BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi

25 Ağustos 2009 Salı

bilim - teknik

Türkiye'nin en büyük teleskobu
Türkiye'nin en büyük teleskobundan ilk görüntüler alınmaya başlandı. İlk ışık gözlemlerinde bir gama ışın patlaması bölgesi görüntülendi. Türkiye'nin en büyük teleskobu Çanakkale'de faaliyete geçti. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nin (ÇOMÜ) Devlet Planlama Teşkilatı projesiyle Almanya'da yaptırdığı 122 santimetre çaplı teleskoptan ilk görüntüler alınmaya başlandı. ÇOMÜ Astrofizik Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Osman Demircan, yaptığı yazılı açıklamada, 10 günde kurulup çalıştırılan teleskopla ilk ışığın alındığını bildirdi. Demircan, ilk ışık gözlemlerinde bir gama ışın patlaması bölgesi, galaksi içindeki ''M56'' açık yıldız kümesi, 32 milyon ışık yılı uzaktaki galaksi ''M74'', 50 milyon ışık yılı uzaktaki galaksi ''NGC 7331'' ile 105 milyon ışık yılı uzaktaki dev galaksi ''NGC 7479''un teleskoba takılan CCD dedektörle görüntülendiğini belirtti. İlk gözlemlerde 15 dakikaya kadar uzun poz sürelerinde bile teleskop takibinin oldukça iyi olduğunun belirlendiğini ifade eden Demircan, teleskobun 7.5x7.5 açı dakikalık görüntü alanında sönük gök cisimlerinin kaydedildiğini bildirdi. Prof. Dr. Osman Demircan, üç hafta boyunca standart yıldız ve ÇOMÜ Ulupınar Gözlemevi'nde keşfedilen 7 çift yıldızın gözlemleneceğini, eylül ayında Astelco firması tarafından teleskoba takılacak tayfçekerin ayarları yapıldıktan sonra programlı tayfsal gözlemlere başlanacağını belirtti. 16 Ağustos 2009

Ters çakan şimşek görüntülendi

Ters çakan şimşek görüntülendi
Şimşek bu kez ters çaktı. Ender rastlanan "yerden yukarıya çakan şimşek" bilim adamlarının kameralarına yakalandı.Atmosferin üzt katmanında olaşan yıldırım, büyük enerjiyle yüklü bir meteorolojik olay. Aynı zamanda ‘dev cereyan’ olarak da adlandırılıyor ve genellikle atmosfer katmanlarından biri olan iyonosferde görülüyor.Çok farklı bir olayBilinen yıldırımlarla karşılaştırıldığında 'dev yıldırımlar çok daha büyük ve inanılmaz hızlı. Bunun nedeniyse iyonosfer ve bulutlar arasındaki ince hava katmanının çıkan enerjiye daha az direnç göstermesi.ABD’nin Duke Üniversite’si uzmanlarından Steven Cummer yaptığı açıklamada “Dolunaya ve sisli hava şartlarına rağmen, bu nadir görülen yıldırımı net bir şekilde yakalamayı başardık.” dedi. Üniversitede araştırılacak‘Dev cereyan’ ilk olarak 1989 yılında tesadüfen kameralara yakalanmış, en son fotoğraf ise 2001 yılında çekilebilmişti.Duke Üniversite’sinin kaydettiği birkaç saniyelik görüntü ve manyetik alan ölçümleri, bu ender rastlanan olayın neden ve nasıl oluştuğunun açıklanmasında önemli bir rol oynayacak.Fırtınalı zamanlarda bulutların üzerine çıkan bu akım, kırmızı ve ya mavi renkte olup denizanasının kollarına benzer bir şekil alabiliyor.

Çok alçakça taktikler

Çok alçakça taktikler
Terör zanlısını konuşturmak için, gözlerinin önünde annesine cinsel tacizde bulunmakla tehdit etmişler. Yetmemiş, bir başka zanlıyı, çocuklarını öldürmekle tehdit etmişler... İşte CIA'nın sonunda soruşturma konusu olan "sorgulama taktikleri".
Obama yönetimi, eski Başkan George Bush döneminde terör zanlılarının işkence ve kötü muamele gördüğü iddialarını soruşturmak için savcı görevlendirdi. Savcının görevlendirmesi ile birlikte CIA'ın işkence ve kötü muamele teknikleriyle ilgili bir rapor da yayımlandı. Adalet Bakanlığı, Bakan Eric Holder'ın bakanlığın etik dairesinin tavsiyesiyle Durham'i atamasına paralel olarak CIA'in işkence ve kötü muameleyi içeren ayrıntılı sorgulama tekniklerini kapsayan 5 yıllık bir raporunu yayımladı.CIA'in "Terörle Mücadele ve Sorgulama Faaliyetleri Eylül 2001-Ekim 2003" başlıklı ve Mayıs 2004 tarihini taşıyan 109 sayfalık çok gizli raporunun, konu başlıkları dahil önemli bir kısmının karartılarak ağır bir sansürle yayımlandığı görülüyor.New York Times'ın haberine göre, sansüre rağmen, raporda CIA'in deniz aşırı ülkelerdeki cezaevlerinde uygulanan bir dizi kötü muameleye ilişkin ayrıntılar yer alıyor. Bunlar arasında gözaltındaki bir zanlının aile üyelerine cinsel saldırı tehdidi, sahte infaz, silah ya da matkapla korkutma, zanlıyı kusturuncaya kadar yüzüne sigara dumanı üfleme gibi unsurlar bulunuyor.Raporda, bu sorgulamalarda teröristlerin belirlenmesi, olası planların engellenmesi gibi kritik önemde bilgiler elde edilmesinin sağlandığı, bazı teröristlerin kötü muamele sonrası önemli bilgiler verdiği iddiaları yer alıyor.
AİLESİ ÖLÜMLE TEHDİT EDİLDİ
Sorgulama yöntemlerine ilişkin ayrıntılı bilgiler verilen raporda, bir CIA sorgucusunun 2002 yılında ABD savaş gemisi USS Cole'a bombalı saldırıyla suçlanan Abdülrahim El Neşiri adlı zanlıya işbirliği yapmaması halinde annesini ve ailesini oraya getirebileceklerini söyleyerek cinsel tehditte bulunduğu görülüyor.Bir başka olayda da bir CIA sorgucusunun müfettişlere, 11 Eylül 2001 saldırılarının baş mimarı Halid Şeyh Muhammed'e "Amerikan topraklarında bir saldırı olması halinde CIA'in çocuklarını öldüreceğinin" söylendiğini anlatıyor. O sırada Muhammed'in oğullarının da Pakistan'da gözaltında olduğu belirtiliyor.Adalet Bakanlığı'nın raporu açıklamasının ardından CIA de sorgulamada elde edilen ayrıntılı bilgileri içeren 2004, 2005 raporlarını yayımladı.Bu raporlardan birinde yer alan, "ABD'nin terörle mücadele faaliyetlerinin can alıcı dayanakları"nda, Hambali olarak tanınan Endonezyalı bir teröristin başında olduğu örgütün aydınlatılmasına nasıl yardımcı olunduğu anlatılıyor. Diğer rapordaysa 11 Eylül 2001 saldırılarının baş mimarı Muhammed'den elde edilen ayrıntılı bilgiler veriliyor.Eski ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin bu yılın başında yayımlanmasını istediği bu raporlarda, herhangi bir sorgulama tekniğine atıfta bulunulmuyor.
SAVCI GÖREVLENDİRİLDİ
Obama yönetimi, eski Başkan George Bush döneminde terör zanlılarının işkence ve kötü muamele gördüğü iddialarını soruşturmak için savcı görevlendirdi.
ABD'de ocak ayında göreve gelen Obama yönetiminin, eski Başkan George Bush döneminde terör zanlılarının işkence ve kötü muamele gördüğü iddialarının soruşturulması talimatı tartışma yarattı.Bu çerçevede Adalet Bakanı Eric Holder, savcı John Durham'ı, ABD Merkezi Haberalma Örgütü (CIA) elemanlarının zanlılara kötü muamele ve işkence yaparak yasaları ihlal edip etmediklerini incelemek üzere görevlendirdi.New York Times gazetesi, CIA çalışanlarının işkence yaptığı iddiaları konusunda Adalet Bakanı Holder'in soruşturma için savcı görevlendirme kararının Kongre'de tartışmalara yol açtığını belirtti.Demokrat Parti Oregon Senatörü ve Senato İstihbarat Komitesi üyesi Ron Wyden, sorgucuların odak noktasına alınmasını eleştirirken, Cumhuriyetçi Parti'den Peter Hoekstra da soruşturmanın terörle mücadele operasyonlarını riske attığı uyarısında bulundu.Newsweek dergisi de CIA çalışanlarının incelenmesi için Durham'ın atanmasının, istihbarat alanında kızgınlığa yol açtığını, özellikle Cumhuriyetçi kanadın öfkelendiğini aktardı.Haberde, adı açıklanmayan bir üst düzey yetkilinin, CIA çalışanlarının kötü muamelede bulunduğu iddialarına ilişkin bir düzine davadan daha azının gözden geçirileceği iddiasına da yer verildi.Adalet Bakanlığı yetkilileri de Durham'ın yapacağı teftişin herhangi bir kovuşturmayla sonuçlanmayabileceğine dikkati çekti. Yetkililer, bu iddiaların tamamının daha önce özel bir Adalet Bakanlığı birimince değerlendirildiğini, tanık ve kanıt olmadığı için kovuşturmaya gerek olmadığı kararına varıldığını hatırlatıyor.Merkezi New York'ta bulunan İnsan Hakları İzleme Merkezi'nden Tom Malinowski ise bu sürecin CIA ve Adalet Bakanlığı'ndaki kişilere dokunulmadan, Adalet Bakanlığı'nın kırmızı çizgilerini geçen birkaç alt rütbelinin kovuşturulmasıyla sona ermesi halinde durumun daha kötü olacağına işaret ediyor.
CIA BAŞKANINDAN ÇALIŞANLARA UYARI
Bu arada CIA Başkanı Leon E. Panetta, dün çalışanlarına e-posta ile gönderdiği bir açıklamada, kurallara uymalarını, kötü muameleyi savunmaktan dikkatle kaçınmalarını istedi.Panetta, teşkilatın geçmişteki gözaltı ve sorgulama faaliyetlerinin yararı konusunda, özelikle de siyasi bir tartışmaya girmek istemediğini belirtti.

Bİlİm - Teknİk

Türkiye CERN'nin izinde
İsviçre'deki Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’nin CERN'de yürütülen bilimsel araştırmaların benzerlerinin gerçekleştirileceği tesisin, 2 yıl içinde faaliyete geçmesi bekleniyor. TOKİ, proton hızlandırıcı tesis yapacak. Türkiye’de, İsviçre’deki Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’nde (CERN) yürütülen bilimsel araştırmaların benzerlerinin gerçekleştirileceği Proton Hızlandırıcı Tesisi’nin inşaatını da Toplu Konut İdaresi (TOKİ) yapacak.TOKİ, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) kuracağı “Proton Hızlandırıcı Tesisi”nin inşaatı için, 18 Eylül’de teklifleri alacak.TAEK’e bağlı Sarayköy Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde (SANAEM) gerçekleşecek Proton Hızlandırıcı Tesisi’nin 2 yıl içinde faaliyete geçirilmesi öngörülüyor. Tesisin faaliyete geçirilmesi ile halen tamamen ithal edilen, kanser ve kalp hastalıkları başta olmak üzere birçok hastalığın teşhisinde kullanılan izotoplar, artık yurtiçinden karşılanacak. Proton Hızlandırma Tesisi’nde CERN’dekine benzer araştırmalar da yapılacak.TAEK’in TOKİ ile geçen yıl sonunda imzaladığı protokol çerçevesinde, inşaat ihalesini TOKİ’nin yapacağı tesis, yaklaşık 3000 metrekare kapalı alana sahip olacak ve bodrum, zemin ve 1. kat olmak üzere 3 kattan oluşacak. Tesiste, atık odası, siklotron odası, teknik odalar, araştırma odaları, laboratuvarlar bulunacak.Bağımlılık azalacakHızlandırıcı tesisinde öncelikle, halen kanser teşhisinden kardiyolojik uygulamalara kadar değişik tıbbi uygulamalarda kullanılan iyot-123, flor-18 (FDG), indiyum-111, galyum-67, talyum-201 radyo izotopları üretilecek. Gelecekte bu sayının 15’e çıkarılması öngörülüyor. İlk aşamada teşhis amaçlı radyoizotoplar üretilirken daha sonra tedavi amaçlı, radyofarmasötik izotopların üretimi de öngörülüyor.Halen Türkiye’de tıpta teşhis ve tedavi amaçlı olarak kullanılan radyofarmasötiklerin büyük çoğunluğu tıp merkezleri ve hastaneler tarafından ithal edilirken, bu radyofarmasötiklerin TAEK Proton Hızlandırıcısı Tesisi’nde üretimi ile bu alanda dışa bağımlılık da ortadan kalkacak.Tesis ayrıca, hızlandırıcı teknolojisi alanındaki araştırma ve geliştirme çalışmalarında altyapının oluşturulması açısından da büyük önem taşıyor. Gelecekte Türkiye’de bu tip tesis ve laboratuvarların artmasıyla, Türkiye’nin CERN ve benzeri uluslararası etkinliklerde daha fazla söz sahibi olması mümkün olabilecek. Burada nükleer araştırmalar için insan gücü eğitilebilecek.Laboratuvarlarda ve tesiste kullanılan makineler 11.6 milyon Avro’ya ihale edilirken, bunlar 2010’dan itibaren Türkiye’ye sevk edilecek.TAEK tarafından 2006’da yatırım programına alınan Proton Hızlandırıcısı Tesisi kurulmasıyla ilgili sözleşme, Belçikalı Ion Applications (IBA) firmasıyla imzalanmıştı. Nükleer teknoloji sağlıktan enerjiye, çevreden endüstriye kadar pek çok sektörde kullanılıyor.
25 Ağustos 2009
UYGUN ADIM TESLA MI?
YOKSA MEHTERAN ADIMLARI MI?

ERDOST

İLHAN'IN SON BEŞ GÜNÜ İÇİN FOTOĞRAFLAR
İlhan gelir Türküler'le
Türküler'le biz elele
Güleriz güzel günlere
İlhan uzatmış kadehi
Güler gözlerinin içi
Çağıldar cümle sevinci
İlhan'la biz nezarette
Yanyana bir kanepede
Akar gündüz uçar gece
İlhan'ı gördüm düşüyor
Yanım ateşe düşüyor
Elim kolum yetişmiyor
İlhan'ı gördüm yaralı
Gözleri kandan hareli
Yüzü güllere çevrili
İlhan'ın paltosu kanlı
Alazlanmış tüter canı
Düşmüş omuzdan kolları
İlhan İlhan, İlhan İlhan
Sular çavlan kuşlar pervan
Gittin mi can gittin mi can

DÜNYANIN YÜZÜ

Zakayev hakkında ölüm fermanı
Çeçen isyancılar, Kremlin'in desteklediği Çeçen hükümetini tanıdığı gerekçesiyle ayrılıkçı Çeçen lider Ahmed Zakayev hakkında ölüm fermanı yayımladı.
Londra'da sürgünde yaşayan ayrılıkçı Çeçen lider Ahmed Zakayev, Rusya Federasyonu Çeçenistan Cumhuriyeti Parlamento Başkanı Dukvaha Abdurahmanov ile 27 Temmuz'da Oslo'da bir araya gelmişti. Abdurahmanov, Zakayev ile Çeçenistan Başkanı Ramazan Kadirov'un izniyle görüştüğünü söylemişti. Rusya ile 1994 ve 2000 yıllarındaki savaşlarda ayrılıkçıların komutanı olarak savaşan 50 yaşındaki Zakayev, Rusya'nın bölgede kontrolü ele geçirmesi üzerine Avrupa'ya iltica etti ve 2007 yılına kadar ayrılıkçıların resmi temsilcisi görevini üstlendi. Moskova, Londra'da yaşayan Zakayev'in aralarında adam kaçırma ve cinayetin de bulunduğu 13 suçtan iadesini istemiş, ancak bu isteği 2003 yılında Londra'daki bir mahkeme tarafından reddedilmişti. Kadirov, geçen ayın başında yaptığı açıklamada, Zakayev'in geri dönmesi halinde bundan memnuniyet duyacağını ve kendisine muhtemelen Kültür Bakanlığında bir görev önerisinde bulunacağını söylemiş, ancak Rusya'nın Zakayev'e karşı suçlamaları düşüreceğine dair bir açıklama yapılmamıştı.
25 Ağustos 2009

Atatürk'ün kıyafetleri sergilendi

Atatürk'ün kıyafetleri sergilendi
Kastamonu'da, Büyük Önder Atatürk'ün Kastamonu'ya gelişi, şapka ve kıyafet devriminin 84'üncü yıl dönümü etkinlikleri kapsamında, Atatürk kıyafetlerinin de yer aldığı ''Geçmişten Günümüze Yansımalar'' konulu defile düzenlendi. Kastamonu Valiliği ve Ankara Olgunlaşma Enstitüsü'nün iş birliğiyle Atatürk kıyafetlerinden oluşan ''Geçmişten Günümüze Yansımalar'' isimli bir defile düzenlendi. Gerçekleştirilen defile için tarihi Kastamonu Hükümet Konağı'nın merdivenleri podyuma dönüştürüldü. Cumhuriyet dönemi öncesi kıyafetlerinin tanıtılmasıyla başlayan defilede, şapka ve kıyafet devriminin ardından giysilerin bugüne kadarki değişimi sergilendi. Atatürk'ün kıyafetlerinin de yer aldığı defilede 3'ü erkek, biri çocuk olmak üzere 11 manken görev aldı. 10. Yıl Marşı eşliğinde, Türk bayrağı figürünün yer aldığı kıyafetiyle podyuma çıkan manken, defileyi izleyen vatandaşlardan büyük alkış aldı. Defilenin sonunda, görev alan tüm mankenleri kutlayan Vali Mustafa Kara, Mustafa Kemal Atatürk'ün şapka ve kıyafet devrimine atıfta bulunarak, ''19 Mayıs 1919 Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu için ne ise 23 Ağustos 1925 de aynı anlama gelir. 23 Ağustos 1925 ile Türkiye Cumhuriyeti çağdaşlaşma hedefini Kastamonu'da başlatmıştır. Onun için Kastamonulular ne kadar övünse azdır'' dedi.
25 Ağustos 2009

Sİyaset

Ermeni ve Rumların evleri fişleniyor mu?
DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, “İstanbul’da Ermeni ve Rumların yoğunlukta yaşadığı Feriköy ve Kurtuluş civarlarındaki evlerin fişlendiği ve etiketlendiği” iddialarını soru önergesiyle Meclis gündemine taşıdı. DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a “Evlerin üzerine yapıştırılan yeşil ve kırmızı renkli etiketler, fişler kimler tarafından yapıştırılmıştır?” diye sordu. Tuncel soru önergesinde bu bölgedeki gayrimüslim kişilere yönelik tacizlerin ve hırsızlık olaylarının arkasından fişlenme ve etiketlenme olaylarının arttığını, bunun de gayrimüslimlerin huzursuz olmasına yol açtığını ileri sürdü. Tuncel, Bakanı Atalay’a yaşanan olaylarla ilgili Emniyet’in herhangi bir çalışması olup olmadığını ve ne gibi kalıcı önlemler alındığını sordu.
25 Ağustos 2009
Fişlenme iddiaları meclis gündeminde
DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, "İstanbul'da Ermeni ve Rumların yoğunlukta yaşadığı Feriköy ve Kurtuluş civarlarındaki evlerin fişlendiği ve etiketlendiği"iddialarını soru önergesiyle Meclis gündemine taşıdı. DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, Meclis Başkanlığı'na sunduğu soru önergesinde İstanbul'da Ermeni ve Rumların yoğunlukta yaşadığı Feriköy ve Kurtuluş civanlarında son dönemde evlerin fişlendiği ve etiketlendiği iddialarının olduğunu kaydetti. Bu bölgedeki gayri Müslim kişilere yönelik tacizlerin ve hırsızlık olaylarının arkasından fişlenme ve etiketlenme olaylarının arttığını, bunun de gayri Müslimlerin huzursuz olmasına yol açtığını belirten Tuncel, "Bu olaylar Türkiye'de hafızalarda halen taze olan 6-7 Eylül 1955 olaylarını çağrıştırması nedeniyle burada yaşayan Ermeni ve Rumları korku içinde bırakmaktadır." dedi. Tuncel soru önergesinde İçişleri Bakanı Beşir Atalay'a şu soruları yöneltti:"Ermenilerin yoğunlukta yaşadığı Kurtuluş, Feriköy, Mustafa Kemal Paşa ve Samatra'da evlerin üzerine yapıştırılan yeşil ve kırmızı renkli etiketler, fişler kimler tarafından yapıştırılmıştır? Bu etiketlemelerin ve son dönemde bu bölgelerde artan hırsızlık vakalarıyla ilgili emniyetin herhangi bir soruşturması var mıdır? Varsa sonuçları nelerdir? Gayri Müslimlerin yoğunlukta yaşadığı bu bölgelerde hırsızlık, taciz ve daha ileri gidilerek fişleme, etiketleme gibi olayların olmaması ve olayların tekrar etmemesi için bu bölgelerde ne gibi kalıcı önlemler alınması düşünülmektedir?"
24 Ağustos 2009
"Türkiye'de etnik ayrışma başlamıştır"
CHP lideri Deniz Baykal hükümetin "Kürt açılımı" konusunda bir müzakere süreci içinde olduğunu söyleyerek "Bugün Türkiye'nin her yerinde etnik ayrışmanın, bölünmenin düşüncesi insanlarımıza ulaşmaya başlamıştır" dedi. CHP lideri Deniz Baykal, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında gündemdeki "Kürt açılımı"na ilişkin görüşlerini dile getirirken, yaşanan gelişmelerin toplumu gerginliğe sürükleyebileceği uyarısında bulundu. Baykal'ın basın toplantısındaki konuşmasından satır başları şöyle: -"Durumu birlikte değerlendirmenin uygun olduğunu görüyorum. Bu sebeple bu basın toplantısını düzenledik. Henüz daha 1 ay olmadı. Fakat bu kısa süre içinde dahi bu yapılan çalışmanın Türkiye'yi birleştirme bi yana tam tersine fevkalede olumsuz etkilemiş ve derin tartışmalar çıkmıştır. -Başlatılan çalışma, ortaya atılan görüşler Türkiye'yi olumsuz etkilemeye başlamıştır. Bu gerilimin Başbakanın, Cumhurbaşkanının, Milli Güvenlik Kurulu'nu da içine aldığını görüyorum. Ciddi eleştirilerin konusu oluyorlar. -Sanatçılar bölünmeye başlamıştır. Bu yaşanan sürecin içinde sanatçılar suçlamaların hedefi olur hale dönüşmeye başlamıştır. Bu gelişmelerin altında hükümetin sanki düğmeye basılmış gibi harekete geçirdiği bir süreç yatıyor. Ucu açık bi süreçtir. Kapsamı süresi belirsiz bir süreçtir. Her iddianın gündeme gelebileceği bir süreçtir. -Terörün sona ereceği ifade edilmektedir. Böyle bir bekleyiş yaratılmaktadır ama bunun nasıl sağlanacağı hakkında hiç bir ipucu verilmemiştir. Farklı gelişmelerin ortaya çıkacağı bir döneme girilmektedir. Tolumda kendi içinde bir bölünmeye gitmektedir. -Bugün Türkiye'nin her yerinde etnik ayrışmanın, bölünmenin düşüncesi insanlarımıza ulaşmaya başlamıştır. -Bu arayış toplumumuzu gerginliklerin içine sürükleyebilir. Yanlış bir yönetim söz konusudur. Hükümet bir şey yapmak istiyor ama adını koyamıyor. Yapmak istediğini söylemeye cesaret edemiyor. Başkalarının ağzından söylüyor. Bu sürecin çerçevesi, süresi belli değil. Toplum bundan rahatsızlık duyuyor. Biz bu konunun içine girmeyi reddettik. Hükümet bu belirsizlikleri aydınlatmadan, kendi kafasında netleştirmeden muhalefetle işbirliğine girmeyi reddetmişizdir. -'Ne istediğine karar ver öyle gel' demişizdir. Bu dönem içinde yaşananlar bize şu gerçekleri ortaya koymuştur. Hükümet bu meseleyi herkesten görüş alıyorum mantığıyla göstermektedir. Hükümet bir müzakere süreci içindedir. -Bir muhatap kargaşası yaşanıyor. Bu konuda DTP'nin İmralı'nın ya da Kandil'in birbirinden farklı talepler ortaya koyabilecek nitelikte olmadığını, aynı olduğunu en başından söylemiştik. -Bu gün geldiğimiz noktada bir ayrım olmadığı ortaya çıkmıştır. DTP İmralı'nın muhatap alınmasını istiyor. Bu gerçek ortaya çıkmıştır. Yapılan açıklamalarda şu görülmüştür. PKK'nin projesi hâlâ aynıdır. Değişen bir şey yoktur. İmralı'dan yapılan açıklamalar Milleti ayrıştırmak olduğunu, her alanda kendi kararını kendisi alarak bu anlayışta olduğunu bize göstemiştir. -Apo eski Apo değil söylemine dayalı olarak yaratılmak istenen düşünce gerçekçi değildir. Hükümetin terör karşısındaki durumu terörü etkisizleştirmektir. Türkiye bu anlayışla yürütülmüştür. -Terörle mücadele, terörle müzakereye dönüşmüştür. -Yapılmak istenen Türk milli kimliğini yok sayarak Türklüğü de bir etnik kimlikmiş gibi göstererek birilerinin etnik kimliğine yol açmaktır. Bu ayrıştırmaya yönelik en iddialı olan Türk kimliğini Anayasa'dan çıkarmaktır. Bu düşünce Anayasa'nın 66. maddesini hedeflerden biri haline getirmektedir. En temel iddia budur. Ardından etnik kimliklere çağrı yapılacaktır. -Devleti belli bir etnik dili öğreten bir konuma çekmektir. En hassa olunması gereken konu budur. Şu projeler ortaya çıkacaktır. Üniversitelerde anadilde eğitim Türkçe olmayan anadilde eğitim yapalım... Bu Türkiye'yi ayrıştırma projesidir. Bunu bir demokrasi projesi olarak kabul etmek mümkün değildir. -Bu düzenlemelere yer yoktur. Demokrasi etnik bölünmelere yer vermez. Herkes basında kitapta konuşmada özgürdür. Ama bu ayrı 'Ben devlet olarak anadillerden birini üniversitelerde öğreteceğim. Bu dilde tarih, matematik öğreteceğiz' demek ayrı. Bu durumun demokrasiyle ilgisi yoktur.-Herkesin kendi anadilini konuşması öğrenmesi haktır. Ama devletin görevi eğitmek, öğretmek değildir. Bu anayasada net ifadelerle yasaklanmıştır. -YÖK'te bu konuyla ilgili adımlar atılmaya başlanmıştır. -Bu tablo herkesi rahatsız etmektedir. Bu proje kuşkusuz bu bölgenin yeninden düzenlenmesi çerçevesinden dış güçler tarafından takip edilmektedir. - Bu uyarıları yapmak bizim görevimizdir. Türkiye tehlikeli bir sürece giriyor.-Ucu açık süreç netleştirilmeli. Hükümet utanmadan korkmadan ne istediğini açıklamalıdır.
24 Ağustos 2009

ADINA TAHAMMÜL EDEMİYORLAR

Saylan'ın ismine izin yok!
İstanbul İl Genel Meclisi Üyesi CHP’li Zeynel Avcı’nın cüzzam hastalığıyla mücadelenin simgesi Prof. Dr. Türkan Saylan’ın isminin İstanbul Lepra Hastanesi’ne verilmesi teklifi AKP’li üyelerin çoğunlukta olduğu Çevre ve Sağlık Komisyonu tarafından reddedildi. İl Genel Meclisi üyesi Zeynel Avcı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’ın geçtiğimiz mayıs ayında yaşamını yitirmesinin ardından 1 Haziran 2009’da meclise sunduğu önergede Saylan’ın isminin İstanbul Lepra Hastanesi’ne verilmesini talep etti. Önergesinde Prof. Saylan’ın cüzzam hastalığı konusunda unutulmaz çalışmalara imza attığını ifade ederek, "Lepra Hastanesi’ne Türkan Saylan’ın isminin verilmesi, bu değerli bilim insanına verdiğimiz değeri ve kadirşinaslığı göstermesi açısından önemli olacaktır" dedi.Vatan'ın haberine göre; İl Genel Meclisi Başkanlığı’nın görüşülmek üzere Çevre ve Sağlık Komisyonu’na havale ettiği önerge burada oylamaya sunuldu. Oylama sonucunda önerge, 5 kişilik Çevre ve Sağlık Komisyonu’nun AKP’li 3 üyesinin oylarıyla reddedildi. AKP’li Komisyon Başkanı Dr. Sadık Danışman, AKP’li Başkan Vekili Eczacı Battal Isırkan ve AKP’li üye Metin Genç, Türkan Saylan’ın isminin İstanbul Lepra Hastanesi yerine İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ndeki kürsüsüne verilmesinin uygun olacağının yazılı olduğu raporun altına imzalarını attı. Çevre ve Sağlık Komisyonu’nun CHP’li iki üyesi Ali Rıza Yıldırım ile İlhan Güzelgün ise raporu şerh koyarak imzaladılar. CHP'nin çabalarına rağmen reddedildi CHP’li İl Genel Meclisi Üyesi Ali Rıza Yıldırım, Türkan Saylan’ın milyonların gönlünü kazanmış bir bilim insanı olduğunu belirterek, "Saylan Hoca’nın cüzzamla yıllar süren mücadelesi ve ortaya koyduğu çalışmalar herkes tarafından bilinmektedir. Ölümünün ardından Bakırköy ilçesi meclis üyemiz Zeynel Avcı, Türkan Saylan’ın çalışmalarının ve isminin yüceltilmesi, onore edilmesi için böyle bir teklifi meclise sundu. Biz de bu teklife çok sevindik. Çevre ve Sağlık Komisyonu’nun Ak Parti’li üyelerinin objektif düşünmelerini sağlamaya ve teklifin haklılığını anlatmaya çalıştık. Tüm çabalarımıza rağmen önergeyi reddettiler. Bazı üyelerin ’Bu benim kızımı başı kapalı üniversiteye sokmadı’ dediklerini kulağımızla duyduk. Olayı ‘İl Genel Meclisi'nin yetkisi yok’ diyerek geçiştirmeye çalışıyorlar. Meclisin yetkilerini işlerine geldiği gibi yorumluyorlar. Bu meclis daha önce benzer kurumların isimlerinde değişiklikler yaptı" diye konuştu. AKP'li üyeler: Sağlık Bakanlığına bağlı hastaneye isim vermiyoruz" Önergeyi reddeden Çevre ve Sağlık Komisyonu Başkanı Dr. Sadık Danışman ise kendisi de bir doktor olarak Türkan Saylan’a mesleki anlamda vermiş olduğu hizmetler ve cüzzamla mücadelede yaptığı çalışmalar nedeniyle saygı duyduğunu belirterek, "Adının İstanbul Lepra Hastanesi’ne verilmesi konusunda iki tane sorunumuz vardı. Birincisi İl Genel Meclisi’nin Sağlık Bakanlığı’na bağlı bir hastaneye isim verme yetkisi yok. Teklifin Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne sunularak orada değerlendirilmesi gerekiyor. Biz bunu yapmak yerine öğretim Üyesi olduğu İstanbul Üniversitesi’ndeki ilgili birimlerden birine adının verilmesinin uygun olacağını düşünerek o yönde bir karar aldık" dedi. "Girişim siyasetin kurbanı olmuş"Saylan’ın vefatının ardından ÇYDD Başkanlığı’na seçilen Prof. Dr. Aysel Çelikel, "Biz ne bu tekliften ne de teklifin reddedildiğinden haberdar değildik. İstanbul Lepra Hastanesi’ne Türkan Saylan hocanın isminin verilmesi kadar doğal birşey olamaz. Türkan Saylan ismi lepra dendiğinde akla gelen ilk isimdir. Cüzzam hastalarını yıllar boyunca şefkat ve özveriyle kucaklamış ve hastalığın bitme noktasına gelmesine vesile olmuştur. Türkan hocanın saygınlığı da önemli ölçüde cüzzam hastalığıyla verdiği mücadeleden gelmektedir. Bu kadar güzel bir girişim yine siyasetin kurbanı olmuştur. Herşeyin objektif kurallara göre yapılması gerekir. Demokratik toplumlarda yapılan budur. Gerçekler her zaman siyasetin, kin ve düşmanlığın önüne geçer" dedi.Türkan Saylan adına üzülmediğini de kaydeden Çelikel, "Türkan hocanın her zaman söylediği bir vasiyeti vardı. Adının bir hastaneye, bir binaya ya da bir birime verilmesini istemiyor, ‘Ben öldükten sonra da buna izin vermeyin’ diyordu. Kurumların yöneticilerinin değişmesiyle isminin kaldırılması durumuna düşmek istemiyordu. Sanırım ruhu şad olmuştur. Ben asıl bu kararı veren insanlar adına üzülüyorum. Hayatlarında belki de bir kez olsun objektif olma fırsatını kaçırdılar" diye konuştu.
25 Ağustos 2009
SANIRIM KORKU TOPLUMUNU YARATMAYA ÇALIŞANLAR ÇOK KORKUYOR

HOMEROS LA YÜRÜMEK

Homeros'un rüzgarıyla yürüyecekler
Batı edebiyatının ilk büyük eserleri sayılan İlyada ve Odysseia destanlarının yaratıcısı veya derleyicisi olduğu kabul edilen ve bugünün araştırmacıları tarafından MÖ 8 veya 9. yüzyıllarda, büyük ihtimalle İzmir'de yaşadığı ifade edilen Homeros, Bornova ilçesinin dünyaya tanıtımına ''itici rüzgar'' olarak destek sağlayacak. Bornova Belediye Başkanı Kamil Okyay Sındır" tarihine bakıldığında Bornova'nın bir dünya kenti olması için yeterli bilgi ve belge olduğunu ifade ederek, sadece bunların açığa çıkarılmasının bile büyük önem taşıyacak"dedi. İlçenin sahip olduğu değerlerin başında Homeros'un geldiğini bildiren Sındır, şöyle devam etti ''Homeros, yapıtlarında Meles Çayı'ndan bahseder, bu nedenle buralarda yaşadığına inanılır. Bütün bulgular, Homeros'un Bornova'da yaşadığını ortaya çıkarıyor. Kıyı Ege'de ve Yunan adalarında 7-8 yerde yaşadığı rivayet edilir. En güçlü aday ise Bornova'dır. Dünyaca ünlü böylesi bir kişiliğin, kimliğin Bornova'da yaşatılması ve Homeros ile ilgili etkinliklerin, faaliyetlerin ilçede gerçekleştirilmesi gerekir. Bu sayede Bornova'yı rahatlıkla dünyaya tanıtır ve çekim merkezi haline getiririz.'' İzmir Büyükşehir Belediyesinin Bornova'da Homeros Vadisi adı altında bir çalışmasının bulunduğunu, büyük ozanın bu bölgede, kayalıklarda yaşadığının tahmin edildiğini bildiren Sındır, ''Bornova Belediyesi olarak, Bornova halkı ile Homeros'u her yıl yaşatmak istiyoruz. Bu amaçla festivaller, şenlikler, şölenler yapacağız ve Homeros'u sahiplenen diğer kentlerle ortak çalışma içinde olacağız. Gerekirse o kentlerde de Homeros'u anmak, yaşatmak bu sayede kültürel iş birliğini oluşturmak istiyoruz'' dedi. Bornova'nın tarihini yeniden canlandırarak, ilçeyi bir çekim merkezi haline getireceklerini ifade eden Sındır, Homeros'un yaşadığı tahmin edilen mağaralarda kazı çalışmalarının yapılabileceğini söyledi. Başkan Sındır, Bornova'da turist çekecek mekanların da oluşturulabileceğini dile getirerek, şunları kaydetti ''İzmir'e gelen turist, İzmir'i Homeros ile anıyorsa, Bornova'da mağaralarda yaşadığını biliyorsa, buna yönelik, turisti çekecek mekanlar yaratırsanız, o turisti Bornova'ya getirirsiniz. Birkaç unsuru rota üzerinde yaşatabilirseniz, turist gelir. Örneğin Bornova Misketi, Levanten Köşkleri, Yeşilova Höyüğü'nü rota üzerinde gösterirseniz, turisti daha çabuk çekersiniz. Bunun çabasını gösteriyoruz.'' Kamil Okyay Sındır, Bornova'nın tarihsel değerlerini açığa çıkarmak ve farkındalık yaratmanın, ilçeyi bir dünya kenti yapacağını, kent kimliği oluşturacağını sözlerine ekledi. 25 Ağustos 2009

ERDOST

KARLI BİR GÜNÜN ŞİİRİ
Gittin
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Uzaklara
Gittin

6.FİLO DEFOL

6.Filo Defol
6. Filo Protestosu ve Vedat Demircioğlu’nun Katledilmesi
Ülkemizde 6. filoya yönelik ilk protestolar 1967 yılında yapılmaya başlanmıştı. O günlerde FKF İstanbul sekreterliği protesto amaçlı bir açlık grevi düzenlemişti. Olayların büyük bir hızla geliştiği 1968’de ise 6. Filo’yu yeniden karşılamak için 15 Temmuz’da İTÜ’de devrimci gruplar arasında bir toplantı düzenlendi. Toplantıda 76 kuruluş 6. Filo protestolarında ortak davranmak için biraraya gelmişti ve bildiriden mitinge kadar bir dizi eylem kararı alınmıştı. Toplantı dağılırken dışarda bekleyen polis, gruptan 11 öğrenci önderini gözaltına aldı. Ertesi gün FKF bunu protesto eden bir etkinlik düzenledi ve iki gün boyunca İTÜ’nün bulunduğu Gümüşsuyu’nun ara sokaklarında polisle öğrenciler arasıda küçük çaplı çatışmalar sürdü.17 Temmuz akşamı, yukarıda bahsettiğimiz gelişmelerden dolayı öğrenciler yurt bahçesinde beklemektedirler. 18 Temmuz gecesi saat 01.30 cıvarlarında yurdu kuşatan polis ve inzibat çemberinin arasından Dolmabahçe’ye doğru beraberlerindeki kadınlarla gürültülü bir biçimde geçen ABD askerleri böylece fitili de ateşlemiş oldular. Yurttan çıkan öğrenciler inzibatları aşıp ABD’lilere müdahale ettiler. Öğrencilere saldıran polis, bir öğrenciyi gözaltına alırken, başkalarını da almaya çalışan bir komiser de öğrenciler tarafından rehin alınıp yurda götürülür. Beyoğlu İnzibat Bölge Komutanı Hikmet Silahçıoğlu’nun arabuluculuk girişimleriyle gözaltına alınan öğrenci, rehin tutulan komiser ile takas edilir. Bu arada yurda müdahale için gereken izin verilmiştir. Saat 4.30 cıvarında polis yurda saldırıya geçer ve arada kalmak istemeyen inzibatlar çekilir. Polis öğrencilerin kapattıkları demir kapıları kırıp içerideki çoğu uyuyan tüm öğrencilere vahşice saldırır. “Öldürün ***leri”, “Komünistlere vurun” nidaları arasında öğrenciler merdivenlerden aşağıya atılır, bu arada hukuk fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu, 2. Kat penceresinden aşağıya atılır. Yıllar sonra Seher Şahin de aynı şekilde okulu basan polislerce pencereden atılarak katledilecektir. Baskın sırasında 47 öğrenci yaralanır, 30 öğrenci gözaltına alınır. Geride kalan öğrenciler saat 5.30 cıvarında ellerinde pankartlarla Taksim Anıtına kadar yürüyüp, ardından yaralı arkadaşlarının durumunu öğrenmek için hastanelere giderler. Bu sırada da polisle çatışmalar devam etmekte, Taksim İlkyardım Hastanesi’nin önündeki bir polis jipi tahrip edilmektedir.18 Temmuz günü olayı duyan İTÜ’ye koşuyordu. Kitle sloganlar ve marşlar eşliğinde 12’deki mitingin ardından Dolmabahçe’de demirlemiş 6. Filonun üzerine yürümeye hazırlanırken o dönemin FKF İl Sekreterliğini elinde bulunduran reformistler, provakasyon edebiyatı yaparak Dolmabahçe’ye yürünmesini engellemeye çalışmaktadır. Harun Karadeniz ve Hasan Yalçın’ın bu içerikteki konuşmalarının ardından kitle Dolmabahçe’ye doğru yürüyüşe geçer. Bu arada miting alanını daha önce terk eden reformistler ise Gümüşsuyu’nda yürüyen kitlenin önüne barikat kurmaya çalışmaktadırlar. Son zamanlarda sık sık eklektik bir tarih anlayışıyla isimleri yan yana konulan Deniz Gezmiş ve Harun Karadeniz, işte bu barikatın iki karşıt cephesindedirler. Sonuçta, barikat aşılmış ve kitle bir sel gibi Dolmabahçe’ye akmaktadır. Kendilerini motorlara atmayı beceremeyen, geç kalan ABD askerleri denize dökülür. Rıhtımdaki kamyonlarda bulunan ABD’ye ait malzemeler de tahrip edilir, denize dökülür. Arabasıyla oradan geçmeye çalışan bir ABD askerinin aracı tahrip edilir. Oradan geçmekte olan halk da öğrencilere katılır, kitle 3-4 bini bulur. Saat 21 olduğunda, 7 saat geçmesine rağmen Dolmabahçe’deki öfke dinmemiştir. Bu kadar uzun süren bir kitle eylemini iyice kuşatan polis, kitleye yine vahşice saldırır. İki çember oluşturulmuştur ve birincisinden çıkan, ikincisinden de dayak yiyerek vahşetten sıyrılabilmektedir.20 Temmuzda FKF Beyazıt Meydanında bir miting düzenledi. Yükselen anti-emperyalist öfkeyi ifade etmek, düşmana yönlendirmek bir yana, varolanı sönümlendirmeyi, parlementer mücadele içindeki hedeflere (Demirel, Sükan vb.) yönlendirmeyi amaçlayan TİP’lilerin bu mitingteki tavrı, o dönemin MDD-sosyalist devrim ayrışmalarına hız vermekten öte bir anlam ifade etmedi.24 Temmuz sabahı Vedat Demircioğlu’nun yaşamını yitirmesi üzerine ayrışmaya bir halka daha eklendi. FKF yönetimi aldığı karar uyarınca Beyazıt’taki Turan Emeksiz Anıtı önünden başlattığı yürüyüşü Valiliğe kadar sürdürmüş, polisin müdahalesi üzerine önceden alınan karar gereği oturma eylemi yaptıkları için hepsi gözaltına alınmıştır. Vedat Demircioğlu’nun cenazesi polis tarafından kaçırıldığı için temsili bir tabutla gösteri yapan devrimci öğrenciler ise Cağaloğlu’nda polisle çatışmaya girmişlerdi.

ERDOST

yüreklere kazınan bir sevdaydı bağımsızlık
altıncı filo'nun yüzüne tükürdüğümüz gündü..
BİRİKEN GÜNEŞ GİBİ
1. k a n ı n g ü n c e l l i ğ i
çocukları
çocukları
çocukları
öldürdüler
kuytu diplerde sessiz menekşe
yeşil çağla
ve tatlı bal
gözlerinden öldürüldüler
çocukların elleri yumuktur
bilinçleri
su gibidir
akıp gider
ve ölüm imgesi de
daha bilmiyorlardı ölümü
öldürüldüler
belki tek bir sözcüğün lezzetini
kara ekmeğin tadını
bilmeden daha
öldüler onlar
bir su gibi
aktılar
toprağa
ayışığının balkıdığı
kırmızı toprağın altında
büyür ölüm
ölüm büyür her yerde
yusuflarda ve burada da
yörükselimde ve burada da
ölüm büyür
her yerde
2. ö f k e n i n h a k l ı l ı ğ ı
ne varsa üretilen çavdar arpa yulaf
kıl keçisi sarı tütün kırmızı biber
ne varsa
yanık bir hava bir halay
birbirine yaslanarak
ağızağıza vererek
ne varsa üretilen üründe düşüncede duyguda
bir tohum gibi filiz veren
toprağımızda
tezgahımızda
kara ekmeği
darıyı
basma entariyi
mintanı ve göyneği
evrensel eşdeğere dönüştürerek
azgın bir iştahla
soğurmak için
satın aldığı kendi pazarımızdan
ve cahil halkımızdan
akşam sofrasına hazırladığın
bulgura
kaynara çıkmış suya
kundakta ağlayan bebeye
sinsi hain
ölümü dalaması
bundan
marabalıktan gelmiş işçi evinin
tahta merdivenlerine
sofra bezine
kırmızı bir gül gibi döktüğü
taze kan
bundan
sütçü imamın
fransıza kurşuna sıktığı
minareden
sokaklarını pusuya düşürüp
ölümü bir bahar gibi
sırtına saplayan
kudurganlığı bundan
özgürlüğün kızaran şafağına
umudun yeşeren dalına
satılık tortusuyla
"kurtarma ordusu"yla
fitneyi
dalaması
bundan
3. y o k s u l l u ğ u n t a r i h i
bizans pazarından aldığın hançerini
körpe oğullarının canını
ve kendini
selçuklu sultanının sikkesi gibi
vergi olarak
tüketen
moğol kumandanına
osmanlının biriktirdiğin hazinesine
kırmızı buğdaydan
ham demirden
kadınlarının kurumuş memelerinden
sağarak yoksulluğu ve acıyı
çoğalan
kakma ceviz beşikte
telli sazda
bebeğini kızamığa
gelinini vereme
tahılını sipahiye
koyununu zaviyeye
tütününü zaptiyeye
vererek
mağrur yoksulluğundan
ürettiğin
eshab-ı timar
eshab-ı evkaf
mültezim
ribahur
galata sarrafı
osmanlı bankası
düyun-u umumiye
beyazsaray
pentagon
amerikan haber alma örgütü
altıncı filo
incirlik üssü
sinop radarı
"esir türkleri kurtarma ordusu"
vesaire-
nin
daha sorulmadıysa hesabı
yani faizin
artı-değerin
azami kârın
yörükselimin yusufların ve
can içen "can"ların
hesabı sorulmadıysa
güneş gibi erimiş
bahar suları gibi akmış kanların
"hesabı sorulmadıysa daha
"sorulmayacak sanmayın
"aldanmayın"

GÖNÜL

GÖNÜL
Bunca yıl herkesten kaçtın
En sonunda buldum sandın
Ansızın içini açtın
Yapma dedim yaptın gönül
Gözleri senden uzaktı
Farkedilmez bir tuzaktı
Sana böylesi yasaktı
Yapma dedim yaptın gönül
O bir yolcu sen bir hancı
Gördüğün en son yalancı
İçimdeki derin sancı
Gitmez dedim kaldı gönül
Sen istedin ben dinledim
Senden ayrı olmaz dedim
En sonunda ben de sevdim
Şimdi beni kurtar gönül
Gözlerin bakar da, görmez
Ellerin tutar da, bilmez
Gece gündüz farkedilmez
Demedim mi sana gönül
Sabahın tam üçündesin
Dertlerin en gücündesin
Hâlâ onun peşindesin
Gitme dedim gittin gönül
Böylesi sevdiğin için
Bir kördüğüm oldu içim
Ağlıyorsun için için
Demedim mi sana gönül
Sen istedin ben dinledim
Senden ayrı olmaz dedim
En sonunda ben de sevdim
Şimdi beni kurtar gönül

DOĞADAN

24 Ağustos 2009 Pazartesi

BİLİYORMUYDUNUZ

Biliyor muydunuz?
İSLAM ÖNCESİ ARABİSTANINDA AL-İLAH (ALLAH) İNANIŞI
Araplar İslamiyet öncesi dönemde Kabe'deki 360 tane put arasından en yükseği, en güçlüsü olarak ay tanrısını görüyor ve buna Al-ilah (en güçlü ilah) diyor, ellerini iki yana açarak ona dua ediyorlardı. İngilteredeki British Museumun Babil Bölümü B kısmında bulunan aşağıdaki heykeller arap paganlarının bu inancını gösteren önemli bulgulardandır:
Arapçada "ilah" olan tanrı kelimesi İslamiyetle beraber "Allah" a dönüştürüldü.(Southern Arabia, Carleton S. Coon, Washington, D.C. Smithsonian, 1944, p.399) Ay tanrısı Al-ilah erkek kabul ediliyordu ve dişi güneş tanrıçası ile evliydi. Üç kızı vardı. Bunların adları Al-lat, Al-Uzzat ve Al-Menat idi. Muhammed, şeytan ayetleri diye bilinen olayda önce bu Lat, Uzza, Menat adlı tanrıçaları gaf yaparak övmüş ancak daha sonra pişman olmuş ve o sözleri kendisine şeytanın söylettiğini ileri sürmüştü. Çeşitli Arap kabileleri aslında bu ay tanrısına değişik adlar veriyordu bunlardan bazıları Sin, Hubal ve Kureyşte Al-ilah. Dilbilimciler "Allah" kelimesinin "Al-ilah" tan türediğini söylerler.(İslam Muhammed and His Religion, Arthur Jeffery, 1958, p 85, Muhammad at Mecca, W. Montgomery Watt, 1953, p 23-29) Muhammedin babasının adı Abdullah, arapçada "Allahın kulu" anlamına geliyordu ( abd= kul, ullah=allah) Muhammed, Kabedeki 360 puttan en güçlüsü kabul edilen ay tanrısının ismini alıp tek olduğunu söylüyordu. "Al-ilah tan başka ilah yoktur" (The hajj, F. E. Peters, p 3-41, 1994) Muhammed böylece Al-İlah' ı tek tanrı olarak ilan etti ve diğer putlara tapınmayı yasakladı. İslamiyet öncesi arap paganlarının (müşriklerin) ilginç gelenekleri vardı. Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke'ye Hacca gidip Kabe'nin etrafında yedi kez dönerler, "Kara Taş" ı ( Hacerül Esved) kutsal sayar onu öper ve günde dört veya beş vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı. ( Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam, Beliefs And Observances, Caesar E. Farah)
Yukarıda, Kabenin bir köşesinde bulunan Hacerül Esved'i öpen bir arap müslüman. Bu putperest inanışı İslam öncesi arap paganlarında da vardı. Muhammed bu taşı öpmüş ve bu putperest anlayışı İslama taşımıştır. Halife Ömerin Hacerül Esved hakkında "Seni rasullullahın öptüğünü görmeseydim asla öpmezdim" dediği bilinmektedir. Hacerül Esvedin ne zaman, nereden ve nasıl geldiği bilinmemekte sadece rivayetler ileri sürülmektedir. Ama bu rivayetler hakkında İslamcılar arasında mutabakat yoktur. Arap müşriklerinin namazdan önce bugünkü İslamiyet dünyasında olduğu gibi abdest alma gelenekleri de vardı..Burunlarına su çekerlerdi, ellerini dirseklerine kadar yıkardı bunlar eski pagan Arapların abdest alma şekliydi. Bu gelenekler yahudi ya da hristiyan kültürlerinde yoktur.Oruç bilindiği gibi hristiyanlıkta da vardır fakat "belli bir ayda oruç tutma" geleneği Arap paganlarının eski bir geleneğiydi. Ayrıca Kabe eldeki kanıtlara göre İbrahim peygamber tarafından yapılmamıştır,Yaklaşık MÖ. 800 lü yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor. Kabe bu tarihten sonra paganlar tarafından "Al-ilah ın evi" olarak anılmaya başlanmıştır (A Guide to the contents of Quran Faruq Sherif, Reading, 1995, pgs. 21-22., Muslim). Bugün İslamcılar her ne kadar İslam dininin Muhammedden önce de var olduğunu, bu nedenle İslam inacına ait öğelerin eski pagan toplumlarda da görülmesinin normal olduğunu iddia etse de bu iddialarını destekleyecek Kuran haricindeki tarihsel belge ve delillerden tamamen yoksundurlar.

DOĞADAN

BİLİYORMUYDUNUZ

Biliyor muydunuz?
SIRAT KÖPRÜSÜ İNANCININ KAYNAĞI ZERDÜŞTLÜK
Zerdüştlük, İran' ın İslam öncesi dinidir. Zerdüşt aslında bu dinin peygamberinin adıdır. Yaşadığı tarih hakkında tarihçiler arasında mutabakat yoksa da yaklaşık M.Ö. 7. yy olduğu tahmin ediliyor. Bu dinin tanrısının adı ise "Ahura Mazda". Bu nedenle bu dine Mazdaizm adını verenler de vardır. Arapların, Ahura Mazda' ya verdiği ad ise "Hürmüz" dür. Kutsal kitabı Avesta olan Zerdüştlüğe göre insanlar öldükten sonra dirilirler ve öteki dünyada iki safa ayrılırlar. Tüm insanlar cennete girebilmek için şinvat köprüsünden geçmek zorundadırlar. Kötüler için şinvat köprüsü kılıcın keskin tarafı gibi olur. İyiler için ise köprü genişler. Zerdüşt, geçişleri izler ve kendi ümmetinden kimselerin geçisi sırasında tanrı Ahura Mazda' dan şefaat diler.

BEŞİKTAŞ MEYDAN

BİLİYORMUYDUNUZ

Biliyor muydunuz?
KIBLE'NİN İKİ KEZ DEĞİŞTİRİLMESİ

Müslümanlar, Mekke döneminde (1. Mekke Dönemi veya Mekki Dönem'de denir) Kabe'ye dönerek namaz kılarlardı. Medine döneminin başlarında kıble kuzeye (Kudüs'e) çevriliyor. Bilindiği gibi yahudilerin kutsal şehri Kudüs'tür. Yaklaşık 17 ay sonra kıble tekrar eski yerine yani Kabe'ye çevriliyor. Peki kıble neden bir o yana bir bu yana çevrilmiştir? Bu değişiklikleri anlayabilmek için o dönemin tarihsel kayıtlarını, Muhammed'i ve Kuran'ı incelemek gerekmektedir. Yaklaşık on yıllık 1. Mekke döneminde başarısız olup, canını kurtarmak için Medine’ ye kaçan Muhammed, bu şehirde başarılı olmak için Yahudileri kendi safına çekmeye çalışır. Kuran' a Musa ile ilgili ayetler koyar, onu da peygamber olarak kabul eder. En önemlisi ise kıble Kudüs yapılır, namazlarda Kudüs'e dönülür. Bilindiği gibi Yahudilerin kutsal kenti Kudüs'tür. Ancak Yahudiler İslama ilgi göstermez. Göstermek şöyle dursun Muhammed ile dalga geçmeye başlarlar. Bunun üzerine Muhammed yahudileri kendisine inandırtamayacağını anlayınca sinirlenir ve kıbleyi Kudüs’ den tekrar Kabe' ye çevirir. Bu konuda Bakara Suresi'nin 145. ayetinde bazı ipuçları bulmaktayız : "Yemin olsun ki resulum! Sen kendilerine kitap verilenlere (Ehli kitap-Yahudiler) her türlü ayeti getirsen yine onlar sana uyup kıblene dönmezler; sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da biribirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun." Bakara 145. ayet görüldüğü gibi kıblenin Kabeye çevrilmesi olayı ile ilgilidir. Ayetin başındaki allahın yemin etmesinin mantıksızlığını pas geçelim. Yukarıdaki ayette Kuran’ ın "tanrısı" diyor ki: "..onlar senin kıblene dönmezler, sen de onlarinkine dönme" ! Yani yahudiler Muhammed'e uymadılar diye onlara kızarak kıbleyi değiştiriyor! Şu soru akla geliyor: Eğer uysalardı kıbleyi değiştirmeyecek mi idi? Peki 17 ay boyunca kıble neden Kudüs idi? Yahudilerin Muhammede uymayacağını allah önceden bilmiyor muydu? En başından beri kıble Mekke (Kabe) olamaz mı idi? Ayette tam bir kızgınlık ve kulis havası hakim: "...kıblene dönmezler, sen de onların kıblesine dönecek değilsin." Ayetin son kısımında da Muhammed sözüm ona allah tarafından uyarılıyor: "...eğer onların arzularına uyacak olursan hakkı çiğneyenlerden olursun". Muhammedin bu kısmı koymasındaki amaç kendisini çevresindeki müslümanlardan gelen "kıble neden değişti?" sorgusundan kurtarmaktır. "Bu kararın kesinliği konusunda allah beni böylesine uyardı" diyebilmek için eklemiştir son kısmı belliki. Bu kısım da gerçekten ilginçtir şöyle ki,"allah", elçisinden şüphe mi duyuyor ki onu uyarıyor. Üstelik bu sıralarda Muhammed en azından oniki yıllık tecrübeli bir "peygamber"! Açıkça anlaşılıyor ki "allah" da Muhammede şüpheyle bakıyor ve "onların arzularına uyacak olursan (onların kıblesine), hakkı çiğneyenlerden olursun" diyor. Eğer Muhammed'in allahın emrini çiğneme ihtimali olmasaydı herhalde "allah"(!) bu uyarıyı yapmazdı. Bakara 142. ayet ise: "İnsanlardan bir takım beyinsizler, "Önceki kıblelerinden onları çeviren nedir?" diyecekler..." diye başlıyor. Müslümanların rahman ve rahim gibi sıfatlar atfettiği tanrısı nedense bu ayete küfrederek başlıyor!! Kıblenin değişmesiyle ilgili gayet haklı şüpheleri ve soruları olan müslümanlara "beyinsizler" diyerek küfrediyor Kuranın tanrısı! Şüphesiz ki aslında kızan, küfreden Muhammed'dir. Yahudileri Müslüman yapamayışının hayal kırıklığını Kuran’a aksettirmiştir. Kendi taraftarlarından gelen soru ve eleştirilere bile tahammül edememiştir. Muhammed’in 17 ay Mescid-i Aksa’yı (Kudüs) kıble olarak kullandığına, daha sonra bir gün ikindi namazını kıldırırken tam namazın ortasına geldiği bir sırada, Yüzünü çevirmek suretiyle kıbleyi değiştirdiğine dair birkaç kaynak;

Tecrid-i Sarih, Diyanet terc., No: 38 ve 256; Buhari, iman, 30; Namaz, 31, Sa/cara tefviri 12-18; Müslim, Mesacid, No: 525; Buhari ve Müslim Hadisleri, el-Lü’lüü ve 1 Mercan, No: 302-303; Tirmizi, Salat, No: 138/340 ve Bakara tefsiri, No: 2962; Nesai, Salat, 22 No: 486; Vahidi, age, Bakara Suresi, 144. ayet; Diyarbekiri, Tarihi Hamis, 1/367.

ESKİ İSTANBUL'DAN

BİLİYORMUYDUNUZ

Biliyor muydunuz?
İŞTE TEVRATTAN KİN, NEFRET ve VAHŞET İFADELERİ
“Sen benim topuzum, cenk silahımsın,seninle milletleri kıracağım, ülkeleri helak edeceğim... ve seninle erkeği ve kadını kıracağım, ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım; ve seninle genç adamı ve ere varmamış kızı kıracağım; ve seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım; ve seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım; ve seninle Valiyi ve kaymakamı kıracağım.”
(Yeremya 51/20-23)
“İşte Rab’bin acımasız günü geliyor.”
(İşaya: 13/9)
"Yakalananın bedeni delik deşik edilecek.Ele geçen kılıçtan geçirilecek.YAVRULARI GÖZLERİNİN ÖNÜNDE PARÇALANACAK.Evleri yağmalanacak,KADINLARIN IRZINA GEÇİLECEK."
(İşaya: 15-16)
“Hem yiğidi, hem kızı.EMZİKTEKİ ÇOCUKLA AK SAÇLI ADAMI,Dışarıdan kılıç,ve içeriden dehşet telef edecek.Hasımlarından öç alacağım, Ve benden nefret edenlere ödeyeceğim.”
(Tesniye, 32/25)
“Onları tamamen yok edeceksin, onlarla ahdetmeyeceksin, onlara acımayacaksın.” (Tesniye: 7/1-3)“Ve yayları gençleri yere çalacak ve rahmin semeresine acımayacaklar, gözleri çocukları esirgemeyecek.”
(İşaya: 13/15-1)
“Mülklerini alacağımız milletlerin yüksek dağlar üzerinde, ve tepeler üzerinde, ve her yeşil ağaç altında ilahlarına ibadet ettikleri bütün yerleri mutlaka harap edeceksiniz.”
(Tesniye: 11/23-25) -

BİLİYORMUYDUNUZ

Biliyor muydunuz?
Türkler Şaman dininde iken, Müslümanlarca kitle kırımlarından geçirildiğini
biliyor muydunuz?
Giderek daha çok siyasete bulaştırılmak istenen İslam, ilk olarak Türklere ne şekilde ve hangi şartlarda gelmiştir pek bilinmez, sanki bilinmesi de pek istenmez. Ancak, bir çoğumuzun bilmediği, yada bilmek istemediği bu tarih, en çok bilmemiz gereken konuların başında gelmektedir..Aşağıdaki döküman tamamen İslami kaynaklardan, Taberi ve Zekeriya Kitapçı gibi İslami tarihçi ve yazarlardan düzenlenerek hazırlanmıştır.Türklerin ilk Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670 li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740 lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.İslam'ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670 lerden başlayarak 740 lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..Müslüman Arapların Türklere İlk SaldırılarıSeyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamukdan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra Altın madenleri çalıştırıyorlardı..Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir.. Bu zenginlik ötedenberi Talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslamı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiysede Türkler tarafından yok edilmişlerdi.. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamiyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu.. Buhara'nın Talan EdilmesiHorasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım istersede bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlersede tam anlamıyla talan ederler.. Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır.. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir.. ( Bu sayı kimi tarihcilere göre 50 kimine göre de 80’ dir... ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü....( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir ) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler.. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır.. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir..)Haccac ve Rutbilİslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar.. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kandökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar.. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı.. Harac karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri aldı.. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı.. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu.. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar.. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir.. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür.. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır..Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır.. Buna çok kızan Haccac 40000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir.. Rutbil’i yenemiyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır.. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler.. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder.. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır.. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir.. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler.. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir.. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar.. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilersede kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türlere geri vermek zorunda kalmışlardı.. Kuteybe ibni Müslim705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer.. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur.. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir. Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur..Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar.. Merv’de askerleri toplayarak, Allah kendi dininin aziz olmasi için size bu toprakları helal kıldı der.. Sanki, Bakara suresi 193’ü .... “Yalnız Allah dini kalana kadar onlarla savaşın...” yada “8.Enfal /.39’u “din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” . ayetlerini savaşçılarına hatırlatarak Arap ordusunu Türklerin üzerine sürer.. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır.. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler.. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar.. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar.. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar.. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek nekadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür.. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar.. Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur.. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler.. Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir.. Muhafız birlikleri oluşturulur.. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur.. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır.. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir.. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır.. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır..Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına.. Buhara'nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk KatliamıKuteybe Merv’de büyük bir hazırlık yapar.. Bu arada Vardana ve Buhara beylikleri arasında çatışmalar vardır.. Müslümanlara karşı mücadele etmek için bu çatışmalar derhal durdurulur ve Vardan Hudat, Kuteybe’ye karşı Türklerin başına geçer.. Kuteybe önce, Numiskent ve Ramitan’a saldırır ve buraları kolayca istila eder.. Demirkapı önlerinde Vardan’la çarpışırlar.. Vardan savaşı kaybeder ve Buhara’ya doğru çekilir.. Ancak Kuteybe’de, savaştan yorgun düştüğü için Buhara’yı alamadan Merv’e geri döner.. Haccac bunu başarısızlık olarak kabul eder ve, Buhara’yı mutlaka almasi için Kuteybe’ye emir verir..Kuteybe büyük bir hazırlık yaparak bir sene sonra tekrar Buhara’yı kuşatır.. Türkler direnir ve Kuteybe başarılı olamaz, ordusu dağılmaya başlar.. Bunun üzerine Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder.. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler..Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar.. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.. Araplardan oluşan yeni bir idari kurumlaşma yapılır.. Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca da, Buhara Melikesi Hatun’un oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar yapılır.. Tuğ Sad tarihe hain bir işbirlikçi olarak geçer.. Daha sonrada Müslüman olarak oğluna da, efendisi Kuteybe’nin ismini vererek bağlılığını kanıtlar.. Etkili bir kolonizasyon yapmak isteyen Kuteybe bunun için öncelikle yerli halkı İslamlaştırmaya başlar.. Buhara halkı önceleri Müslüman olmuş gibi görünselerde bu dini kabul etmek istemezler..Kuteybe Türklerin aslında Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları tatbik etmediklerini anlar ve yeni bir yöntem geliştirir..Bu yönteme göre Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılırlar ve bu şekilde bire bir kontrol altına alınırlar.. İslami kurallara uymayanlar ise ağır cezalara uğratılırlar.. ( Bugün, bazı İslami yazarlar bu getirilen tedbirlerin İslam'ın Türkler tarafından kabul edilmesinde çok yarar sağladığını açıkca ifade ederler..Bu yaklaşım da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.. ) Kuteybe’nin bu zorlamaları karşısında, halkdan bazı direnişçiler çıkar.. Gizlice silahlanırlar..Bu durum karşısında Araplar camiye dahi silahsız gidemez olurlar..Kuteybe baskıları arttırır, kendi aralarında örgütleşen Türkleri yakalattırıp öldürtür.. Bu arada yeni vergi yasaları getirir.. Yerli halk, halifeye senede 200000 dirhem, Horasan valisi Haccac’a da 10000 dirhem vergi ödemeye mecbur bırakılır.. Bunun dışında Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, oraya getirilip yerleştirilen Arap ailelerine odun temin etmeye ve onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya mecbur bırakılırlar.. Kadınlar, kızlar Araplara cariye yapılırlar.. Buhara Türkleri bu yıllarda dünyadaki çok az milletin yaşadığı vahşeti ve ızdırabı yaşar.. Kuteybe’nin getirip Türk evlerine yerleştirdiği Arap’lar, Türklerin o zamana kadar yaptıkları bütün birikimlerinin üzerine konarlar, Türklerin tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar.. İste Tek din İslam oluncaya kadar savaşın diyen ayet, Arapları Türklerin sırtından geçimlerini sağlayacak ortamı yaratmıştır..Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarınıda ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar..Cuma namazı zorunlu hale getirilir.. Genede Türkerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır.. Bu uygulama nispeten başarılı olur.. Fakir halktan para için camiye gidenler olur..1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı )Buhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar.. Sogd meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir.. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akibete uğramışlardır.. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır.. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar.. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır.. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek’den gelir..Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır.. Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar.. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister.. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar.. Erkekleri dövüşerek ölürler.. Bütün şehir yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır.. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez.. Bu arada kış yaklaşır..Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur.. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir.. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir.. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur.. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar.. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der.. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür.. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir.. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.. Kuteybe sanki Kuran’daki ayetleri yerine getirmiştir..9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür.. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar.. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür.. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar.. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler.. Bu olay, Ziya Kitapçı'nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır ;Bu harblerden birinde, et-Taberi'nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe'ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman'ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler. ( Sayfa 314 )Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür..Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir.. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır.. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece herşey karanlıklara gömüldü.. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı..Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür..Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister.. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler..Semerkant, kuşatılır.. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar.. Daha fazla dayanamıyacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır..Bu anlasmaya göre,1.Semerkant Araplara hersene 2.200.000 altın ödeyecektir..2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir..3.Şehirde Cami yapılacaktır..4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır..5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir.. Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner.. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır.. Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar.. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir.. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz.. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler.. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar.. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur.. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür.. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir..2. Büyük Katliam.. ( Curcan Katliamı )Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır.. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe’den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir.. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır.. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder.. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır.. Sonunda Dağıstan düşer.. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür..Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir.. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur.. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar.. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder.. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür.. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer.. Curcan beyi öldürülür.. Kaledeki askerler esir alınır.. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler.. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptiğı katliama benzer bir katliam yapılır.. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır.. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür.. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır.. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır.. Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler..717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer.. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları başladığında Kibac hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardım kendisine verilmemişti.. Sonra o yardımı göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler.. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik sağlayamamış olduklarını görüyoruz.. 717 yılında Ömer ibni Abdulziz halife olur..İki yıl sonra hastalanır yerine, 719 da, Yezid ibni Abdülmelik geçer.. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb’in arası iyi değildir.. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra’da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik’e karşı ayaklanır.. 721’de Abbas ve Mesleme adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur.. Yezit’in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik’e yollanır.. Mesleme, Mehleb’in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb’in oğlu olan, Muaviye ibni Yezid’de elinde bulundurduğu 32 kadar Mesmele taraftarının kafasını kestirtir.. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile biter… Mesmele, Mehleb’den ele geçirdiği aralarında Türklerin de bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem’e satar..Bu arada, Yezid ibni Mehleb’in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah, Türkmenistan’ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsada başarılı olamaz.. Kuteybe’nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi kadar başarılı olamamışlardır.. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir duraksama içine girer.. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam’ın kuvvetlendirilmesine çalışır.. Kendisine bağlı yöneticilere, “ Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı yaymaya çalışın” demiştir.. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan cizye alınmamasını istersede, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlıkarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.. Bu arada Horasan’da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni Nuaym atanmıştır..Hakan Sulu'nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi Türkler, Arapların istilasına karşı direnişlerini Çin’den yardım isteyerek sürdürürler.. Daha önce Araplarla işbirliği içinde olan Tugsad da, 718 yılında Çin imparatorundan yardım ister.. Çin, Türklere yardım göndermez.. Turgis Kaani Sulu, Bati Göktürk Boylarının başına geçerek, 720 yılında Sogd’daki Türklerin Araplara karşı isyanını desteklemek için bir birlik gönderir.. Sulu’nun, Kur-Sul adındaki komutanı, Seyhun nehrini geçerek, Sogd’a gelir ve oradaki diğer Türklerle birleşerek, Semerkant’a doğru yürür.. Arap Valisi, Said ibni Haris, Türkleri durduramaz ve Semerkant’a çekilir.. Ancak Türkler Semerkant’ı kuşatamazlar.. Bu arada Said ibni Haris yerine 721 yılında Horasan’a Said ibni Harasi atanır.. 722’de Hisam Halife olur, Said ibni Harasi’yi görevden alarak yerine Müslim ibni Said’i atar.. Müslim ilk olarak Afşin’i haraca bağlar.. Seyhun’u geçerek bütün ekinleri ve ağaçları yakarak ilerler.. Bunun üzerine Turgis Hakanı Sulu, Müslim’in üzerine yürür.. Sulu’nun üzerine geldiğini ögrenen Müslim geri çekilmeye başlar.. Seyhun nehri yakınlarında, bir başka Türk birliği tarafından durdurulur.. Bir yandan yukardan Sulu’nun birlikleri ilerlediği için acele eden Müslim, zayiat vermesine rağmen, Seyhun nehrini geçerek Semerkant’a çekilir.. Bu yenilgi üzerine, Müslim görevden alınır, yerine Esed ibni Abdullah atanır..Esed ilk olarak Hoten şehrini ele geçirerek yağmalar.. Ancak, Turgis Hakanının Müslim’i kovalamasından cesaret alan halk Araplara karşı ayaklanır.. 726 yılında Turgis Hakanı Sulu kararlı bir şekilde Esed’in üzerine yürür.. Huttal’da çarpışırlar.. Esed, Sulu karşısında ağır bir mağlubiyet alır.. Bunun üzerine 727’de Esed’de görevden alınarak yerine Esres ibni Abdullah atanır..Esres halk üzerinde baskı uygulayarak denetim kurabileceğini düşünürsede başarılı olamaz.. Bir kısım halk Müslüman olduklarını söyleyerek vergi vermek istemezler ve Turgis’lerden yardım isterler. Turgis Hakanı Sulu 728 yılında Buhara’yı zapteder.. Bu arada Esres’in yerine Cüneyt ibn Abdurrahman geçer..Araplar Semerkant’a çekilir..Hakan Sulu ve Kur-Sul idaresindeki Turgis kuvvetleri 729 yılında 58 gün süreyle Arapları Kemerce kalesinde kuşatma altında tutarlar.. Açlıktan ölme noktasına gelen Araplar Kemerce’den çıkarak teslim olurlar, yapılan anlaşma gereğince teslim olanlar Debusia’ya gönderilirler.. Daha sonra Hakan Sulu, Semerkant’ı kuşatır.. Semerkant’ın işgal komutanı Savra ibni Hurr, Cüneyd ibni Abdurrahman’dan yardım ister.. Cüneyd yardıma gelmeden Savra ve Hakan Sulu Semerkant yakınlarında savaşırlar.. Araplar savaşı kaybeder, Semerkant’ın Arap Karargah komutanı Savra bu savaşta ölür.. Halife Hisam, Kufe ve Basra’dan 20000 kişilik ek bir kuvveti Cüneyd ibni Abdurrahman’a gönderir.. Hakan Sulu 732’de Buhara’yı terk ederek çekilir.. 734’de Cüneyd ibni Abdurrahman ölür, yerine Asım ibni Abdullah geçer, bir yıl sonra onun da yerine Halid ibni Abdullah geçer..Hakan Sulu'nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihanetiHakan Sulu, 737 yılında Halid’in üzerine yürür.. Araplar zayiat vererek Ceyhun’un güneyine çekilir.. Türkler Ceyhun nehrini geçerek Arapları Belh’e kadar çekilmeye zorlar, ancak Cuzcan önderi, Arap’larla birleşerek Hakan Sulu’nun ülkesine çekilmesine sebep olur.. Göründüğü kadarı ile eğer Cuzcan önderi Araplarla işbirliği yapmamış olsaydı Hakan Sulu’nun ordusu muhtemelen Arapları Türk topraklarından temizleyecekti.. Hakan Sulu ülkesine döndükten sonra bir zamanlar Araplara karşı beraber savaştiğı Kur-Sul tarafından şahsi nedenlerden dolayı öldürülür.. Bu gelişmenin birazda Çin tarafından tezgahlandığı, ve tarihte Çin’in Türk Beyliklerini birbirine düşürme siyaseti olarak görülür.. Hakan Sulu’nun ölmesi Araplar arasında sevinçle karşılanır.. Öyleki Horasan Valisi Araplara Hakan’ın öldürülmesinden dolayı şükür orucu tutulmasını ister.. Haberi Halife Hisam’a ulaştırırsa da, Halife bu haberin doğruluğunu anlamak için güvendiği adamlarını yollayarak haberin doğruluğunu öğrenmelerini ister.. Hakan Sulu’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar.. Arapların Türk yurtlarından temizlenmeleri ile ilgili umutları bir anda söner.. Öncelikle Dikhanlar denen yerel egemenlikler Araplara büyük tavizler verirler.. Müslümanlığı kabul eden kişilere büyük ekonomik çıkarlar sağlanır.. Cizye olarak alınan vergilerin miktarları düşürülerek önceki zorlamalara göre çok daha yumuşak bir sömürü politikası uygulanır.. Buraya kadar ki tarihte Türklerin zorla Müslümanlaştırılmalarına hizmet etmiş olan en önemli 2 isim, Arap Komutanı Kuteybe ve Hakan Sulu’nun tam önemli bir darbe indirmek üzereyken kendini Araplara satarak onlarla işbirliği içine giren hain Cuzcan Beyi’dir.. Kur-Sul’da, Turgis Hakanı Sulu’yu şahsi çıkarları uğruna öldürerek ister istemez Arapların korkulu rüyasını ortadan kaldırmış, Müslümanlığın Türk topraklarında daha rahat bir şekilde yayılmasına neden olmuştur..Kur-Sul'un Ölümü ve Türk Ordularının DağılmasıEmevilerin son valisi, Nasır ibni Seyyar’ın valiliğe gelmesi ile birlikte Güney Türkistan’da Arap güçlerinde bir toparlanma başlar. Nasır, Arap hakimiyetinin yumuşak bir politika ile daha kolay bir şekilde yayılabileceği bilinci ile güçlü bir ordu kurarak Türk topraklarına yayılır. 739 yılında Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler.. Ancak, Seyhun nehrini geçmeye çalışırlarsada, Kur-Sul komutasındaki Türk ordusu tarafından durdurulurlar.. Sayı olarak Kur-Sul’un ordusundan daha kalabalık olmalarına rağmen, nehrin öte tarafına geçmeye cesaret edemezler.. Ancak bu arada Araplar için hiç beklemedikleri bir gelişme olur.. Araplara karşı saldırı düzenlemeyi planlayan ve bu nedenle nehrin etrafında keşif yapan Kur-Sul, Arap askerlerine yakalanır.. Nasır, Kur-Sul’u hemen öldürerek cesedini Türklerin görebileceği şekilde Seyhun nehrinin kenarına astırır.. Bu manzara çok geçmeden Türkler üzerinde beklenen etkiyi yapar ve Türk ordusu zaten sayıca üstün olan Araplar karşısında dağılır.. Taşkent ve Fergana da teslim olur.. Nasır,bundan sonra Arap hakimiyetini daha yumuşak politikalar uygulayarak sürdürür.. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir.. Halk içinden Müslüman olanlara bazı ekonomik ve sosyal çıkarlar sağlanarak, onların kendiliğinden Müslümanlığı seçmeleri teşvik edilir.. İslam’ın taraftar bulabilmesi için, gerek korkutarak, gerek teşvik ederek gereken her türlü tedbiri alınır.. Bu alınan tedbirler yavaşda olsa sonuç verir.. Türk topraklarındaki son Emevi Arap valisi Nasır ibni Seyyar Türklere İslam’ı kabul ettirtmeyi başarmıştır.. Bizi ilgilendiren tarih buraya kadardır.. Bundan bir süre sonra Arap topraklarında, Emevi Hanedanının egemenliği son bulur ve Abbasilerin devri kendini gösterir.. 749’da Abbasiler Emevi Hanedanını zorlamaya başlar.. Arap topraklarında başlayan iç savaş, Emevilerin dışarı yayılmaları için gerekli olan kuvvetin bölünmesine yol açar.. Abbasilerle birlikte, Müslümanlaştırılan halklar üzerinde daha uyumlu, onların örf ve ananelerine uyan bir İslam uygulanır.. Emevilerden sonra İslamiyetin evrensel bir din olduğu şeklinde uygulamalar yapılarak İslam'ın daha geniş kitlelere yayılmasına özen gösterilir.. Bu şekilde önceleri Arap dini olarak kurulan din, giderek daha bir evrensel görünüm kazanır. Bu arada Araplar arası çatışmalar da giderek şiddetlenir.. Araplar arası kavgada Mevaliler, yani azat edimiş köleler de belli bir önem kazanırlar.. Bu çatışmaların içinde olan Arap şefleri Mevali’yi kendi taraflarına çekmek isterler.. Ancak, bütün Müslümanları eşit gören İslam karşısında Mevali’nin durumu belirsizdir.. Mevali, eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkar.. Ali tarafı ve Peygamberin amcası Abbas’ın soyu, Emeviler tarafından kendilerinden hile ve zorbalıkla alınan iktidarlarının asıl sahipleri olarak görünmeleri, beraberinde bir takım siyasal sorunları da başlatır.. Bu arada, sınıfsal farklılıklar ve beraberinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak, ezilen sınıf tarafından İslamın kendisi değil, Emevi hanedanın iktidarı sorumlu tutulur.. Müslüman Araplar Türklere Neden SaldırmıştırGenelde, bu tarihi bilen İslami çevreler, Müslüman Arapların Türklere saldırmasını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak, onları İslam'a boyun eğdirmeye zorlamak şeklinde yorumlarlar.. Ancak tek neden bu değildir..Bu konu da ayrıca Zekeriya Kitapçı'nın Yeni İslam Tarihi ve Türkler adlı Kitabında anlatılmıştır.. Aşağıdaki pasaj, aynı kitaptan alınma bir bölümdür.Değişen Arap Toplumunun Yeni Hayat Anlayışıa-) Harbeden Askerlerin Servete Kavuşma İsteğiArapları, Orta Asyayı fethe zorlayan bir diğer faktörde harbeden askerlerin kısa zamanda büyük servet ve zenginliklere sahip olmaları idi. Değil daha sonraki devirler, ilk devirlerdeki fetih hareketlerinde bile sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli bir faktör olduğu ortaya çıkmaktadır. Genellikle Bedevi, çölde yaşayan, fakru zaruret içinde çok insafsız bir hayat mücadelesi içinde yoğrulan Araplar, daha İslamın ilk devirlerinde harbedeb askerlerin verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını görmüşlerdir. Mücahit gazilerin bundan sonraki yaşantıları ve hayat seviyeleri bir anda değişmiş ve harbe iştirak etmeyenlere nazaran çok daha iyi ve müreffeh bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bu kabil Arap bedevilerinin o zamanki durumu, bugün Anadolu'nun iç kısımlarından kalkarak aynı sosyo-ekonomik nedenlerle çalışmak için Almanya'ya giden Türk köylüsünü ve onun sosyal hayatındada meydana gelen başdöndürücü değişiklikleri hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için hata Hz. Ömer devrinde Medine'ye çok büyük kafileler halinde akın akın gelmeye başlamışlardır. Daha sonraları bunları Bedevi aileler takip etmiş ve dolayısıyla Arap yarımadasının dışına daha o devirlerden itibaren çok büyük bir Müslüman Arap göçü L. Caetani'nin ifadesiyle tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu.Tarihte belki ilk defa vaki olan bu Sami Arap göçü, Emeviler devrinde de bütün canlılığı ile devam etmiş, sadece İran'a değil, Türkistan'ın Buhara, Baykent, Semerkant gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüda Arap aileleri yerleştirilmiştir. Özellikle Buhara'ya yerleştirilen bu kabil muhacir Arap aileleri o kadar çoktu ki, Kuteybe b. Müslim be yerleşik Arap nüfusu ve kesafetine dayanarak bu büyük Türk şehrini nerede ise kolonize etmeye kalkışmış ve bunda önemli ölçüde de muvaffak da olmuştur. Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve aile efradıyla birlikte yapılan bu göçler, bir taraftan İran ve Türkistan'ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla iskan edilmesine, diğer taraftan da siyasi Arap hakimiyetinin bölgede daha kolay bir şekilde yerleşmesine ve hatta İslam dininin gelişme ve yayılmasına da yardım etmiştir.b-) Yaygın Geçim SıkıntısıMüslüman Arapları komşu ülkeleri ve bu arada Türkistanı fethetmeye zorlayan önemli sebeplerden bir diğeri de çok yaygın hale gelen geçim sıkıntısıdır..Nitekim, el-Mesudi'nin en güzel kitap olarak tavsif ettiği ve fetih hareketlerini çok daha objectif kriterler içinde ele alan ilk tarihçilerimizden Belazuri'nin Fütuhu'l Büldan adındaki kıymetli eserinde, Arapların geçim sıkıntısı yokluk ve mahrumiyetler içinde sürdürdükleri hayat mücadelesi nedeniyle komşu ülkeleri fethetmeye zorlandıkları ve bu ülkelerde çok büyük sayıda yerleştikleri hakkında sarih ifadeler vardır. ( Sayfa 299..)Taberi AnlatımlarıAşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır.Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar.Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler. Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Nekadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)Kuteybe dedi: - Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün )Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler.hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccaca gönderdiler.(Syf-347)Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351)Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip Semerkant’ın fethini de ilan etti. Haccac da bu haberi işitip sevindi. Kuteybe tekrar Merv’e döndü. Kardeşi Abdullah’ı Semerkant’a emir yaptı. Askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lüzumu kadar harp aleti verip, Abdullah’a dedi: Kafirlerden hiç kimseyi Semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o balçığın üzerine mühür vur.(Syf-353)Kuteybe’nin Havarizem Şehrine Gitmesi HaberiHavarizem melikinin adı Çaygan idi. Ondan küçük Havarizad adlı bir kardeşi vardı. Çaygan’ın üzerine galebe etmiş idi ve onun bütün işini tutmuş idi. İşitse ki Çaygan’ın eline güzel bir cariye girmiş, yahut bir nefis bir kumaş almış derhal adam gönderip aldırırdı.Yine işitse ki bir kişinin güzel kızı var yahut güzel bir avreti var derhal mecal vermez,çekip alırdı.Hiç kimse men edemezdi. Ve Çaygan’a ondan şikayet etseler ben ona bir şey diyemem,derdi. Çaygan da onun elinden bunalmış idi.Bu işi bu şekilde uzatınca Çaygan’ın tahammül etmeye takatı kalmadı.El altından Kuteybe’ye adam gönderdi. Havarizem şehirlerinden üç şehrin kilitlerini bile gönderdi.Ve Kuteybe’ye dedi: Havarizem’e gelip kardeşimi öldürürsen her ne dilersen vereyim,dedi.Lakin bu haberi hiç kimseye bildirmedi.Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca gaza vaktı idi.Kuteybe kavmine Segat gazasına varırız diye bildirdi.Çaygan’ın adamını geri gönderdi.Havarizad’e haber verdiler ki Kuteybe Segad’a gazaya gider. O da gayet sevindi. Ve kavmine bildirdi ki bu yıl cenkten eminsiniz,zira Kuteybe segad’a gidermiş.Ve bizde iş’e meşkul olalım dedi.Bilmedi ki Kuteybe kendi üzerine gelir. Bu esnada Kuteybe ansızın bin atlı ile Medinetül Fil ki Havarizemin ulu ve muazzam şehridir.Zira Havarizem ülkesi üç şehirdir.Ondan ulusu yoktur.Kuteybe çıkıp geldi.Havarizem halkı Kuteybe’yi görüp korktular. Kuteybe doğru Çaygan’ın yanına geldi.Ve Havarizad’a haber verdiler ki ne gafil durursun işte Kuteybe erişip alemi fesada verdi.Havarizad anladı ki bu iş Çaygan’ın başı altındadır.Diledi ki Çaygan’ı öldüre.Lakin fırsat ve mecal bulamadı.İmdi hazır bulunan sipahi ile sürüp Medinetil Fil’e geldi.Çaygan o üç şehri Kuteybe’ye verip kendisi de Kuteybe’nin yanına geldi.Ve Havarizad şaşkına döndü. Nihayet Kuteybe’ye adam önderip aman diledi.Kuteybe dedi: Amanı kardeşinden dile eğer o aman verirse benden emin ol.Havarizad dedi: -İmdi bildim ki benim ölmem lazım. Zira benim kardeşime boyun eğmem ölmek demektir.Belki ölmek muti olmaktan iyidir,dedi. Bunun üzerine cenge koyuldu. Bir saat cenk edip sonunda tutuldu.Kuteybe’ye getirdiler. Kuteybe dedi:Kendini nasıl görürsün. Havarizad dedi: -Ey emir,beni melamet etme ki ben kılıca eli onun için vurdum ki seninle benim aramda bir hüküm zahir ola.İmdi fırsat senin oldu,bana ne öğünmek gerek,ne dilersen et. Bunun üzerine Kuteybe buyurdu.Dışarı çıkıp boynunu vurdular.Çaygan dedi: -Ey emir,henüz gönlüm şifa bulmadı.Kuteybe dedi: -Daha ne dilersin? Çaygan Dedi: -Dilerim ki onunla bile olan kimselerin hepsini öldüresin. Kuteybe dedi: -İmdi sen benim yanıma topla, ben öldüreyim. Çaygan da hepsini tutup getirdi.Kuteybe cümlesini öldürüp mallarını aldı. Çaygan şöyle şart etmiş idi ki:Bin baş esir ve nice bin kumaş vere. İmdi Kuteybe Medinetül File girip o malı Çaygan’dan aldı.Çaygan Kuteybe’den yardım diledi.Zira Camhüd meliki daima gelip Çaygan ile cenk ederdi.Ve Çaygan’ı gayet incitirdi.Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi.Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü.Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş esir aldılar. Kuteybe buyurdu. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)-Şaş askeri bize gece baskın etmek dilerrmiş, imdi varın onların yolunda filan yerde pusuda durun.Ve onlar çıktığı vakit üzerlerine sürünüz.Ola ki bir fetih edesiniz,dedi.Muslih b.Müslim’I bunlara kumandan tayin etti.Muslih de gelip o 700 adamı üç bölük etti.Bir bölüğünü yolun sağ yanına,bir bölüğünü sol yanına koydu ve kendisi bir bölükle yolun üzerine durdu.Gece yarısı geçince Şaş askeri çıkıp geldiler.Muslih’i yol üzerinde görünce cenge meşgul oldular.Ve o iki bölük gaziler de iki taraftan hamle edip aç kurdun koyuna girdiği gibi kafirleri tarumar ettiler.Gazilerde Şübe adlı bir bahadır yiğit vardı.Kendisini Şaş güruhuna ve kalabalığına vurdu.Onların ortalarında bir melikzadeleri vardı.Yetişip Şübe onu kulağı tözünden kılıç ile çaldı.Öyle bir çaldıkı başı top gibi havaya uçtu.Şaş askeri bu heybeti gördüklerinde hepsi bozguna uğradılar.Müslümanlar ardına düşüp onları hesapsız kırdılar.Onlardan kurtulan pek az oldu.Ve onların ekserisi Melikzadeler idi.Ziynetli ve silahlı kimselerdi.Onların başlarını ve silahlarını ve elbiselerini hepsini aldılar geri dönüp Sürür ile Kuteybe’nin yanına geldiler. Ertesi gün Kuteybe hükmetti ki cenge atılalar.Gavrek Kuteybe’ye adam gönderip dedi: -Bu ettiğin harbi öyle zannetme ki arapların kuvveti ile edersin belki acemden benim kardeşlerimdir ki sana yardım edip cenk ederler.Yoksa harbe arapları gönder.Gör ki biz de neler ederiz,dedi.Kuteybe bu sözü işitip gadaba geldi ve münadilere çağırttı.Müslüman mübarizleri toplanıp kafirlerin üzerine yürüyüş ettiler ve buyurdu ki mancınık kurdular ve bir burcu döğe döğe yıktılar.Ve Müslümanlar o yıkılan yerden hücum ettikte kafirlerden bir bahadır er gelip o gedikte durdu her kim ileri gelse mecal vermez öldürürdü.Müslümanlarda silahşörler çok idi.Kuteybe onları çağırtıp dedi ki:Sizden kim ki o şahsı ok ile vurursa ben ona on bin dirhem veririm.O silahşörlerden biri ileri yürüyüp ok ile o şahsı atıp gözünden vurdu ve ensesinden çıktı.derhal düştü.O kişi Kuteybe’nin yanına gelip on bin dirhemi aldı.(Syf-351-352)
No Pasaran !