BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi

30 Haziran 2010 Çarşamba

KENDİNDE MİSİN ?

Güneydoğu’dan ikinci eş alınsın
Ak Partili Başkan Halil Bakırcı, “Güneydoğu’da ikinci eş yaygın. Bu bizim kültürümüzde vardır. Bu bölgelerden evlilik ve hısımlıkları artırarak, devletin de teşvikiyle sorunların aza ineceğine ve çözüleceğine inanıyorum” dedi
Rize Belediye Başkanı Ak Partili Halil Bakırcı, Kürt sorununun çözümü için ‘hasımlık yerine hısımlık’ formülünü ortaya attı ve hısımlığın gelişmesi için ikinci eşlerin Doğu’dan alınmasını önerdi. Güneydoğu’da ikinci eşin yaygın olduğunu da belirten Halil Bakırcı, “Geçmişte Karadeniz insanı da bunu kabulleniyordu ama bugün kabullenmiyor” dedi. Bunu biraz devletin desteklemesini isteyen Halil Bakırcı, sözlerini şöyle sürdürdü:
KÜLTÜRÜMÜZDE VAR:
Zaman zaman ikinci eşler de olmuştur. Bu bizim kültürümüzde vardır. Kanunlarımız buna müsait değildir ama maalesef Türkiye’de oluyor. İnsan belli bir yaşa gelmiştir, çocuğu olmuyor veya eşi rahatsızdır. Bunu söylemek istemiyorum ama Türkiye’de görünen bir gerçek vardır. Bu gerçeği kabullenelim.
METRES TUTACAĞINA:
İnsanlar, evlilik ihtiyaçlarını metres veya benzer şekilde tamamlıyor. Bu tip insanların bunlara girmemesi lazım. Bu bölgelerden evlilik ve hısımlıkları artırarak, devletin de teşvikiyle önümüzdeki 30 yıl gibi bir sürede yaşanan sorunların aza ineceğine ve çözüleceğine inanıyorum. Yoksa askeri yöntemle kavga ve dövüşle çok ciddi bir şekilde çözüleceğine ben inanmıyorum. Azalır, tekrar tırmanır.
ÖNCELİK BEKÂRLARIN:
Bu teşviklerle birlikte olayların aşağıya ineceğine inanıyorum. Bu tip evlilikleri öncelikle bekarların tercih etmesi gerekir. Bu tür evliliklerin o bölgelerden yapılarak akrabalık bağlarını artırıp hısımlığın hasımlığı kaldırmasına yol açmalıyız. Bizim bölgemizde de eskiden kan davalı ailelerin barışması için iki aile arasında evlilikler yapılırdı. Bu bizim ve doğunun kültüründe vardır. Bunları teşvik ederek artırılmasıyla sorunların daha sorunsuz bir şekilde çözüleceğine inanıyorum. Ailemde çok iyi derecede Kürtçe konuşanlar vardı. Hiçbir ayrım olmamıştı. Hemşehrilerimiz ile o bölge halkı arasında karşılıklı evlilikler oldu ve bugün akrabalık bağları oluştu. Hısımlık, hasımlığı ortadan kaldırır.

29 Haziran 2010 Salı

HANGİSİ DOĞRU

Ata(ana)larımız bizi sık sık uyarır:
“Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma”
“Acele işe şeytan karışır”
“Ağır git ki yol alasın”
“Sürüden ayrılanı kurt kapar”
“Bela geliyorum demez”
“Ana gibi yâr olmaz”
“Göle maya çalınmaz”
Fakat başka türlü ata(ana)larımız da var:
“Bin bıçak darbesini göze almayan imparatoru alaşağı edemez”
“Akacak kan damarda durmaz”
“Akıllı köprü arayıncaya dek deli suyu geçer”
“Asi kuzuyu kurt yemez”
“Belasız bal olmaz”
“Anadan geçilir yârdan geçilmez”
“Ya tutarsa”

İnsanlık Ne Kadar Aydınlandı?

Günümüzde hâlâ bir Aydınlanma sorunu var mıdır? Vardır. Hem de 17.-19. yüzyıl Avrupa’sından çok daha derin ve çok daha kapsamlı bir Aydınlanma ihtiyacı ile karşı karşıyadır insanlık. Hâlâ ortaçağ kalıntılarıyla boğuşan Ezilen Dünya toplumları için bu ihtiyacın yakıcılığını tartışmaya bile gerek yok. Ama aynı zamanda, gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkeleri ve toplumlarını da kapsayan dünya çapında bir ihtiyaçtır bu. Batısıyla Doğusuyla dünya toplumlarına kuşbakışı yaklaşmaya çalışarak şu soruyu sorabiliriz: İnsanlık ne kadar aydınlandı? Büyük Fransız Devriminin, Rousseau’nun, Voltaire’in idealleri ne kadar gerçekleşebildi ve ne kadar yer edebildi? Bacon’ın, Galilei’nin, Newton’un, Darwin’in, Einstein’ın bilimsel çözümlemeleri ne kadar kökleşebildi ve kitleselleşebildi? İnsanlık ne kadar “eşit”, “özgür” ve “kardeş”? Kendi kaderini kendi ellerine alma yolunda ne kadar adım atabildi? Dinsel dogmalardan ne kadar kurtulabildi ve bilimsel refleks edinebildi? Kendi hemcinsleriyle, doğayla ve bireysel doğasıyla ne ölçüde uyum içinde yaşayabiliyor? Bireysel ve toplumsal vicdanı ne kadar rahat? Küçük bir zaman kesitini göz önüne aldığımızda (örneğin son 500 yıl) ve toplumların sadece kaymak tabakasına baktığımızda ciddi bir yol alındığı söylenebilir. Ama bütün bir uygarlık tarihinin derinliği ve o derinliğin karşılığı olarak aynı oranda bir geleceğe uzanımla konuya yaklaştığımızda ve toplumların ezici çoğunluğunu oluşturan alt kesimler göz önüne alındığında, henüz bir arpa boyu yol bile gidilemediği anlaşılabilir. Yine de hakkını yemeden şöyle ifade edelim: Burjuva aydınlanması -sağ olsun- bir arpa boyu yol gidebilmiştir.İnsanlık Modernizmin, Bilimsel Devrimin ve Aydınlanmanın henüz çok başlarında. Sadece ilk (ve sorunlu, sınırlı) adımlarını atabildi. Bilimsel düşüncenin ve Aydınlanmanın esas fışkırışı henüz gerçekleşmedi. Mevcut manivelanın (burjuvazi) barutu çok çabuk tükendi. Yeni bir “manivela”ya ihtiyaç var.Tam da bu noktada, küresel burjuvazinin ideologları iki “ölüm”den söz ediyor: Marksizmin ölümü ve Modernizm/Aydınlanmanın ölümü. Post-Marksizm ve Post-modernizm çağına geçilmiştir onlara göre.Bu konuda çok geniş tartışmalar yapılabilir ve zaten yapılıyor. Ama söz konusu tartışma bu makalenin sınırlarını aşıyor. Biz tekrar sorarak ilerleyelim: İnsanlık ne kadar aydınlanabildi ve ne kadar sosyalize olabildi? Yeteri kadar aydınlanabilmiş ve sosyalize olabilmişse, küresel burjuvazinin ideologları haklıdır; artık öteye (“post”a) geçmek gerekir. Ama eğer henüz yolun başında olunduğu belirleniyorsa, o taktirde bu ideologların niyeti, bir arpa boyu bile olsa elde edinmiş kazanımları yok etmek ve insanlığı yeniden ortaçağ karanlıklarına döndürmek demektir. Post-modernizm dedikleri, “pre-modernizm” olmasın?Küresel burjuvazi kendi çıkarlarını savunuyor ve o çıkarların teorisini yapıyor. Bugün en zengin 500 kişinin mal varlığı, dünya nüfusunun yarısının toplam mal varlığına eşit. Demek ki toplam nüfus içinde yüzdesi bile yapılamayacak denli küçük bir azınlık, dünya kaynaklarının neredeyse tamamına el koymuş durumda. Böyle bir tablo ancak imparatorlar, krallar, sultanlar dünyasında geçerli olabilir. Böyle bir tabloya karşı isyanı önlemeye ancak “Tanrının gücü” yetebilir. Böyle bir tabloya sadece Marx değil, Voltaire de isyan edecektir. İşte bu nedenle hem sosyalizm hem de Aydınlanma “öldürülmeye” çalışılıyor.Küresel burjuvazinin artık Aydınlanmaya ihtiyacı yok. Onun kendine bağımlı bir “din”e, “dinler arası diyalog”a, “medeniyetler ittifakı”na, “ılımlı din”e ihtiyacı var. İnsanın kadercilikten kurtulması, kadere isyan etmesi, kendi kaderini kendi ellerine alması, yani Modernizm, yani Aydınlanma ve onların yetmediği noktada sosyalizm, küresel burjuvazinin kabusudur.

Jon Nelson: Bilim ve Din Arasındaki Farklar

Modern inançlı kesimin en önemli mazeretlerinden biride, din ile bilimin karşılıklı bağdaşabildiğidi ve bilimin buluşlarının dinlerin çeşitli iddialarını kanıtladığıdir. Tabıkı bilimin bulgularının, inancı kanıtladığını iddia eden kimselerin, çeşitli yollardan yine sadece kendi inançlarını doğruladığına şaşırmamak lazım.

Bu iddiada bulunan eden kimseler, bu şekilde bilim ve bilimsel metodlara başvurduklarını ısrarla belirteceklerdir. Mevzubahis kimselerin ikiyüzlülüğü, şu basit soruyu sorarak ortaya çıkartılabilir: "Dininizin doğru olmadığına ikna olmak için, ne tür bir bilimsel yahut rasyonel delili kabul ederdiniz?"
Mısırolog Gerald Massey birkeresinde söyle demişti; "Otoriteyi gerçek olarak kabul etmiş kimseler için, gerçeği otorite olarak kabul etmek daha zor olmalı." Bu inancın türüne göre kısmen doğrudur, dindar kimseler ve bilimadamları için muhakeme perspektifleri tamamen farklıdır. Bilimadamı bilimsel olarak bilinen yöntemlere güvenir. Bu yöntemler bilgiyi doğrulamak için mantığa yatkın olan yöntemlerdir, bunun en basit sebebi, bilimsel yöntemin kendi kendini doğrulayabilen bir imkan ihtiva etmesidir. Diğer bir deyişle, bilimsel bir teori, delilin onu desteklediği kadar doğrudur. Bilimadamları önceden belirlenmiş fikirlerle düşünmezler.Bilimsel yöntemde, bilimadamı belirli bir fenomeni gözlemler ve bunun altında yatan gerçeği sorar; bu baktığımız şey nedir ve bunun verdiği tepkinin sebebi nedir. Birkaç akla yatkın fikri değerlendirdikten sonra, duruma en yakın açıklamayı getiren hipotezi bulur. Doğru olduğuna kanaat getirilen hipotez belirli deneyleri geçmek zorundadır. Testler tekrar edilebilir olmalıdır.
Eğer testler de hipotezi doğrularsa, hipotez teoriye dönüşür. Hipotez, birçok yaratilişçi ve bilim karşıtının söylediği gibi kör bir tahmin değildir; özenli araştırma ve deneylerin bir sonucudur. Eğer teori yalanlanamazsa, kabul edilir ama kesinlikle mutlak bir doğma olarak dayatılmaz; bütün bilimsel teorilerin öznesı, tekrar gözden geçirmek, değiştirmek ve yeni deney ve bulgular doğrultusunda gerekirse değiştirmektir.Bu yöntem dinin yöntemlerinin tam zıttıdır. Dini inanç sahipleri bu konuda doğuştan tamamen sübjektiflerdir; onlar tanrının ya da imanlarının varlığını hassas deneyler ve bilimsel yolla ispat etmezler, bunun yerine inançları ile ispat ederler. İnanç, inananlar tarafından üzerin yığılmış övgülere karşın, bir fikri herhangi nesnel delil olmadan kabul etmekten ibarettir. Fiiliyatta, inanan kimseler inanmak istedikleri seyin doğru olduğuna kendi kendilerini ikna ederler. İkna olmuş halde, bilimsel bulguları araştırmak suretiyle önceden tasarladıkları inançlarını doğrulayan belirli deliller arayarak, inançlarına entellektüel bir temel oluştururlar.Bu bilimsel yöntemin tam tersidir. Bir inanç yükselmesi meydana getirdikten sonra inancını doğrulamayan fikirleri değerlendirmeyi reddetmek (malesef inançlı kesimlerin, genelde inançlarını rasyonel bir hale getirmek etmek için kullandıkları yöntem budur) sadece bilime değil, genel olarak mantıklı düşünme yöntemine de karşı bir kin meydana getirir. Dininin buyurduklarını koşulsiz kabul eden kimseler için doğru olan, gerçek koşullar ile en çok uyuşan değildir, aksine kendi dinleri ile en çok uyuşan koşullardır.
Ateistler tarafından çokça dile getirildiği gibi bilimde, birtakım gerçekler teoriyi yalanlarsa teori ortadan kaldırılır. Buna karşın dinde, eğer birtakım gerçekler teoriyi yalanlarsa, gerçekler ortadan kaldırılır. Bu nokta ortaya koyuyor ki, birçok dindar kimseler, gerçek olan yerine dinlerini üstün tutmuşlardır.Hiçbir din kanıtlanabilir gerçeklere dayanan bir temele sahip olmadığı için, doğal olarak dinleri doğrulayacak herhangi nesnel bir delil de mevcut değildir. Birçok modern dindar mazeretçiler bütün dinlerin aynı gerçeklere işaret ettiğinde ısrarlıdırlar, bu gerçeklere dayanan bir durum değildir. Eğer bu durum hakikaten böyle olsaydı, dinlerin tarihleri bu kadar kanlı olmazdı.Bazı psikolojik etkenleri de değerlendirmek gerekir. Dinler nesnel olarak kanıtlanamadığı için, iki ayrı dine mensup insanların aralarındaki farklılıkları çözmek için başvurabilecekleri tek yöntem şiddet olmuştur. Akla olan kin burada büyük önem taşır.
Çeşitli dinlerin liderlerine ait tarihi yazıtların özüne inildiğinde hepsinin de sonuç olarak aynı noktaya işaret ettiğini görürüz. Çok eski zamanlardan beri, bu adamlar (dinlerin liderleri olan kimseler) insan aklına karşı isteksiz bir tolerans göstermek konusunda ellerinden gelenin en iyisini yaptılar ve en kötüsü (daha çok) ona karşı bir kin oluşturdular. Martin Luther, dini liderlerin dogmatik görüşlerine eleştirel yaklaşan tek kişiydi, bunu su ifadesinden anlıyoruz; "Gerçek inanç sahibi bir kimse, akla sahip olduğu için gözleri kör olana kadar gözyaşı dökmelidir. Hernasılsa, bizler düşünen hayvanlarız. Düşünmek, denemek ve sorgulamak bizim doğamızda var.Dolayısıyla mantığa dayanmayan bir fikrin yaşamasını sağlamak üzere; bilgi arayışı, en azından dinsel inanç alanındaki bilgi arayışı yerine, inancı gerekçelendirme ve destek olma arayışı ikame etmelidir."Bu yapıdaki kimseler için, bilim onların inancını doğruladığı oranda yararlıdır. Yaratilişçilik da kısmen ilginç bir fenomendir.
Charles Darwin'ın evrim teorisinin ortaya atıldığı yıllardan beri, birçok inançlı kimse önün teorisine saldırmak için elinden geleni ardına koymadı. Bunlara rağmen, Evrim Teorisinin modern biyolojinin bir mıhenk taşı olduğu bir gerçektir ve bunun dışında kalan görüşlerin hiçbir değeri yoktur.Yaratilişçiler sıklıkla bakış açılarının bilimsel olduğunu dayatırlar. Onlar katı dini görüşlerini, evrim ve yaratilişçilik konusundaki benzeri katı bakış açıları ile ortaya koyarlar. Evrim'in doğru olduğu ihtimalini asla akıllarına getirmezler. Evrime karşı geliştirdikleri savunma amaçlı rasyonel düşüncelerini çürütmeyi denemezler. Bu bize, sözkonusu yapıdaki kimselerin kendilerini motive etmek için başvurdukları psikolojik makyajı, bir kere daha gözler önüne serer.Bir çok inanç sahibi kimse, bilimin bulgularının sürekli değişmesi, dinin ise sadece bir kesin gerçeği dayatmasından oturu, din kavramının, bilginin nihai bir halı olduğunu söyler. Bu çok kolay çürütülebilir. Eğer inançlardan biri doğru işe, bunun akabinde mantıken, herbiri gerçekleri faklı ifade ettiği için, diğer dinlerin sahte olduğu sonucu çıkar.
Bu sebeple hiçkimse belirli bir dinin, kesin doğruya vakıf olduğunu iddia edemez.Dahası, insan aklının yaptığı bir hata herzaman düzeltilebilir, ama kör inancın yaptığı hata düzeltilemez olduğu gibi itiraf bile edilemez.Kısacası, dini inanç doğruyu yanlıştan, diğer bir deyişle iyiliği şeytandan ayırma yeteneğimizi yokeder. Bu sebeple, inancın içerisinden bunca şeytanı kişiliğin çıkmış olmasına şaşmamak lazım.

28 Haziran 2010 Pazartesi

PENGUEN'DEN

NAZIM'DAN

HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN !
Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın herzaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz. Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın,güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın."Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak"yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani,yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurkende mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyifverecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında.Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası.... Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilipde duymayanlar acıtsa da içini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeterki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu.
Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve ozaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...
NAZIM HİKMET
kızıl şafaklarda

26 Haziran 2010 Cumartesi

Honore de Balzac

Sonradan görme insanlar maymun gibidir. Maymun becerikliliği vardır onlarda. Yukarıda görür insan onları, tırmanırken çevikliklerine hayran kalınır;
Ama doruğa ulaştıklarında artık yalnızca ayıp yerleri gözükür.

YUMRUĞU SIKILI İNSANLAR

Yüzünü görmemem önemli değil,
Kendi yüzümüde görmüyorum..
Elini tutmamamda önemli değil,
Zaten yumrukları sıkılı insanlar
el ele tutuşamazlar..

25 Haziran 2010 Cuma

Miraç'ın Sümer Kökeni

Kiş kentinin Kralı Etena ile ilgili önemli, oldukça tanınmış küçük bir destan var. Tufan öncesi krallar listesinde Etena adı, felaketten hemen sonra hanedanın kralları arasında görülür; orada " çoban, göğe çıkan, bütün ülkeleri birleştiren, kral olan, 1560 yıl hükmeden diye anlatılır. Bu adlandırma, bize göğe uçuşuna dair hiç bir Sümer metni kalmamış olmasına rağmen, Etena'nın maceralarının eski kroniklerce bilindiğini göstermektedir. Ayrıca uçuşunda başarılı olduğu da anlaşılıyor. Fakat uçuşu ile ilgili günümüze gelen daha sonraki Sami metni parçaları çoğunlukla son Asur monarkı Asurbanipal'in kütüphanesinden geliyor. Küçük destanın giriş bölümünde, günümüze kadar gelebilen biçimiyle, yüce kuş Güneş Kartalının bile suç işlemesini anlatarak başlar..Kuş komşusu yılana "Gel" der "barış ve dostluk yemini edelim ve ona uymayanın üstüne güneş tanrısı Samaş'ın laneti yağsın"Güneş tanrısının önünde yemin ettiler ve yeminlerini lanetle mühürlediler. "Şamaş, Şamaş'ın sınırların aşana öldürücü darbeler indiren eliyle felaketin en büyüğünü versin! Ölüler dağı ona girişini kapasın"Sonra yavruları oldu ve doğdular. Yılanınki bir karaağaç gölgesinde, kuşunki bir dağ doruğunda doğdu. Ve kuş yabani bir boğa veya eşek yakaladığında, yılan bundan yedi, çekildi ve yavruları yedi. Yılan yabani bir keçi veya antilop yakaladığında, ulu kartal yedi, çekildi ve yavruları yedi. Ta ki bir gün kartal yavruları tüylenip de kötü düşünceler kuşun aklına düşünceye kadar."Aman" dedi "yılanın yavrularını yiyeyim." Yavrularından biri, "Ey babacığım" dedi "bunu yapma, Şamaş'ın ağına kurban olma."Kuş gene de harekete geçti, yılanın yavrularını yuttu, yuvasını yıktı, yılanbaktığında yavruları yok olmuştu. Bunun üzerine Şamaş'a gitti. "Elbette ey Şamaş, senin ağın tüm dünyayı tutar; senin tuzağın bütün gökyüzüdür! Ve senin ağından kim kaçabilir?" diye dua etti.Güneş tanrı "Hazırlan" dedi "Dağa çık, Saklanma yerin yabani boğa yeri olsun. Karnını yar, içine gir ve yuvanı orda kur. Gökteki bütün kuşlar, aralarında senin kartalın da inecek, kuşkusuz hepsi içeri girmeyi düşünecekler. Kanadından yakala. Kanatlarını ve pençelerini kopar. Onu yol, bir çukura at ve orda açlıktan ve susuzluktan ölsün."Yılan denileni yaptı ve çukurdaki mahvolmuş kuş Şamaş'a seslendi:"Efendim, benim sonum bu çukurda mı geçecek. Elbette cezamı hak ettim. Fakat bırak kartalını yaşasın, sonsuza kadar senin adını ulularım."Güneş tanrı ona dedi : "Sen kötülük ettin, acıya neden oldun, tanrılar bunu yasaklamıştır. Yaptığın utanılacak şey; yemin etmiştin. Ve gerçekten şimdi üstüne yemininin lanetini salacağım. Sana kimi gönderirsem onu al ve bırak seni elinden tutup götürsün.Gelen adam çok yaşlı, dermansız çoban kral, Kiş kentinden Etena'ydı. Bu yaşlı adam "Ulu efendim Şamaş" diye dua etmişti. "Sen koyunlarımın gücünü ve tüm ülkede kuzularımı tükettin. Ben gene de tanrılara saygı duydum, ölüleri düşündüm, rahiplerin kurbanlarını eksik ettirmedim. Emredersen, Ulu Efendim, biri benim için doğum bitkisi sağlasın. Doğum bitkisi bana ayan olsun. Onun meyvesini kopar Ulu Efendim ve bana bir çocuk bağışla."Güneş tanrı "Dağa çık" dedi. "Çukuru ara. İçine bak. Oradaki kuş sana doğum bitkisi gösterecek. Ve Etena denildiği gibi yaptı.Parça parça tabletlerin burasında öykü bölünüyor. Masal tekrar başladığında yaşlı kral kartala binerek en aşağı gök katının kapısına varmış bile. Burada güneş, ay, fırtına ve Venüs gezegeni var. Kuş sürücüsüyle konuşuyor."Gel arkadaşım, seni daha ötelere, Anu'nun yüksek katlarına götüreyim. Göğsünü bana yasla. Ellerini kanatlarımın tüylerine, kollarını kanatlarımın omuzlarına göm."İki saat daha çıktılar. Kuş bağırdı: "Aşağı bak, arkadaşım, dünya nasıl görünüyor! Tuzlu denizi okyanus sarmış. Ortasındaki kara da dağ."İki saat daha çıktılar. Kuş bağırdı: "Aşağı bak, arkadaşım, dünya nasıl görünüyor! Tuzlu deniz karanın çevresinde geniş bir şeritten ibaret."İki saat daha ve gene: "Aşağı bak arkadaşım, dünya nasıl görünüyor! Tuzlu deniz bahçıvanın sulama çukurundan daha büyük değil."Anu, Bel ve Ea'nın yüksek kapısına ulaştılar. Etena ve kartalı. Tablet gene kırılıyor ve devam ediyor:"Gel arkadaşım, seni daha ötelere, tanrıça İştar'ın katına götüreyim. Seni onun ayakları dibine bırakayım. Göğsünü bana yasla. Ellerini kanatlarımın tüylerine göm."İki saat daha ve kuş: "Aşağı bak, arkadaşım, dünya nasıl görünüyor. Kara dümdüz görünüyor, koca tuzlu deniz de avlu kadar" dedi.İki saat daha: "Aşağı bak arkadaşım, dünya nasıl görünüyor. Kara küçük bir tümsek ve tuzlu deniz sepet kadar."İki saat daha çıktılar. Fakat Etena bu kez baktığında aşağıda ne kara ne deniz göremedi."Aman arkadaşım, daha çıkma" diye bağırdı ve o anda düştüler. İki saat düştüler, iki saat daha.Bundan sonra metin dağılıyor.Daha sonra Miraç olarak İslamiyet’e de yansıyan göğe uçuş motifinin eski topluma yabancı olmadığı anlaşılıyor. Sümer ve daha sonraki Babil mitolojisinde kralların göğe uçarak tanrılara ulaşma ve ölümsüz olma çabaları var. Bu uçuşta da Etena’nın göğe uçuşu gerçekleştirerek tanrılar arasına katıldığı anlaşılıyor.İslamiyetin yayıldıgı cografya eski Sümer ve daha sonraki Babil/ Asur mitolojisiyle içiçe. Eski inanışlar halk arasında kabul görüyor ve nesiller boyunca anlatılıyor. Bu konuyla ilgili daha evvel Şakku Sadr hadisesinden bahsetmiştim :
http://www.turandursun.com/arastirma_dosyalari/p2030_articleid/5
Miraç motifi de eski Sümer/ Babil inanışlarının Muhammede uyarlanmasından başka bir anlam ifade etmiyor. Egemene kutsallık kisvesi altında bir otorite saglama çabalarından başka bir şey olmayan bu çabalar bir devlet kurucusu olan Muhammed'e de yakıştırılıyor. O zamanki sistemde bir egemen ancak tanrının oglu, yakını ya da elçisi oldugu takdirde itibar görebiliyor ve toplum ancak bu temelde biat edebiliyor.Eski Sümer motifinde göge yükselme, tanrılarla buluşma, gögün yedi kat olması ve tanrılarla buluşup itibar kazanma motifleri İslami miraçta da hemen hemen aynı temellerde bir araya getirilmiş. Yalnız burada hayvanlar farklı ve tanrıların yerini peygamberler almış.Bu mitos bize aynı zamanda eski geleneklerin daha sonraki toplum ve kültür biçimleri tarafından nasıl kabul edilip, biraz farklılaştırılarak ileriki nesillere aktarıldıgını da gösteriyor.Kutsal denilen hiç bir kitapta, Tanrının vahyi oldugu iddia edilen hiç bir kitapta o zamana kadar bilinmeyen yeni bir şey bulabilmek mümkün degil. Söylenen her sözün daha evvelki toplum/ kültür ve inanç biçimleri ile sıkı baglarını görebilmek mümkün. Ancak bu metinleri toplumların içerisinde bulundugu sosyo ekonomik koşullarla birlikte okumak gerekiyor. O zaman bu metinlerin yeni bir toplumsal sisteme geçişte ideoloji görevini üstlendigini ortaya koyabilmek için tanrıdan vahy almak gerekmiyor.

Tanrı Bu Şekilde Yasa Gönderirse

Bilindiği gibi Hz. Muhammed öldüğü zaman onlarca genç hanımı dul kalır. Mesela kendisi 60 yaşındayken Hayber'de ele geçirdiği 17 yaşındaki Safiye ile evlenir. 3 Yıl sonra Hz. Muhammed öldürülünce bu kadın 20 yaşında dul kalır; ölene dek de evlenemez. Yine Hz. Muhammed aynı yıl (60 yaşındayken) 25-30 yaşlarında olan Haris kızı Meymune ile evlenir. Bu da 3 yıl sonra dul kalır ve yaklaşık 50 yıl daha dul olarak yaşamını sürdürür. Hz.Muhammed 60 yaşında -aynı yıl içinde- üçüncü kez evlenir ve 20 yaşındaki Marya adındaki Habeşistanlı bir kızla hayatını birleştirir. (Habeşistan kralı bunu Hz. Muhammed'e cariye olarak hediye eder) Yine 60 yaşında iken Ebu Süfyan’ın kızı Ümmü Habibe ile evlenir. Bu şu demektir: Hz. Muhammed yıl içinde dört kez evlenir. Bu kadın da 33 yaşında iken Hz. Muhammed'in ölümü üzerine dul kalır ve ölene dek (40 yıl) evlenemez. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra eşlerinden -Halife Ömer'in kızı- Hafsa 28 yaşında dul kalır. Kur'an'daki yasak ayetleri nedeniyle evlenemez ve 45 yıl dul olarak yaşamaya devam eder. 18 Yaşında dul kalan Ayşe ise Hz. Muhammed'den sonra yaklaşık 50 yıl daha yaşar. Cahş kızı Zeynep de dul kalanlar arasında ve Muhammed'den sonra da dul olarak epeyce yaşar. Yine Sevde adındaki eşi yaklaşık 40 yıl dul olarak hayatını sürdürür... Burada örnekler çoğaltılabilir. Peki neden bunlar Hz. Muhammed'den sonra evlenemediler?Çünkü kendisi o kadar kıskançtı ki ölümünden sonra bile o gencecik hanımlarının evliliklerine, kendi oluşturduğu ayetlerle engel koymuştu da ondan! Bu konuda iki ayet var: Ahzab suresi 6. ayette, Hz. Muhammed'in eşlerinin müminlerin anneleri oldukları, 53. ayette de onun ölümünden sonra bile hanımlarının kesinlikle başkalarıyla evlenemeyecekleri hükmü var ve zaten onlar da bu ayetlerden dolayı evlenememişler... Burada şunu da eklemek isterim ki Kur'an'da Ahzab ve Tahrim surelerinde -özel olarak- Hz. Muhammed'in hanımlarına seslenilir. Ahzab 28. ayetten 34. ayete kadar, bir de 51, 55 ve 59. ayetler yine onlarla ilgilidir... Bu ayetlerde özetle şunlar vurgulanır: "Ey peygamber! Eşlerine söyle eğer niyetleri dünyalıksa gelin size boşanma bedellerini vereyim gidin/boş olun. Ama eğer Allah'ı, peygamberi ve ahiret yurdunu tercih ediyorsanız bilin ki Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükafat hazırlamıştır. Her kim sizden Allah ve Resülüne itaat ederse ve yararlı işler yaparsa ona mükafatının iki katını veririz ve ona cennette bol rızık hazırlamışızdır. (Tabii ki sözünü ettiği rızık mükafatı yalnız yiyecek; onlar için erkek huri yok! Onlar, varsa eğer böyle bir şey, yine Hz. Muhammed'le idare edecekler) Ey peygamber eşleri! Sizler normal kadınlar gibi değilsiniz. Takva sahibi olmak isterseniz yabancı erkeklere karşı çekici bir sesle konuşmayın. Evlerinizde oturun; açılıp saçılmayın. Bunları anlatmakla ben Allah olarak günahlarınızı gidermek ve sizi tertemiz tutmak isterim. Siz evlerinizde okunan Allah’ın ayet ve hikmetini dinleyin. Muhammed eşlerinden istediğini yanına alır, istediğini de geriye bırakır. (Yani gece hayatında istediğine gider; onlar için sıra yapmak zorunda değil. Bir de istediğini boşar, istediğini yanında bırakır) Boşadığı hanımlarından istediğini geri alabilir." Burada haklı olarak akla şu gelir: Tanrının kendi yasalarında benzer özel durumlardan söz etmesi hiç doğru değildir. Tersine onun tanrılığına gölge düşürür... Kaldı ki bu modern çağda artık tek eşli bir evlilik söz konusu. Bir de madem ki Hz.Muhammed'le eşleri de yaşamıyor; o zaman bu gibi özel ayetler Kur'an'dan çıkarılabilmeli... Niye dursun ki? Muhammed'in kıskançlığıyla ilgili olarak İslam tarihinden somut bir örnek vereyim: Eşlerinden Ümmü Seleme anlatıyor: "Ben ve Muhammed'in diğer eşlerinden Haris kızı Meymune, Muhammed’in yanında oturduğumuz bir sırada iki gözü de kör olan İbni Ümmü Mektum yanımıza geldi. Bunun üzerine Muhammed bize 'örtünün ona bakmayın' dedi. Biz de ona dedik ki bu adam kör, bizi görmüyor; dolayısıyla kendimizi örtmemize ne gerek var ki? O zaman Muhammed bize 'Adam kör ise sizin gözleriniz var' dedi"(1). Ama ne ilginçtir ki aynı Muhammed günün birinde bir dul bayanı aynı kör adama teslim eder. Kays kızı Fatma eşinden boşanır. Başka bir erkekle evlenebilmesi için Kur'an'a göre belli bir süre beklemek zorunluluğu vardır. (Bakara suresi, 234. ayet ki 4 ay 10 gün beklemek zorunda) Muhammed bu kadını az önce adı geçen kör adama teslim eder ve anılan süre bitene kadar da "Sende kalsın" der. (2) Pekii.. Eşlerinin yanında olduğu halde hanımlarını o adamın bulunduğu ortamdan uzaklaştırmayı ve örtünmelerini isteyen Muhammed niye aynı kişiye bir dul kadını uzun süreli teslim eder? 2010 Yılında hala bu gibi inançlarla uğraşmak gerçekten beni üzüyor. Ne yazık ki günümüzün gerçeği bu... Halâ kutsal diye bilinen kitapların tanrısal boyutlu olduğuna inananılıyor; hem de çoğunlukla...
1-) Kaynakça:a-)M.Sait Mübeyyez, Mevsuat’ü Hayat-i Sahabiyat, no: 716.b-)Prof. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte , 10/233c-)Kenz-ül Ummal, no: 13066d-)Tac, 5/243: Ebu Davud ve Tirmizi’den naklen..e-)Ebu Davud, Libas, no: 4112.f-)Tirmizi, Edeb: no: 2778) 2-)Kaynakça:a-)Müslim, Talak. No: 1480b-Ebu Davud, Talak. No: 2284-2291c-)Tirmizi. Nikah. No: 1135d-)İmam Malik, Muvatta. Talak.2/580e-)Nesai, Nikah,6/74f-)Tac, 2/364. Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace’den alıntı yaparak..g-)Prof.İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte,12/50h-)Seyyit Sabık, Fıkh-ü’s- Sünne: 2/486)

GÖRSEL

ÜÇLEME

Kahvede subay yok,
Bu nasıl iştir.
(C.SÜREYA)
ONLARA YASAKTI TÖRE ONLARA DA YASAKLADI YAZARA -ÇİZERE DE YASAKLANLANDI
Hükümet
Cemal Süreya
Bu hükümet
Pir Sultan'a pasaport vermiyor,
Onu anladık.
Yunus Emre'ye de
Basın kartı vermiyor,
Onu da anladık.
Ama bu hükümet
Ferman çıkarmış
Karacaoğlan'ı
Otobüse bindirtmiyor.

İŞTE GİDİYORUM

24 Haziran 2010 Perşembe

ATAM

A King in New York

A King in New York
King ve Cocuk arasında gecen bir Diyalog ( yer yer monolog :) )
K- Ne okuyorsun?
Ç...- Karl Marx.
K- Komünist misin?
Ç- Karl Marx okumak için komünist olmak mı gerekiyor?
K- Değerli bir cevap.
K- Komünist değilsen nesin peki?
Ç- Hiçbir şey.
K- Hiçbir şey mi?
Ç- Tüm iktidar modellerini reddediyorum.
K- Ama birisinin hükmetmesi şart.
Ç- Hükmetmek lafını tasvip etmiyorum.
K- O halde başkan diyelim.
Ç- Hükümet Başkanlığı politik güçtür. Ve politik güç halkı bastırmanın resmi adıdır.
K- Çıkarttığı dergi nedir?
Ö- Günlük olayların yorumu.
K- Genç bey, politika gereklidir.
Ç- Politika halkın itaat etmesi gereken kurallardır.
K- Bu ülkede kanunlar empoze edilmiyor hür vatandaşlar kabul ediyor.
Ç- Ülkeyi biraz gezerseniz öyle olmadığını anlarsınız.
K- Bitirmeme fırsat vermedin.
Ç- Herkes sıkı kontrol altında. Pasaport olmadan parmak oynatamazlar. İnsan haklarını ihlal ediyorlar. Politik despotların silahı gibiler. Onlar gibi düşünmüyorsan pasaportunu elinden alıyorlar. Ülkeden çıkabilmek hapisten kaçmaktan beter. Bir ülkeye girebilmek iğnenin gözünden geçebilmek kadar zor. Seyahat etme hürriyetim var mı?
K- Gayet tabi.
Ç- Pasaportum varsa.
K- Konuşmama izin ver.
Ç- Sadece pasaportu olan. Hayvanların pasaporta ihtiyacı var mı?
K- Bitti mi?
Ç- Bu atom sürati çağında, pasaportsuz insan ne ülkeden çıkabiliyor, ne de içeri girebiliyor.
K- Sus biraz, beni dinle.
Ç- Konuşma hürriyeti var mı?
K- Senden başkasına yok.
Ç- Hür teşebbüs?
K- Pasaporttan bahsediyoruz.
Ç- Monopoller çağındayız.
K- Şimdi lütfen sus.
Ç- Araba fabrikası kurup araba tröstüyle rekabet edebilir miyim?
K- Bir söz söyleyebilsem.
Ç- Bakkal açıp süper marketlerle rekabet edebilir miyim?
K- Sus artık.
Ç- Rekabet imkansız. Monopoller hür teşebbüsü tehdit ediyor. 60 yıl önceye kıyaslarsan.
K- Sen neredeydin 60 yıl önce?
DÇ- Büyük büyükbabasının gözündeki bir parıltıydı.
K- Tamam, bitirdin mi? Şimdi sıra bende. Ne kadar yanlış düşündüğünü anlatayım. İlk olarak......söyleyeceğimi unuttum.
Ç-Ya atom bombası? İnsanlığa atom enerjisi gerekirken atom bombası üretmek cürüm.
K- Beni suçlama. Ben atom bombasına karşıyım.
Ç- Medeniyeti yok edip hayata son vermek istiyorsun.Daha hala 19. yüzyılda yaşadığımızı düşünüyorsun.
K- Tahtımı atom bombasına karşı olduğum için kaybettim.
Ç- Senin gibiler atom bombasının her sorunu çözeceğini düşünüyor.
K- Çok bilmiş, beni dinle.
Ç- Bugün insanlarda çok güç var. Roma İmparatorluğu Sezar'ın katliyle çöktü. Niye? Çok güçten dolayı. Feodalite, Fransız Devrimi'yle yok oldu. Niye? Çok güçten dolayı. Bugün tüm dünya havaya uçacak. Niye? Çok güçten dolayı. Gücün tek bir elde toplanması hürriyetleri tehdit ediyor. Bireyleri aşağılıyor ve mağdur ediyor. Birey nerede?
K- Bilmem.
Ç- Terör onu yok etti çünkü o sevgi yerine nefret dolu. Medeniyetin kurtulması için iktidara karşı savaşmalıyız. İnsan şerefi ve barış sağlanana kadar.
K - KİNG (as charlie chaplin)
Ç - ÇOCUK (as micheal chaplin)
Ö - ÖĞRETMEN
DÇ- DİĞER ÇOCUK

ANLAYANA

SÖZ

Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir.
O bahçeye layık olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et.
Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür!
Xentius

23 Haziran 2010 Çarşamba

MEKSİKA KÖRFEZİ

Meksika Körfezinde durum vahim!!!

ÖNERİ

Gazi universitesinde olandan kimsenin haberi yok...

Gazi universitesinde olandan kimsenin haberi yok...
DAHA HALA TEHLİKENİN FARKINDA OLMAYANLARA
Kulaktan duyup hayretler içinde kalmıştım bir de buradan yayalım da herkes ibret için okusun. Eğitim camiası bununla çalkalanıyor; sadece eğitimciler bilmesin herkes öğrensin! Ankara Gazi Üniversitesi' nde 1.Ulusal Sınıf Öğretmenliği Kongresi yapıldı. Türkiye'nin değişik illerinden çok sayıda sınıf öğretmeni toplantıya ilgi göstererek Ankara'ya gitti. Kongrede bir çok tebliğ sunuldu.
Toplantı'nın ikinci günü 'Sınıf Öğretmeninin Özellikleri' başlıklı oturum yapılırken kürsüye BUCA EĞİTİM FAKÜLTESİ DEKANI Prof.Dr. Enver Tahir Rıza geliyor. ilköğretimin beş yılında tek ögretmenin 1.sınıftan 5. sınıfa kadar değişmeden görevini sürdürmesi etrafında tartışmalar yapılıyor. Prof. Dr. Enver Tahir Rıza sözlerine başlarken ''beş yılda tek öğretmenin aynı öğrencilerle birlikte olması, olumlu değil'' diyor. Sonra, ''bir de'' diyerek devam ediyor: ''-Cinsiyet sorunu var.'' (...???...!!!...???...) Herkes Enver Hoca'nın sözlerinin devamını nasıl getireceğini merakediyor. Hoca; ''biliyorsunuz, ülkemizde karma eğitim modeli uygulanıyor'' vurgusunu yaptıktan sonra, salonu dolduran yüzlerce kadın öğretmenin gözlerinin içine bakarak aynen şu cümleyi sarfediyor: ''-Hanım öğetmenler erkeklere iyi örnek olamazlar! '' Meslekte 35 yılını geride bırakmış olan hanım öğretmen Yücel Demirhan ''Artık bu kadarına dayanamam'' diyerek yerinden kalkıp salonun çıkış kapısına doğru yöneliyor. Arka sıralarda oturan kongrenin organizasyonunu yapan hocalara dönerek ''bu toplantıyı protesto ediyorum'' diyor, arkasından ekliyor: ''-Ben ona örnek olamazsam, o da bana örnek olamaz! '' Demirhan'ın ardından toplantıya katılan istanbul Doğuş Lisesi öğretmenleri, Bahçeşehir öğretmenleri ve Alev Okulları öğretmenleri salonu terk ediyor.
Cumhuriyet'in ilanından 83 yıl sonra BAĞDAT ÜNİVERSİTESİ ÇIKIŞLI BİR AKADEMİSYEN eğitimci, kadın öğretmenler ile erkek öğrenciler arasına derin bir kama sokmak cesaretini gösteriyor. Üstelik bunu kadın öğretmenleri aşağılalayarak yapabiliyor. Bu skandal, kapalı kapılar ardında sessizlikle geçiştiriliyor.
Asil onemli olan ve memleketi temelinden yikan, halkini esir eden, icerdeki cephenin suskunlugudur.

MSN GELEN

OLAĞANÜSTÜ HÂL Mİ DEDİNİZ, NEREDE?
Yıllardır yırtınıp durdum “memleket paramparça olacak” diye… Oyun çok âşikâr ve merhametsizce oynanıyor. Zâten emperyalizmin, kolonializmin (bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Colonialism veya http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%B6m%C3%BCrgecilik) merhameti olmaz. Kolonializm için Türk Dil Kurumu (TDK) kolonyalizm demiş, okuma özürlü çoğunluğumuz bunu “kolonya tutkunluğu” sanacağı için, ben kolonializm demeyi tercih ediyorum. Emperyalizm (bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Imperialism veya http://tr.wikipedia.org/wiki/Emperyalizm) ile kolonializm aynı iblisin iki çehresi: Biri emperyalizm (Lâtince imperium’dan) müstevlîlik (ânında sözlük: yayılıp istilâ etme) demektir ve şu komponentleri vardır: 1) Bir ülkenin topraklarını genişletmesi, 2) Bir milletin veya toplumun başka bir ulusu veya toplumu vergiye bağlaması, 3) Bir milletin veya toplumun başka bir ulus veya toplumun topraklarındaki kaynaklarından yararlanması, 4) Bir ülkenin veya toplumun başka bir bölgeye kendi kültürünü yayması ve oranın halkını köle olarak kullanması. Öbürü müstemlekecilik (kolonializm, sömürgecilik)… Sömürgeciler genellikle sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına el, iş gücüne, pazarlarına el koyar ve aynı zamanda sömürgeleri altındaki halkın sosyokültürel, dinî değerlerine baskı uygularlar. Sömürgecilik ile emperyalizm kimi zaman birbirleri yerine kullanılan terimler olmakla birlikte emperyalizm, şeklî olduğu kadar şeklî olmayan alanlarda da kontrolün hâkim gücün elinde bulunduğunu durumlarda kullanılmaktadır. Sömürgecilik terimi aynı zamanda bu sistemi meşrûlaştırmak veya yaymak için kullanılan bir dizi inanca da işaret etmektedir, zira sömürgeciler kendilerinin sömürdükleri insanlardan daha üstün olduklarına inanırlar. Sömürdükleri insanları gelişmemiş toplumlardan seçerler. Dünya bu sömürgecileri, gelişmemiş toplumları refaha kavuşturmak ve gelişmelerinde katkıda bulunmak amacıyla baskı altında tuttukları şeklinde idrak eder veya öyle idrak edilmesi sağlanır. Bir bakıma iyimserlik havası estirilir. Sözde bilimsel teorilerle de desteklenmeye çalışılan bu tip inançlar daha çok 19. Yüzyıl’da Avrupa’da yayılmış ve Avrupalılar’ın bütün dünyada sömürgeci güç olarak yayılmasının da sözde meşrû(!) dayanağı olmuştur. Avrupa sömürgeciliği kabaca iki büyük dalgaya ayrılabilir. İlki keşiflerle başlamış ikincisi de 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısında başlayan dönemidir… Farklı sömürgecilik tipleri vardır. Sömürgecilerin büyük kentlerdeki halkları sömürdükleri topraklara taşıdıkları tipe örnek ABG’nin ilk on üç eyâleti, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Arjantin ve Sovyet döneminde Sibirya’da gerçekleştirilmiştir. Sömürgeciler sömürdükleri topraklardaki yerli halkı kontrol etmesi veya güçle tehdit etmesi için İngilizler’in Hindistan’da, Mısır’da, Hollandalılar’ın Uzakdoğu’da ve Japonlar’ın sömürge imparatorluklarında yaptıkları gibi yöneticiler atarlar. Bâzen Lâtin Amerika ülkelerinde olduğu gibi sömürgeci gücün kendi topraklarından getirdiği halklar yerli halklarla karışır, bâzen de -ki çoğunlukla olan budur, Fransa’nın yönetimi altındaki Cezayir’de veya Güney Rodezya’da olduğu gibi, ırken ayrı topluluklar hâlinde yaşamaya devam ederler. Bir başka türde de Barbados, Saint-Domingue ve Jamaika gibi ülkelerdeki geniş çiftliklere (plantasyon) beyaz sömürgeciler siyah köleler getirerek çalıştırırlar. Bir diğer sömürge türünde ise sömürgenin asıl amacı bölgenin daha geniş bir şekilde kolonize edilmesi değil ticarettir.
***
Jenosit yâni soykırım nedir, onu da hatırlayalım (http://www.keremdoksat.com/2006/09/01/soykirim/) mekânından: SOYKIRIM (JENOSİT), ırk, din, dil ve kültür gibi belli özelliklere sâhip toplulukların veya grupların açık biçimde yok edilmesidir. Çeşitli biçimleri vardır. Bunlar: 1. Fiziksel jenosit: İnsan vücudunun yok edilmesidir. Son yüzyılda toplulukların toptan yok edilmesi biçiminde görülmüştür. 1945 yılında kurulan uluslararası Nurenberg Mahkemesi Alman savaş suçlularına jenosit suçuyla yargılayıp, mahkûm etmiştir. 2. Biyolojik jenosit: Zorunlu kısırlaştırma yoluyla bir ırkın çoğalmasını önlemek, âileleri parçalamak, belli grup üyelerinin birbirleriyle evlenmelerini önlemektir. 3. Kültürel jenosit: Düşünce adamlarını elimine etmek, okul, müze, kütüphâne, kulüp, tapınak ve benzeri kurumları yok etmektir. Amerika’yı istilâ etmek için giden müstevliler kıt’anın esas sâhibi olan “Kızılderililer’i” hem savaşlarla öldürüp, hem de tek hayat kaynakları olan bufaloları büyük sürüler hâlinde uçurumlardan aşağı yuvarlatıp soylarını tüketerek 70.000.000 (yetmiş milyon) kişiyi katletmişlerdir. Bufalo, Kızılderili’nin etiyle, derisiyle, boynuzuyla… her şeyiyle tek yaşama kaynağı idi. Bugün hayatta kalan pek az gerçek Amerikan Kızılderilileri’nde ise %100′e varan depresyon, alkolizm ve bunlara bağlı ölümler söz konusudur; uranyum işinde çalıştırılırlar. Yâni günümüzde dünyaya demokrasi getirmekle (!) meşgûl olan Bush ve çetesinin dedelerinin yazdığı tarih bütün jenosit türlerini muhtevî, hâttâ aşan bir mâhiyet taşımaktadır. Günümüzde ise Türkiye’de her üçü artarak Türkler’e uygulanmaktadır. Doğum kontrolü sâdece Türk bölgelerinde yapılmakta, Kürtler’in çoğalması ise teşvik edilmektedir. Terör hâdiselerinde on binlerce insanımız vefat etmiştir. Türk kültürü ise alenen Kürtleştirilmektedir. Sürekli pompalanan ve bütün televizyonlarda devamlı program yapan sözüm ona san’atçıların alayı Kürt’tür. Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilk büyük amacı Büyük Kürdistan’ın kurulmasıdır. Bunu anlamak için biraz gazete televizyon seyretmek, biraz olup bitene bakmak kifâyet eder; fazla zekâya gerek yok! Yapan kim? Türkler’i ve mensup oldukları İslâm’ı en büyük belâ olarak gören bütün Batı âlemi. Diğer İslâm ülkeleri (İran hâriç) zâten kucaklarında olduğu için, bütün plânlar bizim üzerimize müteveccihtir; İran için de bizi kullanmak istemektedirler. Bu arada bütün millî servetimiz “Küreselleşme” ve “AB’ye girme” yutturmacalarıyla tarihî düşmanlarımızın eline verilmektedir. Bu komplo teorisi filân değildir. Adamlar artık çok alenî oynuyorlar oyunlarını; bir anda müthiş bir Kürdofili ile akın akın Güneydoğu’ya gelmekteler. Kör bile görür, yeter ki görmek istesin. Millî reflekslerimiz söndürülüyor. Büyük medya beyinleri dehşet, vahşet ve paparazzilerle afyonluyor. Türk askerinin kafasına geçirilen çuvalı unutturmak için dev bir bütçe ve uluslararası katılımla alelacele çekilen hayâlî bir “Kurtlar Vâdisi-Irak” filmiyle sanki gerçekmişçesine intikam aldığımız zannettirilmek isteniyor. O kadar trajikomik ki, gala gecesinde dâvetlileri Amerikan Askeri kılığında adamlar karşılıyor. Bu hazin senaryodan bizim cenahta nem’alanan da -ne hazindir ki- bir Türk holding patronudur. Peki, benim sevgili Kürt kardeşlerim sanıyorlar mı ki bu toprakları onlara bırakırlar? Tabii ki hayır! Henüz feodal kabileler topluluğu aşamasını aşamamış, tek bir lisana bile sâhip olmayan Kürtler’i kullanıp Türk belâsından (!) kurtulduktan sonra, onları kukla gibi kullanıp, işleri bitince de posayı atar gibi harcarlar. Tıpkı Kızılderililer’e yaptıkları gibi! Ne hazin ki, artık zafer süngünün de ucunda değil; bilgi, bilim ve teknolojide. Kardeşlerim, uyanık ve dikkatli olalım. Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün sâyesinde kurulan son hür ve bağımsız Türk devletini kurda kuşa yem ettirmeyelim. Gün o gündür. Askerliğe, mesleğimize intisap ederken ettiğimiz yemini hatırlayalım. Sağcımızla, solcumuzla, Kürtlük de dâhil her türlü etnik mensubiyetimizle, Büyük Önder’in söylediği “kültürel milliyetçilik” düsturu altında toplanalım. Neydi o? “Ne mutlu Türk’üm diyene“. Anneannesi yarım kan Çerkez, babaannesi Etiler’e dayanan, soyadı Rumca ama öz be öz Türk olan Mehmet Kerem Doksat
***
Artık dananın kuyruğunun kopacağı noktadayız. Radikal (kökten) dincilerle radikal Komünistler veya Diyalektik Materyalistler hep el ele vermişlerdir. Çünkü hepsinin ütopyasında “kendilerinin” nâmütenâhî ve ezelî saadete kavuşacakları bir cennet, günahkâr olan “ötekilerin” ise ebediyen azap çekerek mahvolacakları bir cehennem vaâdi vardır. Bu sebeple de emperyalistlerin (müstevlîlerin) ve kolonialistlerin (müstemlekecilerin) amaçlarına kolayca âlet olurlar, maşa olarak kullanılırlar… Türkiye’de başlatılan kültürel jenosite, artık biyolojik jenosit de eklenmiş, eklemlenmiştir. Türkiye hızla Kürdiyeleştirilmektedir ve bu ülkede yaşayan diğer etnik yâhut millî unsurların mensupları da sürekli olarak memleketin dekompoze olup parçalanmasına hizmet etmektedirler. Bakın, BDP’nin 19 ve 20 Haziran tarihlerinde, yâni Türkiye’nin dikkati Şemdinli’deyken Diyarbakır’da yaptığı İl Genel Meclisi Başkanları ve Belediye Başkanları toplantısında ne oluyor: BDP, Doğu ve Güneydoğu’da elinde bulunan belediyeleri “özerkleştirmek” için mücadele kararı aldı. Yâni “siyasî yetkiyi halka devretmek” adı altında, bir tür ikili iktidar modelinin ilk aşaması olarak, belediyeler üzerinde İçişleri Bakanlığı yetki ve otoritesini reddetmeye hazırlanıyorlar. Ertesi gün İstanbul Halkalı’da, askerî personeli taşıyan servis otobüsünün geçişi sırasında bomba patlaması sonucu 3 asker şehit oluyor, 1 genç kız da hayatını kaybediyor. Gümüşhâne’nin Kelkit ilçesi kırsalında güvenlik güçleri ile teröristler arasında çıkan çatışmada 2 terörist etkisiz hâle getiriliyor, 1 terörist yaralı yakalanıyor. Diyarbakır’ın Silvan ilçesindeki Bağdere Jandarma Karakoluna PKK üyelerince açılan tâciz ateşi sonrası çıkan çatışmada 1 er şehit oluyor, 1 er yaralanıyor, 4 terörist ise ölü ele geçiriliyor. Cumhurbaşkanı Gül, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu Çankaya Köşkü’ne dâvet ediyor. Hâlâ Kürtleşmiş Alevî mi yoksa Türk Alevîsi mi olduğu meçhûl olan Turkish Gandhi, yurt gezilerini sürdürdüğünü ve pazartesi günü Gaziantep’ten Adıyaman’a geçeceğini belirterek, randevu günü Ankara’da olamayacağını, Köşk’teki görüşmenin pazartesinden sonra gerçekleşebileceğini bildiriyor. Yâni ana muhalefet partisi liderinin bu olaylar umurunda değil, en azından bu intıbâ doğuyor! Zâten TRT’nin dergisi Tele VİZYON’da bakın ne neşrediliyor: TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’in kurum adına sâhibi olarak göründüğü derginin Yazı İşleri Müdürü Hüseyin Keten imzalı “Gandi Kemal: Türk solunun yeni umudu mu?” başlıklı yazıda, Kılıçdaroğlu’nun geçmişiyle ilgili ince ayrıntılar kaleme alınıyor ve “Kılıçdaroğlu Âilesi, Dersim’de Cebeligiller olarak tanınıyor. Bu sülale, Kureyşan Aşireti’ne bağlı ve Dersim İsyanı’na katılmış” diye ilâve ediliyor. Demek ki bu Turkish Gandhi Kürtleşmiş Türkler’den. Pennsylvania’ya şükran… Türkiye’de geçen yıl açılan toplam 143 kuyudan 53’ünde petrol, 30’unda doğal gaz bulunuyor. Kuyulardan 33′ü kuru çıkarken, 27 kuyuda ise çalışmalar sürdürülüyor.
***
Hadi, şimdi bulmacanın parçalarını bir araya getirelim: Türkiye yer altı ve üstü kaynakları açısından işlenmemiş bir cevher hâlindedir. Petrolün yanı sıra, Bor da buna dâhildir. Önümüzdeki aylarda bütün Türkiye’de Kürt ayaklanmaları başlayacaktır. Bunlara bütün radikal (köktenci) unsurlar da iştirak edecektir (Radikal [kökten] dincilerle radikal Komünistler veya Diyalektik Materyalistler hep el ele vermişlerdir) sözlerimi hatırlayınız! Eli kolu bağlanmış ve itibârı zedelenmiş TSK bunlarla başa çıkmakta yeterli olamayacaktır. Fethullahçılar ve Nakşibendîler’den müteşekkil polis gücü de nâçar kalacaktır. İç hârp başlayacaktır. Kimin kiminle, niçin ve neden dövüştüğünün belli olmadığı mahşerî bir ortam doğacaktır. Bunlardan birkaçı Batı’dan yardım isteyecektir. Belki HAARP teknolojisiyle beklenen deprem de ilâhî(!) bir şekilde buna eklenecektir (bkz. http://www.haarp.alaska.edu/ ve http://en.wikipedia.org/wiki/High_Frequency_Active_Auroral_Research_Program). İşte, emperyalistler ve kolonialistler de “demokrasi, barış ve adalet getirmek üzere” ülkemize askerî harekât başlatacaklardır. İlk olarak da, aynen Irak’a “demokrasi, barış ve adalet getirirken yaptıkları gibi”, nüfus kayıtlarını tahrip ve tahrif edeceklerdir ve Türk’lerin kayıtlarını berhava edeceklerdir.
***
Senelerdir “Türkiye çapında Olağanüstü Hâl ilân edelim, bir Millî Mutabakât Hükûmeti kurulsun ve her kurum ne gerekiyorsa onu yapsın” diye çırpındım. Söylediklerim büyük medyada da, internette de dalga dalga yayıldı ama bol memetik mutasyona uğrayarak! Faşist, kafatasçı, Yetersiz Ülkücü, güvenilmez takıyyeci Atatürkçü, Nazi, Sabetaycı, Siyonist -sıkı durun- Gizli Komünist… ilân edildim. Şimdi kalkmış Milliyetçi Hareketsizlik Partisi’nin belâgat ve hitabet ustası genel başkanı bunu Güneydoğu için söylüyor. Bu bile oyunun parçası… Allah bilir bunları söylemeden önce Devletlû ile telefonlaşmışlardır dahi… Sâdece Güneydoğu’da ilân edilecek her türlü seferberlik, bölücülüğe ve bölünmeye ancak hizmet eder! Üniversitede ekonomi tahsil etmiş, 1968’den beri fiilen siyasetin içinde bulunan bu zât bu çok basit hakikati göremez mi?
***
Yâhu, nedense hep karşıma o büyük adamın, Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün şu meşhur sözleri geliyor: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün bir vatandır”! Fakirin gücü, bunları yazıp yedi düvele yollamaktan ibâret. Atatürkkoid değilim ki!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 22 Haziran 2010 Salı

HAYAT DERSİ

40 yaşında erkek arkadaşlar o akşam nerede yemek yiyeceklerini tartışıyorlarmış. Sonunda Gausthof zum Lowen lokantasında buluşmaya karar vermişler, nedenleri Helga adlı garsonun mini etek giymesi ve bacaklarının çok güzel olmasıymış.
10 yıl sonra, 50 yaşına geldiklerinde aynı konuyu tartışmışlar ve Gausthof zum Lowen lokantasında buluşmaya karar vermişler, nedenleri lokantanın yemeklerinin güzel ve zengin bir şarap kavına sahip olmasıymış.
10 yıl sonra, 60 yaşına geldiklerinde aynı konuyu tartışmışlar ve Gausthof zum Lowen lokantasında buluşmaya karar vermişler, nedenleri lokantanın sessiz ve sakin olmasıymış.
10 yıl sonra, 70 yaşına geldiklerinde aynı konuyu tartışmışlar ve Gausthof zum Lowen lokantasında buluşmaya karar vermişler, nedenleri lokantanın tekerlekli sandalyeler için uygun olması ve asansörünün bulunmasıymış.
Bir 10 yıl daha geçmiş, 80 yaşına gelmiş ve tekrar buluşup yemek yemeye karar verdiklerinde yine Gausthof zum Lowen lokantasında buluşmaya karar vermişler, bu kez nedenleri lokantaya daha once hiç gitmedikleri ve yeni bir mekan tanıma arzularıymış.

YORUM YOK

22 Haziran 2010 Salı

İLHAN SELÇUK'TAN

Her insanın penceresi kendine benzer. Atatürkçülerin penceresindeki mimaride devrimlerin çizgileri vardır. Atatürk devrimlerinin Türkiye’ye açtığı penecerede ne ahşap ev pencerelerindeki kafesler, ne saray pencerelerindeki ağır perdeler, ne konak pencerelerindeki pancurlar, ne tapınak pencerelerindeki vitraylar vardır...Atatürk’ün Türkiye’ye açtığı pencereden ışık düpedüz girer... Aklın ışığı!...
İLHAN SELÇUK
No Pasaran !