra ben, ateş etmeye başlayacak, böylece adamları birliğin öteki kısmından ayıracaktım. Bu arada, diğer düşman askerleri de yok edilecekti. Raul Mercader'in takımı ilerleyerek ölen düşman askerlerinin silahlarını alacak ve Teğmen Vilo Acuna'nın komutasındaki artçı gücün koruması altında, zaman geçirmeksizin, geri çekilebilecektik. Sabah erken bir saatte, Ramiro Valdes'in konumu olan bir kahve fidanlığından, dağın yamacında bulunan Julio Zapateros'un evini gözetlemeye başladık. Güneş yükselirken uykudan [sayfa 144] uyanan insanların ilk hareketleri görülmekteydi; eve girip çıkanlar oluyordu. Kısa süre sonra, bu adamlardan bazılarının başlarına Batista ordusunun şapkasını oturttuklarını gördük; düşman birliğinin orada olduğunu bildiren köylünün söyledikleri böylece doğrulanıyordu. Bütün adamlarımız mevzi almışlardı. Düşman birliği zorlanarak dağa çıkmaya başladığında, ben de yerime döndüm. O anlarda hiç bitmeyecek gibi geliyordu bekleyiş. Parmaklarım, bu savaşta ilk kez kullanacağım ateşe hazır Browning marka makineli tüfeğimin tetiğini yokluyordu durmadan. Sonunda yaklaştıkları bildirildi, zaten kaygısızca konuşmalarını ve yaptıkları gürültüleri duymaya başlamıştık. İlk düşman askeri dönemeci dönmüştü, onu ikinci ve üçüncü asker izledi. Ne yazık ki aralarındaki uzaklık fazlaydı, tasarladığımız biçimde oniki adamın geçmesini beklemek için zaman olmadığını düşündüm. Altıncı asker dönemeci geçtikten sonra, ön taraftan birinin bağırdığını duyduğum anda askerlerden biri başını kaldırdı; hemen ateş açtım. Altıncı asker devrildi. Bu arada herkes ateş etmeye başlamıştı. Otomatik tüfeğimi ikinci kez ateşleyinceye kadar, yol üzerindeki altı asker de ortadan kayboldu. Raul Mercader'in grubuna saldırı emrini verdim, bu arada bazı gönüllüler de katılmışlardı saldırıya. Düşman üzerine iki yandan ateş edilmekteydi. Öncü gruptan Teğmen Orestes, Raul Mercader ve başkaları ileriye atılarak kayanın ardından, Binbaşı Merob Sosa'nın komutasındaki düşman bölüğünü ateş altına aldılar. Rodolfo Vazquez, benim yaraladığım askerin silahını aldı; bu yaralının bir sıhhiye eri olduğunu, üzerinde muhafızların on ya da oniki kurşunlu 45'lik bir tabancasından başka silah bulunmadığını öğrenince çok üzüldük. Diğer beş asker kaçmıştı; yolun sağına kayıp, kayalığın altındaki bir dere yatağına gizlenerek kurtulmuşlardı. Kısa süre sonra, yürüyüş sırasında beklemedikleri bir anda karşılaştıkları saldırının yarattığı büyük şaşkınlıktan kurtulan askerlerin açtığı bazuka ateşi duyulmaya başladı. [sayfa 145] Benim makineli tüfeğim dışında ağır silah olarak yalnızca bir Maxim tipi makineli tüfek vardı, ancak o da ateş almamıştı; bu tüfeği kullanmakla görevli Julio Perez, ateşlemeyi becerememişti. , Ramiro Valdes, İsrael Pardo ve Joel İglesias, düşmana karşı neredeyse oyuncak silahlarla saldırıya geçmiş, her yandan ateş ederek korkunç bir gürültü çıkmasını sağlamışlardı; bu da düşman askerlerini daha büyük bir şaşkınlığa itmişti. Yanlarda mevzilenmiş takımlara geri çekilme emri verdim. Ardından, biz de geri çekildik. Artçılar, Lalo Sardinas'ın bütün takımı geçene kadar, ateş ederek koruma görevi yapacaklardı. İkinci bir direniş hattı kurmayı planlamıştık. Geri çekilme gerçekleştirildikten sonra, Vilo Acuna da bize yetişti. Acuna kendisine verilen görevi yerine getirmişti, ama bir kaybımız vardı: Joel İglesias'in yeğeni Hermes Leyva ölmüştü. Bu arada Fidel'in gönderdiği bir takımla karşılaştık. Bizden daha üstün düşman güçleriyle çok yakında çarpışmak zorunda kalacağımızı bildirmiştim daha önce Fidel'e. Yüzbaşı İgnecio Perez'in komutasındaki bir takımla birlikte, çarpışmanın gerçekleştiği alandan bin metre kadar uzaklaşarak yeni bir pusu kurduk ve düşmanı beklemeye başladık. Düşman birliği çarpışmanın olduğu küçük düzlüğe geri dönmüştü. Hermes Leyva'nın cesedini gözlerimizin önünde yaktılar; bu yolla intikam alıyorlardı. Çaresiz bir öfke içerisinde, askerlere doğru tüfekler ve makineli tüfekle ateş etmekten başka bir şey gelmiyordu elimizden. Bu ateşe askerler de bazukayla karşılık veriyorlardı. Bu arada, benim aceleyle ateş etmeme neden olan sesin, "Amma da zormuş ha!" diyen bir askere ait olduğunu öğrendim; büyük bir olasılıkla dağa çıkmanın zorluğundan yakınmıştı. Bu çarpışma bize, birliğimizin ne kadar deneyimsiz olduğunu göstermişti: Bu çarpışmadaki gibi, düşman birliğiyle mevzilerimiz arasında on ya da yirmi metreden fazla uzaklık bulunmadığı durumlarda bile, isabetli atışlar yapamıyorduk. Bununla birlikte bizim için bu çarpışma, büyük bir zaferdi, [sayfa 146] çünkü Merob Sosa'nın birliğini tümden durdurmuştuk; Merob gece olunca geri çekilmişti. Düşman karşısında küçük bir zafer kazanmış ve ganimet olarak da küçük bir silah ele geçirmiştik, ama bu bize değerli bir savaşçının hayatına mal olmuştu. Bu çarpışmayı, mevcudu en az yüzkırk olan ve modern bir savaş için gerekli donanıma sahip bir düşman bölüğüne karşı, pek iyi durumda olmayan bir avuç silahla gerçekleştirmiştik. Düşman bize karşı çok sayıda bazuka, hatta mevzilerimize karşı havan topu kullanmıştı. Fakat düşman birliği de, öncüsüne saldırıldığını gördüğünde, aynı bizimkiler gibi, plansız ve rasgele davranmıştı. Bu çarpışmanın ardından bazı terfiler yapıldı. Alfonso Zayas, çarpışmada gösterdiği yüreklilik nedeniyle teğmenliğe yükseltildi. Başka terfiler de olmuştu ama onları şimdi kesin olarak anımsamıyorum. Askerler çekildikten sonra, o gece ya da ertesi gün, Fidel ile görüştük. Fidel, Las Cuevas bölgesinde Batista güçlerine nasıl saldırdığını büyük bir neşe içinde anlattı. Değerli companerolardan bazıları da bu çarpışmada yitirilmişti: Gerillaya ilk katılanlardan Manzanillo'lu Juventino Alarcon, Pastor, Yayo Castillo ve babası Batista ordusunda teğmen olmasına karşın bize katılan, diğerleri gibi büyük bir savaşçı ve dürüst bir genç olan Oliva. Fidel'in giriştiği çarpışma bizimkinden daha önemliydi, çünkü düşmana pusudan saldırılmamış, az çok iyi biçimde savunulan bir karargaha baskın yapılmıştı. Düşman güçlerinin yok edilmesi tümüyle gerçekleşmemiş de olsa, düşmana oldukça yüksek kayıplar verdirilmişti; ertesi gün düşman buradan çekmişti güçlerini. Bu çarpışmanın kahramanlarından biri, birliğimizin yürekli savaşçılarından olan "Zenci Pilon" du. Anlatıldığına göre, bir gün Pilon, girdiği bir kulübede "yanlarında birkaç kutu bulunan bir sürü acayip boru" görmüş. Bunlar düşman tarafından artık gözden çıkarılmış bazukalardı mutlaka. Ne var ki, o sıralar biz, bazukanın yalnızca adını biliyorduk. Böylece, bu silaha ilişkin hemen hiçbir şey bilmeyen Felk (Zenci Pilon), silahları orada bırakarak, ayağından [sayfa 147] yaralı olarak savaştan çekilmişti. Düşmanın küçük, tahkimatlı mevkilerine saldırılarda çok etkili olan bu silahlara sahip olma olanağını, işte böyle kaçırmıştık. Çarpışmamız yeni türden tepkilere yol açmıştı: Bir-iki gün sonra, ordu tarafından yayınlanan bir bültende beş ya da altı ölüden söz ediliyordu. Daha sonra, cesedini yaktıkları companeromuz dışında, dört ya da beş köylüyü katlettiklerini öğrendik. Katil Merob Sosa'ya göre, birliğimizin bölgede olduğunu bildirmedikleri için suçluydu bu köylüler. Abigail, Calkto, Pablito, Lebon (Haiti asıllı) ve Gonzalez'ti öldürülen köylülerin adları. Bu köylüler gerçi bizim çok yakınlarda olduğumuzu biliyor ve bütün köylüler gibi bize sempati duyuyorlardı, ancak, planladığımız harekattan en ufak bilgileri yoktu, harekata en ufak bir katkıda bulunmamışlardı. Batista ordusu komutanlarının yöntemlerini bildiğimiz için, amaçlarımızı köylülerden gizliyorduk. Hatta köylülerden biri rastlantı sonucu pusu kurulan bölgeden geçse, onu, çarpışma bitene kadar tutukluyorduk. Bu talihsiz köylüler kulübelerinde öldürülmüşler, daha sonra da kulübeleri ateşe verilmişti. Bu çarpışma bize, belirli koşullar altında, yürüyüş düzenindeki bir düşman birliğine saldırmanın ne kadar kolay olduğunu göstermişti. Ayrıca, yürüyüş halindeki kolun en başındakileri ateş altına almanın, taktik olarak daha doğru olduğu inancına varmıştık, öndeki ilk askeri ya da askerleri öldürmek, ötekilerin ilerlemek istememesine ve düşman birliğinin hareketsiz kalmasına yol açıyordu. Bu taktik giderek daha da ön plana çıktı ve sonuçta düzenli biçimde uygulanmaya başlandı. Böylece düşman, Sierra Maestra'ya giremez olmuştu. Askerler öncü olmak istemedikleri için huzursuzluklar baş gösteriyordu düşman birlikleri içinde. Fakat bu taktik yerleşinceye kadar daha önümüzde çok sayıda çarpışma vardı. Bu arada Fidel'le görüşerek gerçekleştirdiğimiz küçük Kahramanlıklardan söz ettik; küçük olmalarına karşın bu başarılan, düşmanla aramızdaki güç eşitsizliği (bizimkiler doğru [sayfa 148] dürüst silahlanmamışlar, düşman askeri kuvvetleriyse baştan aşağı donatılmıştı) nedeniyle önemliydi. Artık Batista birliklerinin Sierra'yı bir daha geri dönmemek üzere terk edecekleri an yaklaşmıştı. Sierra'ya yalnızca ara sıra büyük bir cüret göstererek bir tek kişi girebilecekti: Bu, Batista'nın hizmetinde bulunanların içinde en gözü pek, en zalim ve en hırsız komutanlardan biri olan Sanchez Mosquera'ydı. [sayfa 149] 22 PİNO DEL AGUA'DAKİ İLK SAVAŞ 29 Ağustos'ta Fidel'le buluştuktan sonra, birkaç gün, bazen birlikte, bazen ayrı olarak kereste fabrikasının bulunduğu Pino del Agua bölgesine ulaşmak için yürüdük. O sırada aldığımız bilgiye göre, Pino del Agua'da düşman birlikleri yoktu ya da yalnızca-küçük bir garnizon vardı. Fidel'in planı şöyleydi: Eğer söz konusu olan küçük bir garnizonsa derhal ele geçirecektik. Aksi halde, orada kendimizi kısa bir süre için gösterecektik, daha sonra Fidel, birliğiyle birlikte Chivirico bölgesine doğru yoluna devam edecekti. Biz, böyle durumlarda bizim gördüğümüz yerlere, bölgeden geçişimizin köylüler üzerinde yarattığı devrimci havayı yok etmek ve gücünü göstermek için hemen yetişen Batista ordusunu, pusuya yatarak bekleyecektik. Pino del Agua'ya varmamızdan önceki günler, buluştuğumuz Dos Brazos del Guayabo'dan çarpışmanın olacağı bölgeye doğru ilerlerken bazı olaylar meydana gelmişti. Bu olaylarda yer alan kişiler devrimin daha sonraki sürecinde de rol oynadılar. [sayfa 151] Bu olaylardan bir tanesi, El Uvero çarpışmasından önce gerillaya katılan, El Uvero'da bizimle birlikte çarpıştıktan sonra, şimdi gerillayı terk eden bölge köylülerinden Manolo ve Popo Beaton'un firarıydı. Bu kişiler daha sonra, Fidel ihanetlerini affettiği için, yeniden gerillaya alındılar. Fakat hiçbir zaman, yarı bedevi ve haydutvari yaşantı biçimlerini değiştirmediler. Manola, devrim zafere ulaştıktan sonra Binbaşı Cristino Naranjo'yu, bazı kişisel nedenlerden öldürdü. Hapsedildiği La Cabana'dan[48] kaçmayı başardıktan sonra, Sierra Maestra'nın, kendisinin devrim sırasında çarpıştığı bir bölgesinde küçük bir gerilla birliği kurdu. Bu arada, başka suçlarının yanı sıra, ilk günlerden başlayarak devrime katılmış yürekli companero Pancho Tamayo'yu öldürme suçunu da işledi. Sonunda, köylülerden oluşan bir birlik onu ve kardeşi Popo'yu tutukladı, ikisi de Santiago'da kurşun dizildi. Bir başka üzücü olay daha yaşadık: Roberto Rodriguez adlı bir yoldaş emre uymama nedeniyle silahsızlandırılmıştı. Rodriguez, çok disiplinsizdi, o nedenle manga komutanı teğmen, talimatname gereği, elinden silahını almış, bunun üzerine companerolardan birinin silahını kapan Roberto Rodriguez, kendini vurmuştu. Gömülmesi sırasında diğer savaşçılarla aramda küçük bir tartışma çıktı. Ben, askeri törenle gömülmesine karşıydım, ötekilerse, Rodriguez'in de şehit sayılmasını istiyorlardı. Ölen companero ne kadar iyi niteliklere sahip olursa olsun, içinde bulunduğumuz koşullarda intihar kabul edilemez bir davranıştı. Bir emre uymama girişiminden sonra ölen companeroya askeri tören yapmama, ama ölünün başında nöbet bekleme kararı aldık. Bir iki gün önce Rodriguez bana hayat hikayesinin bir bölümünü anlatmıştı. Aşırı duygusal yapıda bir genç olduğu anlaşılıyordu anlattıklarından. Gerilla yaşamının zorluklarına ve askeri disipline uyum sağlamak için çok çaba harcayan bir [sayfa 152] gençti, bünyesinin zayıflığı ve isyancı yapısı nedeniyle uyum sağlamada çok zorlanıyordu. İki gün sonra, 4 Eylül'de gücümüzü göstermek üzere Minas de Bueycito'ya küçük bir müfreze gönderdik. Ciro Redondo'nun komuta ettiği müfreze, dönüşünde, yanında Leanordo Baro adlı bir düşman askerini tutsak olarak getirdi. Baro, karşı devrimci güçler için önemli bir rol oynamıştır. Üzün süre bizim tutsağımız olarak kalan Baro, bir gün bana annesinin yürek parçalayan hastalığından söz etmiş ve beni inandırmıştı. Ona gidebileceğini, ama aynı zamanda, politik olarak etkili bir harekette bulunmasının gerektiğini söyledim. Havana'ya, otobüsle gidebilir, annesini görebilir, daha sonra da elçiliklerden birine sığınarak iltica talebinde bulunabilirdi; gerekçe olarak, bize karşı savaşmak istemediğini söyleyecek ve Batista rejimini suçlayacaktı. Baro, kardeşlerinin rejim için çarpıştığı şu anda, rejimi suçlayamayacağını bildirdi. Sonunda yalnızca bize karşı savaşmak istemediğini açıklaması için anlaştık. Baro'yu, dört companeroyla birlikte gönderdik. Yoldaşlara verdiğimiz kesin talimat gereği, kampta bizi ziyaret eden birçok köylünün ismini öğrenmiş olduğu için, Baro annesi dışında hiç kimseyle görüşmeyecekti. Ayrıca dört companero, Bayamo yakınlarına kadar yürüyecekler, Baro'yu orada bıraktıktan sonra, başka bir yoldan geri döneceklerdi. Adamlarımız kendilerine verilen emirlere uymadılar. Kendilerini gizlemedikleri gibi, serbest bırakılmış bir tutsak, hatta sempatizan olarak görülen bu askerin de katıldığı bir toplantı yaptılar ve talimata karşın, Bayamo'ya jiple gitmeye kalkıştılar. Bayamo yolunda Batista ordusu tarafından yakalanan dört companero öldürüldü. Bu katliama Baro'nun katılıp katılmadığını tam olarak öğrenemedik, ancak kesin olan, Baro'nun hemen Minas de Bueycito'ya yerleşerek katil Sanchez Mosquera'nın komutasına girdiğidir; alışveriş yapmak için gelen, bizimle şu veya bu biçimde ilişkisi olmuş köylüleri teşhis ederek yakalatıyordu. Benim bu yanlışım, Küba halkının sayısız kurbanlar vermesine neden olmuştur. [sayfa 153] Devrimin zaferinden birkaç gün sonra yakalanan Baro, idam edildi. Bu olaydan kısa süre sonra, halkı tarafından coşkuyla karşılandığımız San Pablo de Yao'ya gittik. Orayı birkaç saat için barışçı biçimde ele geçirmiştik (çünkü düşman birliği yoktu) ve hemen çevredeki insanlarla ilişki kurmaya başladık. Bölgedeki bazı insanlarla tanışıp, köyde dükkan sahiplerinin verdiği kamyonları, yine bu dükkanlardan krediyle aldığımız malzemelerle doldurduk. O günlerde ödemelerimizi bonoyla yapıyorduk. Daha sonraları, Havana'da şehit düşünceye dek silah arkadaşımız ve gerillamızın bütün dış bağlantılarından sorumlu Lidia Doce'yi de burada tanıdık. Malzemeleri Yao'dan yukarıya taşıma işi çok zordu, çünkü San Pablo de Yao'dan Pico Verde'ye, La Cristina maden ocağı arazisinden yukarı çıkan yol çok dikti. Bu yolu ancak özel yapılmış kamyonlar, fazla yüklü olmamak koşuluyla çıkabiliyorlardı. Bizim kamyonlarımız yarı yolda bozuldu; bütün yükü, katırlara ve kendi sırtlarımıza yükleyerek çıkardık yukarıya. Bugünlerde çeşitli nedenlerle aramızdan ayrılanlar oldu. İyi bir savaşçı olan bir companero, Yao'ya yürüyüşümüz sırasında nöbetteyken sarhoş olarak bütün birliği tehlikeye attığı için gerilladan ihraç edildi. Jorge Satus ise, manga komutanlığını bırakarak Fidel'in verdiği görevle Miami'ye gitti. Aslında Sotus, Sierra'daki hayata hiçbir zaman uyum gösterememişti. Despot karakteri nedeniyle adamları arasında da sevilmiyordu. Daha sonraki yaşamı sayısız yükselişler ve düşüşler gösterdi. Miami'de tavrı tutarsız, hatta hainceydi. Sonra tekrar ordumuza katıldı; daha önceki hataları affedilmişti. Hubert Matos dönemindeyse, yeniden ihanet etti devrime. Yirmi yıl hapse mahkum olan Sotus, kapatıldığı hapishaneden bir gardiyanın yardımıyla kaçtı ve Miami'ye gitti. Küba topraklarına korsanca bir saldırı yapmak için tekne hazırlarken, kaza sonucu elektrik akımına kapılarak öldü. [sayfa 154] O günlerde aramızdan ayrılan bir başka companero da, hareketimizin kentlerdeki koordinatörü Marcelo Fernandez'di. Fernandez, oldukça uzun bir süre Sierra Maestra'da kaldıktan sonra yeniden kentteki görevine dönmüştü. Bu olaylardan sonra yeniden yürüyüşe geçtik ve 10 Eylül'de, Pino del Agua'ya vardık. Burası Maestra'nın sırtında, bir kereste fabrikasının çevresinde kurulmuş küçük bir yerleşim bölgesidir. O sıralar burayı bir İspanyol yönetmekteydi; köyde birkaç işçi de yaşıyordu. Düşman ordusu ortalıkta görünmüyordu. Köy, o gece, bizim birliklerimiz tarafından kuşatıldı. Fidel'in kolu, köylülerin görebileceği bir biçimde, belirli bir yöne doğru yürüyüşünü sürdürdü, düşman ordusuna bu haberin sızdırılmasını istiyorduk. Fidel'in kolu, herkesin gözü önünde Santiago'ya doğru harekete geçerken, biz gece vakti geri dönüp pusuya yatmış ve düşman ordusunu beklemeye başlamıştık; yaptığımız küçük bir şaşırtma manevrasıydı. Düşmanı çok uzun süre beklemek zorunda kalmazsak, ihtiyacımız olan şeyleri, yine, Cuevas de Peladero denen yerde oturan Tamayo sağlayacaktı. Birliğimizi, bütün yolları denetleyebileceğimiz biçimde yerleştirmiştik. Bir tarafta, Pino del Agua'dan çok uzakta kalan Ayoa'dan Pico Verde'ye giden yola, öte taraftan kamyonlarla geçilmesi olanaksız olup Sierra Maestra'ya doğrudan çıkan yola kadar, tüm çevre denetimimiz altındaydı. Pico Verde'deki küçük grup genel olarak tüfekle silahlandırılmıştı; bu grup, gerektiğinde bize alarm verecekti, çünkü bu yol geri çekilmeye çok elverişliydi. Eylemden sonra biz de bu yolu kullanmak istiyorduk. Efigenio Ameijeiras, yine Pico Verde bölgesinden gelen giriş yollarından birini tutmakla görevlendirilmişti. Komutasındaki takımla birlikte El Zapato bölgesinde kalan Lalo Sardinas, Peladero nehri kıyısında son bulan orman yollarını denetleyecekti. Bu abartılmış bir güvenlik önlemiydi, çünkü bu yola çıkabilmesi için düşmanın, Sierra'da, çok uzun bir yürüyüş yapması gerekiyordu. Oysa düşman [sayfa 155] ordusunun, dağlık bölgede kol düzeni içinde yürüme alışkanlığı yoktu. Ciro Redondo'nun göreviyse, takımıyla, La Siberia'dan gelen yolu savunmaktı. El Uvero ve Pino del Agua adlı iki kereste fabrikasını birbirine bağlayan yol da bu bölgedeydi. Bu yol, Ciro'nun denetlemekle görevlendirildiği Sierra Maestra'nın eteklerindeki mevkiden geçiyordu. Guisa'dan sonra yükselen yolun kayalıklardan oluşan yamacındaki ormanda bekliyorduk; böylece kamyonlara birdenbire saldırabilecek ve büyük bir olasılıkla geçecekleri yerleri yoğun ateş altına alabilecektik. Seçtiğimiz yer, kamyonları çok uzaktan görebilmemize olanak sağlıyordu. Plan basitti: İki yandan da ateş ederek yol dönemecinde ilk kamyonu durduracak, arkadan gelenleri de kurşun yağmuruna tutarak durmaya zorlayacaktık; baskın başarılı olursa üç ya da dört kamyonu ele geçirebileceğimizi düşünüyorduk. Eylemi gerçekleştirecek takım en iyi silahlarla donatılmış ye Yüzbaşı Raul Castro Mercader'in adamlarından bazıları, takviye olarak bu takıma verilmişti. Kurduğumuz pusuda, düşman birliklerinin gelmesini tam yedi gün sabırla bekledik. Yedinci gün pusudakilerin yemeğinin hazırlandığı küçük karargahta bulunduğum sırada, düşmanın yaklaşmakta olduğu bildirildi. Bulunduğumuz bölgede eğim çok fazla olduğundan, bu dik yokuşu çıkmaya çalışan kamyonların motor gürültülerini, kendilerini görmeden çok önce duyabiliyorduk. Birliğimiz savaşa hazırlandı. En önemli noktaya Yüzbaşı İgnacio Perez'in komutasında bulunan adamları yerleştirmiştik. İlk kamyonu bunlar durduracak, diğerleriyse, yanlardan öteki kamyonlara ateş edeceklerdi. Çatışmadan yirmi dakika önce sağnak halinde yağmur yağmaya başlamış, Sierra'da hemen her gün karşılaştığımız bu sağnak, bizi yine iliklerimize kadar ıslatmıştı. Bu sırada ilerlemekte olan düşman ordusu, ani bir baskına uğramaktan çok yağmurdan kaygılanmaktaydı; bu da bizim için oldukça yararlı oldu. Ateşe ilk başlayacak [sayfa 156] olanın elinde Thomson marka makineli tüfek vardı, ancak atış isabetsiz olmuştu. Bundan sonra yaylım ateş başladı; yara almamış fakat korkup paniğe kapılmış olan ilk kamyondaki askerler, kamyondan atlayıp kayaların arkasına gizlenmişler, bu arada, birliğimizin ozanı, değerli savaşçı Crucito'yu -asıl adı Jose de la Cruz- öldürmüşlerdi. Çarpışmada ilginç sahneler yaşanıyordu: Yol dönemecinde bir düşman askeri, kamyonun altına girmiş, kafasını bir an için bile olsa çıkarmıyordu. Ben, bir-iki dakika sonra varmıştım olay yerine. Böyle durumlarda sıkça olduğu gibi, adamlarımızın çoğu, yanlış bir emir nedeniyle geri çekilmekteydi. Mitralyözcü tarafından terk edilen makineli tüfeği kurtarırken Arquimedes Ponseca, elinden yaralanmıştı. Herkese yeniden çarpışmaya girmelerini, ayrıca, saldırıyı daha yoğun biçimde gerçekleştirmek için Lalo Sardinas ile Efigenio Ameijeiras'ın kuvvetlerinin birlikte davranmasını emrettim. Yol üzerinde Tatin adlı bir gerillayla karşılaştım. Kamyonun altındaki askeri göstererek meydan okuyan bir sesle "İste orada, kamyonun altında gizleniyor. Hadi, hadi! Kimin gerçek bir erkek olduğu görülecek şimdi" dedi. Gerillacının söylediklerinden içten içe alınmama karşın (çünkü belli bir güvensizlik ifade ediyordu) cesaretimi toplayarak, Tatin'le birlikte kamyonun altındaki askere yaklaşmaya başladım. Asker, gizlendiği yerden makineli tüfeğiyle ateş ediyordu. Yürekliliğimizi kanıtlamanın bize pahalıya mal olacağını anlamıştık. Böylece, ne ben, ne de bana meydan okuyan gerilla sınavı verebildik. Askerse, makineli tüfeğiyle birlikte sürünerek kaçtı, o da tutsak düşmekten ya da ölmekten kurtulmuştu. Bir bölüğün bindirildiği beş kamyondu pusuya düşen Teğmen Antonio Lopez komutasındaki grup, görevini tümüyle yerine getirmiş ve çarpışma başladıktan sonra hiç kimsenin geçmesine izin vermemişti; üçüncü kamyon orada durdurulmuştu. Ne var ki, bir grup düşman askeri inatla direnerek [sayfa 157] ilerlememizi engelliyordu. Bu arada Lalo Sardinas ve Efigenio Ameijeiras komutasındaki takviye güçleri yetişmiş, kamyonlara saldırarak direnişi kırmıştı. Düşman askerleri kısmen düzensiz bir biçimde, kısmen de kurtarabildikleri iki kamyonla aşağıya doğru kaçtılar, bütün malzemeleri bırakmışlardı. Düşmanın gücünü ve bazı planlarını Gilberto Cardero'dan öğrenmiştik. Bu companero, başka bölgelerde yapılan keşif görevi sırasında düşmana tutsak düşmüş ve bir süre ellerinde kalmıştı. Onu buraya Fidel'i zehirlemesi için getirmişlerdi, küçük bir şişedeki zehiri Fidel'in yemeğine dökecekti. Cardero, kurşun seslerini duyduğunda öteki askerler gibi kamyondan atlamış, fakat kaçmayıp hemen bize teslim olmuş ve yeniden birliğimize katılarak başından geçen serüveni anlatmıştı. İlk kamyonu ele geçirdiğimizde içinde iki ölü ve can çekişirken bile çarpışmayı sürdürmeye uğraşan bir yaralı bulduk. Adamlarımızdan biri, ona, teslim olma olanağı tanımadan -bunu yerine getirebilecek durumda bile değildi, çünkü yarı bilinçsiz bir haldeydi- hayatına son verdi. Bu barbarca davranışı gösteren, bütün ailesi Batista ordusu tarafından öldürülen bir savaşçıydı. Bu savaşçıyı ağır bir biçimde suçladım. Söylediklerimin, kamyonun içinde çadır bezlerinin arasına gizlenmiş sessizce yatan bir başka yaralı asker tarafından duyulduğunu fark etmedim. Benim söylediklerimi ve companeronun özür dilemesini duyduktan sonra meydana çıkarak öldürülmemesini isteyen düşman askeri, bacağından yaralıydı, kurşun bacağını kırmıştı. Öteki kamyonları ele geçirmek için çarpışma devam ettiği sürece yol kenarında yatan bu düşman askeri, ne zaman yanından savaşçılarımızdan biri geçse öldürüleceğinden korkup bağırmaya başlıyordu: "Beni öldürme! Beni öldürme! Che, tutsakların öldürülmeyeceğini söylüyor." Çarpışma bittikten sonra kereste fabrikasına götürülüp ilk tedavisi yapılan bu asker, geriye dönebilmesi için orada bırakıldı. [sayfa 158] Öteki kamyonlarda düşmanın kayıpları pek fazla değildi, fakat çok sayıda silah ele geçirmiştik. Çarpışmanın bilançosu şöyleydi: Brovvning tipi bir otomatik tüfek, beş Garand, cephanesiyle birlikte bir ayaklı makineli tüfek; Efıganio'nun birliği tarafından ele geçirilmişti. Fidel'in birliğinden olan Efigenio, kendi takımının çarpışmada önemli rol oynadığını, o nedenle ele geçirilen silahlardan bazılarının kendisine verilmesini talep etti. Fakat Fidel, tam da bunun için, yani benim birliğimin yeni silahlara kavuşması için bu takımı komutam altına vermişti. O nedenle, karşı çıkışları dikkate almayarak, ele geçirilen silahları, demirbaş listemize alınmamış bir tüfek dışında, kendi adamlarıma dağıttım. Çarpışmada en yararlı olan grubun komutanı Teğmen Antonio Lopez'e Brovvning verildi. Garandlar, Teğmen Jael İglesias'a, Corintha çıkarmasına[49] katılmış ve daha sonra birliğimize gelmiş olan Virelles'e, er Onate'ye ve şimdi adlarını anımsayamadığın iki kişiye verildi. Ele geçirdiğimiz üç kamyonu ise, düşmana zarar vermek için yaktık, çünkü onları yanımızda götürmemiz olanaksızdı. Köyde toplanmaya başladığımızda, üstümüzden, saldırıdan haberdar edilen birkaç küçük uçak geçti, ama açtığımız ateş sonucu uzaklaşmak zorunda kaldılar. Pardo kardeşlerden Mingolo, askerlerin yaklaştığını Fidel'e bildirmek için gönderilmişti; yanlış anımsamıyorsam böyle olmuştu. Arkadan çarpışmanın sonucunu iletmek için bir haberci daha yolladık (bunun dışında, Cardero da serüvenini anlatmak üzere Fidel'e gitmişti). Çarpışmanın bittiğini ve geri çekileceğimizi kendisinin de mevzisini bırakmasını Ciro'ya bildirmek için Mongo Martinez'i görevlendirmiştik. [sayfa 159] Bir süre sonra birkaç el silah sesi duyduk, adamlarımızdan bir grup, saklanmaya çalışan bir düşman askeri görmüş, dur uyarısına uymadığı için ateş açmışlardı. Düşman askeri kaçarken silahını bırakmıştı, adamlarımız, zaferlerinin kanıtı olarak bir Springfield getirmişlerdi beraberlerinde. Bölgede hâlâ, dağınık durumda düşman askerlerinin var olması huzursuz etmişti bizi. Springfield'i demirbaş listemize kaydettik. İki-üç gün sonra birliğimize rastlayan Mongo Martinez, bir düşman askerinin saldırısına uğradığını ve yaralandığı için kaçmak zorunda kaldığını bildirdi. Yüzünde barut izleri görülüyordu, pudralanmış gibiydi sanki. Savaşçılarımızın düşmandan aldıklarını düşündükleri Springfield onun silahıydı. Yaralı companero, Batista'nın askerlerinin yakında olduğunu düşündüğü için kestirme yoldan yürümeye kalkışmış ve ormanda yolunu yitirmişti. Sonuçta, Ciro Redondo'ya çarpışmaya ilişkin bilgi ve geri çekilme emri iletilememişti. Çarpışmanın sesini uzaktan duymuş olan Ciro, ertesi gün bize bir haberci göndermişti, çekilme emrini bu haberciyle kendisine ulaştırdık. B-26'lar[50] kereste fabrikası üzerinde alçaktan uçup kurban ararken, biz, kahvaltı ediyor, ev sahibemizin ikram ettiği kakaomuzu içiyorduk. Neredeyse çatılara değecek kadar alçaktan uçan B-26'lara kaygıyla bakıyordu ev sahibemiz. Uçaklar uzaklaştıktan sonra, harekete geçeceğimiz sırada, birkaç saat öncesine kadar Ciro'nun denetlediği La Siberia'ya giden yolda düşman askerleriyle dolu dört kamyon gördük. Daha önceki grubun ters istikametine giden bu kamyonları da pusuya düşürebilirdik, fakat artık çok geçti; birliğimizin büyük bir bölümü güvenlikli mevzilere geri çekilmişti. Havaya iki el ateş ederek geri çekilme işareti verdik ve sessizce yürüyüşe geçtik. [sayfa 160] Yaratığı yankılar bakımından önemli olmuştu bu çarpışma, haber bütün Küba'ya yayılmıştı. Düşman ordusundan üç asker öldürmüş, birini de yaralamıştık (bu askeri daha sonra serbest bıraktık). Ayrıca, ertesi gün, çarpışma alanını bir kez daha gözden geçiren Efigenio'nun takımı, bir düşman askerini daha tutsak almıştı; bu, savaşın bitimine kadar birliğimizde kalarak aşçılık yapan Onbaşı Alejandro'ydu. Ölümü birliğimizi ölçüsüz üzüntüye boğan companero Crucito'yu gömdük. Köylü ozanımızı, soylu yoldaşımızı yitirdiğimizden hepimiz yas içindeydik. Bu çarpışmada yararlılık gösterenler şunlardı: Teğmen Efigenio Ameijeiras, Yüzbaşı Lalo Sardinas, Yüzbaşı Victor Mora, Teğmen Antonio Lopez ve mangası, o zaman er olan Dermidio Escalona ve elindeki yara iyileştikten sonra kendisine ayaklı makineli tüfek verilen er Arquimades Fonseca. Bir ölümüz ve bir hafif yaralımız vardı. Bazıları da sıyırma ve çarpma sonucu ufak tefek yaralar almışlardı. Mongo'nun yaraları da bu türdendi. Pino del Agua'yı ayrı ayrı yollardan terk ederek, birliğimizi yeniden örgütlemek ve yoldaş Fidel'i beklemek için Pico Verde bölgesine çekildik. Fidel, çarpışmamızdan haberdar edilmişti. Çarpışmanın değerlendirilmesi, politik ve askeri bir başarı kazanmış olmamıza rağmen, zayıflıklarımızın çok büyük olduğunu göstermişti. Baskın etkeni daha iyi kullanılıp ilk üç kamyondaki askerlerin büyük çoğunluğu yok edilmeliydi. Bunun dışında, çarpışma başladıktan sonra, geri çekilme emri verildiği yolunda bir söylenti çıkmış, bu da, adamlarımız üzerinde kontrolü yitirmemize ve adamların çarpışma isteğinin kırılmasına yol açmıştı. Çok az sayıda düşman askeri tarafından savunulan kamyonların ele geçirilmesi sırasında da yeterince ısrarlı olunamamıştı. Bir gece boyunca kereste fabrikasında kalmamızsa, gereksiz bir tehlikeydi. Son olarak, geri çekilişimiz, oldukça düzensiz biçimde gerçekleşmişti. Bütün [sayfa 161] bunlar, birliğimizin savaş hazırlıklarını ve disiplinini güçlendirmemizin ne kadar gerekli olduğunu göstermekteydi. Önümüzdeki günleri bu göreve adayacaktık. [sayfa 162] 23 ACI BİR OLAY Pino del Agua çarpışmasından hemen sonra, Fidel'in birliğinden bazı güçlerle takviye edilen gerilla birliğimizin örgütsel aygıtını geliştirme çalışmalarına başladık. Birliğin savaşta daha etkili olmasını amaçlıyorduk. Pino del Agua çarpışmasında büyük yararlılık gösteren ve hepsi de görev bilincine sahip gençlerden oluşan, Teğmen Lopez'in komutası altındaki mangaya, bir disiplin komisyonu kurma görevi verildi. Bu komisyonun görevi, dikkatlilik, genel olarak disiplin, kampın temiz tutulması ve devrimci moral konularında saptanan kuralların çiğnenmemesini gözetmekti. Ancak, komisyonun yaşamı çok kısa sürdü; kurulduktan birkaç gün sonra acıklı bir biçimde dağıldı. O sıralarda, La Botella adlı tepenin dolaylarında, uğrak yeri olarak kullandığımız küçük bir kampta, bir kaçak idam edildi. Birkaç ay önce, bir tüfekle birlikte birliğimizden kaçan Cuervo'nun tüfeğini ne yaptığını bilmiyorduk ama, kendisinin ne işler karıştırdığından haberimiz vardı. Devrim uğruna mücadele etme ve muhbirleri cezalandırma maskesi altında [sayfa 163] da Sierra'da yaşayan halkın bir bölümünü soyup soğana çevirmişti; belki de orduyla anlaşarak yapmıştı bunu. Cuervo, aynı zamanda birlikten kaçtığı için duruşma uzun sürmemiş ve öldürülmesine karar verilmişti. Bölgede egemen olan özel koşullardan yararlanarak suç işlemeye başlayan bu gibi toplum düşmanı kişilerin ortadan kaldırılması, ne yazık ki Sierra Maestra'da sıkça yaşanıyordu. Fidel'in, El Sonador bölgesini dolaşıp Chivirico'ya kadar ulaştıktan sonra, bizim eski harekat bölgemize geri döndüğünü öğrenmiştik; o nedenle, onunla olanaklar elverdiğince çabuk ilişki kurmak için Peladero'ya hareket ettik. O sıralarda kıyı bölgesinde Juan Balansa adlı bir tüccar yaşamaktaydı. Diktatörlükle ve büyük toprak sahipleriyle ilişkisi herkes tarafından bilinmesine karşın, kimsenin, bize karşı açık bir düşmanlık içinde olduğunu söyleyemeyeceği Balans'ın, bütün bölgede dayanıklılığı ve gücü nedeniyle ün yapmış bir katırı vardı. Bu katıra savaş vergisi olarak el koyduk. Katırı, Peladero nehri yakınlarında Pinalito denen bölgeye götürmek için çok dik kayalardan aşağıya inmek zorundaydık. Hayvanı ya kesip parçalayarak etlerini yanımızda götürecek, ya da onu düşman bölgesinde bırakacaktık. Bir üçüncü seçenek de onu gidebildiği yere kadar götürmekti. Üçüncü seçeneği denemeye karar verdik, çünkü hayvanı kesmek ve etini taşımak çok zordu. Otlara tutunarak, kayarak ya da zeminin girinti çıkıntılarına yapışarak geçebildiğimiz yerlerde, bu hayvan, kararlı ve emin adımlarla kayalıklardan aşağı iniyordu. Oysa maskotumuz küçük köpeği bile savaşçılarımız taşımak zorunda kalmışlardı. Katır, olağanüstü akrobatlık yeteneğini gösteriyordu bize. Peladero'yu büyük taşların bulunduğu bir yerden geçerken de aynı yeteneğini sürdürdü; bir kaya dan ötekine akıl almaz bir biçimde sıçrıyordu. Böylece hayatta kalmayı başardı. Daha sonraları bu katıra ben bindim; ilk kez böyle sürekli bir binek hayvanım oluyordu. Sierra'daki sayısız çarpışmalarımızdan [sayfa 164] birinde Sanchez Mosquera'nın eline düşünceye kadar benim oldu bu katır. Disiplin komisyonunun dağılmasına yol açan can sıkıcı olay Peladero kıyısında meydana geldi. Konulan disiplin kurallarını onaylamayan bazı companeroların direnişiyle karşılaşıyordu komisyon. Bu da sert önlemlere başvurmayı zorunlu kılıyordu. Artçılardan bir grup komisyon üyelerine kötü bir oyun oynamıştı: Komisyon sözüm ona çok önemli bir sorunun çözümü için acele yardıma çağrılmıştı. Gerillacılar, komisyondaki companerolarıyla alay etmek için, ortaya insan dışkısı yığmışlar ve disiplin komisyonuna önemli sorun olarak bunu göstermişlerdi. Bu tatsız olayın ardından birçok kişi tutuklandı. Bir suçluyu idam etmek gibi üzücü bir görevle karşılaştığımız zaman cellatlık görevini hevesle üstlenmekle ün yapan Humberto Rodriguez de vardı aralarında. Humberto Rodriguez, devrimin zaferinden sonra, bulunduğu hapishanede, bir başka askerle birlikte, bir mahkumu öldürüp kaçtı. Humberto'yla birlikte iki ya da üç companero daha hapsedilmişti. Gerilla savaşının ağır koşulları altında hapis cezası pek önemli bir ceza değildir, işlenen suç ağır olduğundaysa, disiplinsizlik suçunu işleyenlere, bir ya da daha çok gün yemek verilmiyordu; bu epeyce etkileyici bir cezaydı. Olaydan iki gün sonra, henüz olaya karışanlar hapisten çıkmamışken, Fidel'in yakınlarda El Zapato denen bölgede olduğunu haber aldık. Onu karşılamak ve onunla konuşmak için oraya gittim. Fidel'le karşılaşalı daha birkaç dakika olmuştu ki Ramiro Valdes bir haberle çıkageldi. Lalo Sardinas, disiplinsiz davranan bir companeroyu öfkeli bir biçimde cezalandırmaya kalkışmış, tabancasının kabzasıyla companeronun kafasına vuracakken silahı ateş almış ve companero kaza yerinde ölmüştü. Birlikte bir isyan başlangıcının belirtileri görülüyordu. Hemen olay yerine giderek Lalo'yu gözaltına aldım; ona karşı genel bir düşmanlık havası vardı. Lalo'nun derhal yargılanıp idam edilmesini istiyorlardı. [sayfa 165] Tanıkları dinlemeye ve kanıtları toplamaya başladık. İfadeler ikiye ayrılmıştı: Bir kısmı ısrarla bunun kasıtlı bir cinayet olduğunu söylüyordu. Bazıları içinse söz konusu olay bir kazaydı. Bütün bunların ötesinde, gerilla içinde bir companeroya bedeni ceza vermenin kesinlikle yasaklanmış olmasına karşın Lalo Sardinas, bu yasağı pek çok kez çiğnemişti. Durum çok hassastı: Companero Sardinas, çok yürekli bir savaşçı, disipline sıkı sıkıya bağlı bir gerillacı ve olağanüstü fedakar bir insandı. Oysa ölüm cezasında diretenler birliğimizin en iyileri olmaktan çok uzaktılar. Bir takım etkenlerin de önemli rolü vardı; bu etkenler arasında disiplinin kabul ettirilmesi birinci sıradaydı. Gece bastırana kadar tanıkları dinledik. Fidel de gelmişti; ölüm cezasının uygulanmasına karşı olduğu halde, bütün savaşçıların düşüncelerini dinlemeden karar vermenin akıllıca bir iş olmayacağını biliyordu. Yargılamanın ikinci bölümüne geçildiğinde bana ve Fidel'e sanığı savunma görevi düştü. Sanık, en ufak bir korku belirtisi göstermeksizin istifini bozmadan dinliyordu konuşmaları. Öldürülmesini talep eden birçok ateşli konuşmadan sonra sıra bana gelmişti. Herkesi sorun üzerine etraflıca düşünmeye çağırdım. Companeronun ölümünün, savaş halinde bulunduğumuz için, içinde yaşadığımız koşullardan kaynaklandığını ve son tahlilde bunun suçlusunun diktatör Batista olduğunu söyledim. Ama, sanığa karşı düşmanlık hisleriyle dolu dinleyicilerde sözlerim pek yankı bulmadı. Gece olmuştu; tartışmayı sürdürebilmek için birkaç meşaleyle mum yakmıştık. Ve Fidel konuşmaya başladı. Bir saat boyunca, companero Sardinas'ın neden ölümle cezalandırılmaması gerektiğini açıkladı. Hatalarımızı, her gün disiplin kurallarını ve başka kuralları çiğneyişimizi ve buna neden olan zayıflıkları anlattı. Sonuç olarak, Lalo'nun bu yanlış hareketi disiplini korumak için yaptığının akıllardan çıkarılmaması gerektiğini söyledi. Meşalelerin aydınlattığı ormanda, sesi ve heybetli yapısıyla dokunaklı bir hava yaratmıştı. [sayfa 166] Adamlarımızın birçoğunun düşüncesinin, önderimizin konuşmasından sonra değiştiği görülüyordu. Fidel'in muazzam ikna gücü o gece sınav vermişti. Yine de, Fidel'in etkileyici konuşması sorunu çözmeye yetmemişti. Sonunda, iki ceza biçimini oya sunmak gerektiğinde karar kıldık: Lalo ya derhal öldürülecek ya da rütbeleri sökülecekti. Bir insan hayatının söz konusu olduğu bu oylamada, galeyana gelen duyguların beslediği birçok güç yarış ediyordu. Oylama, bazıları iki kez oy kullandığı ve kurallara aykırı olarak propaganda yapıldığı için yarıda kesildi. Herkese, bir kez daha, iki ceza biçimini anlattık ye kararlarını net ve anlaşılır biçimde açıklamalarını istedik. Ben, küçük bir not defterine oyları işliyordum. Lalo'yu çoğumuz severdik; suçlu olduğunu kabul ediyor, fakat devrimin en değerli elemanlarından biri olduğu için, hayatının kurtulmasını istiyorduk. Birliğimize yeni katılan Onoria adlı genç bir kızın -o sıralar neredeyse çocuktu Onoria- korkulu bir sesle oylamaya katılmak için izin istemesini anımsıyorum. Onu da oylamaya katmış ve daha sonra da sayıma geçmiştik. Bu tuhaf oylamanın sonuçlarını, laboratuvar analizlerinde kullanılanlara benzer küçük kağıtlara işliyordum. Oylar oldukça eşit biçimde dağılmıştı. Son duraksamalardan sonra 146 gerillacının katıldığı oylama şöyle sonuçlanmıştı: Ölüm cezası 70, rütbelerin sökülmesi 76. Lalo kurtulmuştu. Ancak, iş bununla da bitmedi. Ertesi gün, çoğunluk kararını kabul etmeyen bir grup, gerilladan ayrılma kararı aldı. Bunlar arasında insan olarak pek fazla değeri olmayan birçok adam vardı, fakat içlerinde gerçekten iyi gençler de bulunuyordu. Tuhaf olan, disiplin komisyonunun komutanı olan teğmenle, bu gruptan birçok kişinin de devrimci orduyu terk etmeleriydi. Bunlardan bazılarının adlarını anımsıyorum: Birinin adı Curro, amcası Batista hükümetinde bakan olmasına [sayfa 167] karşın bize katılan ötekininkiyse Pardo Jimenez'di. Antonio Lopez de gidenler arasındaydı. Bu companeroların daha sonraki yaşamlarını bilmiyorum. Fakat onlarla birlikte giden üç kardeşin (Canizares'ler) kaderlerinin hiç de parlak olmadığını biliyorum. Bunlardan biri Domuzlar Körfezi'nde öldü, bir diğeri, kiralık askerlerin yine orada giriştikleri bir istila girişiminde yakalandı. Çoğunluğun kararına saygı göstermeyerek, karşı çıkışlarını mücadeleden çekilerek gösteren bu adamlar, daha sonra düşmanın hizmetine girerek topraklarımızda bize karşı savaşmak için, birer hain olarak geri döndüler. Devrimci savaşımızın gelişimine yeni nitelikler kazandıran güçler oluşmuştu artık. Önderler ve savaşçılar giderek daha çok bilinçleniyordu; toprak reformu ve toplumsal yapının tam ve derin biçimde değiştirilmesinin gerekliliği en temel amacımızdı. Ne var ki, çoğunluğun ve en iyilerin bu yüksek bilince ulaşmaları, mücadeleye yalnızca serüven hevesi nedeniyle ya da yalnızca başarılı olmak için değil, aynı zamanda maddi çıkar elde etmek umuduyla katılan unsurlarla bir dizi çatışmaya neden olmuştu. Başka hoşnutsuzlar da ayrılmıştı aramızdan, adlarını şimdi anımsamıyorum. Fakat bunların içinden Robento'yu bugüne kadar unutmadım. Conte Agüero soytarısına yalanlarla dolu uzun bir öykü anlatmıştı Roberto. Agüero da bunu Bohemia dergisinde yayınlamıştı. Lalo Sardinas'ın komuta yetkileri elinden alınmış ve tek başına küçük bir devriyeyle düşmana karşı savaşarak doğru yola gelmeye mahkum edilmişti. Lalo'nun amcası olan birliğimiz teğmenlerinden biri de (Joaquin de la Rosa) Lalo'yla gitmeye karar verdi. Sardinas'ın yerine Fidel, kendi birliğinin en iyi savaşçılarından biri olan Camilo Cienfuegos'u verdi bana. Camilo yüzbaşı rütbesine yükseltilerek gerilla kolumuzun öncü gücünün komutanı oldu. Devrim adını kullanarak ilk çarpışmalarımızın gerçekleştiği bölgelerde haydutluk yapan ve ayrıca Caracas ve El Lomon [sayfa 168] bölgelerini haraca kesen bazı soyguncuları yok etmek için hemen harekete geçmeliydik. Camilo'nun birliğimizdeki ilk görevi, daha sonra cezalandırmak için bu adamları yakalamak üzere hızla yürüyüşe geçmekti. [sayfa 169] 24 HAYDUTLUĞA KARŞI MÜCADELE Sierra'daki koşullar artık oldukça geniş bir alanda serbestçe yaşamamıza olanak veriyordu. Bu bölge ordu tarafından işgal edilmemişti ve askerler buraya adım bile atamıyorlardı. Ancak, biz, yeterince kapsamlı ve sıkı bir yönetim sistemi örgütleyememiştik. Eğer bunu yapabilmiş olsaydık, devrimci eylemler maskesi altında soygun yapan, birçok yasadışı iş çeviren bu haydutların bu kadar rahat harekat etmesi önlenebilirdi. Bunun ötesinde, Sierra'da politik yapılanma henüz rayına oturmamıştı, halkın politik olgunluğu epeyce yüzeyseldi ve düşman ordusunun yakında oluşunun yarattığı tehlike, bu eksikliği gidermemizi olanaksızlaştırıyordu. Düşman çemberi yine daralmıştı; Sierra'ya yapılacak planlı bir saldırının belirtileri vardı. Bu durum, bölge halkını huzursuzlaştırıyor ve içlerinden en zayıflarını, Batista'nın katillerinin saldırısından kaçmak için çareler aramaya itiyordu. Sanchez Mosquera, Minas de Bueycito'da karargah kurmuştu, yeni bir düşman saldırısının bütün belirtileri apaçık görülmekteydi. [sayfa 171] Buna karşın, 1957 Ekim'inde, El Hombrito vadisinde, bir özgür bölgenin temellerini atmış ve Sierra'da sanayi üretiminin ilk başlangıcını yaparak bir fırın kurmuştuk. Aynı bölgede, gerillaya girmek için Önsınav niteliğindeki bir kamp bulunuyordu; bize katılmak isteyen gençler, gerilla savaşçılarının güven duyduğu bazı köylülerin denetimi altında yaşıyorlardı burada. Bu grubun komutanı, El Uvero çarpışmasından birkaç gün önce birliğimize katılan Aristidio adlı bir köylüydü. Aristidio, düşüp kaburgalarından birini kırdığı için El Uvero çarpışmasına katılmamış, daha sonra da gerilla birliğinde kalmaya pek istekli görünmemişti. Gerçek anlamını bilmeden gerillaya katılan köylülerin tipik örneğiydi Aristidio. Durumu kendince değerlendirip "siperde" kalmayı yeğlemiş, tabancasını birkaç pesoya satarak, gerillacılar çekildiğinde evinde oturup yakalanmayı bekleyecek kadar aptal olmadığını, orduyla bağlantı kuracağını anlatmaya başlamıştı ortalıkta. Bu sözler çeşitli biçimlerde bana kadar gelmişti. Devrim o sıralarda zor günler yaşıyordu. Bir harekat bölgesinin sorumlusu olarak bana verilen yetkilerin desteğinde, bir soruşturma başlattım. Bu köylüyü savaş mahkemesinde yargıladıktan sonra ölüme mahkum ettik. Bugün, Aristidio'nun gerçekten ölüm cezası gerektirecek bir suç işleyip işlemediğini, devrimci yapılanma döneminde yararlı olabilecek bir insanın yaşamını o zaman kurtarmanın olanaklı olup olmadığını kendi kendimize sorabiliriz. Savaş zor ve katıdır, düşmanın saldırganlığını arttırdığı böyle dönemlerde, en ufak ihanet olasılığına bile göz yumulamaz. Bu olay, gerilla ordusunun daha güçsüz olduğu birkaç ay önce, ya da daha çok sağlamlaştığı birkaç ay sonra gerçekleşseydi, belki de Aristidio'nun hayatı kurtulabilirdi. Ancak, onun bir devrim savaşçısı olarak zayıflığı, böylesine ağır bir suçu ölümle cezalandırabilecek kadar güçlü, fakat bir başka ceza uygulamak (hapishanelerimiz ve başka olanaklarımız yoktu) için de güçsüz olduğumuz bir anda ortaya çıkmıştı. Bölgeyi geçici olarak terk ederek, Fidel'le buluşup çok sayıda [sayfa 172] haydudu yakalayacağımız Magdalena ırmağı dolaylarında bulunan Los Cocos'a doğru harekete geçtik. Çinli Chang'ın başını çektiği bu haydut çetesi Caracas bölgesinde etkinlik gösteriyordu. Yaklaşık on gün kalacağımız bölgeye geldiğimizde, öncü güçle birlikte bizden önce buraya ulaşan Camilo, birçok haydut yakalamıştı bile. Temizleme harekatı on gün kadar sürdü. Bölgedeki bir köylü kulübesinde yargılanan Çinli Chang ölüme mahkum edildi; bu haydut, çetesinin başı olarak birçok köylüyü öldürmüş, bir çoğuna da işkence yapmış, bütün bölgede dehşet yaratmak amacıyla devrimin adını kullanmış ve devrimci mücadeleye ait malları çalmıştı. Çinli Chang'la birlikte, bir genç kızın ırzına geçen bir köylü de idam edildi. Bu adam devrim ordusunun kuryesi olarak yetkisini kötüye kullanmıştı. Haydut çetesinin diğer üyeleri de yargılandılar; çete, kentlerden gelen bazı gençlerle, Çinli Chang'ın kendilerine sunduğu başıboş, rahat ve özgür bir yaşam yüzünden baştan çıkan köylülerden oluşuyordu. Çete üyelerinin çoğu serbest bırakıldı. Ama içlerinden üçü için sembolik bir cezalandırma gösterisi yapma kararı aldık. Önce, kızın ırzına geçen köylüyle Çinli Chang'ın cezası infaz edildi; ağaca bağlanmışlardı, ikisi de soğukkanlıydı. Irza geçmiş olan köylü, gözlerini bağlatmaksızın ve devrim lehinde slogan bağırarak öldü. Çinli Chang da son derece sakin bir biçimde bekledi ölümünü. Peder Sardinas'ın kendisini kutsamasını istemişti, fakat Sardinas o sırada kampta bulunmadığı için bu dileği yerine getirilemedi. Bunun üzerine Chang, bu dileğinin bizim tarafımızdan yazılı olarak saptanmasını rica etti, sanki öbür dünya da bu yazılı kanıt ona daha iyi koşullar sağlayacaktı. Ondan sonra sıra, çete elemanlarından üç gencin sembolik idamına geldi. Çinli Chang'ın zorbalıklarına büyük ölçüde katılmış olan bu üç gence bir şans daha tanınmasını istemişti Fidel. Gözlerini bağladık ve kurşuna dizecekmiş gibi sıraladık; bu onlar için ağır bir cezaydı. Havaya ateş edildikten sonra hâlâ sağ olduklarını fark ettiklerinde, içlerinden biri [sayfa 173} birdenbire yaşadığı bu mutluluğun ve duyduğu minnettarlığın kanıtı olarak oldukça ilginç bir hareket yaptı, sanki babasını öpermiş gibi şapır şupur öptü beni. Bu olaya CIA ajanı Andrew Saint George tanık olmuş, Look dergisinde yayınladığı röportaj, ABD'de yılın en sansasyonel röportajı olarak ödül almıştı. Sierra'da ilk kez uygulanan bu sistem, bugün barbarca görülebilir. Yalnız oldukça ciddi suçlar işleyen bu adamların, hayatları korunup başka biçimlerde cezalandırılmaları için elimizde olanak olmadığı düşünülmeli. Söz konusu üç genç devrimci orduya katıldılar ve tüm devrimci savaş süresince bunlardan ikisine ilişkin çok şeyler duydum. Üçüncüsü uzun süre benim birliğimde görev yaptı. Savaşçılar arasında savaş anıları anlatılıp değerlendirildiğinde, bunun anlattıklarına inanmayanlar olursa hemen, "Ben hiçbir zaman ölümden korkmadım" der ve üstüne basarak şunu eklerdi: "Che tanığımdır." Bununla kurşuna dizilme sahnesini anımsatmaktaydı. İki-üç gün sonra, başka bir grup daha yakalandı. Bu grubun idam edilmesi bizim için acı oldu. İçlerinde gerillamızı ilk destekleyenlerden Dionisio adlı bir köylüyle, eniştesi Juan Lebrigio da vardı. Hain Eutimio Guerra'nın içyüzünün açığa çıkarılmasında bize yardımcı olan ve devrimin en zor anlarında destek sağlayan Dionisio da eniştesi gibi güvenimizi tamamıyla kötüye kullanmıştı. Bunlar, kent örgütlerinden gelen bütün gıda maddelerine el koymuşlar, davarların kesilmesi için birkaç kamp yeri bile kurmuşlardı. Daha sonraları bu yol onları cinayet işlemeye kadar götürmüştü. O sıralarda Sierra'da bir adamın ekonomik durumu karılarının sayısına göre saptanırdı. Dionisio da bu adete uymuş, devrimin kendisine sağladığı güçten yararlanıp, kendisini hükümdar gibi görmeye başlamıştı; Üç ayrı evde üç karısı ve oldukça zengin yiyecek stoku bulunuyordu. Yargılama sırasında; Fidel öfkeyle kendisini devrime ihanetle ve halka ait paralarla üç kadın beslediği için ahlaksızlıkla suçlayınca, Dionisio, [sayfa 174} köylülere özgü bir saflıkla beslediği kadınların üç değil, iki olduğunu söyledi, çünkü birisi kendi nikahlı karısıydı. Onlarla birlikte Masferrer'in gönderdiği suçlarını itiraf eden iki ajanla, Echeverria adlı bir genç de idam edildi. Devrim ordusuna birkaç savaşçı vermiş bir aileden olan Echeverria'nın kardeşlerinden biri, Granma'yla gelenler arasında bulunuyordu. Bu genç küçük bir birlik kurarak bizim gelişimizi beklemiş, fakat bir süre sonra anlaşılmaz nedenlerle gerilla bölgesine soygun için saldırılar düzenlemeye başlamıştı. Echeverria'nın yargılanması dokunaklı oldu. Hatasını anlamıştı, fakat buna karşın idam edilmek istemiyordu; ilk çarpışmada ölmesine izin vermemiz için yalvarıyordu. İlk çarpışmada kendisi ölüme atılacaktı, buna yemin ediyor, yalnızca ailesinin adını lekelemek istemediğini söylüyordu. Ölüme mahkum edildikten sonra Echeverria (Biz ona El Bizco[51] diyorduk) annesine uzun ve duygulandırıcı bir mektup yazdı. Mektupta kendisine verilen cezanın yerinde olduğundan söz ediyor, annesinden devrime bağlı kalmasını istiyordu. Son olarak idam edilen El Maestro dediğimiz, renkli kişiliği olan biriydi. Oldukça hasta olduğum, zor bir dönemde, dağlarda oraya buraya dolaşırken bana eşlik eden bu adam, daha sonra hastalığını bahane ederek gerilladan ayrılmış ve sefih bir hayat sürmeye başlamıştı. Başardığı en büyük işlerden biri de kendisini "Dr. Guevara" olarak tanıtmaktı. Bundan yararlanarak, bir keresinde, tedavi için kendisine başvuran hasta bir köylü kızına tecavüz etmeye yeltenmişti. İki casus dışında hepsi, ölmeden önce devrime bağlılıklarını bildirmişlerdi. Ben orada değildim, bana daha sonra anlattılar: Bu kez orada bulunan Peder Sardinas, ölüme mahkum edilenlerden birine yaklaşıp son telkinde bulunmak istediğinde adam şöyle demişti: "Bakın Peder, size başkalarının ihtiyacı olabilir. Doğruyu söylemek gerekirse, ben böyle şeylere pek inanmıyorum." [sayfa 175} Devrim böyle adamlarla yapıldı. Önceleri her türlü haksızlığa karşı olan bu yanlız adamlar, daha sonra giderek kendi ihtiyaçlarını karşılamayı alışkanlık haline getirdiler; toplumu değiştirmeye yönelik bu mücadeleyi kavramış olmaktan uzaktılar. Devrim, bu adamlar üzerindeki denetimini bir an için gevşettiğinde, hemen hataya düşüyorlar ve bu hatalar onları, ürkütücü bir kolaylıkla, suça itiyordu. Dionisio ya da Labrigio, devrimin canlarını bağışladığı ve hatta bugün ordumuzda görev yapan herhangi bir suçludan daha kötü değillerdi, ancak, o anki koşullar, katı biçimde olaya elkoyup herkese örnek olacak cezalar uygulamayı zorunlu kılıyordu. Disiplin kurallarına karşı çıkışları engellemek, yönetimin henüz rayına oturmadığı bölgelerde gittikçe yayılan anarşi yaratma girişimlerini ortadan kaldırmak için gerekliydi bu. Echeverria da, devrim ordusunun subayları olan iki kardeşi gibi, bir devrim kahramanı, başarılı bir savaşçı olabilirdi. Fakat o böyle bir zamanda suç işleme bahtsızlığına düşmüş ve suçunun bedelini, yukarıda anlattığımız gibi ödemek zorunda kalmıştı. Bu anılarda Echaverria'nın adını anıp anmama konusunda ikirciktendim, fakat tavrı öylesine onurlu, öylesine devrimciydi, ölümü öylesine kararlı biçimde karşıladı, kendisine verilen cezanın haklılığını öylesine açıklıkla kavradı ki, sonunun onursuzca olmadığını düşünüyoruz; acı olmakla birlikte bu olay, devrimimizin temiz kalması, Batista'nın adamlarından alışkın olduğumuz haydutça davranışlarla lekelenmemesi gereğini bir kez daha gözler önüne seren değerli bir örnekti. Bu yargılamalarda ilk kez, 26 Temmuz hareketinin kentteki önderleriyle görüş ayrılığına düştüğü için Sierra'ya kaçan bir adam savunman olarak yer aldı. Avukat Sori Marin, devrimci hükümette tarım bakanı olarak bulunup toprak reformunun imzalandığı dönemde görevinden ayrıldı; öteki hükümet üyeleri karara imzalarını atmışlar, Sori Marin ise imzalayarak kendisini tehlikeye atmak istememişti. Devrim ordusu tarafından yönetilecek olan bölgede, huzur ve asayişi sağlamak için acı veren bu görevi yerine getirdikten [sayfa 176} sonra, El Hombrito'daki harekat bölgemize doğru yola çıktık. Gerilla kolunu üç takıma ayırmıştık. Öncü gücü oluşturan takım, Camilo Cienfugeos komutasındaydı, takımdaki teğmenlerse şunlardı: Bugün binbaşı olan Orestes o sırada öncü gücün en önündeydi. Onun dışında takımda Boldo, Leyva ve Noda adlı teğmenler vardı. İkinci takımda, komutan Yüzbaşı Raul Castro Mercader, teğmenlerse Alfonso Zayas, Orlando Pupo ve Paco Cabrera'ydı. Komutanlığımız küçük bir kurmaydan oluşuyordu. Kurmay karargahımızın komutanı Ramiro Valdes'ti. Joel İglesias ise teğmendi; henüz onaltı yaşını doldurmamış olan Joel'in komutası altında otuzunu geçmiş adamlar bulunuyordu. Joel onlara saygıyla "siz" diye hitap ederdi emir verirken. Adamlarıysa ona "sen" derler, ama emirlerine büyük bir disiplin içinde uyarlardı. Artçı gücü oluşturan takımsa Ciro Redondo'nun komutası altındaydı, Redondo'nun teğmenleriyse şunlardı: Vilo Acuna, Felix Reyes, William Rodriguez ve Carlos Mas. 1957 Ekiminin sonlarında, El Hombrito'ya yeniden yerleştik ve orayı ordumuzun kesin güvencesi altında bulunan bir bölge durumuna getirecek çalışmalara başladık. Havana'dan iki öğrenci gelmişti o günlerde; biri iyi bir mühendis, diğeriyse veterinerlik öğrencisiydi. Bu ikisinin yardımıyla El Hombrito nehri üzerinde kurmayı düşündüğümüz küçük bir hidroelektrik santralının planlarını hazırlamaya başladık. Ayrıca Mambi Gazetesinin[52] çıkması için ilk koşulları yarattık. Bunun için kentten getirtilen eski bir teksir makinesi vardı elimizde; El Cubano Librenin[53] ilk sayıları bu makineyle basıldı. Gazetenin - resmi redaktörü ve matbaacısı Geonel Rodriguez ve Ricardito Medina adlı öğrencilerdi. Orada, içten ve eli açık Hombrito halkının, özellikle de bizim "ihtiyar" Chana dediğimiz bayan dostumuzun desteğiyle, yerleşik yaşamımızı örgütlemeye başladık. Sonunda, Terkedilmiş [sayfa 177} bir kulübede fırın kurduk; düşman ordunun yeni bir yapı fark edip hedef almaması için böyle yapmıştık. Bir de üzerinde "Mutlu Yıl 1958" yazısı olan 26 Temmuz hareketinin çok büyük bir bayrağını yaptırdık. Bayrağı, çok uzaklardan görülebilmesi, ta Minas de Bueycito halkının bile görebilmesi için, El Hombrito'nun en yüksek tepelerinden birine diktik. Bu arada bölgede devamlı dolaşarak otoritemizi güçlendiriyor, Sanchez Mosquera'nın beklenen saldırısına karşı hazırlık yapıyorduk; El Hombrito'ya giriş yollarını, Mosquera'nın kullanmasını olası gördüğümüz yerlerde tahkimatlandırıyorduk. [sayfa 178} 25 ÖLDÜRÜLEN KÖPEKÇİK Sierra Maestra'nın zor koşulları için şanlı bir gündü. Turquino havzasının en dik ve geçilmez vadilerinden biri olan Agua Reves'i geçerek Sanchez Mosquera'nın birliklerini izliyorduk. Bu inatçı katil, geçtiği yerlerde arkasında yakılıp kül edilmiş kulübeler bırakıyor ve bütün bölgeyi yasa boğuyordu. Fakat izlediği yol onu kesinlikle Sierra'nın bir ya da iki noktasına götürecekti; orada kendisini Camilo beklemekteydi. Bu ya Nevada Tepesi ya da bizim "Aksak Tepe" dediğimiz şimdiyse "Ölüm Tepesi" denilen yer olabilirdi. Camilo, öncü gücün yarısı olan yaklaşık oniki adamla hemen hareket etmişti. Bu oniki adam, yüzden fazla askerden oluşan bir kolu durdurmak için üç mevziye dağılacaktı. Benim görevim Sanchez Mosquera'ya arkadan saldırarak onu çember içine almaktı. Temel amacımız Mosquera'yı kuşatmak olduğu için, düşman artçısının kulübeleri yakıp yıkışını uzaktan sabırla izliyorduk; uzakta olmamıza karşın askerlerin bağrışmalarını duyabiliyorduk. Sayılarının ne kadar olduğunu tam olarak bilmiyorduk. Gerilla kolumuz kayalıklar üzerinde zorlukla yürürken, düşman birliği dar vadinin zemininde sürdürüyordu yürüyüşünü. [sayfa 179} Henüz birkaç haftalık küçük av köpeği (maskotumuz) olmasaydı her şey yolundaydı. Felix, defalarca, harekat merkezimize -aşçıları da bıraktığımız bir ev- geri dönmesi için korkutucu emirler savurduğu halde, küçük köpek, gerilla kolunun peşinden gelmeye devam etmişti. Sierra Maestra'nın o bölgesinde kayalıkları aşmak oldukça zordur, çünkü herhangi bir yol yoktur buralarda. "Pelua" denilen geçit vermez bir çalılığa gelmiştik; burası bir "Tumba"nın (baltalık orman) eski, ölmüş ağaçlarının başka otlar tarafından kaplandığı ve yol almanın çok zorlaştığı bir yerdi. Ağaç kütükleri ve çalılıklar arasından oradan oraya atlayarak yürüyor ve bu arada konuklarımızı gözden yitirmemeye çalışıyorduk. Bu durumlarda gerektiği gibi, küçük gerilla kolu sessizce sürdürüyordu yürüyüşünü; kırılan bir dal sesi bile ormanın alışılmış uğultusunu bozuyordu. Tam bu sırada bir köpeğin korkulu ve sinirli havlaması duyuldu. Köpekçik geride kalmış ve korkmuştu, avazı çıktığı kadar bağırarak kendisini bu korkulu durumdan kurtarmaları için sahiplerini çağırıyordu. Biri gidip hayvanı getirdi ve yürüyüşümüzü sürdürdük. Ama, köpek bu kez de bir dere yatağında dinlenirken -nöbetçilerden biri bu arada düşman ordusunun hareketlerini izlemekteydi- sinirli biçimde havlamaya başladı. Artık yalnızca sahiplerini yardıma çağırmak için havlamıyor, kendisini bırakacağımızı sandığı için çaresizlik içinde bağırıyordu. Verdiğim sert emri anımsıyorum: "Felix, bu köpek bir kez daha havlamayacak. Bu işi sen hallet, onu boğ. Köpek bir kez daha ses çıkarmamalı!" Felix, ifadesiz gözlerle bakmıştı yüzüme. Yorgunluktan bitkin düşmüş savaşçıların oluşturduğu dairede, Felix ve küçük köpek hemen ilgi odağı oldular. Felix, eline bir ip alıp yavaşça köpeğin boynuna geçirdi ve sıkmaya başladı. Sevecenlikle sallanan kuyruğu birden titremeye başlamıştı, boğazının sıkılmasının verdiği acıdan dolayı köpek, acı dolu sesler çıkarıyordu. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum, fakat hepimize çok uzun gelmişti bu süre. Son birkaç kez çırpındıktan sonra köpekçik ölmüştü artık; küçük başı yerdeki ağaç dallarının arasına sarkmıştı. [sayfa 180} Bu olayı tek sözcükle bile anmadan yürüyüşe devam ettik. Sanchez Mosquera'nın birliği arayı açmış, bu arada birkaç el silah sesi gelmişti. Hemen kayalıklardan aşağıya inip, düşman artçısına yetişmek için en iyi yolu aramaya başladık; Camilo'nun çarpışmaya başladığını biliyorduk. Tepeye çıkmadan önce son eve varıncaya dek oldukça uzun bir zaman geçmişti; çünkü her an düşmanla karşılaşma olasılığına karşı, birçok güvenlik önlemi alarak yürüyorduk. Duyduğumuz silah sesleri yoğundu ama kısa sürmüştü. Hepimiz merak içerisindeydik. Son ev de terkedilmişti. Askerlerden hâlâ iz yoktu. İki haberci "Aksak Tepe"ye çıkmış ve şu haberle geri dönmüşlerdi: "Yukarıda bir mezar var. Mezarı açtık, içinde bir Casquito[54] vardı". Ölünün kağıtlarını da getirmişlerdi beraberlerinde. Demek ki bir çarpışma olmuş ve bir kişi de ölmüştü. Ölü onlardandı, bunun dışında hiçbir şey bilmiyorduk. Gayretsizce ve ağır adımlarla geriye döndük. İki keşif devriyesi, Maestra'nın sırtında, iki tarafta da geniş izlere rastladı, ama bunun ötesinde hiçbir şey yoktu. Geriye dönerken vadideki yolu kullandık, yine de yavaş ilerliyorduk. Gece bastırınca terkedilmiş bir eve vardık. Ev, Mar Verde adlı yerleşim merkezinde bulunuyordu. Burada dinlenebilirdik; hemen bir domuz ve biraz manyok hazırlandı, akşam yemeğini böylece halletmiştik. Biri türkü söyleyip gitar çaldı; kulübeler aceleyle terk edildiği için bütün ev eşyaları gibi bu gitar da evde kalmıştı. Söylenen türkü mü duygusaldı, yoksa gece olduğu için mi duygulanmıştık, belki de yorgun olduğumuzdandı... Yere oturarak yemek yiyen Felix, elindeki kemiği atmıştı. Evden çıkıp gelen bir köpek yanaşıp almıştı kemiği. Felix, köpeğin başını okşarken köpek yüzüne bakmıştı onun. Şimdi Felix de köpeğe bakıyordu. Sonra Felix'in bakışlarıyla karşılaştım; ikimizin gözlerinde de biraz suçluluk okunuyordu. Birdenbire [sayfa 181} sessizleştik. İçimizden dışarıya yansımayan bir şeyler geçmişti. Öldürülen köpek, insancıl, afacan ve biraz sitemli bakışlarıyla hepimizin gözünün Önüne gelmişti; bir başka köpeğin gözleriyle bakıyordu yüzümüze. [sayfa 182} 26 MAR VERDE ÇARPIŞMASI Şafak sökmeden kısa süre önce, beş ya da beşbuçuk sularında uyandım; gece iyi uyumuştum. Beni, askerlik yaşamım içinde geliştirdiğim, o günse, yorgunluk ve Mar Verde köyünde bulduğum rahat yatağın uyuşturduğu altıncı hissim uyandırmıştı. Gerilla birlikleriyle ilişki kurmaları için yolladığımız habercileri beklerken, huzur içinde kahvaltı ediyorduk. Güneş henüz doğmuştu ki, bölgede kalmış olan az sayıdaki köylülerden biri tuhaf ve can sıkıcı bir haberle geldi. Bizden yaklaşık yarım kilometre uzakta, kulübelerden birinde, tavuk ve yumurta arayan bazı askerler görmüştü. Askerlere ilişkin ne öğrenebilirse öğrenmesi için hemen geri yolladım onu; askerlerle ilişki kurarak düşman güçlerinin ne durumda olduğunu öğrenmeliydi. Köylü, görevini tam olarak yerine getirmeye cesaret edememişti, fakat, bize, iki-üç kilometre yukarıda, Sierra de la Nevada'da büyük bir düşman birliğinin üslendiğini haber verdi; birlik, Reyes'in evinde yerleşmişti. Bu Sanchez Mosquera'dan başkası olamazdı. Savaşı başlatarak Sanchez Mosquera'yı uygun bir yerde kuşatıp yok etmek için, hızla uygun bir biçim bulmak zorundaydık. [sayfa 183} Önce, ilk adımda Mosquera'nın ne yapacağını düşündük. Mosquera iki yol kullanabilirdi: Bunlardan biri, Nevada Tepesine giden yoldu; yorucu bir yürüyüşle Santa Ana'yı geçip California'ya ulaşacak oradan da Minas de Bueycito'ya varacaktı. İkinci yolsa, bunun tersi yöndeki yoldu; Turquino nehrini geçip Turquino Tepesi'nin eteğinde bulunan Ocuyal köyüne gidecekti. Uzaklığın daha az oluşu ve yol üzerindeki olanaklar nedeniyle bu yol bize daha uygun görünüyordu. Buralarda kuşatmamızı yarıp kurtulmaması için, her koşulda bu iki noktayı takviye etmemiz gerekiyordu. Eğer Sierra de la Nevada'ya çıkan yolu kullanmaya karar verirse, karşısına birliklerimizi gönderme olanağımız yoktu, bu durumda onu yalnızca Camilo izleyebilirdi belki. Camilo bir gün önce Altos de Conrado bölgesinde Sanchez Mosquera'nın birlikleriyle çatışmıştı. Şimdiyse onun nerede olduğunu bilmiyorduk. Gönderdiğimiz haberciler umduğumuzdan çok daha çabuk döndü. El Hombrito'da üslenen yedek güçlerimiz. Sanchez Mosquera'nın konumundan daha yukarıda bir mevzi tutarak onun yolunu kesmek için Nevada bölgesinden geçmiş, orada bulunan mezarlığın ötesine varmışlardı. Camilo gelmişti, o da aynı bölgede bulunuyordu. Görünmemeleri ve Mosquera bölgeden çekilmeye kalkışmadığı müddetçe, ilk silah sesleri duyulmadan ateş etmemeleri emri iletildi Camilo'ya. Batı tarafına, Teğmen Noda ve Teğmen Vilo Acuna tarafından komuta edilen takımları yolladık. Doğudaysa çemberi Yüzbaşı Raul Castro Mercader kapatıyordu. Bazı takviyelerle güçlendirilen benim küçük grubumun göreviyse, düşman güçleri, tahmin ettiğimiz gibi, aşağıya, kıyı bölgesine inmeye kalkıştıklarında onları pusuya düşürmekti. Sabahın ilk saatlerinde, çemberi tamamen kapattığımız bir sırada, alarm verildi. Karayolunda ilerleyen düşman öncüsünün ucu görünmüştü. Düşmanın ilerlediği bu yol Turquino Nehrine dökülen küçük bir dereye paraleldi. Düşman birliği benim tarafıma yöneldiğinde çarpışmayı başlatacağımız mevkinin bir yanı çitlerle çevrili olduğundan, bizim birliğimize [sayfa 184} siper olanağı veriyordu, ancak, aynı nedenden dolayı, bölgeyi gözetlemek ve çarpışma başlamadan önce harekete geçmek olanaksızdı. Yolun bir yanındaki durum buydu, öbür yandaysa üstündeki en küçük ağaç, bir mango ağacı olan bir tepe vardı; ben burada mevzilenmiştim. Çok yakın bir yerden askerlere ateş açacaktım. Birkaç metre ilerdeyse Joel İglesias'la başka companerolar mevzi almışlardı. Burası ilk askerleri öldürmek için idealdi, ne var ki savaşı sürdürmeye elverişli değildi; düşman birliğinin daha iyi bir mevzi aramak için hemen geri çekileceğini, bu arada da bizim pusu yerini terk edebileceğimizi düşünüyorduk. Askerlerin ayak seslerini tepemizde duyuyorduk neredeyse; çitlerle çevrili yerde bulunanlar, gelen askerlerin üç kişi olduklarını görmüşlerdi, fakat bize bunu zamanında iletmeleri olanaksızdı. O sıralar benim tek silahım Luger tipi bir tabancaydı. Ayrıca, düşmana benden daha yakın olan birkaç yoldaşın kaderi için endişe duyduğumdan sinirlerim bozuktu, bu yüzden tetiğe erken bastım ve isabet ettiremedim. Böyle durumlarda herzaman olduğu gibi hemen çatışma başladı ve Sanchez Mosquera'nın birliklerinin bulunduğu eve saldırıya girişildi. Pusuda bir an tuhaf bir sessizlik oldu; ilk çatışmadan sonra ölüleri toplamak istediğimizde karayolunda kimse yoktu artık; yolun kenarında bir çalılık görünüyordu, çalılığın içinde Tibisiler[55] arasında açılmış bir tünel vardı. Düşman askerleri bu delikten kaçmışlardı. Ortalıkta başka asker görünmediği için kaçan askerleri aramaya başladık hemen. Geri dönerken, Joel İglesias, Rodolfo Vasquez ve Geonel Rodriguez otların arasından açılmış tünele girerek askerleri izlediler. Joel İglesias'ın sesini duydum bir süre sonra; birilerini teslim olmaya çağırıyor, eğer teslim olurlarsa öldürülmeyecekleri sözünü veriyordu. Birden peş peşe silah sesleri duyuldu ve companerolar İglesias'ın ağır biçimde yaralandığını bildirdiler. Joel İglesias'ın yine de şansı vardı, çünkü Garand tipi üç tüfekle yakın mesafeden ateş edilmişti kendisine. [sayfa 185} Joel'in Garand tipi tüfeğine iki kurşun isabet etmiş, dipçiği kırılmıştı. Bir başka kurşun yanağını, bir kurşun da elini sıyırmıştı. Ayrıca kolunda ve bacağında ikişer kurşun yarası, başka yerlerinde de birkaç yara vardı. Kan içinde kalmasına karşın yaraları hafifti. Onu hemen dışarı çıkarıp hamakla yaralılara baktığımız yere taşıdık. Genel çarpışmaya katılmadan önce üç askeri aramaya devam etmek zorundaydık. Bu sırada, birdenbire Silva'nın sesini duyduk; "Oradalar!" diye bağırıyordu, oniki kalibrelik tüfeğiyle ateş ederek yerlerini gösterdi bize. Kısa süre sonra askerler teslim olacaklarını bildirdiler. Üç Garand tipi silah ele geçirmiş, sahiplerini de tutsak almıştık. En iyi savaşçılarımızdan biri yaralanmıştı. Savaşın bilançosu şimdilik böyle görünüyordu. Tutsakları yaralı yoldaşımızın arkasından yollayarak çarpışmayı örgütlemeye giriştik. Askerlerin sorgulanmasından öğrendiğimiz kadarıyla, Sanchez Mosquera'nın birliği seksen ya da yüz kişiden oluşuyordu. Bu sayının doğru olup olmadığını bilemiyorduk, tutsakların söylediği buydu. Mosquera güvenlikli bir konumda bulunuyordu, elinde makineli tüfekler, hafif silahlar ve yeterli cephane vardı. Cephe saldırısı yapmamamız daha iyi olacaktı, çünkü bizim birliğimiz, sayıca Mosquera'nınkine eşit olmasına karşılık daha kötü silahlanmıştı. Ayrıca Mosquera'nın bulunduğu savunma konumu güvenlikliydi. O nedenle, yapacağımız bir cephe saldırısının sonucundan emin değildik. Gece bastırıp saldırmamız için uygun koşullar oluşuncaya kadar, hareket etmesini engellemek için, onu, sürekli kuşatma altında tutmayı kararlaştırdık. Fakat birkaç saat sonra, bir yüzbaşının komutasında bir takviye gücünün kıyıdan yürüyerek Sierra'ya çıktığını haber aldık. Onları durduracak iki devriye örgütledik hemen. Bunlardan birine William Rodriguez komuta edecek ve düşmana Dos Brazos del Turquino bölgesinden saldıracaktı. İkincisi [sayfa 186} Teğmen Leyva'nın komutasında olacak, Leyva, düşmana, çarpışma alanından yalnızca iki kilometre uzakta bulunan bizim için uygun bir konumdan, düşman birliği bir tepeyi tam aştığı anda saldıracaktı. Düşman öncüsünün burada yok edilmesi amaçlanıyordu. Leyva'nın mevzisi için hazırlıkları ben yürütüyordum, öteki pusuların hazırlanmasını başka companeroların inisiyatifine bırakmıştım. Bütün cephede sessizlik egemendi, ara sıra askerlerin bulunduğu binanın çinko damına birkaç el ateş ediyor, böylece askerlerin tedirgin olmasını sağlıyorduk. Öğleden sonra mevzinin üst kesiminde uzun süreli bir çatışma sesi duyduk ve bir süre sonra kötü bir haber aldık; düşman saflarını yarmak için harekete geçen Ciro Redondo şehit düşmüştü. Redondo'yu gömemedik. Ama silahını Camilo geri getirmişti. Bizim tarafımızdan da silah sesleri işitilmeye başlanmıştı; bu, düşman askerlerinin yakında olduğunu gösteriyordu. Az sonra büyük bir çarpışma oldu ve güney kesiminde savunma mevzilerimizde, Sanchez Mosquera'nın güçlerine takviye olarak gelen düşman birlikleri karşısında dağınık durumda olan saflarımızı bir araya topladık. Geri çekilmek zorunda kaldık. Zalim Mosquera bir kez daha kurtulmuştu. Düzenli bir geri çekilme için gerekli talimatları verdik ve biz de yavaşça mevzilerimizi geriye doğru terk ettik. El Guayabo Deresine vardıktan sonra, bizim en güvenlikli çekilme bölgemiz olan El Hambrito'ya ulaştık. Bölgemize vardıktan sonra çarpışmanın bilançosunu çıkardık ve şu sonucu gördük: Birliğimizin savaşçılarından aldığımız bilgilere göre düşman birçok ölü vermişti, fakat biz bu bilgilerin ne ölçüde doğru olduğunu düşman ordusundan gerçeğe uygun biçimde öğrenemezdik. Uzakta bulunan güney kesimindeki mevzileri savunmakla görevli Teğmen Leyva'nın komutasındaki savaşçılar da aynı bilgileri verdiler. Fakat savaşçılarımızın, güneydeki harekat bölgesinde saklanması için bıraktıkları çok sayıda sırt çantası yitirilmişti. Sabahleyin aldığımız tutsakları götürmek için yollanan Alberto adlı savaşçı tutsakları bırakıp dönerken, gelip çarpışmaya yeniden katılacağına, [sayfa 187} o bölgede kalıp uyumuştu. Düşman askerleri Alberto'yu uykuda yakalayıp tutsak etmişlerdi; Alberto'nun yanında söz konusu sırt çantaları da vardı, Daha sonra bu savaşçının El Homrito bölgesinde öldürüldüğünü öğrendik. Yaralılarsa şunlardı: Roberto Fajardo ve Joel Pardo bir gün önce meydana gelen bir başka çatışmada yaralanmışlardı; yüzbaşı rütbesini aldıktan kısa bir süre sonra şehit düşen savaşçı Reyes; Javier Pazos, Joel İglesias ve Ciro Redondo ise şehit düşmüştü. Acımız büyüktü; Sanchez Mosqueras'ı yenme olanağını kullanamamamızın yarattığı üzüntü, mükemmel companeromuz Ciro Redondo'yu yitirmemizle birleşmişti. Bunun üzerine Fidel'e bir mektup yazarak Ciro Redondo'nun ölümünden sonra terfi ettirilmesini önerdim, kısa süre sonra bu isteğim gerçekleşti ve Ciro Redondo'nun terfi ettirildiği El Cubano Libre'de yayınlandı. Çarpışmanın olduğu ve Ciro Redondo'nun öldüğü tarih 29 Kasım 1957'ydi. Geri çekilmemizden kısa süre önce başımdan birkaç santimetre ötedeki bir ağaç gövdesine kurşun isabet etmiş ve Geonel Rodriguez eğilmediğim için beni sert biçimde eleştirmişti. Belki de mühendis olduğu için matematiksel hesaplara eğilimli olan bu companero, devrimci savaşın sonunu görmek için kendisinin benden daha fazla şansı olduğunu, çünkü gerekmedikçe hayatını tehlikeye atmadığını söylüyordu. Bu doğruydu. İlk kez Mar Verde'de çarpışmaya katılan Geonel Rodriguez, hayatım hiçbir zaman gereksiz yere tehlikeye atmamasına karşın, her zaman yürekliliği, kararlılığı ve bilgisiyle örnek bir savaşçı olmuştur. Ancak Rodriguez devrimci savaşın sonunu yine de göremedi; bu olaydan birkaç ay sonra, ordunun mevzilerimize karşı giriştiği büyük saldırı sırasında şehit düştü. O gece Guayoba'da uyuduk. Ansızın bir saldırıya uğramamamız ve El Hombrito'da yoğun bir çarpışma olmaksızın gelip bizi bulmamaları için, bütün önlemleri aldık. İçinde bulunduğumuz anda en temel görevimiz buydu. [sayfa 188} 27 ALTOS DE CONRADO Mar Verde çarpışmasından sonraki günler çok hareketli geçti. Uzun süreli çarpışmaları sürdürmek ve başarılı kuşatmalar yapmak ya da cephe saldırılarına dayanmak için henüz yeterince güçlü olmadığımızın bilincine varmamız, El Hombrito vadisinde güvenlik önlemlerini olağanüstü arttırmamıza yol açmıştı. Mar Verde'ye birkaç kilometre ufaklıktaki bu vadiye ulaşmak için Santa Ana'ya uzanan yolu yukarıya doğru çıkmak gerekir; El Guayabo adlı dereyi geçince Santa Ana'dan El Hombrito vadisine varılır. Ama bu vadiye Guayabo deresini geçerek güneyden ulaşmak da olanaklıdır; Loma de la Botella dağını aşıp ya da Mena del Frip adlı maden ocağına doğru giden yola sapıp vadiye gidilebilir. Düşmanın doğrudan doğruya dağdan aşarak bize birdenbire saldırmasını engellemek için bütün bu noktaları kontrol altına almak ve buraları savunmak zorundaydık. Donanımlarımızın büyük kısmını La Mesa bölgesine aktarmıştık; bu malzemelerimizle yaralılarımız, Polo Torres'in evinde bulunuyordu. İçlerinden yalnızca Joel İglesias, ayağından yaralı olduğu için yürüyemiyordu. [sayfa 189} Sanchez Mosquera'nın birlikleri, Santa Ana'da üslenmişti. Düşman güçlerinin bir kısmıysa California'ya doğru hareket etmişti, fakat şu anda nerede bulundukları bilinmiyordu. Mar Verde çarpışmasından dört ya da beş gün sonra alarm verilerek savaşa hazır olmamız istendi; Sanchez Mosquera'nın birlikleri, kendileri için en uygun yoldan ilerliyorlardı: Bu yol, Santa Ana'dan doğrudan doğruya El Hombrito'ya giden yoldu. Pusularda bulunan adamlarımıza hemen bu haber iletilerek mayınlar bir kez daha kontrol edildi. Kendi imal ettiğimiz bu ilk mayınların bir yay ve bir çividen oluşan ateşleme düzeneği pek ilkeldi: yay tarafından ileri fırlatılan çivi kapsüle çarpıyordu. Mar Verde çarpışmasında patlamayan bu mayınlar bu kez de hiç bir işe yaramadılar. Kısa süre sonra silah sesleri komuta yerinden de duyulmaya başladı. Bir süre sonra da, mayınlar patlamadığı ve ilerleyen düşman güçleri sayıca çok üstün olduğu için bizimkilerin geri çekildiği haber verildi. Söylediklerine göre geri çekilirken düşmana bazı kayıplar verdirmeyi başarmışlar. Öldürülen ilk düşmanın, yanında 45'Iik bir tabanca ve tabancaya ait kurşunlar bulunan, uzun boylu şişman bir çavuş olduğu söylendi; düşman birliğinin başında at üzerinde ilerliyormuş bu çavuş. Teğmen Enrique Noda ve Meksikalı dediğimiz bir savaşçı, bu düşman çavuşunu, Garand tipi tüfekleriyle, yakından ateş açarak vurmuşlar. İkisi de adamın eşkali konusunda aynı ifadeyi veriyorlardı. Bunun dışında düşmanın başka kayıplar verdiği de söyleniyordu. Ne var ki Sanchez Mosquera'nın birlikleri bizimkileri geri çekilmek zorunda bırakmıştı. (Haftalar sonra iyi kalpliliğimiz için bize teşekkür etmeye Brito adlı bir köylü geldi. Düşman onu birliğin en önünde yürümeye zorlamıştı. Savaşçılarımızın düşmanın gözünü boyamak için, nişan alırmış gibi yapıp ateş etmediklerini görmüştü, o nedenle teşekkür ediyordu şimdi. Bu köylü bana bu çarpışmada kimsenin ölmediğini de söyledi. Ama Altos de Conrado'da ölenler olmuş.) [sayfa 190} Tuttuğumuz konumu elimizdeki güçlerle savunmak öyle zordu ki, doğru dürüst siper bile kazamamıştık. Minas de Bueycito'dan gelen yolu kesmek için yaptığımız eski savunma hattından başka bir olasılığa sahip değildik. Düşman karayolu üzerinde ilerlemeye başlayınca, pusudaki adamlarımız tehlikeye düştüğü için, geri çekilmeleri emri verilmiş, biz de geri çekilmiştik. Düşman askerlerinin saldırılarına göğüs gerecek kadar cesaretli birkaç ailenin dışında hiç kimse kalmamıştı orada; bu aileler ya gerçekten yürekliydiler yahut da düşmanla gizli bir ilişkileri vardı. Altos de Conrado'ya uzanan yol boyunca yavaşça geri çekildik. Altos de Conrado, Maestra'nın sınır çizgisinden taşan küçük bir tepedir; doruğunda, Sosyalist Halk Partisi'nin[56] üyesi olan Conrado adlı bir köylü companero yaşamaktaydı. İlk andan başlayarak bizimle bağlantı kuran Conrado, bize çok değerli yardımlarda bulunmuştu; ailesini başka yere yollamış, evini terk etmişti. Burası pusu kurmak için çok uygundu; oraya, tepeleri dolaşarak ulaşan sık ağaçlıklı, üç dar patikadan gidilebilirdi. O nedenle burayı savunmak çok kolaydı. Söz konusu patikaların dışında, bütün bölge, tırmanması çok güç dik kayalıklar ve uçurumlarla kaplıydı. Toprağın küçük bir boşluk oluşturduğu yerde yol genişlemekteydi. Burada Sanchez Mosquera'nın birliklerinin saldırısına karşı koymak için hazırlık yapıldı. Hemen ilk gün, kulübenin ocağına fitilli fünyelerle hazırlanmış bombalar koyduk. Tuzak son derece basitti: Biz geri çekildiğimizde, büyük olasılıkla, bu kulübeye yerleşecekler ve ocağı kullanacaklardı. Küllerin içinde gizlenmiş iki bomba ateşin ısısıyla patlayacak ve böylece düşman çok sayıda kayıp verecekti. Elbette bu daha sonraki bir işti, önce Altos de Conrado'da çarpışacaktık düşmanla. Sabırla bekleyerek üç gün kaldık orada. Yirmidört saat nöbet tutuyorduk. Bulunduğumuz yükseklikte geceleri çok [sayfa 191} soğuk ve nemli oluyordu ve biz henüz, bütün geceyi çarpışmaya hazır biçimde dışarıda geçirmek için gerekli olan fiziksel güce ulaşmış değildik. İlk sayısı birkaç gün önce çıkan gazetemiz El Cubano Libre'yi bastığımız teksir makinesiyle, orduya yaptığımız bir çağrı metnini çoğalttık. Amacımız bunları askerlerin geçeceği yol üzerindeki ağaçlara yapıştırmaktı. 8 Aralık günü sabah saatlerinde ordunun dağa tırmanmaya başladığını duyduk; mevzilerimizden yaklaşık ikiyüz metre aşağıdaki bir noktaya kadar yaklaşmışlardı. Çağrıların yapıştırılması talimatını verdik ve bu işle companero Luis Olazabal'ı görevlendirdik. Bu arada, düşman birliği içinde hararetli bir tartışma çıktığı duyuluyordu; duvar kenarında bulunduğum için özellikle ben, sesleri çok iyi ayırt edebiliyordum. Subay olduğu anlaşılan biri bağırarak emretmişti: "Lanet olsun! Siz öne geçin!" Askerse öfkeyle "Hayır!" diye yanıtlamıştı subayı. Sonunda tartışma son buldu ve düşman birliği harekete geçti. Çoğu kez ağaçların arkasında kalan düşman birliğini ara sıra görebiliyorduk. Yukarıya tırmanışlarını bir süre izledikten sonra, çağrıları ağaçlara yapıştırıp pusu kurduğumuzu belli etmenin doğru olup olmadığı konusunda kuşkuya düştüm. Luis'i çağırıp çağrıları yapıştırdığı yerlerden sökmesini emrettim; bunu yapabilmek için birkaç saniyesi vardı Luis'in, çünkü ilk askerler yukarıya varmak üzereydiler. Savaş için aldığımız düzen çok basitti: Düşman ağaçlık bölgeden çıkınca, varsayımımıza göre, en öndeki asker arkadaşlarından belirli bir uzaklıkta yürüyecekti; en azından bu askerin vurulması gerekiyordu. Bir sakız ağacının arkasında siperlenen Camilo, ileriyi dikkatle gözetleyerek yürüyen asker önünden geçerken birkaç metre uzaklıktan ateş edecekti. Bunun üzerine de, ormana gizlenmiş çok sayıda keskin nişancı, her iki yandan ateşe başlayacaktı. Teğmen İbrahim'le bir başkası, tam yolun karşısında, Camilo'dan yaklaşık on metre uzakta mevzi almışlardı; en önde yürüyen askeri öldürecek olan Camilo'nun mevzilendiği yere kimsenin yaklaşamaması [sayfa 192} için, bu iki savaşçı, Camilo'yu ön cepheden açacakları ateşle koruyacaklardı. Ben, yirmi metre kadar uzakta, eğimli bir yerde, ancak gövdemin yarısını gizleyen bir ağacın arkasında mevzilenmiştim; burası, askerlerin gelmekte olduğu yolun tam girişindeydi. Bazı companerolarla ben, düşmanı gözetleyebilecek durumda değildik, çünkü bulunduğumuz yer ağaçsızdı, düşman tarafından hemen görülebilirdik. O nedenle Camilo ateş açıncaya kadar beklemek zorundaydık. Kendi verdiğim emre karşı gelerek, bulunduğum yerden başımı çıkarıp çevreme göz attığımda, çarpışmalardan önceki o büyük gerginlik anını duydum; ilk asker ortaya çıkmış, kuşkuyla çevresine bakınarak ilerlemeye başlamıştı. Gerçekten de burada bir pusu kokusu vardı; ağaçsız bir alan ve bir pınar bizi çevreleyen sık ağaçlı ormana zıt düşürüyordu. Bir kısmı devrilmiş, bir kısmıysa hâlâ ayakta olan kömür haline gelmiş ağaçlar, insanda rahatsız edici duygular uyandırıyordu. Yeniden yerime gizlenip çarpışmanın başlamasını bekledim. Sonunda ilk silah sesi duyuldu ve hemen her taraftan ateş edilmeye başlandı. Daha sonra ilk ateş edenin Camilo olmadığını, beklemekten sinirleri bozulan İbrahim'in zamanından önce tetiğe basarak çarpışmayı başlattığını öğrendim; oysa bulunduğumuz mevzilerden pek bir şey göremiyorduk. Bizim açtığımız tek tek ateşler (sözüm ona her birinin öldürücü olması gerekirdi), askerlerin açtığı boşa giden yaylım ateşlerine karışıyor; iki taraf da "atıyor ama tutturamıyordu"; hangi tarafın ateş ettiğini seslerden arılayabiliyorduk ancak. En fazla beş altı dakika sonra, havan topu ya da bazukalardan atılan ilk mermilerin ıslığını duyduk tepemizde, ama daha uzun menzile ayarlandıkları için, bizi aşarak çok gerimizde patlıyorlardı. Birden, yanma ya da uyuşmaya benzer bir his duydum etimde; ağacın açıkta bıraktığı sol ayağıma kurşun isabet etmişti. Daha iyi nişan alabilmek için dürbünlü tüfeğimle ateş etmiştim. Yaralandığımı fark ettiğimde, ağaçların dallarını aralayarak hızla üzerime doğru birilerinin geldiğini duydum. [sayfa 193} Daha yeni ateş ettiğim için tüfeğimi hemen şimdi kullanamazdım, tabancam da yere düştüğünde kaymıştı üzerimden; şimdi gövdemin altındaydı, fakat ben düşman ateşi altında bulunduğum için doğrulamıyordum. Dönmeye uğraşırken çaresizliğin verdiği bir çabuklukla, tam Cantinflas adlı savaşçının bana doğru geldiğini gördüğüm anda, tabancamı kavrayabildim. Geçirdiğim korkulu anın ve yaranın verdiği acının üstüne bir de Cantinflas eklenmişti; tüfeği tutukluk yaptığı için çarpışmadan çekileceğini söylemeye gelmişti zavallıcık. Tüfeği elinden çekip alırken Cantinflas da yanıma çömeldi. Tetik yerinden hafifçe oynadığı için tutukluk yapıyordu Garand. Düzeltip geri uzattım ve bu arada çok sert bir saptama yaptım: "Siz korkağın tekisiniz!" Soyadı Onata olan Cantinflas, tüfeğini alıp doğruldu ve ağacın arkasından çıktı; yürekliliğini kanıtlamak için Garand'ın önünde herhangi bir siper olmaksızın boşaltmaya başladı. Gel gör ki sonunu getiremedi çünkü yaralanmıştı; bir kurşun sol koluna girmiş ve kürek kemiğinden çıkmıştı. Oldukça ilginç bir yol izlemişti kurşun. Artık ikimiz de yaralıydık, düşman ateşi altında geri çekilmemiz çok güçtü; kesilmiş ağaçların yanındaki kütüklere kadar sürünmek ve arkaya geçip buradan ayrılmak tek şansımızdı. Yaralı olmamızın dışında adamlarımızın nerede olduğunu da bilmiyorduk. Ağır ağır ilerliyorduk, fakat bir süre sonra Cantinflas bayıldı. Verdiği acıya karşın benim yaram hareket etmeme daha az engel oluyordu, o nedenle ötekilerin yanına kadar gidip yardım isteyebildim. Tam sayılarını bilmiyorduk ama düşman saflarında ölenler olmuştu. Yaralılarımızı (Cantinflas'la beni) güven altına aldıktan sonra Polo Torres'in evine doğru yola koyulduk; Sierra Maestra'dan iki ya da üç kilometre aşağıdaydı bu ev. İlk andaki uyuşma ve çarpışmanın verdiği heyecan geçince acıyı bütün şiddetiyle duymaya başladım, giderek daha güç yürüyebiliyordum. Sonunda yarı yolda bir katıra binerek derme çatma seyyar hastanemize ulaşabildim. Cantinflas ise sahra sedyesi yerine kullandığımız bir hamakla taşındı oraya. [sayfa 194} Ateş sesleri kesilmişti. Düşmanın Altos de Conrado'yu ele geçirdiğini sanıyorduk. "Pata de la Mesa"[57] diye ad taktığımız küçük bir derenin kıyısına nöbetçiler yerleştirdik; onları burada tutmayı amaçlıyorduk. Bu arada köylülerle ailelerinin çekilmesi işini örgütledik. Fidel'e uzun bir mektup yazıp durumu anlattım. Ramiro Valdes'in komutasındaki gerilla kolunu Fidel'in yanına gönderdim. Birliğimizin içinde yenilgi ve korku havası estiğinden, yalnızca hareketli bir savunma için bana gerekli olanlarla burada kalmak istiyordum. Bu küçük savunma grubunun komutasını Camilo aldı. Bölgede hüküm süren sessizlik ancak görünürde olduğundan, çarpışmanın ertesi günü en iyi keşifçilerimizden Lien adlı birini, düşman ordusunun ne işler çevirdiğini anlaması için keşfe çıkardık. Bu keşif sonucunda ordunun bölgeden tümüyle çekildiğini öğrendik; keşifçimiz, Conrado'nun evine kadar gitmiş, fakat askerlerin izine rastlamamıştı. Oraya kadar gittiğinin kanıtı olarak, kulübede ocağın içine gizlediğimiz iki bombayı getirmişti. Silahların kontrol edilmesine sıra geldiğinde companero Guile Pardo'nun silahının yok olduğu fark edildi: Pardo, silahını bir başka silahla değiştirmiş ve geri çekilirken de, yanına yeni silahını almış, eskisiniyse orada bırakmıştı. Bu, gerillada işlenebilecek en ağır suçlardan biriydi, o nedenle kesin bir emir verildi kendisine: Yanına bir tabanca alıp gidecek ve düşmandan silahını kurtaracak ya da bir başka silah ele geçirecekti. Guile Pardo, başı önüne eğik, emri yerine getirmek için yola koyuldu. Birkaç saat sonraysa, elinde kendi silahı olduğu halde, gülümseyerek geri döndü. Sonunda işin sırrını öğrendik: Ordu saldırımızı karşılamak için gizlendiği yerden hiç ayrılmamıştı. Her iki taraf da kendi siperlerine çekilmiş, böylece düşman bizim mevzilerimize ayak bile basmamıştı. Tüfek yalnızca bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan ıslanmıştı, o kadar. [sayfa 195} Bu olaydan sonra düşman uzun süre Sierra'da daha ileriye gidemedi. Özellikle bu bölgede, bulunduğu noktayı aşamadı. El Hombrito ve diğer bölgelerden geçen Sanchez Mosqueras, her zaman olduğu gibi, ardında yakılıp kül edilmiş evler bırakmaya devam ediyordu. Kurduğumuz fırın da iyice yıkılmıştı; hâlâ dumanları tüten yıkıntıların arasında düşmanın gazabından kurtulmuş birkaç kediyle bir domuz dolaşmaktaydı. Bunlar da bizim midelerimize indiler sonunda. Çarpışmadan bir-iki gün sonra, bugün sağlık bakanı olan Machado, bir tıraş bıçağıyla yaramdaki M-l tüfeği kurşununu çıkardı ve böylece yaram hızla iyileşmeye başladı. Sanchez Mosqueras, kahve çuvallarından, mobilyaya kadar, taşıyabileceği her şeyi götürmüştü. Bu, uzun bir süre Sierra'ya gelmeyeceğini gösteriyordu. Şimdi artık, bütün bölgenin yeni politik yapılanmasını hazırlama ve sanayi bölgemizin temellerini atma görevini yeniden ele almak zorundaydık. Bu sanayi merkezi artık El Hombrito'da değil, La Mesa bölgesinde daha içerlerde bir yerde kurulacaktı. [sayfa 196} İlk Kez: "Verda Olivo"da yayınlandı. (6 Ekim 1963) 28 BİR YILLIK SİLAHLI MÜCADELE 1958 yılına girdiğimizde, savaşmaya başlayalı bir yıl olmuştu. Burada, duruma genel bir bakış gerekli görülmektedir. Askeri, örgütsel ve politik alanları kapsayan bu genel değerlendirme, gerçekleştirdiğimiz ilerlemeleri gösterecektir. Askeri durumumuzla ilgili olarak şunları anımsatmak istiyoruz: Birliğimiz, 2 Aralık 1956'da Las Coloradas kıyılarına çıkmış, bundan üç gün sonra 5 Aralık'ta, Alegria de Pio'da saldırıya uğrayıp yenilmişti. Aynı ayın sonunda yeniden toparlanan birliğimiz, La Plata nehrinin kıyısında bulunan aynı adlı küçük garnizonu basarak, o günlerdeki gücümüze uygun düşen eylemlere başlamıştı. Karaya çıkışımız ve hemen ardından gelen Alegrio de Pio bozgunuyla El Uvero çarpışması arasında geçen sürede birliğimizin özelliği, Fidel Castro'nun komutası altında bir tek gerilla grubu bulunması ve bu grubun sürekli hareketli olmasıydı. (Bu dönemi "göçebelik dönemi" olarak tanımlayabiliriz.) Kentlerdeki hareketle bağlantımız, 2 Aralık'la, El Uvero çarpışmasının tarihi olan 28 Mayıs arasında yavaş yavaş kuruldu. [sayfa 197} Değerlendirmesini yaptığımız bu süre içersinde, kentlerle ilişkimizi belirleyen, kentlerdeki hareketin yöneticilerinin, devrimin öncü gücü olarak bizlerin önemini ve bu öncü gücün lideri olarak Fidel'in rolünü anlayamamalarıdır. Bu noktada, iki farklı stratejik anlayıştan kaynaklanan, iki farklı düşünce belirdi. Daha sonra, "Sierra" ve "Llano"[58] diye tanımlanacaktı bu farklı anlayış. Tartışmalarımız ve iç çatışmalarımız çok sertti. Her şeye karşın ana kaygımız sağ kalmayı başarmak ve gerilla savaşının temellerini atmaktı. Bu zaman içerisinde köylülük, birçok kez incelediğimiz bir değişim süreci yaşamıştır. Alegria de Pio yenilgisinin ardından, bozguna uğrayan birliğimize köylüler, sıcak bir dostluk göstermişler ve kendiliğindenci bir destek sunmuşlardı. Güçlerimizi toparlayıp ilk çarpışmalara girişmemizden sonra, ordunun baskısı ağırlaşmaya başlayınca, köylüler arasında gerillamıza karşı bir korku ve soğukluk havası esti. Köylülerle ilişkimizde temel sorun şuydu: görürlerse ihbar etmek zorundaydılar, çünkü, ordu başka kaynaklardan orada olduğumuzu öğrenirse, köylüler için bu ölüm anlamına geliyordu. Bizi ihbar etmeyiyse, hem vicdanları kabul etmiyor, hem de hayatları yine tehlikeye düşüyordu; çünkü devrimci adalet, muhbirleri cezasız bırakmıyordu. Ordunun terörüyle yıldırılan, en iyi olasılıkla tarafsız olan ve bu çıkmazdan kurtuluşu Sierra'yı terk etmede bulan köylülüğe karşın, ordumuz, durumunu giderek güçlendirmiş ve Sierra Maestra'da bir bölgenin tam kontrolünü eline geçirmişti; burası doğuda, Turquino Tepesinden daha öteye, batıdaysa Caracas denilen tepenin yakınlarına kadar uzanan bir bölgeydi. Gerillanın yok edilemeyeceğini ve savaşın uzun süreceğini [sayfa 198} kavrayan köylüler, mantıklı biçimde hareket ederek yavaş yavaş gerillaya katılmaya başladılar. Bundan sonra saflarımız yalnızca güçlenmekle kalmadı, bizimle sıkı bir biçimde birleşen köylüler, gerillanın bölgede iyice yerleşmesini sağladılar; bütün bölgede akrabaları vardı çünkü köylülerin. Böylece "gerillaya hasır şapka giydirmek" dediğimiz olay gerçekleşti. Güçlerimiz, yalnızca köylülerin katılım ve gönüllülerin yardımıyla değil, aynı zamanda, Ulusal Komitenin ve geniş bir bağımsızlığa sahip Oriente Eyalet Komitesinin gönderdiği güçlerle de takviye edildi. Karaya çıkışımızdan El Uvero çarpışmasına kadar geçen süre içerisinde yaklaşık elli kişiden oluşan bir birlik oluşturduk. Bu birlik beş takıma ayrılmıştı. Savaşçıların hepsi silahlıydı, fakat tümü aynı cins olmayan silahların yalnızca otuzu nitelikliydi. Bu grubun bize katılmasından önce, La Plata ve Arroya del İnfıerno çarpışmalarını yaşamış, Altos de Espinosa'da saldırıya uğramış ve bir adamımızı yitirmiştik. Gaviro bölgesinde de neredeyse saldırıya uğrayacaktık yine, küçük birliğimize sızan bir hain, orduyu üç kez üstümüze sürmüştü. Bu hainin bir başka görevi de Fidel'i öldürmekti. Bu baskınlardan edindiğimiz acı deneyim ve dağlardaki çetin yaşam koşulları, bize, savaş deneyimine sahip askerlerin direniş gücünü kazandırmıştı giderek. Yeni Birlik El Uvero çarpışmasıyla ilk savaş deneyini yaşadı. Bu eylemin önemi büyüktü, çünkü ilk kez, iyi savunulan mevzilere karşı güpegündüz cephe saldırısında bulunmuştuk. Bunun dışında, çarpışmanın süresi ve tarafların sayısı göz önüne alındığında, bu baskın, savaş süresince yaşanan en kanlı vuruşmalardan biri olmuştur. Bu çarpışmanın sonucunda Sierra Maestra'nın kıyı kesiminden düşman sökülüp atılmıştır. El Uvero'dan sonra ve ana gerilla koluyla, benim komuta ettiğim yaralıların bulunduğu, fakat tek tek savaşçı katılımlarıyla takviye edilen küçük gerilla kolunun birleşmesinin ardından İkinci Gerilla Kolunun komutanlığına atandım; daha [sayfa 199} sonra Dördüncü Gerilla Kolu olarak adlandırılacak plan bu gücün harekat alanı, Turquino Tepesinin doğu tarafıydı. Fidel'in komutası altındaki birliğin, temel olarak, bu dağın batısında etkinlik gösterdiği, bizim birliğimizinse, gücü yettiğince, öteki tarafta yayılmaya çalışmasının planlandığım belirtmeliyiz. Taktik uygulamalarda belirli bir bağımsızlığımız vardı, ama biz de genel olarak Fidel'in komutası altındaydık; kuryeler aracılığıyla haftada ya da onbeş günde bir mektupla bağlantı kuruyorduk. Güçlerimizin bu bölünüşü 26 Temmuz'un yıldönümüne rastladı. "Jose Marti" adını alan Birinci Gerilla Kolu, Estrada Palma'ya saldırıp bir dizi güç gösterisinde bulunurken, biz de Bueycito bölgesine doğru, hızla ilerledik. İlk bağımsız eylemimiz olarak bu bölgeye saldırdık ve ele geçirdik. Bu tarihten 1958 yılının ilk günlerine kadar geçen süre içerisinde direnişçilerin elindeki bölgenin siyasi yönetimi rayına oturtuldu, savunması geliştirildi; ordu, bu bölgeye girebilmek için güçlerini birleştirmek ve takviye edilmiş kuvvetlerle ilerlemek zorunda kaldı. Ordunun bu yöndeki hazırlıkları büyük oldu, ama elde ettiği sonuçlar pek parlak değildi; çünkü ordu hareket yeteneğinden yoksundu. Düşman birliklerinden bir kısmı kuşatıldı, bir kısmına ağır kayıplar verdirildi, en azından durduruldu. Bölgeyi giderek daha iyi tanıdık, hareket yeteneğimiz gelişti. Bölgede yerleşme dönemi, ya da sürekli yerleşik düzene geçme dönemi başladı. Pino del Agua'ya yaptığımız ilk baskında ustaca yöntemler kullandık; düşmanın alışkanlıklarını çok iyi bildiğimiz için, onu şaşırtabiliyorduk artık. Fidel'in öngördüğü gibi, görüldüğümüz bölgeye ordu birkaç gün sonra cezalandırmak için geliyordu... Fidel bölgeden çekilip başka yere giderken, benim birliğim de, gelecek düşman ordusunu beklemek için pusuya yatardı. Yıl sonunda düşman birlikleri bir kez daha Sierra'dan çekilmişti; artık batıda Caracas Tepesi, doğuda Pino del Agua arasındaki bölge bizim kontrolümüz altındaydı. Bu bölgenin [sayfa 200} güneyinde deniz, kuzeyinde ise Sierra Maestra'nın eteklerinde bulunan, ordu tarafından işgal edilmiş küçük köyler vardı. Fidel'in komutası altında bütün güçlerimizle Pino del Agua'ya ikinci kez saldırdığımızda ve iki yeni gerilla kolu oluşturduğumuzda harekat alanımız iyice genişlemişti. Yeni oluşturulan kollardan "Frank Pais" adını alacak olanın komutanı Raul, ötekininkiyse Almeida'ydı. Bu iki yeni kol da, Fidel'in komutası altında bulunan Birinci Gerilla Kolundan oluşturulmuştu. Fidel'in birliği bu yeni gerilla kollarını sürekli takviye ediyor, böylece uzak bölgelerde yeni birliklerin yerleşmesi gerçekleşiyordu. Dördüncü Kolun kurulmasıyla başlayan bu gelişme, ana arıdan oğulların üremesine benziyordu. Ordumuzun sağlamlaşma süreci olan bu dönemde, gücümüzün henüz yeterli olmaması nedeniyle, düşmanın kolaylıkla savunduğu tahkim edilmiş mevkilere saldıramıyorduk. Ama, düşman da bu mevkilerden ayrılıp bize karşı saldırıya geçmiyordu. Bu durum, 16. Şubat 1958'de meydana gelen İkinci Pino del Agua çarpışmasına kadarki süreç için belirleyici özelliktedir. "Granma" çıkarmasına katılanların ölümü bizim için acı olmuştur; verdiğimiz bu kayıpların tümünden üzüntü duyduk, fakat özellikle Nico Lopez'le Juan Manuel Marquez'in ölümü bizi çok etkiledi. Yüreklilikleri ve ahlaki açıdan iyi niteliklere sahip oluşlarıyla gerilla birliğimiz içinde saygın bir yer edinmiş başka savaşçılar da bu yıl içinde yaşamlarını yitirdiler; El Uvero çarpışmasında düşen, kardeş olmamalarına karşın aynı soyadını taşıyan Nano ve Julio Diaz (Julio Moncado Kışlasına yapılan saldırıya, katılmıştı), Mar Verde çarpışmasında düşen Ciro Redondo; ve San Lorenzo çarpışmasında ölen Yüzbaşı Soto'yu bunlar arasında sayabiliriz. Kentlerdeki mücadelede verdiğimiz birçok şehit arasında, bizim için, o ana kadar devrimin en büyük kaybı olan Frank Pais [sayfa 201} de bulunuyordu. Frank Pais, Santiago ve Cuba'da şehit düşmüştü. Sierra Maestra'daki silahlı çarpışmalar söz konusu edildiğinde kentlerdeki grupların başarılarını da eklemek gerekir. Ülkenin belli başlı bütün kentlerinde, Batista rejimine karşı mücadele veren gruplar vardı, fakat en önemli merkezler Havana ve Santiago'ydu. Hareketin, Havana'da, varlığı ve eylemleriyle kendisini sürekli gündemde tutacak silahlı bir direniş örgütü kurma çabası sonuç vermedi. Buna karşın Santiago, Batista diktatörlüğüne karşı sürdürülen uzun mücadelede birincil öneme sahip bir cephe durumundaydı, Sierra Maestra'yla coğrafi bağlantı içinde olmasıydı bunun nedeni. Bütün bu süreç içersinde kentlerle Sierra arasındaki bağlantının süreklilik göstermemesi bir eksiklikti. Bunun iki ana nedeni vardı: Birincisi, Sierra'nın coğrafi açıdan tecrit olmuşluğu; ikincisi ise, hareketin iki kanadı (Llano ve Sierra) arasında taktik ve stratejik alanda baş gösteren görüş ayrılıklarıydı. İkinci sorun, toplumsal ve politik düşüncelerin farklılığından kaynaklanmaktaydı. Sierra, doğal koşullar nedeniyle, bazen de belirli zamanlarda olağanüstü zor yarılan düşman kuşatması yüzünden, tecrit edilmiş durumdaydı. Ülkede yürütülen bir yıllık mücadeleyi kısaca özetlerken, bizim dışımızdaki savaşçı grupların genel olarak başarısızlıkla sonuçlanan eylemlerine de işaret etmeliyiz. 13 Mart 1957'de, Öğrenci Hareketi Direktuvarı, Başkanlık Sarayına saldırdı, Batista'yı cezalandırmayı amaçlıyorlardı. Bu eylemde seçkin savaşçılardan oluşan küçük bir grup şehit oldu; bu küçük grup FEU[59] başkanlığını yapıyordu. Aralarında bir büyük savaşçı ve gençliğimizin simgesi "Manzanita" Echeverria da bulunmaktaydı. Birkaç ay sonra, mayısta bir çıkartma girişimi yapıldı. Bu girişim, büyük bir olasılıkla, gemi henüz Miami'den hareket [sayfa 202} etmeden önce ihbar edilmişti, çünkü harekatı finanse eden Prio hainiydi. Sonuç olarak harekata katılanların tümü katledildi. Calixto Sanchez tarafından yönetilen bu Corintina Seferine katılanları, o sıralar Oriente eyaletinin kuzey kesimlerinde pek çok cana kıyan ve daha sonra hareketimizin üyeleri tarafından idam edilen Cowley adlı katil öldürdü. Escambray'da bir kısmı 26 Temmuz Hareketince, bir kısmıysa Öğrenci Hareketi Direktuarınca yönetilen ilk mücadele grupları kuruldu. Öğrenci hareketine bağlı gruplar, ilk önceleri bir Direktuar üyesi tarafından yönetiliyordu. Bu gruplar kendilerini yöneten kişinin ihanetine uğradılar. Önce onlara sonra da devrime ihanet eden ve şimdi sürgünde yaşayan bu hainin adı, Gutierrez Menoyo idi. Direktuara bağlı olan savaşçılar, daha sonraları Binbaşı Chomon'un komuta ettiği ayrı bir gerilla kolu kurdu. Diğerleri Escambray'da İkinci Ulusal Cephe'yi oluşturdu. Sierra Cristal ve Sierra Baracoa'da yarı gerilla, yarı "sığır hırsızı" olan bazı küçük gerilla birimleri ortaya çıkmıştı. Bunlar, Altıncı Gerilla Koluyla bu bölgelere giren Raul Castro tarafından temizlendi. 5 Eylül 1957'de Cienfuegos Deniz Üssünde, Teğmen San Roman'ın başını çektiği bir ayaklanma patlak verdi. Teğmen San Roman bu başarısız ayaklanmanın ardından hemen öldürüldü. Bu deniz üssü tek başına değildi bu isyan hareketinde, eylem, kendiliğinden meydana gelmemişti, silahlı kuvvetler içinde büyük bir yeraltı hareketinin planı çerçevesindeydi. Bu yeraltı hareketini diktatörlüğün suç ortaklığıyla lekelenmemiş sözüm ona dürüst askerler yönetiyordu. Bugün artık, bu hareketin, Yankee emperyalizmi tarafından yönlendirildiği açıklıkla görülmektedir. Bilinmeyen bir nedenle ayaklanma başka bir tarihe ertelenmişti, ama Cienfuegos Deniz Üssü, erteleme haberini, ya yeterince erken alamadığı ya da artık ayaklanmayı durduramadığından, harekatı başlattı. İlk anda duruma egemen olmalarına karşın, daha sonra trajik bir hata işleyerek, üsse yalnızca Birkaç [sayfa 203} dakika uzaklıkta olan Escambray dağlarına çıkmadılar. Oysa bütün kenti kontrolleri altına aldıktan sonra bu harekatı kısa sürede gerçekleştirmek ve dağda sağlam bir cephe kurmak için bütün olanaklara sahiptiler. 26 Temmuz Hareketinin ulusal ve yerel önderleri ayaklanmaya etkin biçimde katıldılar. Halkın katılımı da sağlandı; en azından ayaklanmanın yarattığı coşkuyu paylaştılar ve içlerinden bazıları silaha sarıldı. Belki de bu durum, ayaklanmanın öncülerinde bir tür yükümlülük duygusu uyandırdı ve ele geçirdikleri kentten kopamaz duruma geldiler. Ancak olaylar, bu tür darbeler için mantıklı olan bir yol izledi; benzer hareketlerin sonuçlarını tarih, hem daha önceki dönemlerde hem de daha sonraki süreçte kaydetmiştir belleğine. Açıktır ki, savaş akademisi çıkışlı subaylar, gerilla savaşına gereken önemi vermemişler ve gerillayı bir halk savaşı türü olarak görmemişlerdi. Böylece, oradaki silah arkadaşlarının yardımı olmaksızın başarı sağlayamayacaklarına inanan asiler, arkalarını denize vererek, kentin dar sınırları içinde bir ölüm kalım savaşı verme kararı aldılar. Birliklerini toplayıp Cienfuegos üssüne gönderen düşmanın ezici gücü karşısında, asiler tamamen yok olacaklardı. Ayaklanmanın silahsız müttefıği olan 26 Temmuz Hareketi, bu hareketin liderleri ayaklanmanın sonuçlarını baştan açıkça görmüş olsalardı bile -ki görememişlerdi- olayların yönünü değiştirecek durumda değildi. Buradan çıkarılacak ders, güçlü olanın stratejiyi belirlediğidir. Sivil halkın büyük çapta katliama uğraması, düşman ordusunun birbirini izleyen yenilgileri ve daha önce incelediğimiz çeşitli cephe kesimlerinde diktatörlüğün gerçekleştirdiği cinayetler, uygun bölgelerde hayata geçirilen gerilla stratejisinin, despotik ve henüz güçlü bir hükümete karşı girişilen halk mücadelesi tekniğinin en etkili ve halka en az acı veren yöntemi olduğunu göstermektedir. Gerilla bir kez güçlendikten sonra, bizim verdiğimiz kayıplar (bu kayıplar kararlılıkları ve [sayfa 204} yüreklilikleriyle mücadelede yer alan yoldaşlarımız olduğu halde) parmakla sayılacak kadar azken, kentlerde de kararlı savaşçılar ölüyor, ne var ki bunlarla birlikte, devrimde pek önemli rol oynamayan, hatta devrimle hiç ilgisi olmayan insanlar da yok ediliyordu, çünkü kentler, düşman tarafından gerçekleştirilen katliam eylemlerine daha açıktı. Mücadelenin bu ilk yılı sona erdiğinde, genel durum, bütün ülkeyi kapsayan bir genel halk ayaklanmasına gidiş izlenimini veriyordu. Kişisel dürtülerden hareketle gerçekleştirilen, bazıları oldukça ustaca yapılmış sabotaj eylemleri sürekli gündemdeydi. Bu eylemlerin bilançosu, suçsuz insanların ölümü ve en iyi savaşçıların kaybedilmesiydi. Üstelik halkın davasına da gerçek bir yarar sağlamıyordu bu sabotajlar. Askeri durumumuz güçleniyor, elimizde tuttuğumuz bölge genişliyordu. Batista ile silahlı ateşkes durumundaydık. Batista ordusunun yüzbaşıları Sierra'ya çıkmıyor, biz de pek aşağılara inmiyorduk. Düşman, birliğimizi kuşatmış ve kuşatmayı giderek daraltmıştı, ama birliklerimiz düşman saldırısından kurtulabilmişlerdi. Örgütlenme alanındaysa gerilla ordumuz yeterince ilerleme göstermişti; yıl sonuna doğru, küçük satın alma örgütleri, asgari ölçüde hizmet sağlayacak sanayi işletmeleri, hastaneler ve çalışır durumda olan iletişim sistemlerine sahiptik artık. Gerillanın başa çıkmak zorunda olduğu sorunlar çok basitti: Gerillacılar kişi olarak hayatlarını sürdürebilmek için, biraz yiyecek, giyecek ve bazı vazgeçilmez ilaçlara ihtiyaç duyuyorlardı. Savaşçı olarak, yani savaş durumunda bulunan bir birliğin üyesi olarak, varlığım sürdürebilmek içinse, silah ve cephaneye, bir de politik gelişimi için gerekli propaganda araçlarına ihtiyaçları vardı. Bu asgari ihtiyaçların karşılanabilmesi için, bir ulaşım ve haberleşme sistemi kurmak zorunluydu. Başlangıçta, yaklaşık yirmi kişiden oluşan küçük gerilla grubu, Sierra'da yetişen herhangi bir ottan yapılan az miktarda [sayfa 205} yemekle yetiniyordu; o sıralarda köylülerden aldığımız tavuklarla yapılmış çorba, ya da domuz bizim için şölen yerine geçiyordu. Köylülerden aldığımız bu yiyeceklerin parasını her defasında titizlikle ödüyorduk. Gerilla örgütü genişledikçe ve gerilla adaylarından oluşan gruplar büyüdükçe yeterince yiyecek sağlamak zorunlu oldu. Sierra köylülerinin hayvanları yoktu ve genel olarak beslenmeleri asgari düzeydeydi. Sierra'da bulunmayan tuz, ya da benzeri sanayi mallarını alabilmek için kahve satıyorlardı. İlk iş olarak bazı köylülerle anlaşmaya vardık: Fasulye, mısır, pirinç gibi belirli ürünler yetiştirecekler, biz de bu ürünleri satın alacaktık. Aynı zamanda, çevre köylerdeki tüccarlarla yiyecek ve donanım malzemesi sağlanması konusunda anlaşarak ikmal ve iaşe sistemi kurduk. Gerilla birliklerine ait katır kervanları oluşturuldu. İlaç sorununa gelince; bunları kentlerden getirtebiliyorduk, ancak her zaman istediğimiz kalitede ve miktarda olmuyordu. O nedenle, ilaç sağlanmasını güvence altına almak için, belirli bir örgütlenme biçimi geliştirdik. Kentlerden silah getirtebilmemiz de ayrı bir sorundu, coğrafi açıdan önümüze çıkan zorlukların yanı sıra, kendileri de silaha ihtiyaç duydukları için, kentlerdeki güçler, dağlardaki gerilla birliklerine silah ulaştırılmasına karşı çıkıyorlardı. Fidel, bize silah ve donanım bulabilmek için sürekli sert tartışmalara girmek zorunda kalıyordu. Savaşçıların yanlarında getirdiklerinin dışında, mücadelenin o ilk yılında bize gönderilen silahlar, Başkanlık Sarayı baskınında kullanılan silahlardan arta kalanlardı. Bunlar, bölgenin ileri gelen toprak sahiplerinden ve kereste tüccarlarından Babun'un yardımıyla gönderilmişti; Babun'dan daha önce de söz etmiştim. Cephanemiz hem kıttı, hem de gerekli olan çeşitlilikte değildi. Bu ilk yıl içinde, boş kovanları yeniden doldurmamız bile olanaksızdı. Yalnızca 38'lik tabanca kurşunlarını yeniden doldurabiliyordu silahçımız. Bir de tek atışlı tüfeklerde kullanılan 30-06'lıkları yenileyebiliyorduk. Tutukluk yaptığı [sayfa 206} ve mekanizmayı bozduğu için bu kurşunlar yarı otomatik silahlarda kullanılamıyordu. Kamp yaşamının ve bağlantı sisteminin örgütlenmesi için 'bazı sağlık kuralları konuldu. İlk hastaneleri bu dönemde kurduk; bunlardan biri benim komutam altında bulunan bölgedeydi. Düşman uçakları tarafından görülmeyecek, zor ulaşılan bir yerde olduğu için, yaralıların ne de olsa güvenlikte bulunduğu bu hastane, sık ağaçlı bir ormanın ortasında yer alması nedeniyle çok nemli bir ortam içindeydi, bu da yaralı ve hastalara dokunuyordu. Bu hastaneyi companero Sergio del Valle kurmuştu. Doktor Martinez Paez ve Doktor Vallejo ile doktor Piti Fajardo, Fidel'in birliklerinde de benzer hastaneler kurdular, fakat bu hastanelerin belirli bir niteliğe ulaşması ancak mücadelenin ikinci yılında gerçekleşti. Birliğin, fişeklik, palaska, sırt çantası ve ayakkabı gibi ihtiyaçları bölgemizde kurulan küçük bir saraçhanede karşılanıyordu. İlk asker şapkasını ürettiğimiz zaman, bunu alıp gururla Fidel'e ilettim, ama bir de ne göreyim? Herkes bağrışmaya başladı. Bunun bir Guagüero[60] şapkası olduğunu söylüyorlardı. O güne kadar bu sözcüğü hiç duymamıştım. Bize katılmak için gerekli koşulları görüşmeye gelen Batista'nın atadığı belediye meclisinin bir üyesi bana yakınlık göstererek giderken şapkayı da anı olarak götürdü. En önemli sanayi kuruluşumuz küçük bir demir ve silah imalathanesi oldu. Burada bozuk silahlar onarılıyor, bombalar, çeşitli tipte mayınlar ve ünlü M-16'lar üretiliyordu. Başlangıçta mayınları teneke kutulardan yapıyor ve içlerini, düşman uçaklarından sık sık atılan, fakat patlamayan bombalardan çıkardığımız malzemeyle dolduruyorduk; bu mayınlar çoğu kez işe yaramıyordu. Ayrıca ateşleme pimi de her zaman kapsüle isabet etmiyor, bu durumda da patlama gerçekleşmiyordu. Daha sonraları companerolardan biri, önemli saldırılarda, bombayı olduğu gibi kullanmayı akıl etti. Kapsülü çıkarıyor yerine bir tüfek takıyor ve tüfeğin tetiğine bağladığımız [sayfa 207} ipi uzaktan çekince mayın patlıyordu. Giderek, özel bir cins dökme demir ve elektrikli kapsüller kullanarak bu sistemi geliştirdiğimizde oldukça iyi sonuçlar aldık. Bu, ilk biz bulduğumuz halde, sistemin gelişmesini Fidel sağladı. Süreç içerisindeyse Raul, yeni etkinlik alanında, mücadelenin ilk yılında kurulan sanayi işletmelerinden daha güçlü başka işletmeler kurdu. Aramızdaki tiryakileri hoşnut etmek için bir sigara imalathanesi kurduk. Purolar berbattı, ama daha iyisini bulmamız olanaksız olduğundan, bunlar bize dünyanın en iyi puroları gibi geliyordu. Ordumuzun et ihtiyacını muhbirlerin ve büyük toprak sahiplerinin hayvanlarına el koyarak sağlıyorduk. Etleri eşit biçimde ikiye ayırıyor, bir kısmım köylülere veriyor, bir kısmını da ordumuz için alıkoyuyorduk. Düşüncelerimizin propagandasını yapmak için, İspanyollara karşı verilen direniş savaşının kahramanının anısına El Cubano Libre diye adlandırdığımız küçük bir gazete çıkarmakla işe başladık. İlk üç-dört sayı bizim yönetimimizde çıktı. Daha sonra gazetenin yönetimini Luis Orlando Rodriguez aldı. Ondan sonra da, Carlos Franqui yönetime gelerek gazeteye yeni bir soluk getirdi. El Cubano Libre'yi kentten getirdiğimiz bir teksir makinesinde basıyorduk. Mücadelenin ilk yılı bitip ikinci yılı başlarken artık küçük bir verici istasyonuna sahiptik. İlk sürekli yayın 1958 Şubat'ında başladı. İlk dinleyicilerimiz, istasyonun karşısındaki tepede yaşayan Pelencho adlı bir köylüyle, Fino del Agua saldırısının hazırlıklarını tamamlamak için kampa gelen Fidel'di. Fidel yayını bizim radyomuzdan dinledi. Giderek nitelikli bir duruma gelen bu verici istasyonunu daha sonra Birinci Gerilla Kolu devraldı. 1958 Aralığında, savaş son bulduğunda, bu istasyon en çok dinlenen istasyonlardan biriydi artık. Alt levhası bir metre olan bir torna tezgahıyla, elektrik ışığına kavuşmak için bin bir güçlükle Sierra'ya taşıdığımız [sayfa 208} birkaç jeneratör gibi küçük ilerlemeleri, kendi kişisel ilişkilerimiz sayesinde gerçekleştirmiştik. Önümüzdeki zorlukları göz önüne aldığımızda, kendi iletişim ve haberleşme ağımızı kurmamız gerektiği ortaya çıkıyordu. Bu işin kotarılmasında benim birliğimde Lidia Doce, Fidel'in birliğindense Clodomira önemli bir rol oynadılar. O dönemde yalnızca komşu köylerden yardım görmekle kalmıyorduk. Kent burjuvazisi bile malzeme ve donanım göndererek gerilla savaşma katkıda bulunuyordu. İletişim ağımız ta Contramaestra, Palma, Bueycito, Las Minas de Bueycito, Estfada Palma, Yara, Bayamo, Manzanillo, Guisa'ya kadar uzanıyordu. Bu yerler aktarma ve konaklama yerleri işlevini görüyor, buralardan alınan mallar katırlara yüklenerek Sierra'nın gizli yollarından bize kadar ulaştırılıyordu. Bazen, henüz eğitim aşamasında bulunduğu için silah altına alınmamış gerilla adayları, yanlarına silahlı adamlarımızdan bir kaçını da alıp, Yao veya Las Minas gibi yakın yerleşim bölgelerine iniyorlardı; ya da bölgedeki içlerinde ne aransa bulunabilecek dükkanlara gidiyor aldıklarımızı sırtımıza vurup getiriyorduk. Sierra Maestra'da yokluğunu hemen hemen hiç duymadığımız tek şey kahveydi. Bazen tuzumuz bile bitiyor, o zaman tuzun en yaşamsal ihtiyaçlardan biri olduğunu anlıyorduk. İstasyonumuz yayına başladıktan ve birliklerimizin mücadelesi bütün ülkede duyulduktan sonra, bağlantılarımız çoğaldı ve dallanıp budaklandı; batıda önemli ikmal merkezlerinin bulunduğu Havana ve Camagüey'e, doğuda Santiago'ya kadar uzanmaya başladı. Haberleşme örgütümüz öyle kurulmuştu ki, bölgedeki köylüler, yalnızca düşman ordusunun varlığını değil, bölgeye adım atan her yabancıyı bize bildiriyorlardı; böylece durumlarını soruşturuncaya kadar bu yabancıları kolayca tutuklayabiliyorduk. Yaşama koşullarımız ve etkinliklerimiz konusunda bilgi edinmek amacıyla bölgeye sızmış bir sürü ordu ajanını ve muhbiri bu yolla saf dışı edebildik. [sayfa 209} Bir yargı düzeni kurmaya giriştik, ne var ki henüz Sierra için geçerli yasaları çıkarmamıştık. Mücadelenin son yılına girdiğimizde örgütlenme açısından durumumuz bu merkezdeydi. Siyasal mücadele çok karmaşık ve çelişki doluydu. Batista diktatörlüğü, hükümetin üstünlüğünü garantileyen seçim hileleri sonucu oluşmuş bir kongreye dayanarak varlığım sürdürebiliyordu. Sansürün kaldırıldığı dönemlerde bazı muhalif seslerin yükselmesine göz yumuluyordu. Rejimin resmi ve yarı resmi sözcüleriyse, gırtlaklarını yırtarcasına ulusal birlik çağrısında bulunuyor ve bu açıklamalar ülkenin her yanına radyo aracılığıyla yayılıyordu. Otto Meruelo'nun isterik sesine Pardo Llado ve Conte Agüaro maskaralarının cafcaflı laf kalabalığı karışıyor, radyoda söylediklerini yazılı olarak da yineleyen Agüero, "Fidel kardeş"e Batista rejimi ile uzlaşma çağrısında bulunuyordu. Çok çeşitli ve birbirine benzemez muhalefet gruplarının ortak noktaları iktidara gelme istekleriydi; bu, onlar için devletin mali kaynaklarını ele geçirmekle eş anlamlıydı. Bunu elde etmek için de kendi aralarında kirli iç çatışmalara düşüyorlardı. Muhalefet gruplarının hepsine sızmış olan Batista ajanları, biraz önem taşıyan her türlü etkinliği anında Batista'ya haber veriyordu. En belirgin nitelikleri gangsterlik yöntemlerine eğilim ve kariyer düşkünlüğü olmasına karşın, bu gruplar içinden de kahramanlar çıkıyordu; bunlardan bazıları tüm ulusun gözünde değer kazanmışlardı. Küba toplumu öylesine yönsüz bir durumda bulunuyordu ki, Prio Socarras gibilerin rahatı için, onurlu ve yürekli insanlar hayatlarını feda ediyorlardı. Direktuar[61] silahlı devrim yolunu seçmişti, fakat onlar bizden bağımsız olarak yürütüyorlardı hareketi; Sosyalist Halk Partisi bazı somut eylemlerde bizimle birlikte davranıyor, [sayfa 210} ancak, karşılıklı önyargılar ortak bir çıkışı engelliyordu. Temel olarak söylendiğinde, işçilerin partisi, devrimci mücadele içinde gerillanın ve kişi olarak Fidel'in rolünü tam anlamıyla kavrayamıyordu. Sosyalist Halk Partisi'yle yaptığımız dostça bir tartışma sırasında parti yöneticilerinden birine şöyle demiştim. "Zindanlarda parça parça edilmelerine karşın işkencecilere tek sözcük söylemeyen kadrolar yaratabiliyorsunuz, ama bir mitralyöz yuvasını baskınla ele geçirebilecek kadroları yaratabilecek durumda değilsiniz." Bu ifadem, daha sonra, o yönetici tarafından, dönemin en gerçek tanımı olarak başkalarına sık sık tekrarlandı. Bir savaşçı olarak, bunun, stratejik bir anlayıştan kaynaklandığını görebiliyordum. Emperyalizme ve sömürücü sınıfın azgınlıklarına karşı kararlı bir mücadelenin propagandasını yapıyorlar, ama iktidarın ele geçirilmesine ilişkin olasılıkları göz önüne almıyorlardı. Daha sonra Sosyalist Halk Partisi'nin üyeleri kararlı bir biçimde gerillaya katıldılar, fakat artık savaş sonuna yaklaştığından bu durumun etkileri pek hissedilemedi. Hareketimiz içinde birbirinden farklı iki eğilim vardı. Bunlardan daha önce söz ederek "Sierra" ve "Llano"[62] diye adlandırmıştım. Bu iki eğilim stratejik görüş ayrılıklarıyla belirleniyordu. Sierra, gerilla savaşının gelişimini sağlamaya, devam etmeyi düşünüyordu; gerilla savaşını başka bölgelere yaymak, kırlardan hareketle diktatörlüğün egemen olduğu kentleri kuşatarak yıpratma ve ezme yoluyla rejimin çökmesini sağlamak düşüncesindeydi. "Llano" ise, görünürde devrimci bir pozisyon savunuyordu, bütün kentlerde bir genel grevle doruğuna ulaşacak silahlı mücadele önermekteydi. Batista bu yolla devrilecek ve iktidarın ele geçirilmesi kısa sürede gerçekleşecekti. Bu konum yalnızca görünürde devrimciydi, çünkü o dönemde, Llano'daki yoldaşlarımızın siyasi gelişimi tamamlanmamış, genel grev anlayışlarıysa henüz çok dardı. Yasadışı [sayfa 211} örgütlenen, politik hazırlıkları tamamlanmadan ve kitle eylemleri olmaksızın birdenbire gündeme getirilen genel grev, ertesi yıl 9 Nisan'da, yenilgiyle sonuçlandı. Her iki eğilim de, mücadelenin gidişi içinde değişime uğrayan Ulusal Yönetim'de temsil edilmekteydi. Hazırlık döneminde, yani Fidel Meksika'ya gidene dek, Ulusal Komitede, Fidel'in dışında, Raul Castro, Faustino Perez, Pedro Miret, Nico Lopez, Armando Hart, Pepe Süarez, Pedro Agüilera, Luis Bonito, Jesus Montane, Melba Hernandez ve Haydee Santamaria bulunuyordu. O dönemde sürece katılımım son derece kısıtlı olduğundan ve döneme ilişkin belgelerin yetersizliğinden, sözünü ettiğim bu bileşimde bazı yanılmalar olabilir. Sonraları Pepe Suarez, Pedro Agüilera ve Luis Bonito anlaşmazlık nedeniyle Komiteden çekildiler. Savaş hazırlıklarının yapıldığı Meksika'da bulunduğumuz dönemdeyse, Mario Hidalgo, Aldo Santamaria, Carlos Franqui, Gustavo Arcos ve Frank Pais Komite'ye katıldı. Bütün bu companerolar arasından ilk yıl Sierra'ya çıkıp orada kalanlar yalnızca Fidel ve Raul oldu. "Granma" Seferine katılmış olan Faustino Perez kentlerde çalışmakla görevlendirildi, Pedro Miret Meksika'dan ayrılmamızdan birkaç saat önce tutuklanmıştı; Miret ancak ertesi yıl bize silah getiren bir tekneyle Küba'ya gelebildi; Nico Lopez karaya çıkışımızdan birkaç gün sonra öldü. Armando Hart ya o yılın sonunda, ya da ertesi yılın başlarında tutuklandı. Jesus Montane karaya çıkışımızdan hemen sonra tutsak düştü. Mario Hidalgo gibi, Melba Hernandez ve Haydee Santamaria da kentlerde görev aldılar. Aldo Santamaria ve Carlos Franqui'nin ertesi yıl Sierra'daki mücadelede yer almaları planlanmıştı, fakat 1957 yılında Sierra'ya gelmediler. Gustavo Arcos, politik ilişkileri düzenlemek ve bize gerekli olan malzemeyi sağlamak için Meksika'da kaldı. Santiago kentinde çalışmakla görevlendirilen Frank Pais ise, Temmuz 1957'de öldü. Daha sonraları biz Sierra'dayken aramıza katılanlar da oldu. [sayfa 212] Celia Sanchez 1958 yılı boyunca bizimle beraberdi. Önceleri Santiago'da çalışan Vilma Espin sonraları, savaşın bitimine Kadar, Raul Castro'nun birliğinde kaldı. 9 Nisan grevinden sonra, Faustino'nun yerine koordinatör olarak çalışan Marcelo Fernandez, bizimle ancak birkaç hafta kalabildi Sierra'da; onun işi kentlerdeydi. Llano'da milis güçlerinin örgütlenmesiyle görevlendirilen Rene Ramos Latour, 9 Nisan yenilgisinden soma Sierra'ya çıktı ve savaşın ikinci yılında binbaşı olarak kahramanca şehit oldu. İşçi hareketinden sorumlu olması gereken David Salvador, bu harekete kendi oportünist ve bölücü tavrını yansıttı ve daha sonra işi devrime ihanete kadar götürdü. David Salvador halen hapiste bulunmaktadır. Almeida'nın da aralarında bulunduğu bir kısım savaşçılar da bize sonradan katılmışlardır. Görüldüğü gibi, bu dönemde çoğunluğu oluşturan yoldaşların, devrimci olgunlaşma sürecinden derinlemesine etkilenmemiş olan politik kökenleri, onları, bir çeşit "sivil" tavır alışa ve Fidel'in şahsında gördükleri Caudillo[63] ile, Sierra'da temsil etmekte olduğumuz "militarist" fraksiyona karşı bir tutuma sürükledi. Ortaya çıkmaya başlayan görüş ayrılıkları, savaşın ikinci yılında belirgin olan o sert tartışmaları doğuracak kadar güçlü değildi henüz. Burada önemle belirtilmesi gereken nokta, Sierra ve Llano'da diktatörlüğe karşı savaşanların, bazen taktik açıdan, birbirlerine tümüyle ters düşen görüşler savunuyor olmalarına karşın, hiçbir zaman devrim mücadelesini terk etmemeleridir. Zafer kazanılıncaya ve emperyalizme karşı mücadelenin ilk deneyimleri elde edilinceye kadar devrimci ruh halini bir an bile bırakmadılar. Giderek, önderliği tartışmasız Fidel'in yürüttüğü, parti niteliğine sahip güçlü bir harekette birleştik. Daha sonra Direktuar içindeki gruplar ve Sosyalist Halk Partisiyle birleşerek PURS'i[64] kurduk. Hareketimizin karşılaştığı dış baskılara, bölme ve sızma girişimlerine karşı herzaman [sayfa 213} tek cephe halinde karşı koyduk. O sıralarda, Küba Devriminin perspektiflerini en az anlayan companerolar bile, oportünizm karşısında dikkatli olmayı biliyorlardı. Felipe Pazos, 26 Temmuz Hareketi'nin adına dayanarak, kendisinin ve Küba oligarşisinin en yozlaşmış kesimlerinin çıkarı uğruna Miami Paktı'nda önerilen görevlere -ayrıca geçici devlet başkanlığı görevine- talip olduğunda, hareket, bu tutuma tümden karşı koydu ve Fidel'in Batista'ya karşı savaşan örgütlere yolladığı bir bildiriyi destekledi. Tarihi bir belge olduğu için, bu bildirinin tam metnini burada yayınlıyoruz. 14 Aralık 1957 tarihli bu bildiri, o sıralarda basma olanağımız olmadığı için, Celia Sanchez tarafından, tek tek kopya edilmiştir. [sayfa 214} İlk kez; "Verde Olivo"da yayınlandı. (5 Ocak 1964) BELGE FİDEL CASTRO'NUN MEKTUBU 14 Aralık 1957 Devrimci Parti Küba Halk Partisi Autencicos Örgütü Yüksek Okul Öğrenci Birliği Devrimci Direktuar Devrimci İşçi Direktuarı BAŞKANLARINA Küba'ya ayak bastığımızdan bu yana geçirdiğimiz en zor dönem olan, ve savaşla dolu olarak geçen şu son haftalarda meydana gelen bazı olaylar, bu bildiriyle sizlere bazı açıklamalar yapmamı zorunlu kıldı. Bunu ahlaki, vatani ve hatta tarihi bir görev sayıyorum. Birliklerimizin altı saat içinde üç kez düşmanla gırtlak gırtlağa geldiği, arkadaşlarımın, hiçbir örgütten en küçük bir destek bile almadan savaşı sürdürerek kayıplar verdiği 20 Kasım çarşamba günü, sizlerin, şu anda bu bildiriyi gönderdiğim kuruluşların, 26 Temmuz Hareketi'yle, Miami'de imzaladıkları belirtilen sözüm ona bir anlaşmanın, açık ve gizli maddelerini kapsayan belgeleri, çarpışma alanında, elimize geçti. Ve ne gariptir ki, bu belgeler, Batista diktatörlüğünün bize karşı azgın bir saldırıya geçtiği bir sırada -oysa o an bize gerekli olan silahtı- elimize ulaşmıştı. [sayfa 215} İçinde bulunduğumuz savaş koşullarında haberleşmenin çok güç olduğu ortadadır. Ve yine gün gibi ortadadır ki, koşullar ne olursa olsun, 26 Temmuz Hareketi'nin yalnızca saygınlığının değil, tarihsel haklılığının da tehlikede olduğu böyle bir anda, bu sorunu tartışmak için hareketimizin önderlerinin, savaş alanında bile toplantıya çağrılmaları bir zorunluluktur. Bir yanda sayıca ve silahça kıyas kabul etmez oranda kendinden üstün bir düşmanla bütün bir yıl boyunca savaşırken, kutsal bir dava uğruna çarpışmak için gerekli onurdan ve bu davanın uğrunda ölmeye değer olduğu inancından başka hiçbir dayanağı olmayan insanlar; öte yandaysa, bu davayı desteklemek için bütün olanaklara sahip olmalarına karşın, hunharca demeye dilim varmıyor, sistemli olarak bu destekten kaçınarak, cephede dövüşenlere her türlü yardımı reddeden yurttaşlar. Hiçbir çıkar gözetmeksizin, her gün, ölümlere ve yüce fedakarlıklara tanıklık etmelerine ve yine her gün, yakınlarında en iyi yoldaşlarının şehit olduğunu görmelerine, yeni ve kaçınılmaz başka savaşlarda, zafere ulaşmak için ölmelerine karşın, zafer gününü göremeden düşecek olan, gösterdikleri fedakarlıkların boşa gitmeyeceği umudundan başka avuntuları olmayan insanlara bir anlaşma haberi ulaşmıştır. En basit yükümlülükleri bir yana bırakın, alışılmış nezaket kurallarını bile hiçe sayarak, hareketin liderlerine ve savaşçılarına danışılmaksızın imzalanıp ayrıntılı ve kasıtlı biçimde kamuoyuna açıklanan, hareketin bundan sonraki tavır alışı konusunda bağlayıcı ilkeler içeren bu anlaşma haberinin, hepimizi çok yaraladığını ve öfkelendirdiğini anlamak zor olmasa gerek. Yanlış hareket etmek her zaman kötü sonuçlara yol açar. Herkesten önce, kendilerini diktatörlüğü devirme göreviyle yükümlü görenler, daha da ötesi, diktatörlüğün devrilmesinden sonra bir ülkeyi yeniden düzenlemekle kendilerini sorumlu kılanlar, bu gerçeği göz önüne almalıdırlar. 26 Temmuz Hareketi, söz konusu görüşmelere katılmak [sayfa 216} için ne bir temsilciler kurulu atamış ne de bir kimseye böyle bir yetki tanımıştır. Ne var ki; eğer görüşmeler için bize danışılmış olsaydı, örgütümüzün bugünkü ve gelecekteki faal etkinliği açısından böylesine önemli bir sorunu tartışmak için, hareketimiz, temsilcilerine gereken talimatı verecekti. Oysa ilişkiler açısından, bu siyasi güçlerin bazılarına ilişkin aldığımız haberler, dış ülkelerde savaş sorunlarıyla ilgili komitenin delegesi olan ve yalnızca bu bölgede sınırlı yetkilere sahip Senor Lester Rodriguez'in raporuyla belirlenmiştir. Bu raporda şöyle denilmektedir: <"Prio ve Direktuara gelince, üç siyasi güç tarafından güvenceye alınan ve tanınan bir geçici hükümet kuruluncaya dek, yalnızca askeri nitelikte planların koordine edilmesi konusunda bir dizi toplantı yaptım. Elbette önerim, bu hükümetin ülkenin tüm siyasal güçlerinin arzusuna uygun biçimde kurulmasını öngören Sierra Bildirisi'ndeki[65] ilkeler doğrultusunda oldu. Böylece ilk sorunlar ortaya çıktı. Genel grevin yarattığı sarsıntının etkisi altında acil bir toplantı yaptık. Küba'nın sorununu temelden çözebilmek için, herkesin elindeki tüm olanakları, vakit geçirmeksizin seferber etmesini önerdim. Prio, zaferle sonuçlanacak bir girişimi gerçekleştirebilmek için elinde yeterli olanaklar bulunmadığını ve benim önerimin kabul edilmesinin çılgınlık olacağını söyledi. Geminin demir alması için her şeyi hazır ettiği zaman bana haber iletmesini, ancak o zaman bir anlaşma zemini arayabileceğimizi, ama o zamana kadar 26 Temmuz Hareketi içersinde bana verilen görevi tümüyle bağımsız olarak yerine getirebilmem için, çalışmalarıma karışmamasını kendisinden istedim. Bütün bunlardan sonra vardığım sonuç, bu baylara karşı herhangi bir yükümlülük içinde olmadığımız ve bundan sonra da bu baylarla karşılıklı yükümlülüklere girmenin doğru olmayacağı yönündedir. Çünkü bunlar, Küba'nın en çok ihtiyaç duyduğu bir zamanda, yeterli malzemeye sahip olmadıklarını açıklamışlardır, oysa ki gırtlaklarına kadar, durmadan biriktirdikleri malzemeye boğulmuş durumdalar..." [sayfa 217} Herhangi bir açıklamayı gerektirmeyecek kadar açık olan bu rapor, biz devrimcilerin kendimizin dışından yardım beklemememiz gerektiği yolundaki düşüncemizi doğrulamaktadır. Temsil ettiğiniz örgütlerin ortak bir zemin ilkeleri üzerine, hareketimizin bazı üyeleriyle görüşmeler yapmasını uygun bulmuş olsanız da, Sierra Maestra Bildirisi'nde ifadesini bulan görüşlerimizi tümüyle değiştiren bir anlaşmayı Hareketin Ulusal Yönetiminin haberi ve onayı olmaksızın, ortak alınmış kararlar olarak kamuoyuna duyurmanız yanlıştır. Bu davranış tek bir gerçeği ortaya koymaktadır: Yalnızca kamuoyunu etkilemek için bir anlaşma yapılmış ve bu arada da, sahtekarca amaçlar gözetilerek hareketimizin adı kullanılmıştır. Ortaya çelişik bir durum çıkıyor. Küba'nın bilinmeyen bir yerinde çalışmalarını sürdüren Ulusal Yönetim, yeni haberdar olduğu böyle bir anlaşmanın açık ve gizli ilkelerini reddetmeye hazırlanırken, gizli belgelerden ve dış basın kanalıyla, bu anlaşmanın ortak kararlar olarak açıklandığını öğrenmiştir. Bu durumda örgütümüzün yöneticileri, kendilerini, ya bu anlaşmayı yalanlayarak bundan doğacak karışıklıkların ve zararlı sonuçların sorumluluğunu yüklenme, ya da bu konuda, kendi düşüncelerini ortaya koymadan durumu kabul etme gibi bir oldu bittiyle karşı karşıya bulmuşlardır. Bu belgenin bir kopyasının yayınlandıktan ancak birkaç gün sonra Sierra'da bizim elimize geçmesinde şaşılacak bir şey yok. Bu gerçekten zor durum karşısında hareketimizin yöneticileri, söz konusu anlaşmayı kamuoyu önünde yalanlamadan önce, sizlere, Sierra Bildirisi'nin ilkelerine dönmek zorunluluğunu bir kez daha hatırlatmaktadır. Bu arada, direnişçilerin elinde bulunan bölgede bir toplantı yapılmış ve grup liderlerinin görüşleri tek tek dikkate alınarak soruna ilişkin, bu bildiride ifadesini bulan bir ortak karara varılmıştır. [sayfa 218} Elbette ortak zemine ilişkin her karar ulusal ve uluslararası kamuoyunca onaylanacaktır. Çünkü bütün öteki nedenlerin yanında, Batista'ya karşı savaşan siyasi ve devrimci güçlerin gerçek durumları yabancı ülkeler tarafından pek bilinmemektedir. Ayrıca, güçler arası ilişkilerin bugünkünden çok farklı olduğu günlerde, birlik sözcüğüne, Küba'da, çok önem veriliyordu. Bunun ötesinde, en coşkulusundan en kayıtsızına kadar bütün güçleri birleştirmek her zaman en olumlu davranış olmuştur. Ancak, devrim için önemli olan birliğin kendisi değildir. Asıl önemli olan, birliğin temelleri, onun hayata geçiriliş biçimleri ve onu canlı kılan yurtsever düşüncelerdir. Yetkisiz kişilere anlaşmalar imzalatmak, bu sahte anlaşmayı kamuoyuna utanmadan sunmak, koşullarını tartışmadığımız birlik ilanını, yabancı bir kentin kendilerine sunduğu rahat koşullar içinde açıklamak, yapılabilecek en büyük sahtekarlıklardan biridir; bu yolla örgütümüz, sahte bir anlaşmayla yanıltılmış kamuoyu yargısıyla karşı karşıya bırakılacaktır. Gerçekten devrimci bir örgüt böyle bir tuzağa düşmez. Ülkemize karşı aldatmaca, dünyaya karşı aldatmacadır bu. Bu anlaşmayı imzalayan öteki örgütlerin liderleri, yabancı ülkelerde yaşayıp devrimi yalnızca hayallerinde yaparken, 26 Temmuz Hareketi'nin önderleri, Küba'da bulunuyor ve gerçek bir devrim uğruna savaşıyorlar. İşte sorunun temelinde yatan farklılık budur. Hareketi böyle bir anlaşmayla bağlamak son derece üzücü de olsa, biçim sorunlarının öze ilişkin sorunlardan üstün tutulmasını doğru bulmadığım için, bu satırları yazmayabilirdim. Cuntanın hazırladığı taslak, çok ihtiyacımız olan yardım önerisinde bulunduğu için bu anlaşmayı onaylayabilirdik, ne var ki anlaşmada yer alan bazı temel ilkelere ilişkin tümden farklı düşünüyoruz. Ne kadar umutsuz bir durumda olursak olalım, bizi yok etmek için diktatörlük karşımıza binlerce askerle çıkarsa çıksın -belki de tam da bu nedenle, daha büyük bir kararlılıkla [sayfa 219} hareket edeceğiz, çünkü zor durumda bulunan insanlar için sıkıntılı koşullar yıkım demek değildir- bizim görüşümüze göre kurulacak Küba hükümeti için çok temel olan ilkelerden hiçbir zaman ödün vermeyeceğiz. Bu ilkeler Sierra Maestra Bildirisinde dile getirilmiştir. Birlik belgesinde, yabancıların Küba'nın iç işlerine karışmasına, nedeni ne olursa olsun, asla izin verilmeyeceğine ilişkin en ufak bir değinmenin bile bulunmayışı, yurtsever bir tutum değil, düpedüz bir korkaklık belirtisidir. Böyle bir müdahaleye yalnızca devrimin yararına karşı çıkılmaz. Böyle bir müdahale, bağımsızlığımıza saldırı ve hatta tüm Latin Amerika halkları için olduğu kadar bizim için de değerli bir ilke olan egemenliğimizi çiğnemek demektir. Böyle bir müdahaleye karşı olmak, uçak, bomba, modern tank, ve silah yardımı yaparak diktatörlüğün kendi halkına karşı ayakta kalmasını destekleyenlere karşı olmak demektir. Diktatörlüğe sunulan bu desteğin acısını Sierra'nın çilekeş köylüleriyle birlikte bizler de hissettik. Diyebilirim ki, son tahlilde, müdahaleye karşı olmak, diktatörlüğün yıkılması anlamına gelir, çünkü desteği kesilecektir. Batista'nın çıkarları için gündeme gelecek bir yabancı müdahaleye karşı çıkamayacak kadar yüreksiz mi olacağız? Ya da bizim için başkalarının elini ateşe sokmasını isteyecek kadar onursuzlaşacak mıyız? Bu konuda tek sözcük söyleyemeyecek kadar sinmemiz mi isteniyor bizden? Bu durumda kendimizi nasıl devrimci olarak tanımlayabilir, tarihi öneme sahip olduğu ileri sürülen böyle bir birlik belgesini nasıl imzalayabiliriz? Bu birlik belgesinde, cumhuriyetin geçici hükümeti olarak herhangi bir cuntayı asla kabul etmeme konusunda da en ufak bir değinme yok. Şu an ulusun başına gelebilecek en büyük felaket, Küba'nın bütün dertlerinin bir diktatörün ortadan kaldırılmasıyla çözümleneceği yolundaki yanlış inanca saplanarak, Batista'nın yerine bir askeri cuntanın getirilmesidir. 10 Mart'ın[66] [sayfa 220} suç ortaklarından olup da, sonradan belki de asker yanlarının daha ağır basması, ya da daha hırslı olmaları nedeniyle, Batista'dan ayrılan bir grup sivil de, ancak ve ancak ülkemizin gelişmesini istemeyenlerin olumlu karşılayacağı bu çözümü öneriyorlar. Amerika deneyi, tüm askeri cuntaların zamanla otokrasiye kaydığını göstermiştir. Bu kıtanın başındaki en büyük felaket, İsviçre'den daha az savaşa girmesine karşın Prusya'dan daha çok generali olan ülkelerde, askeri kastın derin biçimde kök salmış olmasıdır. Önümüzdeki yıllar içinde, demokratik ve cumhuriyetçi geleneğin kurtulması, ya da yok olmasıyla sonuçlanacak böylesine önemli bir anda, halkımızın en yasal çabalarından biri, kurtarıcılarının bıraktıkları en değerli miras olarak sivil geleneği korumak olmalıdır. Şanlı kurtuluş savaşıyla başlayan bu gelenek, bir askeri cuntanın cumhuriyetin başına geçtiği gün çiğnenecektir. (Kurtuluş mücadelesinde, en ünlü generaller bile, ne savaşta ne de barışta böyle bir işe kalkışmışlardır.) Bizi destekleyebilecek dürüst askerlerin duygularını (bu duyguların varlığı gerçek olmaktan çok kuruntudur) incitmek korkusuyla daha ne kadar gerileyerek böylesine önemli bir ilkenin üzerini çizeceğiz? Böyle bir ilkenin kabul edilmesinin, iç savaşı kesinlikle uzatacak olan bir askeri cunta tehlikesini engelleyeceği kavranamıyor mu? Öyleyse şunu açıkça belirtelim: Batista'nın yerine bir askeri cunta geçerse, 26 Temmuz Hareketi kurtuluş mücadelesine kararlı bir biçimde devam edecektir. Yarın içinden çıkılmaz yeni uçurumlara yuvarlanmaktansa, bugün daha uzun süre mücadele etmeyi yeğliyoruz. Ne bir askeri cunta, ne de ordunun elinde oyuncak olacak bir kukla hükümet istiyoruz. "Siviller doğru dürüst hükümet etmeli; askerler kışlalarına çekilmelidir." Herkes kendi işine baksın. Kendisi ve avanesinin çıkarlarına en az zarar verecek bir iktidar değişimine inansa, Batista'nın, seve seve iktidarı devredeceği 10 Mart generallerine mi umut bağlanıyor yoksa? Bu öngörü yoksunluğu, bu dar görüşlülük ve gerçek bir mücadeleden [sayfa 221} sakınma, Küba'lı politikacıları daha ne kadar körleştirecek? Halka inanmıyorsanız, halkın büyük enerjisine ve mücadele azmine güvenmiyorsanız, cumhuriyetçi yaşamının en şanlı ve en umut dolu anında onu yanıltmak ve yanlış yönlere çekmek için, halkın kaderini ellerinize almaya da hakkınız yoktur. Devrimci süreç politikacıların yöntemleriyle zayıf düşürülmemelidir. Onlar küçük pazarlıkları, çocukça hevesleri, sonsuz hırsları ve önceden paylaştıkları ganimetlerin hayaliyle baş başa kalsınlar. Çünkü bugün Küba'da insanlar, çok daha başka şeyler için ölüyor. Politikacılar, eğer istiyorlarsa devrimci olsunlar, ne var ki devrimi soysuz bir politikaya dönüştürmelerine izin vermeyeceğiz. Çünkü halkımız, kendi geleceği konusunda aldatılmayı hak etmeyecek kadar çok kan akıttı, kurban verdi bu süre içerisinde! Birlik belgesinde değinilmeyen bu iki temel ilkenin yanı sıra, görüş birliğinde olmadığımız başka noktalar da var: 2 numaralı gizli ilke açıklamasının Kurtuluş Cuntası'nın yetkileriyle ilgili B bölümünde ifade edilen "Geçici Hükümette görev yapacak Cumhurbaşkanını seçer" ifadesini kabul edecek olsak bile, aynı açıklamanın C bölümünü kabul etmek olanaksız. Cuntanın yetkileriyle ilgili olarak bu bölümde şöyle denmektedir: "Cumhurbaşkanının atayacağı kabineyi onaylamak yavda reddetmek herhangi bir kısmi ya da tam bunalım döneminde kabinede değişiklik yapmak." Başkanın beraber çalışacağı insanları seçme ya da görevden uzaklaştırma yetkisinin üzerinde, nasıl olurda devlet iktidarının bünyesine yabancı bir organ bulunabilir? Bu cunta, değişik parti ve eğilimlerin temsilcilerinden oluştuğuna ve dolayısıyla içinde çeşitli çıkarlar çatışma halinde bulunduğuna göre, kabine üyelerinin atanmasının, anlaşmaya varabilmenin tek yolu olan, mevki paylaşılmasına yol açacağı açık değil mi? Devlet içinde iki ayrı yürütme organının kurulmasına yol açacak böyle bir maddeyi kabul etmek olanaklı mı? Ülkedeki [sayfa 222} bütün güçlerin Geçici Hükümet'ten talep edeceği tek garanti, belirli bir asgari program sunma görevim yerine getirmesi ve geçiş döneminden tümüyle anayasaya uygun bir yönetime geçme sürecinde etkinliğini fazlaca abartmayan bir iktidar organı olarak, kesin bir tarafsızlıktır. Bakanların seçimine müdahale etme isteğinin arkasında, kendi siyasal çıkarlarının hizmetine sunmak amacıyla, politik yönetimin kontrol edilmesi amacı yatmaktadır. Bu tutum, kitleler içinde desteğe sahip olmayan, ancak geleneksel politikanın kurallarıyla ayakta kalabilen partiler ve örgütler için geçerli olabilir. Ama bu tutum, 26 Temmuz Hareketi'nin cumhuriyet yolunda önüne koyduğu yüksek siyasi ve devrimci hedeflerle hiç bir biçimde uyuşmamaktadır. Savaşın örgütsel sorunlarına ya da eylem planlarına ilişkin olmayan, gelecekte hükümetin kuruluşu gibi ulusu çokça ilgilendiren, dolayısıyla kamuoyuna açıklanması zorunlu olan konularda gizli anlaşmalar yapmak bile kendi başına kabul edilemezdir. Marti'nin bir sözü var: "Devrimde gizli kalması gereken, yöntemlerdir, hedefler her zaman açıkça bilinmelidir." 26 Temmuz Hareketi için kabul edilemez olan bir başka nokta da, gizli açıklamanın sekizinci maddesidir. Bu madde uyarınca: "Devrimci askeri güçler silahlarıyla birlikte, cumhuriyetin düzenli ordularına katılacak ve onlarla bütünleşecektir." Her şeyden önce devrimci askeri güçler deyimiyle ne kastedilmektedir? Yani son anda eline silahını alıp gelenler mi polis örgütüne, deniz ya da kara kuvvetlerine asker olarak katılacaklar? Bugün silahlarını saklayan, diktatörlüğün güçlerine karşı çıkan bir avuç insan canını dişine takmış dövüşürken, kollarını kavuşturup oturanlara, silahlarını çıkarmak için zafer gününü bekleyenlere mi verilecek üniforma? Bunlar mı iktidarın temsilcileri olacaklar? Devrimci bir belgede, daha pek yakın geçmişte cumhuriyetin başına bela olan gangsterlik ve anarşinin tohumlarını mı atalım? [sayfa 223} Devrimci ordumuzun egemen olduğu bölgelerdeki deneyimimiz göstermiştir ki, güvenliğin sürdürülebilmesi ülkenin en önemli sorunlarından biridir. Mevcut düzenin kaldırılmasıyla, bir dizi engelleyici öğelerin yok olması sonucunda, zamanında engellenmediği takdirde, suç oranının büyük bir hızla arttığı olaylarla kanıtlanmıştır. Eşkiyalığı, henüz tohum halindeyken, halkın kesinlikle onayladığı katı önlemleri tam zamanında uygulayarak önleyebildik ancak. Önceki dönemlerde, hükümet görevlilerini birer halk düşmanı olarak görmeye alışık olan halk, adalet mekanizması tarafından arananlara yataklık etmeyi, onları ele vermemeyi görev sayıyordu. Oysa bugün, devrimci ordumuzun askerlerini halkın çıkarlarının savunucusu olarak gören yurttaşlar ülkede sağlanan huzurun en güçlü koruyucusudur. Devrimci sürecin en tehlikeli düşmanı anarşidir. Şimdiden anarşiyle mücadele etmeye başlamak temel bir zorunluluktur. Devrim bunu anlamak istemeyenlerin umurunda değildir; devrim için hiçbir fedakarlıkta bulunmamış insanların devrimin yaşaması için çaba göstermemeleri de doğaldır zaten. Bu ülkede şu bilinmelidir: Adalet sıkı bir düzen içinde sağlanacak, kim olursa olsun suç işleyen cezalandırılacaktır. 26 Temmuz Hareketi, güvenliğin sağlanması ve cumhuriyetin silahlı organlarının yeniden düzenlenmesi için, kendisine resmi yetki verilmesini talep etmektedir. Çünkü: 1) Hareket, bütün ülkede disiplinli milis gücüne ve savaş alanlarında düşmana karşı yirmiden fazla zafer kazanmış bir orduya sahip tek örgüttür. 2) Savaşçılarımız, tutsakların hayatlarını koruyarak, çarpışmalarda yaralanan ordu mensuplarının yaralarını iyileştirmeye çalışarak, çok önemli bilgilere sahip oldukları bilinmesine karşın, tutsak edilen düşmanlarına hiçbir zaman işkence yapmayarak büyüklüklerini ve kinci duygulardan uzak olduklarını kanıtlamışlardır. Savaşın bu biçimde, böylesine yücelikle sürdürülmesine başka yerde rastlamak olanaksızdır. [sayfa 224} 3) Cumhuriyetin silahlı organları, 26 Temmuz Hareketinin kendi savaşçılarına aşılamış olduğu bu adalet ve soyluluk ruhuyla dolu olmalıdır. 4) Savaş boyunca göstermiş olduğumuz serinkanlılık, dürüst ordu mensuplarının devrimden korkmalarına hiçbir neden olmadığına en büyük kanıt ve güvencedir. Dürüst askerler, işledikleri suçlar ve giriştikleri eylemlerle asker üniformasını lekeleyenlerin günahını çekmeyeceklerdir. Birlik belgesinde anlaşılması kolay olmayan başka noktalar da vardır. Herhangi bir savaş stratejisine sahip olmaksızın birleşmek olanaklı mıdır? Acaba Autenticos Örgütü temsilcileri, hâlâ başkentte yapılacak bir "darbe"yi mi savunuyorlar? Savaş içinde bulunanlara vermeyip, eninde sonunda polisin eline geçmesi kaçınılmaz olan silahları biriktirmeye devam edecekler mi? 26 Temmuz Hareketi'nin savunduğu genel grev tezini sonunda kabul ettiler mi? Bunun dışında, bizim düşüncemize göre, Oriente'deki mücadelenin askeri açıdan önemi küçümsenmektedir. Bugün Sierra Maestra'da yürütülen savaş, bir gerilla savaşı değil, kapsamlı askeri birliklerin katıldığı bir savaştır. Sayı ve silah yönünden yetersiz olan birliklerimiz, coğrafi koşulların, düşman karşısında sürekli tetikte bulunmanın ve birliklerimizin hızlı hareket etmesinin avantajını büyük ölçüde kullanarak yürütmektedir savaşı. Bu savaşta en önemli unsurun moral olduğunu söylemek bile yersiz. Aldığımız sonuçlar şaşırtıcıdır ve bir gün bütün bunlar en ufak ayrıntılarına varana dek açıklanacaktır. Bütün halk ayaklanmıştır. Eğer halkı silahlandırmak olanağımız olsaydı, birliklerimizin tek bir bölgeyi bile kontrol altında tutmaları gerekmezdi. Çünkü köylüler, buralarda düşmana geçit vermeyeceklerdir. Bize karşı takviye edilmiş birlikler göndermekte direnen diktatörlüğün yenilgileri, bu durumda, hezimete dönüşecektir. Halkın cesaretinin nasıl şahlandığı konusunda sizlere söyleyeceğim her şey, gerçeğin yanında [sayfa 225} sönük kalır. Diktatörlük barbarca misilleme hareketlerine kalkışmıştır. Köylülere karşı girişilen katliamlar, Avrupa'da nazilerin işlediği cinayetleri gölgede bırakmaktadır. Diktatörlük, her yenilgisinin acısını masum ve savunmasız köylülerden çıkarıyor. Direnişçilerin verdiği kayıpları bildiren Genel Kurmay bildirileri köylülerin uğratıldığı bu katliamlardan sonraya rastlamaktadır her zaman. Bu durum, halkı, tam bir isyan noktasına getirmiştir. Acı olan, insanı manen rahatsız eden, bu halka hiç kimsenin tek bir tüfek bile göndermemesidir. Evleri yakılan, aileleri öldürülen köylüler, umutsuzluk içinde kendilerine silah verilmesi için yalvarırken, Küba'da bir yerlere saklanmış, aşağılık bir ajanı yok etmek için bile kullanılmayan silahlar vardır. Bu silahlar polisin eline geçmeyi ya da diktatörlüğün devrilmesini ya da direnişçilerin yok edilmesini beklemektedir. Yurttaşların bir çoğu soysuz bir tutum içinde bulunuyor. Ancak, bu tutumu gözden geçirmek ve savaş içinde olanlara yardım etmek için hâlâ zaman var. Buna kişisel nedenlerle önem vermiyoruz. Kimse alınmasın ve bunları, kişisel çıkarlarımız ya da gururumuz nedeniyle söylediğimiz sanılmasın. Bizim kaderimiz çizilmiştir, belirsizlik içinde değiliz: Ya burada, son savaşçımızın damarındaki kanın son damlasına kadar savaşıp öleceğiz ve kentlerde koca bir genç kuşak yok olup gidecek, ya da en akıl almaz engelleri aşıp zafere ulaşacağız. Yenilmemiz olanaksızdır. Savaşçılarımızın arkada bıraktığı fedakarlık ve kahramanlıklarla dolu bir yılı, artık hiçbir şey silemez; buna zaferlerimiz kanıttır. Elde ettiğimiz zaferler de kolay kolay yok sayılamaz. Her zamankinden daha kararlı olan savaşçılarımız, kanlarının son damlasına kadar çarpışacaklardır. Asıl bozguna uğrayacak olanlar, bize yardım etmekten kaçınanlar, başlangıçta bize karşı yükümlülük altına girip daha sonra bu yükümlülüklerini unutarak yarı yolda terk edenler, onur ve ilke sahibi olmayanlar, Trujillo despotizmiyle yaptıkları utanç verici konuşmalarla zamanlarını ve saygınlıklarını [sayfa 226} harcayanlar, korkaklıkları yüzünden savaşmaya sıra geldiğinde silahlarını saklayanlardır. Biz değil, onlar aldatılıyor. Şunu kesin biçimde söylüyoruz: Biz, bizim dışımızda özgürlük için savaşan başka Kübalıların sürekli izlendiğini, yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını bilseydik; koşullar ne olursa olsun teslim olmadıklarını, asla direnişten vazgeçmediklerini görseydik, yardımlarına koşmak, gerekirse onlarla beraber canımızı vermek için bir an bile duraksamazdık. Çünkü biz Kübalıyız ve Kübalılar, Amerika'nın bir başka ülkesindeki özgürlük savaşları karşısında bile kayıtsız kalamazlar. Dominikliler, ülkelerini özgürlüğe kavuşturmak için, küçük bir adada mı toplanıyorlar? Bir Dominikliye karşılık on Kübalı koşar. Somoza'nın[67] alçakları Costa Rica'ya mı saldırdı? Savaşa katılmak için koşan yine Kübalılardır. Nasıl oluyor da, bugün, kendi anavatanlarında çetin bir kurtuluş savaşı verilirken, diktatörlük tarafından yurtlarından sürülen bazı Kübalılar, savaşan kardeşlerine yardım etmekten kaçmıyor? Ya da bize yardım etmek için, nasıl oluyor da, tek taraflı ve adil olmayan koşullar ileri sürebiliyorlar? Yoksa yardımlarının karşılığı olarak Cumhuriyeti kendilerine ganimet olarak vermemiz mi bekleniyor? Amaçlarımızı bir yana bırakıp ülkemizin böylesine büyük fedakarlıklardan umdukları yerine, toprakları anlamsız yere kana boyamamız ve bu savaşı, kardeşin kardeşi vurduğu bir öldürme sanatı haline getirmemiz mi gerekiyor yardım alabilmek için? Diktatörlüğe karşı mücadelenin yönetimi Küba'dadır ve orada, devrimci savaşçıların elinde kalacaktır. Bugün ya da gelecekte kendilerini devrim lideri olarak görmek isteyenler, ülkede bulunmak, Küba'nın bugünkü durumunun gerektirdiği tüm sorumlulukları, fedakarlıkları ve tehlikeleri göze almak zorundadırlar. [sayfa 227} Sürgündekilerin bu mücadelede bir rolleri olacaktır elbette. Ama bulundukları ülkelerden bize, hangi tepeyi alacağımızı, hangi şeker kamışı tarlalarını yakacağımızı, hangi sabotaj eylemlerini, ne zaman yapmamız gerektiğini, hangi koşullarda ve hangi biçimde bir genel grev başlatacağımızı söylemeye kalkışmaları saçmalıktan başka bir şey değildir. Hatta saçmadan da öte gülünçtür bu. Bizlere, dışardan, Kübalı sürgünler ve siyasi göçmenler arasında para toplayarak, kamuoyu önünde Küba davasını savunarak, uğradığımız cinayetleri lanetleyerek yardım edin, ama, 26 Temmuz Hareketi'nin savaş stratejisinin öngördüğü ajitasyon, sabotaj, grev ve devrimci eylemin binlerce biçimiyle, adanın bütün kentlerinde ve kırlık bölgelerinde yürütülen kapsamlı bir savaşla gerçekleştirilen devrimi, Miami'den yönetmeye kalkışmayın. Birçok kez belirtildiği gibi Ulusal Yönetim, diktatörlüğün devrilmesine yardım edecek somut planların koordinasyonu ve somut eylemlerin gerçekleştirilmesi konusunda, bütün muhalif örgütlerin liderleriyle görüşmeler yapmaya hazırdır. Genel grev, Sivil Direnme Hareketi, Ulusal İşçi Cephesi ve sekterlikten uzak olup bugüne dek tüm ülkede savaşmayı sürdüren tek muhalif örgüt olan 26 Temmuz Hareketi'yle sıkı bağlantı içinde bulunan güçlerin, etkin biçimde yürütecekleri ortak çabayla hayata geçirilecektir. 26 Temmuz Hareketi'nin İşçi Kesimi, şu sıralarda, işçi merkezlerinde ve sanayi kollarında, işi bırakmaya hazır, genel grevi başlatmak için gerekli moral gücüne sahip siyasi örgütler içindeki muhalif unsurlarla grev komiteleri kurma uğraşı vermektedir. Bu grev komitelerinden oluşan örgüt, gelecekte proletaryanın tek temsilcisi olarak 26 Temmuz Hareketi tarafından tanınacak olan Ulusal İşçi Cephesini oluşturacaktır. Diktatörün devrilmesi, seçim hileleri sonucu oluşan Kongrenin, CTC[68] yönetiminin, doğrudan ya da dolaylı olarak 1 Kasım 1954'de yapılan göstermelik seçimlerin, ya da [sayfa 228} 10 Mart 1952'de gerçekleştirilen askeri darbenin sonucunda göreve gelen bütün belediye başkanları, valiler ve öteki görevlilerin, görevden alınmasına yol açacaktır. Aynı zamanda, asker ve sivil bütün siyasi tutukluların derhal serbest bırakılması, öte yandan cinayetlere, keyfi uygulamalara ve zorbalığa suç ortaklığı yapmış olanların yargılanması sağlanacaktır. Yeni hükümet 1940 anayasasına bağlı olacak, bu anayasanın kapsamına giren tüm hakları güvence altına alacak ve particiliğe saplanmayacaktır. Yürütme organı anayasanın cumhuriyet meclisine tanıdığı bütün yasama görevlerini yüklenecek, yürütmenin en önemli görevi, 1943 tarihli seçim kanunu ve 1940 Anayasasına uygun olarak ülkeyi genel seçimlere götürmek ve Sierra Maestra Bildirisinde dile getirilen On Nokta asgari programını gerçekleştirmek olacaktır. Hükümet darbesi sonunda ortaya çıkan yasa dışı durumu çözmekte başarısız kaldığı için Yüksek Adalet Divanı feshedilecektir. Bu fesih kararı, anayasa ilkelerini savunan veya diktatörlük yönetimi altında geçen yıllar içinde işlenen suçlara, keyfi uygulamalara ve yasaların kötüye kullanılmasına karşı kararlılıkla direnen bazı üyelerin yeniden kurulacak Divana seçilmesine engel olmayacaktır. Cumhurbaşkanı, Yeni Yüce Divanın kuruluş biçimini kararlaştıracak, daha sonra da Yüce Divan, diktatörlüğün karanlık işlerine karışanları uzaklaştırarak -gereğine inandığı durumlarda, bu kişileri, mahkemelere sevk edecektir- bütün mahkemelerin ve özerk kuruluşların yeniden düzenlenmesini sağlayacaktır. Yeni yöneticilerin atanması yasalara uygun olarak yapılacaktır. Geçici hükümet döneminde siyasi partilerin bir tek hakkı olacaktır: Kitleleri, anayasamızın geniş çerçevesi içinde harekete geçirme, örgütleme, programlarını halkın önünde savunma ve genel seçimlere katılma özgürlüğü. Cumhurbaşkanlığı makamına gelecek kişinin seçilmesi gerekliliğine [sayfa 229} Sierra Maestra Bildirisi'nde işaret edilmiştir. Bu bildiride, Hareketimiz, bu kişinin bütün sivil kuruluşların seçimiyle işbaşına getirilmesini savunmaktadır. Aradan beş ay geçmiş olmasına karşın bu seçim gerçekleştirilememiş ve diktatörün yerini kimin alacağı sorusuna yanıt verilememiştir. Oysa, bu sorunun çözümüne ulaşmadan bir gün daha beklemek olanaksızdır. O nedenle, 26 Temmuz Hareketi, birlik zemini ve geçici hükümete ilişkin önceki ilke anlaşmasının geliştirilmesinin ve yasallığının güvencesi olacak tek çözüm olarak görünen bir aday önermektedir. Bu aday, Oriente Adalet Divanının onurlu yargıcı Dr. Manuel Urrutia Lleo'dur. Onu bu göreve uygun gören biz değiliz; yargıç Urrutia, davranışlarıyla bu göreve layık olduğunu göstermiştir. Cumhuriyete bu hizmette bulunmayı reddetmemesini dileriz. Kendisini aday gösterme nedenlerimiz şunlardır. 1- Urrutia, Granma seferine katılanların yargılanması sırasında, anayasanın ruhuna gerçek anlamda saygı duyan tek yargıçtır. Yargılama sırasında, rejime karşı silahlı bir kuvvet örgütlemenin suç olmadığını, tam tersine, bunun anayasanın ruhuna ve lafzına uygunluk gösterdiğini açıklamıştır. 2- Adaleti korumaya adadığı hayatı, diktatörlüğün halk tarafından devrildiği süreç içerisinde, yasal bütün çıkarlar arasında dengeyi sağlama konusunda gerekli nitelik çizgilerine ve yeteneğe sahip olduğunun güvencesidir. 3- Dr. Urrutia kadar partilerle ilişki kurmaktan kaçınmış bir başka kimse yoktur. Bir yargıç olarak, bulunduğu konumun gereklerini yerine getirmiş ve hiçbir siyasi grupla ilişkiye girmemiştir. Doğrudan hiçbir siyasi gruba bağlı olmayan, ama devrimci davayı benimseyen, onun kadar saygınlık kazanan bir başka vatandaş daha yoktur. [sayfa 230} Bunun dışında yargıç olarak bulunduğu konum nedeniyle, aday gösterilmesi anayasal düzene uygun olacaktır. Eğer koşullarımız, yani Birlik Bildirisi'nde adı kullanılırken kendisine danışılmaya bile gerek görülmeyen, kendisini en büyük fedakarlıklara adamış bir örgütün çıkar düşünmeyen koşulları reddedilirse, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da her çarpışmada, düşmandan ele geçirdiğimiz silahlardan başka silahımız olmadan, acıyla denenmiş halkın yardımından başka yardım görmeden ve önümüze koyduğumuz yüce amaçtan başka dayanağımız olmadan, tek başına savaşı sürdüreceğiz. Çünkü bütün ülkede savaşan, savaşı sürdüren tek örgüt 26 Temmuz Hareketi'dir. İsyan ateşini, Oriente'nin sert yamaçlarından ülkenin batı bölgelerine kadar taşıyanlar 26 Temmuz Hareketinin savaşçılarıdır. Sabotaj eylemleri gerçekleştiren, şeker kamışı tarlalarını ateşe veren, muhbirleri cezalandıran ve daha başka devrimci eylemler yapan yalnızca ve yalnızca onlardır. Ülkedeki işçileri devrim yolunda örgütleyen yalnızca ve yalnızca 26 Temmuz Hareketi olmuştur. Küba'nın bütün bölgelerinde yurtsever güçlerin bir araya geldiği Sivil Direniş Hareketi'yle birlikte çalışan tek siyasi güç, 26 Temmuz Hareketi'dir. Bunları söylememiz bazıları tarafından küstahlık olarak değerlendirilebilir. Oysa işin aslı şudur: Geçici Hükümette yer alma talebinde bulunmayan tek örgüt 26 Temmuz Hareketi olmuştur. Maddi ve manevi bütün gücünü, geçiş döneminde gerekli olan Geçici Hükümetin başkanlığı görevini yürütmeye uygun kişinin hizmetine sunacağını açıklayan tek örgüt de 26 Temmuz Hareketi'dir. Şu herkes tarafından iyice anlaşılmalıdır: Bürokratik mevkilerden ve hükümete katılmaktan vazgeçtik. Ne var ki, herkes tarafından iyice anlaşılması gereken bir nokta daha var: 26 Temmuz Hareketi'nin savaşçıları, illegaliteden, Sierra Maestra'dan ya da manevi direktifler aldığımız ölülerimizin [sayfa 231} yattığı mezar çukurlarından halka yol göstermeyi bırakmamışlardır ve bundan hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerdir. Bundan vazgeçmeyeceğiz, çünkü sorunlarını çözmek için uğraş vermek, Küba halkına karşı yalnızca bizim değil koca bir kuşağın yükümlülüğüdür. Ya zafere ulaşacağız ya da öleceğiz. Mücadele, hiçbir zaman, oniki kişi olduğumuz, Sierra'da halkın savaş deneyine sahip olmadığı ve örgütlenmediği, bugünkü gibi ülke çapında yaygın, güçlü ve disiplinli bir örgütümüz bulunmadığı, Frank Pais'in öldüğü gün belirgin biçimde gözlemlenen kitlelerin sunduğu büyük destekten yoksun olduğumuz günlerdekinden daha çetin olmayacaktır. Onurlu biçimde ölmek için başkalarının yardımına gerek yok. Fidel Castro Ruz Sierra Maestra, 14 Aralık 1957 İlk kez: "Verde Olivo"da yayınlandı. (5 Ocak 1964) [sayfa 232} 29 İKİNCİ PİNO DEL AGUA ÇARPIŞMASI 1958 yılı başlarında, devrimci silahlı güçlerle Batista'nın birlikleri arasında belirli bir ateşkes vardı. Buna karşın, ordunun verdiği savaş haberlerinde, bir gün devrimcilerin sekiz kayıp, bir başka gün yirmiüç kayıp verdikleri bildiriliyordu; elbette bu haberler tümüyle yalandı. Egemen olan bu savaş tekniği, tam da benim harekat bölgemde yoğun biçimde uygulanmaktaydı. Bu bölgede Sanchez Mosquera, direnişçilere karşı yürüttüğü savaşları sadece hayalinde zaferle sonuçlandırıyor, bu arada köylüleri katlederek cinayet dosyasını kabartıyordu. Ocak ayının son günlerinde sansür kaldırılmış, gazeteler bazı haberler vermeye başlamıştı. Savaşın sonuna kadar, gazetelerde, bir daha böyle haberler yer almayacaktı. Hükümet çevrelerinde politik hava, ateşkese ilişkin ipuçları veriyordu. Batista'nın yasama erkinin temsilcilerinden biri olan Ramirez Leon, az çok ani olarak gerçekleştirilen bir yolculuk yaptı Sierra Maestra'ya, Ramirez Leon'a, Manzanillo belediye meclisi üyesi Lalo Roca ve Paris Match'ın İspanyol muhabiri Menesses eşlik etti. Menesses, Sierra Maestra'da bir dizi röportaj yaptı. [sayfa 233} ABD'de, sürgündeki 26 Temmuz Hareketi Komitesi tarafından, Miami Paktı'nın feshedilmesine ilişkin ayrıntılı açıklamalar yayınlandı. Bu komitenin başkanı Mario Llerena, mali sorumlusu ise Raul Chibas'tı. (Komite üyeleri, dünyanın o bölgesindeki çalışmalarını öylesine sağlıklı bulmuş olmalılar ki, halen sürekli ikametgahları orası ve belki bugün de, dürüst insanlar izlenimi yarattıkları kurtuluş savaşı sürecinde yaptıkları işi yapıyorlardır.) Bohemia dergisinde yayınlanan Menesses'in yaptığı röportajlar dünya çapında yankı uyandırdı. Ülke içindeyse, Havana basınında bazı haberlerin yer alması üzerine Masferrer ile Ramirez Leon'un yürüttükleri polemik çok ilginçti. Altı eyaletten beşinde sansür kaldırılmıştı. Oriente'deyse anayasal güvenceler yürürlükte değildi, sansür de sürüyordu. Ocak ayı ortalarında, Sierra'dan kente indiklerinde ele geçirilen bir grup 26 Temmuz Hareketi üyesi basına gösterildi. Bunlar Armando Hart, Javier Pazos, Luis Busch ve kılavuz Eulalio Vallejo idi. Bu haber, yoldaşlarımızın tutsak edilmesi, çoğu kez de öldürülmesi günlük olaylardan olmasına karşın, epeyce ilgi çekti. Çünkü bu ayaklanma, 26 Temmuz Hareketi'nin iki kanadı arasında, az çok açık biçimde yürütülmeye başlanan polemik için bir işaret olmuştu. Companero Rene Ramos Latour'a gönderdiğim hayli aptalca yazılmış bir mektuba Latour da yanıt vermişti, ayrıca yazdığım mektubun bir kopyası da elden ele dolaşmaktaydı. Bunun üzerine Armonda Hart bana polemik ağırlıklı bir yanıt yazmış ve bunu Sierra'dan yollamaya karar vermişti. Sierra'da Fidel'le buluşan Armando Hart, Fidel'in mektubun başka mektup gel gitlerini gerektireceğini, bu mektuplardan herhangi birinin düşmanın eline geçmesinin bize zarar vereceğini söylemesi üzerine, Fidel'in emrine uyarak, mektubu bana göndermekten vazgeçmiş, ne var ki ceplerinden birinde unuttuğu için, yakalandığında bu mektup da ele geçmişti. Armando Hart ve yoldaşlarının hayatı, tutuklandıkları ve dış dünyayla bütün bağlarının koptuğu o dönemde pamuk ipliğine [sayfa 234} bağlıydı. Kuzey Amerika elçiliği işe koyulmuş, aramızdaki tartışmanın nedenlerini öğrenmeye çalışıyordu. Kullanılan bir dizi formülasyon nedeniyle bir şeyler sezmeye başlayan düşman, kulaklarını dikmişti artık. Anlatılan bu olaydan bağımsız olarak Fidel, sonuçları ağır olacak bir darbe indirmeyi uygun buluyordu; sansürün kalkmasından yararlanmalıydık. Böylece eyleme hazırlanmaya başladık. Planımızı uygulama alanı olarak bir kez daha Pino del Agua seçildi. Buraya daha önce başarılı bir saldırı yapmıştık. O zamandan buyana da düşman işgali altındaydı. Birlikler pek fazla hareket etmedikleri zaman bile, Sierra'nın doruğundaki özel yerleri dolayısıyla, orada geniş kavisler çizerek dolanmak gerekiyordu. Bu bölgenin yakınlarından geçmek öylesine tehlikeliydi ki, ordunun ileri karakolu olarak Pino del Agua'nın ele geçirilmesi, gerek stratejik yönden, gerekse basının sansürden kurtulmuş olması dolayısıyla, ülke çapında yankılar yapması yönünden, büyük önem taşıyordu. Şubat'ın ilk günlerinden başlayarak hummalı bir hazırlık ve keşif faaliyetine giriştik. Keşif faaliyetine ağırlıklı katkıda bulunan o bölgenin sakinleri Roberto Ruiz ve Felix Tamayo idi. İkisi de bugün orduda subay olarak görev yapmaktadır. Bu arada olağanüstü etkin bulduğumuz yeni "silahımız M-26'nın, bir başka adıyla "sputnik"in geliştirilmesi çalışmalarına hız verdik. Bu, tenekeden yaptığımız küçük bir bombaydı. Başlangıçta bunu çok karmaşık bir mekanizma ile, sualtı tüfeklerinin iplerinden yaptığımız mancınıkla atıyorduk. Sonraları silah geliştirildi; artık tüfekle atabiliyor, böylece daha uzağa gitmesini sağlayabiliyorduk. Çok ses çıkardıkları için bayağı ürkütücü olan bu küçük bombaların, tenekeden yapılmış olmaları yüzünden öldürücü etkisi pek azdı; bir düşman askerinin çok yakınında patladığı zaman bile, ancak hafifçe yaralanmaya yol açıyordu. Üstelik, fitilin ateşlendiği andan itibaren, havadaki yoluyla bombanın çarpma anında patlamasını uygun düşürmek çok zordu. Hedefe [sayfa 235} ulaştığında meydana gelen çarpmayla fitil yerinden çıkıyor, bomba, böylece patlamadan düşmanın eline geçiyordu. Düşman bunu öğrendikten sonra, artık bu bombadan korkmamaya başladı, ne var ki bu ilk çarpışmada bombanın yarattığı psikolojik etki büyük oldu. Hazırlıklarımızı büyük bir özenle tamamladıktan sonra, 16 Şubat'ta saldırıya geçtik. El Cubano Libre'de yayınlanan ve bu bölümün sonuna eklediğimiz[69] ordumuzun çarpışma üzerine verdiği haber, çarpışmanın ayrıntılı görüntüsünü çizmektedir. Stratejik plan son derece basitti: Bıçkı, fabrikasına koca bir düşman bölüğünün yerleşmiş olduğunu bilen Fidel, burasının birliklerimiz tarafından ele geçirilemeyeceğini düşünüyordu. Hedef, buraya saldırmak, nöbetçileri etkisiz duruma getirmek, kuşatmayı gerçekleştirip takviye güçlerini beklemekti. Çünkü hareket halinde olan birliklerin yerleşik birliklerden daha çok tetikte olduğunu biliyorduk. Çok başarılı olacağımızı umduğumuz çeşitli pusular kurduk. Her pusu yerine, karşılaşılabilecek düşman kuvvetine denk düşen sayıda adamlar yerleştirdik. Saldırıyı bizzat Fidel yönetiyordu. Kurmayın yerleşmiş olduğu tepeden bölüğün üslendiği bıçkı fabrikası tam olarak denetlenebiliyordu. Eylem planı 2 numaralı[70] belgede görülmektedir. Bu plana göre Camilo, El Uvaro'dan gelip La Bayamesa'dan geçen yolda ilerleyecekti; Dördüncü Gerilla Kolunun öncü gücünü oluşturan komutası altındaki birlikle nöbetçi mevzilerini saf dışı edecek, arazi koşulları elverdiği ölçüde ilerleyip o noktada kalacaktı. Nöbetçilerin kaçması, Bayamo yolu kenarında mevzilenmiş yüzbaşı Raul Castro Mercader'in komutasındaki takım tarafından engellenecekti. Düşman, Peladero nehrine ulaşmaya çalıştığında, karşısında, elli adamla kendilerini bekleyen Yüzbaşı Guillermo Garcia'yı bulacaktı. [sayfa 236} Ateş başladığı gibi, altı güllesi olan ve Quiala tarafından kullanılan havan topu devreye girecek, sonra da kuşatma başlayacaktı. Loma dela Virgen üzerinde, Teğmen Vilo Acuna'nın yönettiği pusuyla Uvero'dan gelen birliklerin yolu kesilecekti. Daha ilerde, -kuzeye doğru- Vega de los Jobos yoluyla Yao'dan gelecek birlikleri bekleyen Lalo Sardinas ve adamları bulunacaktı. Bu pusuda sonuçları hiç de hoş olmayan yeni bir mayın denedik. Daha sonraları Bayamo'ya yapılan bir düşman saldırısı sırasında şehit düşen companero Antonio Estevez, yeni bir yöntem bulmuş, patlamamış uçak bombalarını kapsül yerine tüfekle patlatarak kullanmayı denemişti. Düşman ordusunun bizim zayıf olduğumuz bir bölgeden geçeceğini sezinlediğimiz için, bombayı oraya yerleştirmiştik. Üzücü bir yanlışlık oldu: Düşmanın geldiğini bildirmekle görevli yoldaş, oldukça deneyimsiz ve sinirli biriydi. Tam sivil bir kamyonun oradan geçmekte olduğu bir anda düşmanın geldiğini bildirdi. Mayın patladı ve kamyon sürücüsü, daha sonraları oldukça etkili bir silaha dönüştürülen bu yeni buluşun suçsuz kurbanı oldu. Ayın 16'sında, şafak vakti, Camilo, mevzileri ele geçirmek üzere hareket etti. Ne var ki, öncülerimiz nöbetçilerin gece kampın çok yakınlarına kadar çekileceklerini düşünememişlerdi. Bu yüzden saldırının başlaması epeyce gecikti. Yanlış bir yere geldiklerini sanan adamlarımız, nereye kadar ilerlediklerinin farkına varmaksızın, attıkları her adımda çok dikkatli davranmışlar, iki mevzi arasındaki beşyüz metreyi tek sıra halinde yürüyerek, en az bir saatte aşmışlardı. Sonunda kulübelerin olduğu yere vardılar. Nöbetçilerin kurduğu alarm sistemi çok ilkeldi; toprağın üzerinde uzanan tele bağlı teneke kutuları, üzerlerine basıldığı, ya da tele dokunulduğu zaman ses çıkarıp nöbetçileri uyaracaktı. Aynı zamanda birkaç at çayırda otlamaya bırakılmıştı. Öncü güç, bu ilkel alarm sistemini harekete geçirdiğinde, teneke kutuların sesi at sesleri arasında kaynayıp gitmişti. Böylece Camilo askerlere iyice sokulabildi. [sayfa 237} Öte yandan, saatler geçip, uzun süredir beklenen saldırının bir türlü başlamaması üzerine, bizim nöbetçilerimiz de huzursuzlaşmaya başlamışlardı. Sonunda, saldırının başladığını bildiren ilk silah sesi duyuldu. Bunun üzerine havan topu ateşine başladık; altı mermi hemen tükendi, bu atışlardan pek de başarılı bir sonuç elde edemedik. Nöbetçiler, ilk saldıranları görmüşler ya da duymuşlardı. Çarpışmanın başladığını gösteren ilk yaylım ateşinde yaralanan yoldaş Guevara, daha sonra hastanemizde öldü. Camilo'nun komutasındaki güçler, birkaç dakika içinde direnişi kırmış, ikisi otomatik tüfek olmak üzere onbir silah ele geçirmiş, üç nöbetçiyi tutsak etmiş, bunun dışında yedi ya da sekiz düşman askerini de öldürmüşlerdi. Ancak, garnizonda direniş yeniden örgütlendi ve saldırımız durduruldu. Teğmen Noda ile Teğmen Capote ve savaşçı Raimundo Lien ilerlemeye çalışırken öldüler, Camilo ise kalçasından yaralandı. Makineli tüfeği kullanmakla görevli Virelles, makineliyi bırakıp çekilmek zorunda kaldı. Yarasına aldırmayan Camilo, şafakla birlikte yeniden dönüp makineli tüfeği kurtarmaya çalıştı ve bir kez daha yaralandı. Şansı varmış ki, karnına isabet eden kurşun yaşamsal öneme sahip herhangi bir organa saplanmadan öte taraftan dışarı çıktı. Camilo kurtulmuş, fakat makineli tüfek yitirilmişti. Luis Macias adlı bir başka companero da yaralanmış ve yoldaşlarının geri çekildikleri yönün tam tersi bir yönde çalılar arasında sürünerek oradan uzaklaşmaya çalışmıştı. Macias orada can verdi. Birliklerinden ayrı düşmüş tek tek savaşçılar garnizona yakın mevzilerden "sputnik" ya da M-16'lar fırlatarak askerler arasında şaşkınlık yaratıyorlardı. Güvenlikte bulunan mevzilerinden bir adım bile dışarı atmayan düşman nöbetçileri, Guillermo Garcia'nın çarpışmaya katılmasını engellemişlerdi. Önceden düşündüğümüz gibi, mevzilerinde kalan nöbetçiler, telsizle yardım istediler. Öğleye doğru bütün bölgede durum gerginliğini yitirmişti. Birden bulunduğumuz kumanda konumundan bizi ürküten [sayfa 238} bazı sesler duyduk; anlayabildiğimiz kadarıyla, birileri "Bu Camilo'nun makineli tüfeği!" diye bağırıyordu. Aynı anda bir de yaylım ateşi açılmıştı. Camilo, yitirdiğimiz makinelinin yanında, arkasında adı yazılı olan beresini bırakmıştı. Düşman askerleri de bunu ele geçirmiş, bizimle alay ediyorlardı. Bir şeyler olduğunu seziyorduk, ancak, bütün gün boyunca öte taraftaki birliklerle bağlantı kuramamıştık. Sergio del Valle'nin baktığı Camilo çekilmeyi reddederek, gelişmeleri beklemek için orada kalmıştı. Fidel'in öngörüleri gerçekleşiyordu. Yüzbaşı Sierra'nın komutasındaki bölük, El Oro de Guisa'dan öncü gücünü göndermişti; bu güç Pino del Agua'da neler olup bittiğini öğrenecekti. Paco Cabrera'nın bütün takımı onları bekliyordu. Otuz ya da otuzbeş adamdan oluşan bu takım, Loma del Cable[71] denilen tepenin üzerinde bulunan yolun bir kenarına mevzilenmişti. Son derece dik yokuşta takılan arabaları yukarı çekmekte kullanılan bir halat bulunduğu için tepeye bu ad verilmiştir. Teğmen Sunol, Alamo Reyes ve William Rodriguez komutasında bulunan gruplarımız, o mevziye yerleşmişlerdi. Takım komutanı olarak Paco Cabrera da oradaydı. Ama düşman öncüsünü durdurmakla görevli olanlar, yolun karşısına mevzilenen Paz ile Duque idi. İlerleyen küçük düşman birliği tümüyle yok edildi; düşman onbir ölü vermişti, ayrıca beş askeri de yaralamıştık. Yaralıların bakımı yakınlardaki bir evde yapılarak yaralı tutsaklar orada bırakıldı. Bugün bizim saflarımıza katılmış olan Asteğmen Laferte de o zaman tutsak alındı. İçlerinde iki M-I'le bir hafif makineli bir de Johnson marka tüfek bulunan oniki silah ele geçirildi. Kaçabilen bir iki asker, olayı El Oro da Guisa'ya bildirdiler. El Oro de Guisa'daki birlikler, bu yeni haberi öğrendiklerinde yardım istemiş olmalılar, ne var ki, Pino del Agua'da kuşatma altında bulunan askerlere, bu yoldan yardım geleceğini sezinlediğimiz için, Guisa ile El Oro de Guisa arasına, bütün adamlarıyla birlikte Raul Castro yerleşmişti. Raul [sayfa 239} adamlarını öylesine mevzilendirmişti ki, Felix Pena öncü gücüyle düşmanın yolunu keserken, Pena'nın komutasındaki takımla birlikte Ciro Frias ve Raul'un komuta ettiği takımlar, derhal düşmana saldıracak, Efigenio ise arkadan dolanarak çemberi tamamlayacaktı. O anda gözümüzden kaçan bir şey oldu: Kollarının altına sıkıştırdıkları horozlarla son derece şaşkın durumda, bulunduğumuz mevzilerin önünden geçen iki köylü, meğer, El Oro de Guisa'dan yol keşfi için gönderilen iki askermiş. Bu iki köylü, birliklerimizin mevzilerini belirleyip Guisa'daki arkadaşlarını uyarmışlar. O nedenle Raul, düşmanın saldırısına uğramıştı. Düşman, yerini bildiği için en ağır saldırıyı Raul'ün birliğine yöneltmişti; Askerler, önceden ele geçirdikleri bir tepeden Raul'ün birliğine saldırıyorlardı. Raul epeyce gerilere çekilmek zorunda kaldı, bu sırada adamlarından biri yaralandı, Florencio Cjuesada adında bir başkası da öldü. Ordu sadece, Bayamo'dan gelip Oro de Guisa'dan geçen yolda ilerliyordu. Raul, düşmanın üstünlük sağlamış olması yüzünden, geri çekilmek zorunda kaldığı halde, düşman oldukça ağır biçimde ilerliyordu; düşman birliği bütün gün görünmedi. Gün boyunca B-26 tipi uçaklar, dağları ateşe tuttular, ne var ki bizi bir ölçüde engellemekten ve bazı önlemler almaya zorlamaktan başkaca başarı elde edemediler. Çarpışmanın seyri Fidel'i çok hoşnut ediyordu, fakat aynı zamanda companeroların başına geleceklerden kaygı duyuyordu. Gerektiğinden daha çok tehlikeye atıyordu kendisini. Sonuç olarak, birkaç gün sonra bir grup subay adına Fidel'e bir mektup yazarak, hayatını gereksiz yere tehlikeye atmamasını devrim adına rica ettik. Biraz çocukça olan bu mektubu yazmamıza özgeci dileklerimiz neden olmuştu. Fidel bu mektuba göz gezdirme zahmetinde bile bulunmadı. Mektubun Fidel'i hiç etkilemediğini söylemeye bile gerek yok sanırım. O gece, Camilo'nun yaptığı biçimde bir saldırı girişiminde bulunabileceğimizi, böylece Pino del Agua'da bulunan birlikleri bertaraf edebileceğimizi ısrarla söyledim. Fidel benimle [sayfa 240} aynı düşüncede olmamasına karşın, sonunda bir kez denemeye razı oldu. İgnacio Perez ve Raul Castro Mercader'in takımlarından oluşan birliği Escalona'nın komutasında yola çıkardık. Garnizona yaklaşmak için her olanağı deneyen yoldaşlarımız, askerlerin açtığı yoğun ateş nedeniyle saldırıya geçmeyi denemeden geri çekilmek zorunda kaldılar. Fidel'den bu birliğin komutasını bana vermesini rica ettim. Önce karşı çıktı ama sonunda razı oldu. Garnizonun sokulabildiğimiz kadar yakınma gitmeyi ve askerlerin üslendiği bıçkı fabrikasında bulunan benzinden yapılmış Molotof kokteyllerle, ahşap binaları tutuşturmayı düşünüyordum. Böylece askerler ya teslim olacak ya da panik halinde dışarı fırlayacaklardı. Savaş alanına varıp mevzilere yerleşme hazırlığı yaptığımız sırada, Fidel'den şu kısa pusulayı aldım: "16 Şubat 1958. Che, eğer herşey bu yandan yapılacak ve Camilo ile Guillermo'nun yardım edemeyeceği bir saldırıya bağlıysa, bir intihar demek olan bu girişime kalkışılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, böyle bir durumda çok kayıp vermek, fakat hedefe ulaşamamak tehlikesi vardır. Dikkatli olmak zorunda olduğunu önemle hatırlatıyorum. Çarpışmaya bizzat katılmayacaksın; bu kesin bir emirdir. Şu anda gerekli olan en önemli şey, adamlarını iyi yönetmendir." Fidel Mesajı getiren Almeida, ayrıca sözlü olarak, pusulada belirtilenlere bağlı kalmak koşuluyla saldırıya geçme sorumluluğunu alabileceğimi, fakat, Fidel'in buna karşı olduğunu açıkladı. Çarpışmaya bizzat katılmamam konusundaki kesin emrin ağırlığı çökmüştü üzerime. Çarpışmada birçok savaşçının ölmesi olasılığı, bizimle bağlantıları kopan Guillermo ve Camilo'nun birliklerinin nerede olduğunu bilmeden garnizonu ele geçirme şansının yüksek olmayışı ve bütün bunların üstüne, sorumluluğun benim üzerimde bulunması, ağır bir yüktü. Başımı önüme eğerek, benden önce saldırmayı deneyen Escalona'nın izinden geri döndüm. Ertesi sabah, uçaklar durmaksızın saldırırken, genel bir geri çekilme emri verildi. [sayfa 241} Sığınaklarından çıkmaya başlayan askerlere dürbünlü tüfekle birkaç el ateş ettikten sonra, Sierra Maestra'nın doruklarına doğru çekilmeye başladık. O zaman yayınlamış olduğumuz resmi bildiriden de anlaşılacağı gibi, düşman onsekizle yirmibeş arasında ölü vermişti. Otuzüç tüfek, beş makineli ve çok miktarda cephane ele geçirmiştik. Kayıp listesine, o sırada başına neler geldiğini bilmediğimiz Luis Macias'la, Luis Olazabal ve Quiroga gibi, uzun süren çarpışmanın çeşitli aşamalarda yaralanan yoldaşlarımızı eklemek gerek. 19 Şubat tarihli El Mundo gazetesinde şu haber yayınlandı: "El Mundo, Çarşamba, 19 Şubat 1958. 16 isyancıyla 5 askerin öldüğü bildirilmiştir. Guevara'nın yaralanıp yaralanmadığı bilinmiyor. Dün resmi bir bildiri yayınlayan Ordu Genel Kurmayı, Bayamo'nun güneyindeki Pino del Agua'da isyancılarla önemli bir çarpışma olduğu yolundaki haberi yalanlamıştır. Aynı bildiride ordunun keşif kollarıyla isyancı gruplar arasında birkaç çatışma olduğu belirtilmekte ve bu ana kadar gelen haberlerde isyancıların verdiği ölü sayısının 16, ordunun kaybının ise 5 olduğu açıklanmaktadır. Bildiride ünlü Arjantinli komünist Guevara'nın yaralandığı yolundaki haberin de henüz doğrulanmadığı belirtilmektedir. İsyancıların liderinin çatışmalara katılıp katılmadığı bilinmemekle birlikte, kendisinin Sierra Maestra'daki mağaralarda saklandığı açıktır." Az sonra, hatta belki de o anda düşman, El Oro de Guisa katliamını provoke ediyordu. Katliamı gerçekleştiren katil Sosa Blanco, 1959'un ilk günlerinde kurşuna dizildi. Diktatörlük, Fidel Castro'nun "Sierra Maestra'nın mağaralarında saklandığını" doğrularken, Fidel'in komutası altında bulunanlar, ondan, boş yere hayatını tehlikeye atmamasını rica ediyorlardı. Düşman güçleri merkezi üslerimize yaklaşmamaya özellikle dikkat ediyordu. Bir süre sonra da, Pino del Agua düşman tarafından tümüyle boşaltıldı ve böylece Maestra'nın batısındaki bölgenin tamamı kurtarıldı. Çarpışmadan birkaç gün sonra, savaşın en önemli olaylarından [sayfa 242} biri gerçekleşti: Yüzbaşı Almeida'nın komutasında bulunan Üçüncü Gerilla Kolu, Santiago bölgesini terk etti ve Yüzbaşı Raul Castro Ruz komutasında "Frank Pais" adını taşıyan Altıncı Gerilla Kolu, Oriente ovalarını geçerek Los Mangos de Baragua'ya geri, Pinares de Mayari'ye ilerleyerek, orada, yine "Frank Pais" adıyla Oriente'nin ikinci cephesini açtı. İlk kez: "Verde Olivo"da yayınlandı. (19 Şubat 1964) [sayfa 243} 30 PİNO DEL AGUA Pino del Agua, Maestra'nın doruğunda, Pico de la Bayamesa'nın karşısında bir yerleşim yeridir. Yüzbaşı Guerra'nın bölüğünce savunulan bu bölge, siper ve kalelerle oldukça iyi biçimde korunuyordu. Burası Sierra Maestra'nın en içerlek bölgesidir. Saldırının hedefi, burayı ele geçirmek değildi; bir kuşatma harekatı gerçekleştirerek, ordunun, kuşatılmış birliklerine yardım göndermesi amaçlanmaktaydı, en yakında bulunan birlikler şu bölgelerde üslenmişlerdi: Pino del Agua'ya yaklaşık oniki kilometre uzaklıkta bulunan San Pablo de Yao'da Sanchez Mosquera'nın bölüğü vardı; altı kilometre uzaklıkta El Oro de Guisa'da ise, Yüzbaşı Sierra'nın bölüğü yerleşmişti; hedeften yirmibeş kilometre uzakta, Uvero'da da, deniz kuvvetlerinin bir garnizonu bulunmaktaydı; kuşatılmış düşman birliğinin takviye alabileceği öteki iki bölge Guisa ve Bayamo'ydu. Birliklerimiz, buralardan Pino del Agua'ya gelebilecek düşman takviye güçlerinin yolunu, her noktada kesmişti. 16 Şubat sabahı, saat beşbuçuk sularında, Yüzbaşı Camilo Cienfuegos komutasındaki Dördüncü Gerilla Kolu saldırıya başladı. Saldırı öylesine şiddetli biçimde gerçekleşmişti ki, nöbetçiler kolayca saf dışı edildiler; ilk anda sekiz düşman [sayfa 245} askeri öldürülmüş, dördü tutsak edilmiş ve birçoğu da yaralanmıştı. Bir süre sonra kendini toparlayan düşman, direnişini güçlendirmiş ve bizim taraftan, teğmenlerden Gilberto Capote ve Enrique Noda'yla yoldaş Raimundo Lien şehit olmuştu. Companero Angel Guevara ise aldığı ağır yaralar sonucu birkaç gün sonra öldü. Kuşatma gün boyunca sürdürülmüş, El Oro de Guisa'dan gelen onyedi kişilik bir düşman gücünün, keşif için Pino del Agua'ya gittiği belirlenerek saldırılmış ve bu düşman gücü tümüyle saf dışı edilmiştir; Üç yaralı düşman askeri tutsak adılmış, tutsakları birlikte götürme olanağımız olmadığı için, bunlar, bir köylü kulübesinde bırakılmışlardır. Bu gruba komuta eden Asteğmen Evelio Laferte halen elimizde tutsaktır. Yaralı oldukları sanılan iki asker kaçmış, diğer bütün askerler çarpışmada ölmüşlerdir. Yao ve El Uvero'ya giden yolları savunan birlikler, mevzilerinden çıkamadıkları için hareketsiz kalmışlardır. Raul Castro Ruz'un komutasındaki kol çok zor koşullarda çarpışmaya katılmıştır; karşısındaki düşman, ilerlerken önüne köylü kadın ve çocuklardan oluşan etten bir duvar ördüğü için gerilla kolu düşmana ateş edememiştir. Bu çarpışmada companero Florentino Ouesada şehit düşmüştür. Düşmanın verdiği kayıplar ise bilinmemektedir. Binbaşı Raul Castro Ruz'un komutasındaki kol geri çekildikten birkaç saat sonra, düşman bizim mevzilerimize karşı harekete geçmiş, orada bulunan ve çarpışmadan kaçmak için kulübelere sığman bir grup ürkek ve suçsuz köylülere sığındıkları yerleri terk etmeleri emredilmiş, daha sonra da bu köylüler makineli tüfekle taranarak içlerinden onüçü öldürülmüştür; öldürülenlerin çoğu kadın ve çocuktur. Ordunun "zaferle" sonuçlanan bu harekatında yaralananlar Bayamo'da tedavi edilmiştir; çarpışma üzerine resmi olmayan ilk açıklamalarda sözü edilenler bunlardır işte. O gün çok yoğun olan sise karşın, çarpışma süresince uçaklar, devrimci güçlerin elinde bulunan mevzileri bombalamış, [sayfa 246} fakat güçlerimize herhangi bir kayıp verdirilememiştir. Ayın 17'sinde, öğle üzeri, kuvvetlerimiz Pino del Agua'dan çekilmiş, harekat, Altıncı Kol'un birlikleri tarafından, El Oro de Guisa'ya yapılan yeni bir saldırıyla tamamlanmıştır. Bu çatışmanın düşmana verdirdiği kayıplar konusunda bilgimiz yok, fakat devrimci güçler hiçbir kayıp vermediler. Harekatın bilançosu şöyledir: Düşman kuvvetleri onsekizle yirmibeş arasında ölü vermiş, birçoğu yaralanmış ve beş asker tutsak edilmiştir: Asteğmen Evelio Laferte, erlerden Erasmo Yera, Francisco Travieso Camacho, Ceferino Adrian Trujillo ve yaralı olan Bernardo San Bartolome ile Martinez Carral. Bunun dışında otuzüç tüfek, beş makineli ve çok miktarda cephane ele geçirilmiştir. Birliklerimizin daha önce sözünü ettiğimiz kayıplarının dışında, içlerinde Yüzbaşı Camilo Cienfuegos da olmak üzere üç hafif yaralımız vardır. Pino del Agua'da kurmayımızın öngördüğü planın tümü gerçekleştirilememiştir, buna karşılık, ordu karşısında tam bir zafer elde edilmiş ve düşmanın giderek bozulan morali büyük bir darbe yemiştir. Bu çarpışma bütün ulusa, devrimin ve dağlardan kentlere inerek ve zaferlerini sürdürmek için hazırlanan devrimci ordunun büyüyen gücünü göstermiştir. "El Cubano Libre" Sierra Maestra, Şubat 1958. [sayfa 247} Sierra Maestra, 19 Şubat 1958 Binbaşı Dr. Fidel Castro Campanero! Acil bir zorunluluk ve içinde bulunduğumuz koşulların dayatması sonucu, saflarımızda bulunan subay ve savaşçılar olarak, size, çarpışmalara kişisel olarak katılmanızın, birliğimizde takdir duygulan uyandırdığını bildiririz. Fakat, isteğiniz dışında, silahlı mücadeleyi ve her şeyden önce devrimin tamamlanmasını tehlikeye atan, sizde sürekli bir davranış biçimi olarak gözlemlediğimiz, çatışmalara kişisel olarak katılmaktan vazgeçmenizi rica ediyoruz. Bunun sekter bir tutumla ya da herhangi bir biçimde güç gösterisiyle ilgisi olmadığını bilmelisiniz companero. Bizi harekete geçiren yalnızca ve yalnıza vatanımıza, davamıza ve düşüncelerimize duyduğumuz sevgidir. Bu ricayı size duyduğumuz sevgi ve saygı temelinde değerlendirin. Kendi değerlerinizi abartmaksızın, omuzlarımıza yüklenmiş sorumluluğun bilincinde olmalı, dünkü, bugünkü ve yarınki kuşakların size bağladıkları beklenti ve umutları anlamalısınız. Eğer bütün bunların bilincindeyseniz, belki de pervasızlıkmış gibi görünen bu ısrarlı ricamızı yerine getirmelisiniz. Bu rica, Küba'nın çıkarları adına ifade edilmektedir ve biz, sizden, Küba'nın çıkarları için bir özveride daha bulunmanızı istiyoruz. Ortak idealler için mücadele eden kardeşleriniz: Binbaşı Che Binbaşı J.Almeida Celia Sanchez R.Castro Ruz [sayfa 248} Ciro Grias C. Dr.J.Martinez Paez Dr.S Valle Dr. Machado Luis Crespo Felix Pena Paco Cabrera Guillermo Garcia İgnacio Perez M.Fajardo Vitalio Acuna Ramiro Valdes Ochoa Eduardo Sardinas Camilo Cienfuegos Raul Castro M. Efıgenio Ameijeira Luis Orl.Rodgz. Marin Universo Sanchez Jose Quiala İdelfredo Figueredo Rio Marcos Borrero Horacio Rodriguez Calbcto Garcia M. R.Jimenez Lage Jose (okunamıyor) Sotomayor Ernesto Casillas Fernando Virelles İniguez Abelardo Colome İberra Humberto Rodriguez Diaz J.Diz Hermes Cardero Olvein Botello F. Villegas Armando Velis [sayfa 249} 31 CAMILO Anma, geçmişi, ölmüşleri yeniden yaşatmanın yoludur. Camilo'yu anma da geçenleri ya da ölenleri hatırlamak anlamına gelir, ama o Küba Devrimi'nin canlı bir parçasıdır. Camilo'nun yapısı bile, kendi başına, onu ölümsüz kılmaya yeter. Yoldaşlarımıza, onun nasıl yenilmez bir gerilla savaşçısı olduğunu şöylece bir anlatmak istedim yalnızca. Alegria de Pio'daki acıklı ilk geri çekilmemizden başlayarak, her zaman birlikte olduğumuz için onu anlatabilirim ve hem silah arkadaşı, neşeli zafer günlerimizin yoldaşı, hem de gerçek bir kardeş olduğu için onu anlatmalıyım. Bize son anda katıldığından Meksika'da onu tanıma fırsatı bulamadım. Amerika Birleşik Devletleri'nden gelmişti, kimse de salık vermemişti onu, bu yüzden kendisine pek güvenemiyorduk -kimseye güvenemiyorduk zaten- o tehlike dolu günlerde. Camilo, Granma'ya geldi, tüm kıtayı sarsacak mücadeleyi yürütmek üzere denizi aşan seksen ikikişinin arasında yerini aldı. Felaketle biten Alegria de Pio çarpışmasında söylediği sözleri duymadan önce de onun nasıl biri olduğunu anlamıştım. Savaşta, açık arazide, yaralı durumda uzanmış yatıyordum, yanı başımda son kurşunlarını atan yoldaşımız, baştan aşağı kanlar içinde, savaşarak ölmeye hazırlanıyordu. Bu sırada zayıfça bir [sayfa 251} bağırış işittik: "Herşey bitti artık. Teslim olalım." O anda yaralılar arasından bir ses yükseldi: "Burada hiç kimse teslim olmayacak!" dedi Camilo, arkasından da bir küfür savurdu. Savaş bitti, sağ kaldık. Yoldaş Almeida'nın yardımlarıyla yeniden soluk alabildim. Beşimiz, Cabo Cruz bayırında dolanıp duruyorduk. Ay ışığıyla aydınlanan, berrak bir gecede, düşman askerlerinden korkmadan rahat rahat uyuyan üç kişiye rastladık. Onları düşman sanıp üzerlerine saldırdık. Bu baskını yapanlar arasında bulunuşum ve bizi Batista'nın askerleriyle karıştırıp vurmasınlar diye beyaz bayrak çekenin de ben oluşum nedeniyle, kötü sonuç vermeyen bu olay daha sonraları aramızda şaka konusu oldu. Böylece sekiz kişi olmuştuk. Camilo acıkmıştı, bir şeyler yemek ihtiyacındaydı. Nerede ve ne olursa olsun, tek ki karnını doyursun istiyordu. Bu yüzden ciddi biçimde anlaşmazlığa düştük, çünkü köylü kulübelerine yaklaşmak niyetindeydi. İki kez "acıkanların" önerilerine kulak verip, böyle bir şey yapmaya kalkışmış, düşman askerlerinin eline düşmekten kıl payıyla kurtulmuştuk, düzinelerce yoldaşımız öldürülmüştü bu yüzden. Dokuz gün dayandık, sonunda "acıkanlara" yenik düştük. Bir köylü evine girdik, yemek yedik ve hepimiz hastalandık. En çok hastalananlardan biri de Camilo'ydu... çünkü aç kaplanlar gibi bütün bir oğlağı yalayıp yutmuştu. O dönemde, askerden çok doktordum. Camilo'yu özel bir perhize soktum, geride kalmasını, köylü kulübesinden çıkmamasını önerdim, çünkü burada iyi bir bakım görebilirdi. Bu sıkıntılar geçtikten sonra, yine bir araya geldik. Günler ardarda eklendi, haftalara, aylara dönüştü, birçok yoldaşımızın öldürüldüğünü gördük bu arada. Camilo yeteneğini göstermiş, daha sonraları Fidel'in komutası altında "Jose Marti" Birinci Gerilla Kolu adını alacak olan biricik sevgili gerilla birliğimizin öncü gücünde teğmen rütbesiyle görev almıştı. Almeida ve Raul yüzbaşıydılar; Camilo öncü gücün komutanı, Efigenio Almeijeiras artçı kolun komutasından sorumluydu. Ramiro Valdes, Raul'un mangalarından birinde [sayfa 252} teğmen, Calixto ise bir başka mangada erdi. Diğer bir deyişle, tüm güçlerimiz burada oluşmuştu. Bense gerilla grubunun doktor teğmeniydim. Uzun süre sonra, Uvero savaşının ardından yüzbaşılığa yükseltildim, birkaç gün geçince de kendimi binbaşı ve gerilla kolu komutanı olmuş buldum. Günün birinde, Camilo, benim komuta ettiğim Dördüncü Gerilla Kolu'na yüzbaşı olarak katıldı. Düşmanı şaşırtmak için bu adı takmıştık birliğimize, yoksa yalnızca iki gerilla kolumuz vardı. Camilo başarılarla dolu savaşçılık hayatına aramızda başladı. Yorulmak nedir bilmezdi, olağanüstü coşkusuyla, tekrar tekrar, düşman askerlerini avladı. Bir kez, düşman birliklerinden bir askere öylesine yakından ateş etmişti ki, adam daha yere düşmeden tüfeğini elinden kapabilmişti. Başka bir zaman, düşman öncüsünün ilk askerinin, bizim birliklerimizin hizasına kadar gelmesini beklemeyi, sonra da yandan ateş açmayı planlamıştı. Bu tuzak gerçekleştirilemedi, zira grubumuzdan biri heyecanlanıp düşman yeterince yaklaşmadan silahını ateşledi. O gün bu gündür, Camilo, yarattığı renkli savaş yöntemleriyle kendini kanıtlamış gerçek bir gerillacı olarak "öncülerin kralı" lakabıyla anılır. İkinci Pino del Agua saldırısı sırasında, Fidel bana onunla birlikte kalmayı emredip Camilo'ya da düşmanın yanlarına saldırma sorumluluğu verdiğinde duyduğum endişeyi hâlâ hatırlıyorum. Düşünce basitti aslında. Camilo saldıracak, düşman kampını bir ucundan ele geçirecek, sonra da tümden kuşatacaktı. Atışlar başladığında adamlarıyla birlikte nöbetçi noktasını saf dışı etti, yerleşim merkezine girerek yolunun üzerine çıkan tüm askerleri öldürdü ya da tutsak aldı. Düşman direniş hareketini örgütleyip mermi barajı saflarımız arasından kurbanlarını almaya başlayana dek kasaba, ev ev ele geçirildi. Noda ve Capote gibi çok değerli savaşçılarımızı bu çarpışmada yitirdik. Düşmanın bir makineli tüfeği, askerle çevrili olarak ilerliyordu. Camilo, bir anda kendini tam anlamıyla makineli tüfek ateşi sağnağı altında bulmuştu. Makineliye eşlik edenler vurulmuş, tüfeği ateşleyen er de onu elinden atıp savuşmuştu. [sayfa 253} Şafak söküyordu. Saldırıya gece başlamıştık. Camilo makineliyi ele geçirmek ve savunmak için ortaya atılmış, bu yüzden iki yara almıştı. Kurşunlardan biri sol bacağına saplanmış, ikincisi karnına rastlamıştı. Savaşamaz duruma gelmiş, yoldaşları onu taşıyıp çarpışma alanının dışına çıkarmışlardı. Biz iki kilometre uzaktaydık, aramızda düşman vardı. Şöyle bağrışmalar işittik: "Camilo'nun makineli tüfeği bu!", "Camilo ateş ediyor!" sonra da makineli sustu. "Yaşasın Batista!" diye bağırdıklarını duyduk. Camilo'nun öldürüldüğünü sandık. Sonradan, karnına giren kurşunun bağırsağını ya da başka bir yaşamsal organını delmediğine şükrettik. O acı 9 Nisan[72] günü geldiğinde, öncümüz Camilo, Oriente ovalarına gitti. Artık efsaneleşmişti, Bayamo bölgesine gönderilen düşman askerlerinin yüreklerine korku tohumları saçıyordu. Bir kez 600 asker tarafından sarıldılar, yalnızca yirmi kişi kadardılar. Düşmanın iki tank eşliğinde ilerleyişine bütün gün karşı koydular, gece de akıl almaz biçimde kuşatmayı yarıp kaçtılar. Sonra, saldırıya geçtik. Korkunç tehlikeye ve Camilo'nun emrindeki güçlerin görevlerinin yoğunluğuna karşın, Fidel başka bir cepheye gittiğinde yerini ona bırakıyordu. Bunun arkasından, Las Villas ovalarındaki işgalin ve peş-peşe kazandığımız zaferlerin hikayesi gelir. Arazi pek az doğal korunma noktasına sahip olduğundan başarılması güç işti doğrusu. Bu eylemler olağanüstü bir cüretle gerçekleştirildi. Camilo'nun politik tutumu, siyasi sorunlar karşısındaki kararlılığı, sağlamlığı ve halka inanışı da görülmeye değerdi. Neşeli, alçak gönüllü, şakacıydı. Sierra'da, bizim büyük, yüce, isimsiz kahramanlarımızdan bir köylünün, Camilo kendisine ad takıp üstelik de çirkin bir hareket yaptı diye gelip bana yakındığını hatırlıyorum. Günün birinde bir köylü gelip kol komutanı olarak benimle görüşmek istediğini bildirdi. Hakarete uğradığını, kendisinin vantrlog olmadığını söyledi. Sorunu anlayamadığımdan Camilo ile konuşmaya gittik. O, bana [sayfa 254} adamın garip davranışını açıkladı. Meğerse, Camilo köylüye karşı biraz fazla serbestçe davranmış, "Sen vantrlogsun"[73] demiş, vantrologun ne anlama geldiğini bilmeyen adam da bunu ağır bir hakaret sanmış. Camilo, küçük ispirto ocağında kedi eti pişirip yeni gelenlere nefis bir yemek gibi sunardı. Bu, Sierra'da uygulanan pek çok denemeden biriydi. İkram edilen kedi etini geri çevirdiği için "sınavı" veremeyen çoktu. Camilo fıkra anlatmayı severdi, binlerce fıkra bilirdi. Bu da yapısının bir parçasıydı. İnsanlara değer vermesi, onlarla anlaşma yolu bulma yeteneği de kişiliğini oluşturan öğelerden biriydi. Bugün unuttuğumuz ya da önemsemediğimiz bu nitelikler onun tüm eylemlerine damgasını vururdu, öylesine değerli, öylesine az insanda rastlanır niteliklerdi ki bunlar. Doğrudur, Fidel'in dediği gibi "Kültürü kitaplardan gelmiyordu", onu cesareti, sağlamlığı, aklı, benzersiz dikkat ve özeni sayesinde binlercesinin arasından, eriştiği konuma seçen halkın doğal zekasına sahipti. Fidel'e ve halka sınırsız bir doğruluk ve özveriyle bağlıydı. Bu ikisine karşı doğruluktan asla ödün vermezdi. Fidel ve halk elele yürürdü, Camilo' nun bağlılığıysa her ikisine yönelikti. Onu kim öldürdü? Kendisi gibilerin kişiliğinde, halkın bağrında hâlâ yaşayan bu insanı kim öldürdü? Onun gibi insanların hayatı halkın içinde sürer gider, ancak halkın kararıyla sona erer. Onu öldüren düşmandır; çünkü ölmesini istiyordu, çünkü güvenilir uçak yoktur, çünkü pilotlar henüz gerekli tüm deneyimi kazanmış değiller, çünkü yoğun işleri nedeniyle, Havana'ya olanaklar elverdiğince çabuk varmak istiyordu... ve yine, onu öldüren karakteri oldu. Camilo tehlikeyi ölçmezdi, tehlike onun için bir eğlenceydi, onunla oynardı, tehlikeyle güreşir, üzerine çeker ve şaşırtmaca yapardı; gerillacı zihniyeti gereğince, hiçbir engel onu durduramaz, çizdiği yoldan döndüremezdi. [sayfa 255} Herkesin onu tanıdığı, hayranlıkla sevdiği bir sırada gitti. Bu daha önce de olabilirdi. Onun tarihe kazandırdığı görkemli dönemi tamamlayamadan hayatını yitiren nice Camilo'lar olduğunu eklemeliyim. Camilo ve Camilo'lar (gerçekleşmeyenler ve gelecek olanlar) halkın gücünün kanıtları, savaşa girişen bir ulusun en saf düşüncelerini savunmak için neler yaratabileceğinin ve en soylu amaçlarına erişmeye inancının en yüce biçimde dile gelişidir. Onu belirli kalıplar içine hapsetmek için saptama yapmayacağız bu onu öldürmek olurdu. Onu böylece, taslak halinde bırakalım, kesinlikle tanımlanmış olmayan toplumsal ve ekonomik ideolojisine katı sınırlar koymayalım; yalnızca, bu kurtuluş savaşında Camilo ile kıyaslanabilecek bir başka asker bulunmadığını hatırlatalım. Kusursuz devrimci, halk adamı, Küba ulusunun kendisi için yaptığı bu devrimin sanatçısı olarak, ruhu yorgunluk ya da yılgınlığın en küçük gölgesinin bile ne olduğunu bilmezdi. Gerillacı Camilo, günlük evrimin sürekli öğesidir; şunu ya da bunu, "Camilo'ya özgü bir şeyi" yapandır, Küba devrimine kesin ve silinmez izini bırakandır, bütün gerçekleşmeyenler ve bütün gelecek olanların kalplerinde yaşayandır. Sürekli ve ölümsüz yenilenişi içinde, Camilo halkın bir benzeridir. [sayfa 256} 32 KISA ARA OYUNU 1958 yılının nisan ve haziran aylarında, direniş hareketinde, taban tabana karşıt iki aşama görülmekteydi. Şubat ayından başlayarak, Pino del Agua çarpışmasından sonra, direniş hareketi giderek güçlenmiş, isyan dalgaları durdurulmaz bir çığa dönüşmüştü. Halk, bütün ülkede, özellikle de Oriente bölgesinde diktatörlüğe karşı ayaklanmıştı. Hareket tarafından örgütlenen genel grevin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonraysa gerilemeye başlayan devrim dalgası, diktatörlüğün birliklerinin Birinci Gerilla Kolunu kuşatarak çemberi giderek daralttıkları haziran ayında, en düşük noktasına ulaştı. Nisan ayının ilk günlerinde Camilo, güvenlikte olduğu Sierra'yı terk ederek, İkinci Gerilla Kolu "Antonio Maceo"nın binbaşılığına atandığı Rio Cauto bölgesine hareket etti. Oriente düzlüklerinde bir dizi etkileyici kahramanlıklar gösteren Camilo, ordumuzun ovalara inen ilk binbaşısıydı, Oralarda Sierra Ordusunun sahip olduğu moral ve vurucu güçle savaşarak diktatörlüğü zor durumda bırakan Camilo, başarısızlıkla sonuçlanan 9 Nisan genel grevinden birkaç gün sonra, yeniden Sierra Maestra'ya geri döndü. [sayfa 257} O günlerde, devrimci durumun en yüksek noktaya erişmiş olmasından yararlanarak bir dizi kamp kuruldu. Bu kamplarda, savaşa katılmayı coşkuyla bekleyenlerin yanı sıra, zafer gününde, Havana'ya girmek için üniformalarını kirletmeden bekleyen adamlar da vardı. Diktatörlüğün karşı saldırısının başladığı 9 Nisan'dan sonra, bu gruplar giderek dağıldı, içlerinden bazıları Sierra'daki devrimci birliklere katıldı. Devrimci moral öylesine büyük bir düşüş göstermişti ki, ordu, bir af önerisinde bulunmak için ortamın uygun olduğunu düşündü. Böylece direnişçilerin bulunduğu bölgelere havadan atılan bildiriler hazırlandı. Bu bildirilerde şöyle denilmekteydi: "Yurttaş! İsyancıların komplosuna karıştığın için hele kırda ya da dağlarda bulunuyorsan, yanlışını düzeltmek ve ailenin kucağına dönmek için hâlâ bir olanağa sahipsin. Hükümetin aldığı karara göre, silahlarını bırakıp yasalara uyarsan, hayatın korunacak ve serbest bırakılacaksın. Herhangi bir eyalet valisine, bulunduğun yerin belediye başkanına, tanıdığın bir kongre üyesine, en yakın askeri ve polis merkezlerine ya da herhangi bir din görevlisine başvurabilirsin. Bulunduğun yerde yerleşim birimleri yoksa, silahın omzuna asılmış ve ellerin havada olarak gel ve teslim ol. Eğer kentteysen silahını güvenlikli bir yere sakla ki, verdiğin bilgiye dayanarak yetkililer silahını zaman geçirmeksizin oradan alabilsinler. Zaman geçirmeksizin teslim ol, çünkü, tümüyle başarılı biçimde yürütülen operasyonlar, takviye edilmiş güçlerle bulunduğun bölgede sürdürülecektir." Ardından teslim olan kişilerin resimleri yayınlanmıştı; bunlardan bazıları gerçekti, bazılarıysa uydurulmuştu. Açık olan, karşı devrimci dalganın yükselişiydi. Karşı devrimci dalga bir süre sonra Sierra'nın doruklarında paramparça olacaktı, ama nisan ayının son ve mayıs ayının ilk günlerinde henüz hızla yükselmekteydi. [sayfa 258} İncelediğimiz dönemin ilk aşamasında, görevimiz, Dördüncü Gerilla Kolunun işgal ettiği Minas de Bueycito'ya kadar uzanan cepheyi tutmaktı. Sanchez Mosquera burada üslenmişti. Savaş, iki tarafın da ciddi bir çarpışmadan kaçındığı kısa süreli çatışmalar biçiminde oluyordu. Geceleri düşmana M-16'larla saldırıyorduk, ne var ki artık bu silahın öldürücü gücünün çok az olduğunu öğrenen düşman, daha yüksek tel örgüler kurmuştu; süt kutularının içindeki patlayıcı bu tel örgüye çarpıp patlıyor, bu arada çok gürültü çıkarıyordu. Kampımız, Minas de Bueycito'ya yaklaşık iki kilometre uzaklıkta La Otilia denen bir yerdeydi. Burada bölgenin toprak sahiplerinden birinin evini kullanıyorduk. Bulunduğumuz yerden Sanchez Mosquera'nın hareketlerini izleyebiliyorduk, her gün tuhaf çatışmalar oluyordu aramızda. Askerler, gün ışırken hareketleniyor, mallarına el koydukları köylülerin kulübelerini yakıp, biz saldırıya geçmeden geri çekiliyorlardı. Bazen de bölgeye yayılmış olan nişancılarımıza saldırıyor ve onları kaçmaya zorluyorlardı. Bizimle ilişkide olduğundan kuşkulanılan köylülerse öldürülüyordu. Sanchez Mosquera'nın kısmen düzlük ve ağaçsız bir alanda bulunan kampımızı neden hava kuvvetlerine bombalattırmadığını hiçbir zaman anlayamadım. Varsayımımıza göre, kendisi bizimle çatışmaya girmek istemiyordu, o nedenle de hava kuvvetlerinin, kampımızın kendisinin ne kadar yakınında bulunduğunu görmesi işine gelmezdi. Çünkü bu durumda bize karşı neden saldırıya geçmediğini açıklamak zorunda kalacaktı. Buna karşın, daha önce de söylediğim gibi, düşman birliğiyle aramızda zaman zaman çatışmalar oluyordu. O gün yanımda bir yaver olduğu halde, o sırada Jiba'da bulunan Fidel'le buluşmak için kamptan ayrıldım. Yolumuz uzun olduğu için yürüyüş neredeyse bütün gün sürdü. Fidel'le bir gün birlikte olduktan sonra ertesi gün, La Otilia'daki kampımıza dönmek üzere Fidel'den ayrıldık. Şimdi anımsayamadığım bir nedenden ötürü yaverim orada kalmış, ben de yeni bir kılavuzla yola koyulmuştum. Bir süre bir araba [sayfa 259} yolundan yürüdükten sonra, çayırla kaplı engebeli bir araziye ulaştık. Evin çok yakınlarında tuhaf bir sahne görünüyordu; dolunayın ışığı altında görüntüler daha net çizgilerle çıkmıştı ortaya: Birkaç palmiye ağacının olduğu hafif engebeli bir yerde, bazıları henüz koşumlu bir dizi ölü katır yatmaktaydı. Atlarımızdan inip ilk katırı inceledikten sonra kurşun deliklerini görünce, kılavuzumun yüzü öyle bir hal aldı ki kovboy filmlerinden bir sahne oynanıyordu sanki. Hani yanında sevgilisi olduğu halde dolu dizgin at sürerken, yolunun üzerinde ölmüş bir ata rastlayan filmin kahramanı, atın okla öldürüldüğünü görünce, içinde bulundukları durumun zorluğunu açığa vuran bir suratla "Sioklar" der. İşte kılavuzumun suratı da bu haldeydi; belki benim yüzümde de benzeri bir anlatım vardı, fakat o anda kendimi denetlemekle uğraşacak durumda değildim. Birkaç metre arayla beş ölü katır daha yatıyordu yerde. Bu katır kervanı belli ki bizimdi, Sanchez Mosquera'nın devriyelerinden birine yakalanmıştı. Katırların yanında bir de sivil birinin cesedinin bulunduğunu anımsıyorum. Kılavuz bana eşlik etmekten vazgeçmiş, bölgeyi tanımadığını öne sürüyordu. Gitmek için atına binen adamla dostça ayrıldık. Yanımda bulunan Baretta marka silahı doldurdum ve atımın dizginlerinden tutarak ilk kahve tarlasına daldım. Terkedilmiş bir eve vardığımda korkunç bir sesle irkildim, neredeyse ateş edecektim. Bu korkunç sesin sahibi, benden korkup bağırmaya başlayan bir domuzdu. Ağır ağır ve çok dikkatli biçimde yürüyerek mevzilerimize kadar olan birkaç yüz metreyi aştım. Bulunduğumuz yerde kimse kalmamıştı, uzun bir arayıştan sonra, uyuduğu için evde kalan bir yoldaşla karşılaştım. Birliklerin komutasını alan Universo, gece ya da şafak sökerken bir saldırı beklediği için, evin terk edilmesini emretmişti. Bölgeyi savunmak için birliğimiz, araziye geniş biçimde [sayfa 260} dağıldığından ben de yanımdaki tek yoldaşla uyumaya yattım. Bu olayın benim açımdan önemi, yerimize ulaşıncaya kadar hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o yolu tek başıma yürürken korkumu yenmemdi. O gece yürekli olduğumu hissettim. Sanchez Mosquera ile yaptığımız en sert çatışma, Santa Rosa denilen çok küçük bir köyde patlak verdi. O sabah daha şafak vaktinde Mosquera'nın köye geldiği haberini almış ve oraya ulaşmak için hemen harekete geçmiştik. Astımım beni biraz zorladığı için ata binmiştim. Çarpışmanın geçtiği alan karşılıklı bağlantı olmaksızın savaşılan birçok arazi parçasından oluşuyordu. Atımı bırakmak zorunda kaldım. Yanımdaki adamlarla birlikte küçük bir tepede mevzi aldım; iki ya da üç yüksek noktaya dağılmıştık. Düşman, hedefe tam isabet ettirtmeksizin birkaç havan topu ateşi açarak çarpışmayı başlattı. Bir an için sağ tarafımda ateşin yoğunlaştığını fark ederek, mevziyi incelemek için oraya yöneldiğimde, bu kez de sol yanımda çatışma yoğunlaştı; yaverimi herhangi bir yere göndererek, ateş altında olan iki tarafın tam ortasında tek başıma kaldım. Sol yanımdan Sanchez Mosquera'nın birlikleri, korkunç naralar atarak tepeye çıkıyorlardı. Savaş deneyimi az olan adamlarımız, isabetli atış yapamıyorlar, geri çekilirken tek tük ateş ediyorlardı. Ağaçlıksız bir alanda tek başıma kalmış asker şapkalarının giderek çoğaldığını görüyordum. Askerlerden biri, tepeden inerek kahve tarlasına girme ye çalışan savaşçılarımıza saldırdı. Baretta marka tabancamla askere ateş ettim, ne var ki atışım isabetsiz oldu, üstelik yerimi öğrenen birçok düşman nişancısı tarafından ateş altına alındım. Deriden yapılmış fişekliğimde bin mermi olduğu halde, düşman askerlerinin küçümseyici gösterileri altında zikzak çizerek kaçmaya başladım. Korunabileceğim ağaçlık alana yaklaşmıştım ki tabancam yere düştü. O üzücü sabah, gurur duyabileceğim tek davranışım, tabancamı almak için geri dönüşümdür. Tüfek mermileri yere çarpıp çevremde küçük bir toz bulutu oluşturmuştu. Yoldaşlarımın kaderinden [sayfa 261} ve saldırının sonuçlarından hiçbir şey bilmeksizin canımı kurtardığıma inandığımda, ormanın ortasındaki kaya parçasının arkasına gizlenerek dinlendim. Gerçi astımım birkaç metre koşmama göz yummuştu, ama şimdi bunun bedelini ödetiyordu bana; kalbim göğüs kafesimi yırtacakmış gibi çarpıyordu. Birden yaklaşan birinin ayak sesi duyuldu; artık kaçmam olanaksızdı (sağlığım elverseydi elbette kaçacaktım). Gelen, birliğe yeni katılmış savaşçılardan biriydi, o da yolu kaybetmişti. "Üzülmeyin Binbaşı, sizinle birlikte öleceğim" gibi bir şeyler söyledi beni teselli etmek için. Ölmeye hiç niyetim yoktu, tam tersine, o an bu savaşçının annesine ilişkin hiç de hoş olmayan bir şeyler söylemek geldi içimden. Ama söyleyemedim sanırım. O gün kendimi bir korkak gibi hissediyordum. Gece olunca çarpışmaların bilançosunu çıkardık: Marino adlı mükemmel bir yoldaş şehit düşmüştü. Bunun dışında düşmanın elde ettiği sonuçlar oldukça azdı. Ağzından kurşunlanmış -kimbilir hangi nedenle katledilmişti bu köylü- bir köylünün cesedi, ordunun mevzilerinde görülen tek cesetti; askerlerse bölgeyi terk etmişlerdi. Bizi ilk kez Sierra Maestra'da ziyaret eden daha sonra sürekli bir dostluk ilişkisi kurduğumuz Arjantinli gazeteci Jorge Ricardo Masetti, küçük bir kamerayla öldürülen bu köylüyü filme aldı. Bu çarpışmalardan sonra, La Otilia'dan biraz daha içerlere çekildik. O günlerde terfi etmiş olan Ramiro Valdes, Dördüncü Gerilla Kolunda, binbaşı olarak benim yerime getirilmişti. Savaşçılardan oluşan küçük bir grupla ben, bölgeyi terk ederek gerilla adaylarının eğitildiği okulda komutayı almak için yola çıktım. Bu okulda, önlerindeki görev, Oriente'den Las Villas'a yürümek olan adamlar eğitilecekti. Bunun dışında, pek yakında gündeme gelecek bir ordu saldırısına karşı hazırlık yapacaktık. Nisan'ın son günleriyle Mayıs'ın ilk günleri, savunma mevzilerinin hazırlanmasıyla geçti. Ayrıca, dağlarda olanaklar elverdiğince çok yiyecek ve ilaç stokluyorduk. Başlayacağını bildiğimiz büyük bir karşı saldırıya direnebilmek için bu hazırlıkları tamamlamalıydık. [sayfa 262} Hazırlık çalışmalarımıza koşut olarak, şeker fabrikası sahiplerinden ve hayvancılıkla geçinen zengin köylülerden vergi alma görevini koyduk önümüze. O günlerde hayvancılıkla uğraşan büyük toprak sahibi Remigio Fernandez, bizi ziyarete gelmiş ve birçok şey vaat etmişti. Tabii ki Fernandez, düzlüğe indiğinde bunların hepsini unuttu. Şeker fabrikası sahipleri de vergi vermeye yanaşmadılar. Ne var ki iktidarımız sağlamlaştıktan sonra, bunlarla hesaplaştık. Fakat düşman saldırısının gündemde olduğu o günlerde, savunmamız için yaşamsal öneme sahip şeylerden yoksunduk. Bir süre sonra Camilo'ya, önemli eserlere sahip küçük bölgemizi daha iyi koruma görevi verildi. Küçük bölgemizde, bir verici istasyonu, bir hastane, cephane deposu ve La Plata'nın tepeleri arasında kurulmuş küçük bir uçağın inebileceği bir havaalanı bulunuyordu. Fidel'e göre asıl sorun düşman askerlerinin sayısı değil, herhangi bir yeri ele geçirilemez yapmak için bize gerekli olan savaşçı sayışıydı. Bu ilkeye göre hareket etmemizi istiyordu Fidel. Taktiğimiz buydu, o nedenle, bütünlüklü bir cephe kurmak için, bütün güçlerimiz komutanlıkta toplandı. 25 Mayıs'ta, beklenen düşman saldırısı başladığında, elimizde kullanılabilecek ikiyüz tüfek vardı. Fidel o sıra bazı köylülerle toplantı yapmaktaydı; kahve hasadı konusunda onlarla koşulları tartışmak üzere gerçekleştirilmişti bu toplantı. Ordu, kahvenin toplanması için gündelikçi işçilerin buralara gelmesine izin vermiyordu. Ürünlerinin toplanmasına bir çözüm bulmak isteyen yaklaşık üçyüzelli köylü gelmişti o gün toplantıya Fidel, işçilere ödeme yapabilmek için Sierra'da geçerli olacak bir para sistemi kurulmasını, doldurmak için çuval ve palmiye lifinden yapılmış kapların sağlanmasını, üretim ve tüketim kooperatifleri kurulmasını, ayrıca bir de denetim komisyonu oluşturulmasını önermişti. Bunların dışında, ürünün toplanmasında gerilla ordusunun yardımı da önerilmişti köylülere. Bütün [sayfa 263} öneriler köylülerce kabul edilmiş, tam Fidel toplantıyı kapatacakken makineli tüfekler ateşe başlamıştı. Düşman ordusu, Yüzbaşı Angel Verdecia'nın adamlarıyla çatışmaya girmişti. Düşman hava kuvvetleri de ortalığı kasıp kavuruyordu. İlk kez: "Verde Olivo"da yayınlandı. (23 Ağustos 1964) [sayfa 264} 33 ÖNEMLİ BİR TOPLANTI 1958 yılının 3 Mayıs'ında, Sierra Maestra'da Los Altosde Mompie'de, bütün bir gün boyunca, çoğu insanın bilmediği bir toplantı yapıldı. Bu toplantının, devrimci stratejinin belirlenmesi açısından önemi büyüktür. Günün ilk saatlerinden gecenin ikisine kadar süren bu toplantıda "9 Nisan" yenilgisinin sonuçları ve yenilginin nedenleri çözümlenerek hareketin yeniden düzenlenmesi ve diktatörlüğün elde ettiği zaferin yol açtığı zayıflıkların giderilmesi için gerekli olan önlemler saptanmıştır. Ulusal Yönetimde bulunmamama karşın, daha önce sert biçimde eleştirdiğim companerolar Faustino Perez ve Rene Ramos Latour'un ("Daniel") ısrarı üzerine toplantıya katıldım. Sözünü ettiklerimin dışında, orada bulunanlar şunlardı: Fidel, Vilma Espin (illegalitede "Debora" kod adını kullanıyordu), Nico Torres, Luis Busch, Celia Sanchez, Marcelo Fernandez ( o sıralar "Zoilo" diyorduk ona), Haydee Santamaria, David Salvador ve öğleye doğru gelen Enso İnfante ("Bruno"). Kentlerdeki yoldaşların davranışlarının değerlendirildiği toplantı gergin bir hava içersinde yapıldı; o güne kadar bu [sayfa 265} companerolar, 26 Temmuz Hareketi'nin kentlerdeki yöneticileri olmuşlardı. Daha önce durumun yanlış değerlendirilmesinin sonuçları görüşüldü. Orada bulunan devrimcilerin çoğunluğu için, Fidel'in manevi otoritesi, tartışılmaz saygınlığı ağır basmıştı. Hareketin kentlerdeki yönetimi, düşmanın gücünü küçümsemiş ve kendi öznelciliğini, öznel öğenin harekete geçirilmesi için kullanılan yöntemleri dikkate almaksızın, çok abartmıştı. Fakat en önemlisi, savaşın daha önceki bütün süreci içinde, birbiriyle çelişen iki düşüncenin tahlil edilerek karara varılmasıydı. Gerilla savaşı düşüncesi bu toplantıdan zaferle çıkmış, Fidel'in saygınlık ve yetki gücü sağlamlaşmış, o zamana kadar kent yönetimine bağlı olan milisi de içerecek biçimde tüm silahlı güçlerin komutası Fidel'e verilmiş, aynı zamanda hareketin genel sekreterliğine atanmıştı. Çözümlenmesine çalışılan olaylarda tek tek kişilerin katılımı söz konusu olduğunda, çok sert tartışmalar ortaya çıktı. Bu tartışmaların belki de en serti, mücadelenin örgütlenmesinde, Sosyalist Halk Partisi'nin her türlü katılımına şiddetle karşı çıkan işçi temsilcileriyle yapıldı. Grevin değerlendirilmesinin ortaya çıkardığı gibi, grev hazırlığında öznelcilik ve darbeci düşünceler büyük ölçüde etkili olmuştu. 26 Temmuz Hareketi'nin görünürde sahip olduğu işçi hücreleri örgütlerinden oluşan dev düzenek, eylem anında parçalanmıştı. İşçi temsilcilerinin serüvenci politikaları acımasız gerçekliğe çarpmıştı. Yalnız, yenilginin tek suçlusu bu işçi temsilcileri değildi; bize göre, işçi delegesi David Salvador, Havana sorumlusu Faustino Perez ve kent milisinin komutanı Rene Ramos Latour yenilginin en büyük sorumluluğunu taşıyorlardı omuzlarında. David Salvador'un suçu, sekter bir grev düşüncesini savunması ve bunu hayata geçirerek öteki hareketleri, hareketimizin peşinden gitmeye zorlamasıydı. Faustino, net bir bakış açısına sahip olmadığı için, başkentin, kendi milisleri tarafından ele geçirilebileceğine inanıyor, bu arada gericiliğin kentlerdeki [sayfa 266} gücünü doğru değerlendiremiyordu. Daniel'in suçu da Faustino gibi bakış açısındaki sakatlıktı. Burada söz konusu olan, bizim birliklerimize koşut olarak örgütlenen kent milisleridir. Ancak, bu milisler eğitimden geçmemişlerdi. Savaş azmine sahip olmayan bu milisler savaşın sert ayıklama sürecini yaşamamışlardı. Dağ ve kent ayrımı bir gerçekti. Sierra temsilcilerinin gerilla savaşında ulaştıkları yüksek gelişme derecesi, kentlerdeki savaşçılarınsa bu açıdan oldukça geri noktalarda bulunmaları sonucunda, bu ayrım için belirli nesnel nedenler ortaya çıkıyordu, fakat olağanüstü önemli bir başka etken daha vardı ki, bunu, işe bağlı biçim değiştirme olarak adlandırabiliriz. Kentlerdeki yoldaşlar çevrelerinde çalışmak zorundaydılar ve giderek o koşullar için uygun çalışma yöntemlerini, hareket için en uygun ve tek olası yöntem olarak düşünmeye alıştılar. Ayrıca, insani açıdan bakıldığında doğal olan bir başka düşünceye daha saplanarak kentleri dağlardan göreli olarak daha önemli görmeye başladılar. Diktatörlüğün silahlı güçleri karşısında başarısız kalınmasından sonra, hareketin yönetiminin tek bir gücün, Sierra'nın elinde bulunduğu, somut olarak söylendiğinde, hareketin liderinin silahlı devrimci güçlerin komutanı Fidel Castro olduğu, açıkça görüldü. Yorucu ve çoğu kez sert tartışmalarla geçen toplantıda, Faustino Perez'in görevden alınması ve yerine Ochao'nun getirilmesi; David Salvador'un görevininse Nico Torez'e verilmesi kararlaştırıldı. Sierra tarafından yönetilecek yeni bir genel grev hazırlanması için bütün işçi güçlerinin birliği sorunuyla ilgili olarak Nico, disiplinli bir biçimde "stalinistler"le çalışacağını açıklamış, fakat aynı zamanda, böyle bir çalışmadan yarar ummadığını söylemişti. Bu sözlerle, Sosyalist Halk Partisi'nden companerolar la düşünce birliğini belli ediyordu. Bu açıdan, Nico'nun David Salvador'un yerine getirilmesi, savaşın planlanmasında önemli bir gelişim sağlamadı. Daniel'in görevden alınmasıysa, Fidel, milislerin doğrudan [sayfa 267} komutanı olduğu için gerçekleşti. Ayrıca, hareketin özel görevlisi olarak Haydee Santamaria'nın Miami'ye gitmesi ve orada sürgündeki örgütlerin mali işlerini yürütmesi kararlaştırıldı. Siyasal alandaysa, Ulusal Yönetimin, Sierra Maestra'ya gitmesi, Ulusal Yönetim içinde Fidel'in genel sekreter görevini yerine getirmesi, beş kişiden oluşan bir sekreterlik kurulması karar altına alındı; sekreterlikte, biri mali işlerle, biri politik işlerle, biri de işçi sorunlarıyla ilgili üç yoldaş yer alıyordu; bu görevlere hangi yoldaşların getirildiğini şu an anımsamıyorum. Silah gönderilmesi, silahların nerelerde kullanılacağı ve dış ilişkiler Fidel'in sorumluluğunda bulunuyordu artık. Görevlerinden alınan üç yoldaş Sierra'ya gidecekler ve orada, David Salvador işçi temsilciliği görevini yerine getirecek, Faustino ve Daniel binbaşı rütbesiyle savaşa katılacaklardı. Yeni başlayan düşman ordusu saldırısına karşı aktif olarak çarpışmalara katılan bir gerilla kolunun komutası Daniel'e verilmişti. Daniel, geri çekilen bir düşman birliğine saldırdığı sırada birliğinin başında şehit oldu. O, devrimci yaşamıyla, kahramanlarımız arasında onurlu bir yere sahiptir. Faustino ise, bir dizi sorunu çözmek ve kent yönetimindeki görevini kendisinin yerine atanan yoldaşa devretmek amacıyla Havana'ya gitmek için izin istedi; işleri yoluna koyduktan sonra Sierra'ya gelip savaşa katılacaktı. Bir süre sonra gerçekten de Sierra'ya gelip Fidel Castro'nun komutasındaki "Jose Marti" Birinci Gerilla Kolu saflarında savaştı ve zafer gününü yaşadı. Tarihsel olaylar yazılırken gerçekliğe uymak zorunlu olduğundan, çok değer verdiğimiz bu companeronun, hareket içinde, belirli bir dönemde bize karşı tavır aldığı da açıkça söylenmelidir. Faustino, her zaman saygın ve yürekli bir savaşçı olmuştur. Bir kez ben de cesaretinin görgü tanığı oldum: Miami'den bize silah getiren bir uçak, düşman hava güçleri tarafından görülmüş ve hasara uğratılmıştı. Faustino, kurşun sağnağı altında düşmanın eline geçmemesi için benzin dökerek yakmıştı uçağı. Onun bütün yaşamı, kusursuz devrimci niteliğine kanıttır. [sayfa 268} Aynı toplantıda önemsiz başka kararlar da alındı ve karşılıklı ilişkilerimizde ortaya çıkan bir dizi sorun çözümlendi. Kentlerde hareketin örgütlenmesine ilişkin Marcelo Fernandez'in okuduğu raporu dinledikten sonra, bu yoldaşı, Ulusal Yönetimin bu toplantısında alınan kararlar ve toplantının sonuçları üzerine, hareketin taban örgütleri için, bir rapor hazırlamakla görevlendirdik. Toplantıda sunulan bir başka rapor da, Sivil Direnme[74] Hareketi örgütlenmesi üzerineydi; yapılanması, çalışma biçimi, bileşimi, yaygınlaşması ve güçlenmesi için gerekli önlemler anlatılıyordu. Companero Busch, Sürgün Komitesi hakkında bilgi verdi; Mario Llerenas'ın zayıf bir durumda olduğunu, Urrutia ile uzlaşmaz karşıtlık içinde bulunduğunu anlattı. Urrutia'nın hareketimizin adayı olduğunu vurgulayarak şeref maaşı bağlama kararı aldık. O zamana kadar, hareketin sürgündeki tek resmi temsilcisi olarak bu maaş, Llerena'ya verilmekteydi. Ayrıca işlerimize müdahale etmeyi sürdürmesi halinde Llerena'nın Sürgün Komitesi başkanlığından ayrılması kararlaştırıldı. Yurtdışında sorunlar çoktu. Örneğin New York'ta Barron, Perez Vidal ve Pablo Diaz önderliğindeki gruplar birbirlerinden ayrı olarak çalışıyor, zaman zaman aralarında çatışmalar çıkıyor, birbirlerinin işlerine müdahale ediyorlardı. Toplantıda aldığımız bir başka karara göre, Fidel, ilticacılara ve sürgünde yaşayan yurttaşlara bir mektup yazarak 26 Temmuz Hareketi'nin Sürgün Komitesinin tek resmi örgüt olarak tanındığını bildirecekti. O sıralar, Larrazabal'ın başında bulunduğu Venezuela Hükümeti'nin yaptığı bir öneri de enine boyuna tartışıldı. Venezuela Hükümeti hareketimizi destekleme sözü vermişti; bu söz yerine getirildi. Larrazabal'a yönelteceğimiz tek şikayet, gönderdiği silahlarla birlikte "değerli" Manuel Urrutia Lleo'yu da bir uçağa bindirerek bize göndermesiydi. Gerçekte böylesine üzücü bir seçimden sorumlu olan bizdik. [sayfa 269} Toplantıda başka kararlar da alındı. Örneğin, Miami'ye gidecek olan Haydee Santamaria'nın dışında, Luis Busch'un da Caracas'a gitmesi uygun görüldü. Busch, Urrutia ile ilgili olarak kesin talimatlar almıştı. Carlos Franqui ise, Direniş Radyosu'nun yönetimini almak için Sierra'ya çağrıldı. Bağlantı, ara istasyon olarak Venezuela ile radyo üzerinden ve kod kullanılarak kurulacaktı. Savaşın sonuna kadar kullanılan kodları Luis Busch hazırladı. Alınan kararlara dikkat edildiğinde bu toplantının önemi görülmektedir. Hareketin birçok somut sorunu sonunda çözüme kavuşmuştu. Çözümlenen sorunların başında, Fidel'in silahlı devrimci güçlerin başkomutanı ve örgütün genel sekreteri olarak ikili işleviyle, savaşın politik ve askeri yönetimini eline alması geliyordu. Ülkeyi devrimcilerin kontrolüne geçirebilmek için, doğrudan silahlı mücadeleyi başka bölgelere yayma amacında olan Sierra'nın yönlendiriciliği kabul edilmişti. Böylece sözde devrimci bir genel greve ilişkin safça hayallerden vazgeçilmiş oluyordu. Böylesine büyük bir patlamanın gerçekleşmesi için durum gerektiği kadar olgunlaşmadan, böylesine büyük bir eylemin gerektirdiği uygun hazırlık için ön çalışmalar yapılmadan genel grev örgütlemek olanaksızdı. Alınan kararlar gereğince, yönetimin Sierra'ya taşınması, Fidel'i yetkisini tam olarak uygulamaktan alıkoyan karar almada ortaya çıkan bazı sorunları, nesnel olarak çözmüştü. Doğru bir tavır almış bulunmaları ve olayları şaşmaz biçimde çözümleyebilmeleri sonucu, Sierra savaşçılarının politik üstünlüğü bir gerçek olarak biliniyordu artık. Devrimci bir genel grevin örgütlenmesi, 9 Nisan öncesinde yapılan toplantıda açıkladığı biçimde gerçekleşirse, hareketin güçlerinin başarısız kalabileceğini söyleyerek önerilen genel greve kuşkuyla yaklaşmamızda haklı olduğumuz görülmüştü. Çok önemli bazı görevlerin üstesinden de gelinmeliydi: Herşeyden önce kısa süre sonra başlayacak düşman saldırısını püskürtmek zorunluydu. Devrimin ana üssü olan Fidel'in komutasındaki Birinci Gerilla Kolu Komutanlığının, düşman [sayfa 270} askeri güçleri tarafından giderek kuşatılması söz konusuydu. Önemli görevlerimizden bir başkası da, ovaların ele geçirilmesiydi; merkezi eyaletler kontrol altına alınacak, son olarak da rejimin tüm politik ve askeri aygıtı parçalanacaktı. Bu görevleri yedi ayda yerine getirdik. O günlerde en önemli sorun, Sierra cephesini sağlamlaştırmak, Kübalılara seslenerek halkımız arasında devrimci düşüncelerin yaygınlaşmasını sağlayacak küçük bir devrimci kalenin güvenliğini sağlamaktı. Yurtdışıyla da ilişkiler kurmuştuk, bu ilişkilerin sürdürülmesi bizim açımızdan çok önemliydi. Bir süre önce Fidel'le Justo Carrillo arasında geçen bir telsiz konuşmasının tanığı olmuştum. Justo Carrillo, askeri diktatörlüğün adayı olan Montecristi grubunu temsil ediyordu. Bu grup içinde, bizzat Carillo ve Barquin gibi emperyalizmin etkin temsilcileri bir araya gelmişti. İyi yürekli Justo, o konuşmada Fidel'e yeryüzünde cennet vaat etti, ancak karşılığında, Fidel'in bir açıklama yaparak "dürüst" askerleri desteklediğini söylemesini istiyordu. Fidel, bunun olanaksız olmadığını, fakat böyle bir açıklamanın, halkımızın askerler tarafından katledildiği bir zamanda, hareketimizce anlaşılmasının zor olacağını, ayrıca hepsi aynı çatı altında bulunduğu için kimin iyi kimin kötü asker olduğunun tam olarak bilinemeyeceğini, söyledi. Kısaca, Fidel istenen açıklamayı yapmadı. Bir birlik çağrısı kaleme alınması grubun zayıf birliğinin, silahlı hareketi kendi çıkarları için kullanmaya kalkışan, Caracas'ta[75] yerleşmiş bazı tutarsız kişiler tarafından parçalanmasına izin verilmemesi için, eğer yanlış anımsamıyorsam, Llerena ve Urrutia ile de konuşuldu. Caracas'ta bulunan bu kişiler, yurtdışında tanınmamızı amaçlayan uğraşlarımızı temsil ediyorlardı, o nedenle kendilerine karşı dikkatli davranmak zorundaydık. Bu toplantıya katılanlar, toplantı sona erdikten hemen sonra dağıldılar. Benim görevim, bir dizi bölgeyi denetlemek ve küçük askeri birliklerimizle savunma hatları kurmaya çalışmaktı. [sayfa 271} Bu savunma hatları, dağlık bölgelerde (Crescencio Perez'in kötü silahlanmış birliklerinin bulunduğu Sierra de Caracas'tan, Ramiro Valdes'in silahlı güçlerinin yerleştirildiği La Botella ya da La Mesa bölgesine kadar) gerçekten güçlü bir direniş başlayıncaya kadar, düşman ordusunun baskısına karşı koyacaktı. Birkaç gün sonra, Batista ordusunun "kuşatma ve yok etme saldırısı" başladığında, bu küçük bölgenin savunması için, elimizde ikiyüz tüfekten fazla silah yoktu. İlk kez: "Verde Olivo"da yayınlandı. (22 Kasım 1964) [sayfa 272} 34 SON SALDIRI: SANTA CLARA ÇARPIŞMASI 9 Nisan genel grevi, bir an bile rejimin istikrarını tehlikeye sokmamış tersine bizim için sarsıcı bir yenilgi olmuştu, yalnız bu kadar da değil: Bu acı olaydan sonra, hükümet, devrimin parçalanmasını Sierra Maestra'ya da taşımak amacıyla, yenilgi bölgelerinden çektiği birlikleri Oriente'ye sevk edebilmişti. Savunmamız giderek Sierra Maestra'nın içlerine çekilmiş, hükümetin mevzilerimize karşı harekete geçirdiği alayların sayısı çok yükselmişti. 25 Mayıs'ta, bizim ileri karakolumuz olan Las Mercedes köyüne düşman saldırısı başladığında, düşman askerlerinin sayısı onbini bulmuştu. Batista ordusunun savaş gücünün yetersizliği söz konusuydu, ama bizim de savaş malzememiz olağanüstü kısıtlıydı: Her türden onbin silaha karşı, yalnızca ikiyüz tüfeğimiz vardı. Bu durum büyük bir olumsuzluktu bizim için. Adamlarımız iki gün boyunca on-onbeş silaha karşı bir silah oranıyla yiğitçe dövüştüler. Bunun da ötesinde, küçük grubumuz köyü terk etmek zorunda kalana dek, havan toplarına, tanklara ve uçaklara karşı da mücadele etti. Bu grubun komutanı, bir ay sonra savaşırken şehit düşecek olan yüzbaşı Angel Verdecia idi. [sayfa 273} Tam o günlerde Fidel'e hain Eulogio'dan bir mektup geldi. Eulogio Cantillo, şarlatan politikacılığına uygun davranarak, düşman kuvvetlerinin başkomutanı sıfatıyla direnişçilerin başkomutanına yazdığı mektupta, saldırının ne pahasına olursa olsun sürdürüleceğini ve "adamın" (yani Fidel'in) ayağını denk almasını, saldırının sonucunda nelerin olacağını göreceğini bildiriyordu. Gerçekten de düşman saldırısı sürdürülmüş, ikibuçuk ay içinde meydana gelen şiddetli çatışmalarda düşman, binden fazla ölü, yaralı ve tutsak vermiş, ayrıca çok sayıda asker firar etmişti. İçlerinde bir tank, oniki roketatar, oniki ayaklı makineli, yirmiden fazla hafif makineli ve çok sayıda otomatik tüfek olmak üzere altıyüz düşman silahını ele geçirmiş, bunun dışında olağanüstü miktarlarda cephane ve savaş donanmayla ellidört tutsak ele geçirmiştik. Tutsaklar savaşın sonunda Kızıl Haç'a teslim edildi. Sierra Maestra'ya yaptığı bu son saldırıda Batista ordusunun beli kırılmıştı, ama henüz tam olarak yenilgiye uğratılmış değildi. Savaşı sürdürmek zorundaydık. O zaman en son savaşın stratejisi hazırlanmış, üç hedefe saldırılması planlanmıştı: Bu hedeflerden biri benim gideceğim Las Villas'tı. Adanın öteki ucunda bulunan Pinar del Rio ise, artık "Antonio Maceo" İkinci Gerilla Kolunun komutanı olan Binbaşı Camilo Cienfuegos'un gideceği ikinci hedefti. Böylece Camilo, uzun yürüyüşlerle bütün Küba'yı geçerek en uçtaki Mantua'ya kadar ilerleyen büyük tarihi komutanın 1895'deki[76] harekatını anılarda yeniden canlandıracaktı. Ancak Camilo programının bu ikinci bölümünü gerçekleştiremedi, çünkü savaşın zorunlu koşulları nedeniyle Las Villas'ta kalmıştı. Sierra Maestra'ya saldıran alaylar yok edildikten, devrimci cephe eski durumuna geldikten, birliklerimizin morali ve gücü de yükseldikten sonra, merkez eyaletlerden Las Villas'a yürüme kararı alındı. Bana verilen stratejik görev, adanın [sayfa 274} iki ucu arasındaki bağlantıyı kesmekti. Ayrıca, o bölgenin dağlarında bulunan bütün politik gruplarla ilişki kuracaktım. Son olarak da, komutam altında bulunan bölgeyi yönetmek için geniş yetkiler almıştım. Bu tasarılarla ve oraya dört gün içinde varmayı planlayarak 30 Ağustos 1958'de kamyonla hareket etmek üzereyken meydana gelen bir olay hesaplarımızı altüst etti: Aynı gece üniforma ve harekete hazır bekleyen kamyonlar için benzin taşıyan bir kamyonet geldi, ayrıca aynı anda silah yüklü bir uçak da yolun kıyısındaki alana indi. Uçak, tam inişe geçtiğinde gece olmasına karşın düşman tarafından görülmüş, alan akşam sekizden sabah beşe kadar sistemli biçimde bombalanmıştı. Saat beşte uçağın düşman eline geçmesini ve aynı zamanda, gün ışığında bizim için daha tehlikeli olacak bombardımanı engellemek için, uçağı yaktık. Düşman kuvvetleri hava alanına girdiler; benzin getiren kamyonet de düşmanın eline geçmişti. Böylece, 31.Ağustos günü, ne atımız ne de kamyonetimiz kaldığından, yaya olarak yola koyulduk. Manzanillo'dan Bayamo'ya giden yolu geçince taşıt bulabilmeyi umuyorduk. Gerçekten de bulduk, ne var ki, 1 Eylül'de öylesine bir kasırga koptu ki, Carretera Central[77] dışında bütün yollar geçilmez duruma geldi. Carretera yolu, Küba'nın bu bölgesindeki tek asfalt yoldu; böylece yürüyüşümüzü at sırtında ya da yaya gerçekleştirmek zorunda kaldık. Yükümüz ağırdı; bol miktarda cephane, kırk roketli bir bazuka, uzun bir yürüyüşte ve kamp kurmakta gerekli olacak çeşitli malzemeler taşıyorduk. Bizden yana olan Oriente bölgesinde bulunmamıza karşın zor günler geçirdik, kabarmış nehirleri, taşarak ırmak ya da kanal haline gelmiş dereleri aşıyor, bu arada cephaneyi, silahları ve bazuka mermilerini ıslatmamak için sonsuz bir çaba harcıyorduk. Sık sık yorgun atları değiştirmemiz, yeni atlar bulmamız gerekiyordu. Oriente eyaletinden uzaklaştıkça, yerleşim bölgelerine yaklaşmamaya özen gösteriyorduk. [sayfa 275} Sel altında kalmış zorlu arazilerden geçtik. Verdiğimiz molalarda sivrisinekler bir an bile rahat vermedi bize. Az ve kötü besleniyor, çamurlu dere sularını hatta bataklık sularını içiyorduk. Günlük yürüyüşlerimiz giderek uzamış ve korkunç bir hal almıştı. Yola çıkmamızdan bir hafta sonra, Camagüey'i Oriente'den ayıran Jobabo'yu geçtiğimizde epeyce güçten düşmüştük. Şimdiye kadar geçtiğimiz, bundan sonra da geçeceğimiz nehirler gibi, bu nehir de taşmıştı. Birliğimizde ayakkabı sıkıntısı etkili olmaya başlamıştı; bir çok yoldaşımız güney Camagüey'in çamurlu topraklarında yalınayak yürüyordu. 9 Eylül'de, La Federal adlı bölgeye girerken öncü kolumuz bir düşman pususuna düştü, bu yüzden iki yoldaşımızı yitirdik. Ama bundan daha beteri, düşmanın yerimizi öğrenmiş olmasıydı. O andan sonra peşimizi hiç bırakmadılar. Kısa bir çarpışmadan sonra oradaki garnizonu yok ederek dört de tutsak aldık. Artık çok dikkatli olmalıydık, çünkü düşman hava kuvvetleri yürüyüş rotamızı yaklaşık olarak biliyordu. Bir-iki gün sonra, Laguna Grande olarak bilinen bir yere vardık ve orada, bize kıyasla daha iyi atlara sahip olan Camilo'nun birliğiyle karşılaştık. Burada öylesine çok sivrisinek vardı ki, cibinlik olmadan uyumak olanaksızdı. Oysa çoğumuzda yoktu cibinlik. Bu bölgeyi, sivrisinekleri nedeniyle hiç unutamıyorum. Yorucu yürüyüş günleri... Çamur ve bataklıktan başka bir şey görünmüyor. Aç ve susuzuz. Çok ağır ilerliyoruz; bacaklarımız kurşun gibi, silahlarımız her zamankinden daha ağır geliyor. Kamyonlara binen Camilo'nun birliğinin bize bıraktığı atlarla daha iyi yol alıyorduk, fakat onları da Macareno şeker fabrikasının yakınlarında bırakmak zorunda kaldık. Bizi karşılayacak olan öncüler gelmeyince kendi başımıza serüvene atıldık. Cuatro Companeros denilen bölgede öncümüz bir düşman birliğiyle karşılaştı ve şiddetli bir çatışma oldu. Çatışma gün ışırken başlamış, birliğin büyük kısmını zar zor sık ağaçlı bir ormanda toplayabilmiştik. Ama, düşman [sayfa 276} kanattan saldırıya geçmişti. Geride kalan, demiryolunu aşıp ormana doğru gelmeye çalışan yoldaşlarımızı koruyabilmek için, şiddetli bir çarpışmaya girdik. Kısa süre sonra da düşman uçakları yerimizi keşfetti. B-26'lar, C-47'ler, C-3 tipi büyük keşif uçakları ve öteki küçük uçaklar, ikiyüz metreden fazla olmayan bir arazi parçasını var güçleriyle bombalıyorlardı. Sonunda oradan çekilmek zorunda kaldık; bir yoldaşımız ölmüş, birçoğu da yaralanmıştı. Yaralananlardan biri olan Binbaşı Silva savaşın geri kalan kısmını omuz kemiği kırık olarak tamamladı. Ertesi gün durum biraz daha iç açıcıydı. Birliklerinden kopmuş bir çok savaşçının yeniden bir araya gelmesiyle bütün birliği yeniden oluşturmuştuk. Adamlarımızdan yalnızca 10'u bulunamamıştı, daha sonra onların da Camilo'nun koluna katılarak Yaguajay'da Las Villas Eyaleti'nin kuzey sınırına kadar gittiklerini öğrendik. Bütün bu sıkıntılara karşın, köylülerden gördüğümüz cesaret verici destekten hiç yoksun kalmadık. Bize yol gösterecek, ya da yürüyüşümüzü sürdürebilmemiz için gerekli olan ihtiyaçlarımızı giderecek biri çıkıyordu her zaman. Elbette Oriente'de bulduğumuz destek halkın bütününün tavrı değildi, fakat yine de her yerde yardımımıza koşan birileri oluyordu. Bir çiftlikten geçerken bazen ihanete de uğruyorduk, fakat bu, halkın, bize doğrudan karşı tavır alışı olarak değerlendirilemez, çünkü bu insanların yaşam koşulları, onları, toprak sahibinin kölesi yapmıştı. Günlük ekmeklerini yitirmekten korktukları için, oradan geçtiğimizi hemen toprak sahibine bildiriyorlar, toprak sahibi de gönüllü olarak bu bilgiyi askeri makamlara ulaştırıyordu. Bir gün küçük sahra radyomuzdan, General Francisco Tabernilla Dolz'un bildirisini dinledik. O bilinen kibirli edasıyla Che Guevara'nın komutasındaki kuvvetlerin yok edildiğini açıklıyor, öldürülenlerin ve yaralananların adlarını veriyordu. Bu bilgiler, birkaç gün önce düşmanla yaptığımız o talihsiz çatışmada ele geçirilen bazı sırt çantalarımızdaki belgelerden [sayfa 277] alınmış ve ordu genel kurmayının ürettiği yanıltıcı haberlerle karıştırılarak bildiri haline getirilmişti. Ölüm haberimiz birliğimiz içinde büyük bir neşe kaynağı olmuştu, fakat giderek bu neşe yerini karamsarlığa bıraktı. Çünkü açlık, susuzluk, yorgunluk ve çevremizdeki çemberi giderek daraltan düşman ordusu karşısında duyulan güçsüzlük ve herşeyden önce, köylüler arasında "Mazamorra"[78] olarak bilinen ve savaşçılarımızın her adımını işkence haline getiren bir çeşit ayak hastalığı nedeniyle, hayaletler ordusuna dönmüştük. Çok zor ilerliyorduk. Birliğimizin sağlığı günden güne bozuluyordu. Yiyecek bir gün olursa ertesi gün olmuyor, üçüncü günse, şöyle böyle bir şeyler yiyebiliyorduk. Bunun da içinde bulunduğumuz kötü duruma elbette hiçbir yararı olmuyordu. En çetin günleri kuşatma altında bulunduğumuz Baragua Şeker Fabrikası dolaylarında geçirdik. Mikrop yuvası bataklıklar içinde bir damla içecek su bulamadan, tepemizde bombalamayı ara vermeksizin sürdüren düşman uçaklarıyla ilerlemeye çalışıyor, bataklığı geçemeyecek durumda olan çok zayıf düşmüş yoldaşlarımız için bir tek at bile bulamıyorduk. Çamurlu su ayakkabılarımızı parçalamıştı. Yürürken, bataklığın içindeki sazlar ayaklarımızı yaralıyordu. Baragua'daki düşman çemberini zar zor yarıp Jugaro'dan Maron'a uzanan, Kurtuluş Savaşı'nda[79] yurtseverlerle İspanyollar arasında kanlı çarpışmalara sahne olan ünlü yola çıktığımızda, gerçekten acınacak durumdaydık. Kendimizi biraz olsun toparlamak için dinlenmeye zamanımız yoktu. Sağnak halinde yağan yağmur yürüyüşü sürdürmek zorunda bırakmıştı bizi. Kötü hava koşulları ve düşman saldırısı ya da düşmanın yakınlarda bulunduğunu haber almamız nedeniyle, durmadan yürüyorduk. Birliğimiz iyice güçten düşmüş ve moral bozukluğu baş göstermişti. Adamlarımızın yürümelerini sağlamak için hakaret etmekten, bağırıp çağırmaktan ve acı söz söylemekten başka bir çarem kalmadığı anda, uzaklardan beliren [sayfa 278} bir görüntü, gerillaların cesametlerini toplamalarına ve dinçleşmelerine yetti. Bu, adamlarımızın ilk kez gördüğü Las Villas Sıradağlarının mavi parıltısıydı. O andan sonra benzer zorluklar daha bir dayanılır oldu, herşey daha kolaylaşmıştı sanki. Camagüey'le Las Villas'ı ayıran Jucaro ırmağını yüzerek geçip ikinci kuşatmayı da yardık. Yeni bir güven duygusuyla dolmuş gibiydik. İki gün sonra Trinidad-Sancti Spiritus dağlık bölgesinin tam ortasında, tehlikeden uzak, savaşın yeni dönemine başlamaya hazır bulunuyorduk. İki gün sonra dinlenebilecektik ancak. Şimdi yürüyüşümüzü sürdürmek zorundaydık. Çünkü 3 Kasım'da yapılacak seçimleri engellemek için hazırlık yapmamız gerekiyordu. Las Villas dağlık bölgesine 16 Ekim'de gelmiştik. Zamanımız az, önümüzdeki görevse çok büyüktü. Camilo görevini yerine getirerek, kuzeyde, diktatörlük yanlıları arasında korku salıyordu. Sierra del Escambray'da görevimiz belirlenmişti: Diktatörlüğün askeri aygıtına darbe indirecek, öncelikle iletişim ve haberleşme sistemini parçalayacaktık. Önümüzdeki ilk iş, seçimleri engellemekti. Zamanımız çok az olduğundan ve devrimci güçlerin içinde, bize pek pahalıya mal olan, hatta bazı insanların hayatıyla ödediği anlaşmazlıklar yaşandığından, çalışmalarımızı zorlukla yürütebiliyorduk. Komşu köylere baskın yapıp oy verilmesini engelleyecektik. Adanın ortasındaki verimli ovada bulunan Cabaiguan, Fomento ve Sancti Spiritus kentlerinde de seçimin yapılmasını engellemek için planlar yapmıştık. Bu arada, Guinia de Mirande garnizonunu -dağlık bölgede bulunuyordu- ele geçirmiş daha sonra da Banao garnizonuna saldırmıştık. Bu son baskında pek başarılı olamadık. Seçim tarihi olan 3 Kasım'dan önceki günler çok hareketli geçti. Birliklerimiz her yana dağılmış, o bölgelerde seçmenlerin seçim sandıklarına gitmelerini tümüyle engellemişti. Eyaletin kuzey kesiminde Gamilo'nun komutası altında bulunan birliklerimiz seçim komedisini tam anlamıyla felce uğrattılar. Hiçbir şey hareket [sayfa 279} edemiyordu; ne Batista'nın askerlerinin sevkıyatı yapılabiliyordu, ne de herhangi bir nakliyat. Oriente'de pratikte seçim olmadı. Camagüey'deyse katılım biraz daha yüksekti. Batı eyaletlerinde, herşeye karşın, halkın büyük ölçüde seçime gitmediği görülüyordu. Bir yandan kitlelerin pasif direnişini, öte yandan da gerilla mücadelesini örgütlemek için yeterli zaman bulunamadığından, Las Villas'ta seçime düşük oranda katılım, kendiliğinden gerçekleşmişti. Oriente'de, birinci ve ikinci cephede olduğu gibi, Antonio Guitera'nın komuta ettiği kolun -bu kol, eyalet başkenti Santiago de Cuba'yı sürekli sıkıştırıyordu- etkinlik gösterdiği üçüncü cephede de, bir dizi çarpışmalar oldu. Oriente'deki tek resmi kurum belediyeydi. Las Villas'ta da durum epeyce kritikti, çünkü saldırılar ulaşım yolları üzerinde yoğunlaştırılmıştı. Las Villas'a gelir gelmez, kentlerde yürütülen mücadelede yeni bir yöntem uygulamaya başladık. Kent milisleri içinden en iyilerini hızla kampa alarak sabotaj eylemleri konusunda eğittik. Bu sabotaj eylemleri kentin dış mahallelerinde epeyce etkili oldu. 1958'in kasım ve aralık ayları boyunca, giderek bütün yolları kuşattık. Trinidad'tan Sancti Spiritus'a giden yol, yüzbaşı Silva tarafından kapatılmıştı. Tuinica nehri üzerindeki köprüyü, tümüyle yıkılmış olmamasına karşın, kullanılmaz hale getirdiğimizde de Ada'nın anayolu ciddi hasar gördü. Ana demiryolu hattı birçok noktadan kesilmişti. Güney bölgesinde demiryolu ulaşımı İkinci Cephe tarafından, kuzey bölgesindekiyse, demiryolu hattını kuşatan Camilo Cienfuegos'un birlikleri tarafından engellenmişti. Böylece Ada ikiye ayrılmış oluyordu. Ayaklanmanın en etkili olduğu bölge Oriente'ye hükümet sadece hava ve deniz yoluyla ulaşabiliyordu artık; giderek bu yol da güvenli olmamaya başladı. Düşman kampında çözülme belirtileri hızla yoğunlaşıyordu. [sayfa 280} Escambray bölgesinde devrimci birlik için yoğun bir uğraş vermek gerekiyordu. Bu bölgede bizim dışımızda, Binbaşı Gutierrez Menoya komutasında bir grup (Escambray İkinci Ulusal Cephesi), Binbaşı Faure Chamon ve Rolando Cubela komutasında Devrimci Direktuara bağlı bir başka grup, Autenticos Örgütünün küçük bir grubu ve son olarak da, Torres'in başını çektiği Sosyalist Halk Partisi grubu etkinlik içindeydi. Yani, aynı bölgede savaşan ayrı yönetimlere bağlı beş örgüttü söz konusu olan. Bu örgütlerin liderleriyle yaptığım bir dizi görüşme sonucunda, bu gruplar arasında anlaşmalar sağlanarak cepheye benzer bir birliğe gidilebildi. 16 Aralık'tan sonra, bütün yolların ve köprülerin düzenli olarak tahrip edilmesi, diktatörlüğü zor durumda bırakmıştı. Düşman, ileri karakollarını, hatta anayol üzerindeki mevzilerini savunmakta bile güçlük çekiyordu. 16 Aralık günü şafak vakti, Falcon nehri üzerindeki köprüyü havaya uçurduk, böylece Havana ile Las Villas'ın başkenti Santa Clara'nın doğusunda kalan kentlerin irtibatı kesilmiş oldu. Birliklerimiz, aralarında bölgenin en güneyinde kalan Fomento'nun da bulunduğu bir dizi yere saldırılarım sürdürüyordu. Fomento garnizonunun komutanı, birkaç gün süreyle az çok başarılı bir direnme sergiledi. Fakat, hava kuvvetleri, direniş ordusunu sürekli bombalıyor olmasına karşın, diktatörün ordusu, garnizonda kuşatılmış bulunan silah arkadaşlarına yardım etmek için en ufak bir harekette bulunmadı. Sonunda garnizondakiler, direnmenin yararsız olduğunu görüp teslim oldular; özgürlük savaşçıları yüzden fazla düşmanı tüfeğiyle birlikte ele geçirmişti. Düşmanın soluklanmasına fırsat vermeden derhal ana yolu tahrip etmeye karar verdik. 21 Aralık'ta bu yol üzerindeki Cabaiguan ve Guayos, peş peşe birliklerimizin saldırısına uğradı. Guayos, saldırıdan birkaç saat sonra, Cabaiguan ise iki gün sonra, içinde bulunan doksan askerle birlikte teslim oldu. Bu garnizonlar, yapılan bir anlaşmaya dayalı biçimde içindekilerin kurtarılmış bölgeden çıkışlarına izin verilerek [sayfa 281} teslim alındılar. Bu yolla askerlere silahlarını teslim edip hayatlarını kurtarma olanağı tanınıyordu. Cabaiguan'da diktatörlüğün ne kadar güçsüz olduğu görülmekteydi; düşman kuşatma altında bulunan birliklere hiçbir biçimde takviye göndermiyordu. Camilo Cienfuegos, bir yandan diktatörlüğün askerlerinin son kalesi Yaguajay'ı kuşatırken, bir yandan da Las Villas'ın kuzey kesiminde bulunan yerleşim bölgelerine saldırılar yapıyordu. Yaguajay kalesinin kumandanı çin asıllı bir yüzbaşıydı. Bu yüzbaşı, bölgedeki devrimci birliklerin bölgeden ayrılmasına engel olan onbir günlük bir direniş sergiledi. Bu arada anayolda yürüyüşü sürdüren bizim kolumuz, eyalet başkenti Santa Clara'ya doğru ilerlemekteydi. Cabaiguan'ın ele geçirilmesinden sonra Placetas'a saldırdık; Placetas bir gün içinde teslim oldu. Bu saldırıya Devrimci Direktuar üyeleri etkin biçimde katıldılar. Placetas'tan sonra, kuzey kıyısında önemli bir liman olan Caibarien'le Remedios kurtarıldı. Diktatörlüğün durumu giderek çıkmaza girmekteydi: Oriente bölgesinde devrimci kuvvetler zafer üstüne zafer kazanırken, İkinci Escambray Cephesi küçük garnizonları ele geçiriyor, kuzey bölgesiyse Camilo Cienfuegos'un kontrolünde bulunuyordu. Düşman herhangi bir direnme göstermeden Camajuani'den çekilince, Las Villas eyaletinin başkentine saldırıya hazır duruma gelmiştik. (Adanın ortasındaki ovanın merkezi olan 150.000 nüfuslu Santa Clara, demiryollarının merkezi ve ulaşım yollarının kilit noktasıdır.) Santa Clara, düşmanın daha önceden işgal ettiği küçük tepelerle çevrilidir. Saldırıya geçtiğimizde, düşmanın çeşitli mevzilerinden ele geçirdiğimiz silahlarla, silah varlığımız artmıştı. Bu arada bazı ağır silahlar da ele geçirmiştik, ancak, bunlar için cephane yoktu. Örneğin elimizdeki bir bazukanın roketlerine sahip değildik. Oysa karşımızda 10'dan fazla düşman tankı vardı. Tanklarla başa çıkabilmek için, kentin yerleşim bölgelerine [sayfa 282} ilerlememiz gerektiğini biliyorduk, çünkü tankların buralarda randımanı çok düşüyordu. Devrimci Direktuara bağlı adamlar, muhafızların 31 numaralı garnizonunu ele geçirmekle görevlendirilmişler, biz de Santa Clara'daki bütün tahkim edilmiş noktaları kuşatma görevini almıştık. Çarpışmada darbe, temel olarak, Camajuani yoluna çıkan kesimde yerleşmiş zırhlı trenin savunma noktalarına yönelmişti. Bu nokta düşman ordusu tarafından, bizimle kıyaslanamayacak kadar bol bir donanımla ve inatla savunuluyordu. 29 Aralık'ta çarpışma başladı. Başlangıçta üniversite harekat merkezi olarak kullanıldı. Daha sonra kent merkezine daha yakın olan karargahlar kurduk. Adamlarımız tank birliklerince desteklenen düşman askerlerine karşı savaşıyor ve onları püskürtüyordu. Bu çarpışmalarda içimizden bir çoğu şehit düştü. Oracıkta kurulan mezarlar ve hastaneler ölü ve yaralılarla dolup taşıyordu. Bu son saldırı sırasında, birliklerimizin içinde bulunduğu ruh halini gösteren bir olayı anımsıyorum. Çarpışmanın olanca şiddetiyle sürdüğü bir anda, uyurken yakaladığım bir askeri sert biçimde azarlamıştım. Asker tüfeği kazayla ateş aldığı için silahının elinden alındığını söyledi. Her zamanki kuru ifademle: "öyleyse" dedim "silahsız olarak ileri hatlara gider, kendine bir başka silah bulursun... tabii yeterince yürekliysen." Bir süre sonra, Santa Clara'da hastanedeki yaralılarımızı görmeye gittiğimde, ölmek üzere olan bir asker elime dokundu ve: "Hatırladınız mı binbaşım" dedi "Remedios'tayken beni silah bulmak için ileri hatlara yollamıştınız... tüfeği bulup getirdim." Bu, tüfeği kazayla ateş aldığı için silahı elinden alınan askerdi. Birkaç dakika sonra öldü. Bana öyle geldi ki, cesaretini kanıtladığı için huzur içinde ölmüştü. Bizim devrimci ordumuz böyleydi işte. El Capiro tepelerinde direnme hala sürüyordu. Çarpışma 30 Aralık'ta gün boyunca sürdü. Kentin çeşitli kesimleri bir biri [sayfa 283} ardına elimize geçiyordu. Artık kent merkeziyle, zırhlı trenin bulunduğu mevki arasında bağlantı kesilmişti. Trendekiler, Capiro Tepeleri'nin ortasında sıkıştıklarını anlayınca kaçmaya yeltendiler fakat çok değerli yükleriyle, daha önce tahrip ettiğimiz yan hatta gelince, lokomotif ve bazı vagonlar raydan çıktı. Bunun üzerine oldukça ilginç bir çatışma başladı. Molotof kokteyli atarak dışarı çıkmaya zorladığımız bu adamlar, tıpkı Kuzey Amerika'nın batısındaki sömürgecilerin Kızılderililere karşı yaptıkları gibi, mükemmel bir korunma aracı içinden, uzak mesafeden, son derece rahat bir biçimde, savunmasız insanlara karşı dövüşmesini biliyorlardı. Adamlarımız çevredeki vagonlardan ve çok yakın mesafeden, birbiri ardına, yanan benzin şişeleri fırlatıyorlardı zırhlı trene. Trenin zırhlı olması, onu askerler için gerçek bir fırın haline dönüştürmüştü. Birkaç saat içinde hepsi teslim oldu. Yirmiiki zırhlı vagon, uçaksavar topları, makineli tüfekler ve inanılmaz oranda cephane elimize geçti. Elbette elimizdeki miktar çok az olduğu için bizim açımızdan inanılmazdı. Elektrik istasyonunu ve kentin bütün kuzey batı kesimini almayı başarmıştık; Santa Clara'nın tamamına yakın bir kısmının devrimcilerin eline geçtiğini radyodan bildirdik. Las Villas Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanı olarak yaptığım bu açıklamada, Küba halkına acı bir haber de verdiğimi anımsıyorum: Yüzbaşı Roberto Rodriguez El Vaquerito ölmüştü. Özgürlük savaşında, hayatını binlerce kez tehlikeye atan bu genç ve ufak yapılı savaşçı, "İntihar Birliği"nin komutanlığını yapmıştı. Tamamen gönüllülerden oluşan İntihar Birliği, devrimci inancın bir örneğiydi. İçlerinden biri öldüğü zaman -ki her çarpışmada olurdu bu- yeni bir aday seçilir, seçilemeyenler acılarını, hatta bazen gözyaşlarını gizleyemezlerdi. Bu soylu ve sert savaşçıların, savaşta ve ölümde ön saflarda bulunma onuruna erişemedikleri için, öfkeyle akıttıkları gözyaşlarıyla yiğitliklerini göstermeleri, tuhaf bir etki yaratıyordu insanda. [sayfa 284} Bir süre sonra polis merkezi düştü ve burayı savunan tanklar elimize geçti. 31 numaralı garnizonsa Binbaşı Cubela'ya hemen teslim oldu. Ardından silahlı birliklerimiz, hapishaneyi, adliyeyi, eyalet hükümet merkezini ve çarpışmaların sonuna kadar bulundukları onuncu kattan üzerimize ateş eden keskin nişancıların mevzilendiği Grand Oteli aldı. Geriye yalnızca Ada'nın ortasında bulunan diktatörlüğün en büyük kalesi "Leoncio Vidal" kalmıştı. 1 Ocak 1959'da kaleyi savunanlar arasında çözülme belirtileri baş gösterdi. Aynı günün sabahı, garnizonun teslimi konusunda görüşmelerde bulunmak üzere, Yüzbaşı Nunez Jimenez'le, Yüzbaşı Rodriguez de la Vega'yı görevlendirdik. Birbiriyle çelişen şaşırtıcı haberler geliyordu: Batista kaçmış, silahlı kuvvetler komutanlığı yıkılmıştı. Görevlendirdiğimiz iki temsilci, telsizle Cantillo'yu arayarak teslim önerisini ilettiler kendisine. Fakat Cantillo, bunu kabul etmesinin olanaksız olduğunu söyledi; bildirdiğine göre, bu bir ültimatomdu ve kendisi, ordu başkomutanı olarak Fidel Castro'nun talimatlarına göre hareket edecekti. Hemen Fidel'i bularak durumu anlattık; Cantillo'nun haince tutumundan kuşkulanıyorduk. Fidel de bizim gibi düşünüyordu. (Cantillo, o önemli anda, Batista hükümetinin bütün baş sorumlularının kaçmasını sağlamıştı. Bizimle bir subay olarak bağlantıya geçen, onurlu bir asker olarak düşündüğümüz Cantillo'nun, bu tutumu bizim için üzücü olmuştur.) Sonrası herkes tarafından biliniyor: Cantillo'nun Castro tarafından tanınmayışı; Castro'nun Havana üzerine yürüme emri; ordu komutanlığına İsla de Pinos hapishanesinden çıkan Albay Barquin'in getirilişi; Camilo Cienfuegos'un Columbia askeri bölgesini alışı; La Cabana kalesinin Sekizinci Gerilla Kolu tarafından ele geçirilişi ve nihayet birkaç gün sonra, Fidel Castro'nun geçici hükümetin başkanı oluşu. Bütün bunlar ülkenin yakın tarihinin bir parçasıdır. Artık bizler bir ulusun bireyleri olmakla kalmıyoruz. Şu [sayfa 285} anda, henüz bağımsızlığına ulaşamamış bütün Amerikan Halklarının umuduyuz biz. Ezenlerin de ezilenlerin de gözleri bizim üzerimizde. Amerika Kıtası'ndaki halk hareketlerinin gelişmesi, büyük ölçüde, bizim bundan sonraki tutumumuza, çetin sorunları çözebilme yeteneğimize bağlıdır. Attığımız her adım, hem büyük sömürücü güç, hem de Amerikalı kardeşlerimiz tarafından, dikkatle izlenmektedir. Ayaklarımızı sağlam biçimde yere basarak çalışmaya başlıyor ve devrimin ilk eserlerini gerçekleştirmeye girişiyoruz. Bu arada önümüze çıkan ilk zorlukların üstesinden geleceğiz. Nedir Küba'nın temel sorunu? Bu sorun, bütün Amerika Kıtası'ndaki ülkelerin, hatta yüzölçümü milyonlarca kilometrekare olan, kendi başına bir kıta büyüklüğündeki Brezilya'nın sorunu değil mi? Tek ürüne bağımlılık, sorunun adı bu. Küba'da bizler, bizi büyük Kuzey Amerika pazarına göbek bağıyla bağlayan şeker kamışı üretiminin köleleriyiz. Tarım ürünlerimizi çeşitlendirmek, endüstrimizi geliştirmek ve gelecekte, tarımsal ürünlerimizin, yeraltı zenginliklerimizin, sanayi ürünlerimizin, çıkarlarımıza uygun pazarlara, kendi ulaşım araçlarımızla gitmesini sağlamak zorundayız. Hükümetin ilk büyük mücadelesi tarım reformu konusunda olacaktır; cesur, kapsamlı fakat esnek bir çerçeve içerisinde gerçekleştirilecektir bu reform. Küba'da büyük toprak sahipliği yok edilecektir, Küba'nın üretim araçları değil. Önümüzdeki yıl halkın ve hükümetin gücü büyük ölçüde bu mücadeleye harcanacaktır. Toprak, köylülere ücretsiz olarak devredilecek, topraklarını dürüst yollarla edindiklerini kanıtlayabilenlere uzun vadeli bedel ödenecektir. Toprak verilen köylülere teknik yardım da götürülecek, tarım ürünlerinin alımı devlet tarafından güvence altına alınacaktır. Tarımsal üretim planı kapsamlı biçimde ve ulusal açıdan ele alınacak, kapitalizmin dorukta olduğu ülkelerdeki dev şirketlerle rekabet edebilmesi için, Küba endüstrisi, büyük tarım reformu davasıyla bağlantılı olarak düzenlenecektir. Tarım reformunun [sayfa 286} yol açacağı yeni bir iç pazarın oluşmasıyla, yeni oluşan bir pazarı doyuran yeni ürünlerin sunulması sonucunda, bazı ürünleri ihraç etmek gerekecek, bu ürünlerin dünyanın çeşitli yerlerine gönderilmesi için de bir aygıt kurulacaktır. Bu, ulaşım aygıtı, yeni kabul edilen deniz taşımacılığının geliştirilmesiyle ilgili yasada öngörülen bir ticaret filosuyla gerçekleştirilecektir. Ülkemizin tam bağımsızlığını sağlamak için, Kübalıları, işte bu basit silahlarla yöneteceğiz. Hepimiz bunu başarmanın kolay olmayacağını biliyoruz ve yine biliyoruz ki, 26 Temmuz Hareketi, Küba devrimi ve bütün ulusu, omuzlarında Amerikan halklarına örnek olma ve onları düş kırıklığına uğratmama gibi tarihsel bir sorumluluk taşımaktadır. Bu boyun eğmez kıtadaki dostlarımız emin olsunlar; eylemlerimizin ekonomik sonuçlarını alıncaya kadar mücadele edeceğiz ve eğer çatışmalar sürerse, bu ülkeyi bağımsız bir cumhuriyet haline getirinceye, bu ulusu mutluluğa, demokrasiye ve Amerika Kıtası'ndaki öteki halklarla kardeşliğe ulaştırıncaya kadar, devrimci kanımızın son damlasına dek savaşacağız. İlk kez: "O Cruzeiro"da yayınladı. (16 Haziran, 1 ve 16 Temmuz 1959) [sayfa 287} Dipnotlar[1] Summer Welles: 30'lu yıllarda Küba'da ABD elçisiydi. Ülkenin politik yaşamına müdahale etmekle ün kazanan Welles, diktatör Batista'yı da "keşfetmiş" ve desteklemiştir. [2] Enmienda Platt: 1901 tarihli Küba anayasasına eklenen bir belge. ABD'li bir senatörün adıyla anılan bu belge, ABD hükümetine, istediğinde Küba'ya müdahalede bulunma hakkı veriyordu. [3] Narciso Lopez: Küba'yı ABD'ye katma amacıyla birçok kez seferler düzenlemiş bir general. 1851 yılında İspanyol sömürgecilerine tutsak düştü ve idam edildi. [4] John Quincy Adams: 1825-1829 yılları arasında görev yapan ABD'nin altına başkanı. Latin Amerika'yı ABD'nin nüfuz alanı olarak değerlendiren Monroe Doktrini'nin (1823) mimarlarındandır. [5] Jacobo Arbenz Guzman: 1951-1954 yılları arasında görev yapan Guetamala devlet başkanı. Bir dizi bıırjuva-demokratik reform uygulamasına girişen Guzman, ABD'nin yönlendirdiği bir darbeyle düşürüldü. [6] Trujillo: Burada söz konusu edilen, Dominik Cumhuriyeti'nde, 1930'dan 1961'e kadar iktidarda kalan diktatörler Hector Bienvenido Trujillo ve kardeşi Rafael Leonidas Trujillo'dur. [7] Alberto Bayo: İspanya ordusunda subay olan Bayo, cumhuriyetçilerin yanında savaşmış, daha sonra da Meksika'da 1955 ve 1956 yıllarında, gerilla uzmanı olarak Fidel Castro ve yandaşlarını eğitmiştir. [8] Comandante: Binbaşı. Direniş ordusunda en yüksek rütbedir. [9] Tuxpan: Meksika Federal Devleti Vera Cruz'da, Meksika Körfezi'nde bulunan küçük bir liman. [10] Büyük Cayman Adaları: Küba'nın güneyindeki üç ada (Büyük Cayman, Küçük Cayman, Cayman Brach) [11] Frank Pais: Santiago de Cuba'da, 26 Temmuz Hareketi'nin kent kanadını yönetiyordu. 30 Temmuz 1957'de Batista'nın askerleri tarafından öldürüldü. [12] Yoldaş. [13] Alegria de Pio: "Pio'nun Sevinci". [14] Diente de Perro: "Köpek Dişi". Küba'da, çok sayıda keskin sırta sahip gözenekli kayalıklar için kullanılır. [15] Ojo de Buey: "Öküz Gözü". [16] Guardiya Rural; Ülkenin içlerinde üslenmiş yerleşik askeri birlikler. Şeker kamışı tarlalarında çalışan işçilerle az topraklı köylüler arasında "huzur ve düzeni" sağlamakla görevli bu birlikler, diktatör Batista'nın gerillaya karşı mücadelesinde önemli bir araç olmuştur. Bu terim, metinde muhafız olarak kullanılmıştır. [17] Pirüs Zaferi: Epir kralı Pirüs II (M.Ö. 318-272) İtalya'ya sefer düzenlemiş, filleriyle romalıları şaşırtarak 280 yılında Herakles'i yenmişti. Bu çok kanlı zafer "Pirüs Zaferi" deyimine kaynak olmuştur. [18] Pichon de Haitiano: Küba'da doğmuş Haiti asıllı göçmenlere verilen ad. [19] Caracas: Sierra Maestra'da bir dağ. Yüksekliği 1294 metre. [20] Galicier: (İspanya'nın kuzey bölgesi Galiçya'ya atfen): Küba da ispanya'dan gelen göçmenlere verilen ad. [21] Palma Mocha: Sierra Maestra'da bir nehir. [22] Cueva del Humo: "Dumanlı Mağara." [23] Machete: Çalı ve şeker kamışlarını keserek yol açmaya yarayan kılıca benzer uzun bıçak. [24] Casa de las Americas: Küba'da Latin Amerika Kültürünü Geliştirme Enstitüsü. Aynı adla bir de dergi çıkarmaktadır. [25] Herbert Matthews: "New York Times" gazetesi muhabiri. 15.2.1957'de Sierra Maestra'da Fidel Castro'yu ziyaret etti. [26] Purgatorio: Sierra Maestra'da köyler. [27] Ortodokslar: 1947 yılında Eduardo Chibas tarafından kurulan Ortodoks Parti (Partido del Pueblo Cubano-Ortodoxo) burjuva, demokratik görüşleri savunuyor ve egemen olan kokuşmuşluğa karşı çıkıyordu. [28] El Maestro: "Öğretmen". [29] Öğrenci Hareketi: Başkanlık sarayına yapılan saldırıdan sonra bu hareket "13 Mart Devrimci Direktuvarı" adını aldı. [30] Segundo Frenta: İkinci Cephe. 1958 yılının Mart ayından başlayarak, direniş birliklerinin, Raul Castro'nun komutası altında faaliyette bulundukları Oriente eyaletindeki bölge. [31] Gusanos: "Solucanlar". Küba'da karşı devrimciler için kullanılan aşağılayıcı bir tanım. [32] Verde Olivo: Devrimin zaferinden sonra, Küba Silahlı Kuvvetleri'nin yayın organı. [33] Gringos: Kuzey Amerikalılar için kullanılan küçümseyici tanım. [34] El Vaquerito: "Küçük inek çobanı". [35] Barbudos: (Sakallılar). Kübalı gerillacılara verilen ad. [36] Domuzlar Körfezi: 17 Nisan 1961'de, Domuzlar Körfezi'ne ("Playa Giron"a), ABD tarafından finanse edilen, eğitilen ve yönetilen paralı askerlerden oluşan bir birlik çıkarma yaptı. Amaç, Devrimci Küba Hükümeti'ni düşürmekti. İstilacılar, 72 saat içinde yenildiler. [37] Arroyo del İndio: "Kızılderili Nehri". [38] Cantinflas: Ünlü bir Meksika'lı güldürü sanatçısının takma adı. [39] Decimes Guajiras: Küba köylülerinin genellikle doğaçlama söyledikleri on mısralık türküler. Bu türküler genellikle iki kişi tarafından, yarışma biçiminde doğaçlama söylenir. [40] Carlos Prio Socarras. 1948-1952 arası Küba devlet başkanlığı yaptı. Antikomünist ve açıkça emperyalizm yanlısı bir politika güden Prio, Batista tarafından devrildi. [41] Bomba: Bomba. [42] El Policia: Polis. [43] El Vizcaino: Viskaylı. [44] El Mexicano: Meksikalı. [45] Diario de la Marina: Küba büyük - burjuvazisinin gerici gazetesi. [46] Antonio Maceo, Küba'nın Oriente bölgesinden ünlü bir general. On yıl savaşlarında (1868-78) ve 1895'te Küba'nın bağımsızlığı için savaşmıştır. [47] El Hombrito: "Adamcık". [48] La Cabana: Havana'da bir kale. Yapımı 1763'ten 1774'e kadar süren bu kale bugün hapishane ve askeri üs olarak kullanılmaktadır. [49] Corinthia: 1957 yılında, Corinthia adlı bir tekneyle bir grup devrimci Küba'ya çıktı. Amaçları 26 Temmuz hareketinin mücadelesini desteklemekti. Fakat grup, Batista ordusu tarafından hemen hemen tümüyle yok edildi. [50] B-26: ABD yapımı iki motorlu bombardıman uçağı. [51] El Bizco: Şaşı. [52] Mambi: İspanyol sömürgecilere karşı savaşan Kübalı direnişçilere verilen ad. [53] El Cubano Libre: Özgür Kübalı. [54] Casquito: Küçük Şapka. Batista ordusunun askerlerinin lakabı. [55] Tibisi: Bir çeşit yüksek boylu ot. Alçak boylu bambuları andırır. [56] PSP (Partido Socialiste Popular): Sosyalist Halk Partisi. 1943'ten sonra Küba Komünist Partisi bu adı aldı. [57] Pata de la Mesa: Masa ayağı. [58] Llano: Düzlük, ova. Latin Amerika kurtuluş hareketi literatüründe devrimci silahlı mücadelenin kentlerde öncelikli rolünü, bağlantılı olarak dağlardan, ya da ülkenin kırlık kesimlerindeki mücadelenin de kentlerden yönetilmesini savunan görüş; Sierra ise (dağ anlamına gelir) dağlarda ya da kırlık kesimlerde faaliyet gösteren birliklerin öncelikli rolünü ve tüm devrimci savaşın buradan yönetilmesini savunur. [59] FEU: Üniversite Öğrencileri Federasyonu. [60] Guagüero: Küba'da otobüs şoförlerine verilen ad. [61] "13 Mart Devrimci Direktuarı" söz konusu ediliyor. [62] Dağlar ve Ovalar ya da Kırla Kent anlamına gelir. [63] Diktatör. [64] PURS: 60'lı yıllarda Küba Komünist Partisi'nin ilk kademesi. [65] Sierra Bildirisi: "Hainler iş Başında" bölümüyle karşılaştırınız. [66] 10 Mart: 10 Mart 1952'de Batista bir darbeyle ikinci kez iktidara geldi. [67] Somoza: Anastasio Somoza, emperyalizm yanlısı bir aile hanedanlığının kurucusu .l937'den, öldürüldüğü 1956 yılına kadar Nicaragua'yı ya bizzat ya da kukla hükümetlerle yönetti.1948 ve 1955 yıllarında Costa Rica'ya silahlı müdahalede bulundu. [68] CTC: Küba Sendikalar Birliği. 1940'ta kurulan birlik, 1948-1959 arası burjuva reformist güçlerin etkisindeydi. [69] Savaş raporu: Bu bölümün arkasına eklenen cephe raporuyla karşılaştırınız. [70] 2 numaralı harita. [71] Loma del Cable: "Halat Tepe". [72] Başarısız genel grev günü. [73] Vantrlog: Karnından konuşan. [74] Resistencia Civice: 26 Temmuz Hareketi'nin yan kuruluşlarından biri. Batista diktatörlüğüne karşı bütün silahsız eylemler bu çatı altında koordine edildi ve planlandı. [75] Venezuela'nın başkenti söz konusu edilmektedir. [76] 1895: İspanyol sömürgecilerine karşı mücadeleyi güçlendirmek için General Antonio Maceo'nun, Küba direniş ordusunu Oriente'den adanın batısına sevk ettiği yıldır. [77] Carretera Central: Anayol. Bütün Küba'yı saran bu yol, 1959 öncesinde Küba'nın en önemli karayoluydu. [78] Mazamorra: Parazitlerin yol açtığı bu hastalık, kaşıntılı ve iltihaplı yaralara yol açar. Daha çok bataklık alanlarda görülür. [79] 1868'den 1878'e kadar süren kurtuluş savaşı.
No Pasaran !