BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi
Kaynak: Marksist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kaynak: Marksist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2010 Çarşamba

6-7 EYLÜL


6-7 Eylül Olayları: Azınlıkları Tasfiye Hareketi


1955’in 6 Eylülü. Başta İstanbul olmak üzere, İzmir ve Adalar’da Rumlara ve diğer gayrimüslimlere karşı büyük bir linç ve yağma hareketi gerçekleşti. İki gün boyunca devam eden olaylarda birçok gayrimüslim yaralanırken, yaşamını yitirenler oldu. Maddi hasar ise çok büyük boyutlardaydı. Kalabalık güruhun önüne çıkan tüm dükkânlar, kiliseler yağmalanmıştı. Devletin kolluk kuvvetleri önceden haberdar oldukları halde herhangi bir müdahalede bulunmadan olayları izlemekle yetindiler. Olayların ardından birçok Rum ve gayrimüslim, sahip oldukları her şeyi geride bırakarak yaşadıkları alanları terk etmek zorunda kaldılar. Olayların tarihsel gelişimi, eski despotik devlet geleneği üzerinde yükselen yapının yeni sahiplerinin sınıfsal ihtiyaçlarıyla örtüşmekteydi.

Kapitalist üretim ilişkilerinin yeni yeni nüfuz etmeye başladığı Osmanlı devletinin son dönemine kadar, ticaret, ağırlıklı olarak gayrimüslim tebaanın eliyle yürüyordu. Bu olgu TC’nin kuruluş yıllarında da varlığını sürdürecekti. Lozan Konferansıyla “azınlık” statüsü verilen Rumlara ve diğer gayrimüslimlere, yeni gelişmekte olan Türk burjuvazisi bir taraftan gıpta bir taraftan da açgözlü bir kinle bakıyordu. Bu “azınlıklar”ın burjuva kesimlerinin sahip olduğu servet ve mülkiyete çeşitli biçimlerde el koyma girişimleri en açık ifadesini aslında daha II. Dünya Savaşı sırasında yürürlüğe konulan Varlık Vergisi ile bulmuştu.

TC devletinin kuruluşundan itibaren siyasal yaşama damgasını vuracak olan kesim Osmanlı’dan sarkan sivil-asker bürokrasi olacaktı. Burjuvalaşma öncelikli olarak bu bürokratik elit kesimde ve onun eliyle gerçekleşecekti. Bir taraftan M. Kemal, Türk burjuvazisine “zenginleşin” diye seslenirken, öte taraftan, kimi uygulamalarla gayrimüslimlerin elinde yoğunlaşan sermayenin, Türk burjuvazisine akışı amaçlanıyordu. Bu tarihlerde, İT (İttihat ve Terakki) çizgisinin takipçisi olan CHP tarafından hazırlanan “Azınlıklar Raporu”nun Rumlarla ilgili bölümünde şu ifadeler yer almaktaydı: “Anadolu’da bugün Rum yok denecek kadar azdır. Hiçbir yerde ilerde bir tehlike teşkil edecek durumda değildir. Binaenaleyh Rumlar için esaslı tedbir alınması gereken yerimiz İstanbul’dur. Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin (500.) yıl dönümüne kadar İstanbul’u tek Rumsuz hale getirmektir.”

Türk egemenlerinin bu hedeflerine iki yıl gecikmeyle de olsa ulaşmalarına vesile olan, 6-7 Eylül Olaylarıdır. Osmanlı’nın son döneminde “İT iktidarının, devleti kurtarmanın temel bir yönü olarak, milli bir burjuvazi yaratmayı kendine hedef koyması, azınlıkların mülksüzleştirilmeleri yolunda önemli bir dönemeç noktasıydı.”[2] Aynı amaçla 1915’te gerçekleştirilen Ermeni Soykırımı ile 1924’teki nüfus mübadelesi, bu İT misyonunu tamamlamak için yeterli olmamıştı. Ardından 1942-44 arasında getirilen Varlık Vergisi de, çok önemli bir adım teşkil etmekle birlikte kâfi görülmedi. Osmanlı’nın son döneminden bu mirası devralan yeni Türk devletinde, 6-7 Eylül Olayları Türk burjuvazisinin amacına ulaşmasında yeni dönemeç noktasını oluşturdu.

Olayların gelişimi

Olayların patlak vermesine zemin hazırlayan etken, Kıbrıs’ta İngiliz sömürgeciliğine karşı Rumların başlattıkları bağımsızlık mücadelesiyle hâsıl olan Kıbrıs sorunu idi. Bu yıllarda uluslararası arenada, 2. Dünya Savaşının bitimiyle yeni siyasal dengeler kurulmaya başlanmıştı. Harabeye dönmüş Avrupa ülkelerinde ABD’nin de desteğiyle hızlı bir kapitalist gelişme dönemi yaşanmaktaydı. 1955’e kadar Türk devletinin gündeminde olmayan Kıbrıs sorunu, ilk defa olarak 50’li yılların başında, Rumların İngiliz sömürgeciliğine karşı bağımsızlık mücadelesini yükseltmeleriyle TC’nin ilgi alanına girdi. Kıbrıs stratejik açıdan Ortadoğu’da hem petrol bölgelerine hem de bölgedeki karışıklıklara yakınlığı nedeniyle İngiltere’nin kolayca vazgeçemeyeceği bir konumda bulunuyordu.

İngiltere bir kere daha, adada bağımsızlık mücadelesini yükselten Rumlara karşı sayıları daha az olan Türkleri harekete geçirdi[3]. Her iki kesimde de yükselen milliyetçilik, iki ulusun bir arada yaşamasını zorlaştırmaya başlarken, İngiltere, böylelikle vücut bulacak Rum-Türk çatışmasından istifade edip adadaki varlığını meşrulaştırma yoluna gidecekti. 1955 yılına gelindiğinde, Yunanistan’la birleşmeyi (ENOSİS) savunan EOKA (Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü) kuruldu. Türk tarafında da benzeri şekilde, Özel Harp Dairesi tarafından Volkan ve Dokuz Eylül isimli milliyetçi Türk örgütleri kuruldu. Kıbrıs sorununun bu merhaleye varmasını takip eden süreçte, TC devleti, Kıbrıs sorunu diye bir sorunun olmadığını, adanın zaten İngiltere’ye ait olduğunu, statükonun devamından yana olduğunu ifade etmekte idi. Yunanistan 1954’te Birleşmiş Milletler’e, Kıbrıs’ın “kendi kaderini tayin hakkını” kullanıp bağımsızlığını ilan etmesi önerisinde bulunmuştu. Yunanistan’ın bu istemine şiddetle karşı çıkan Türkiye’ye göre, İngiltere adadan çekilecekse Kıbrıs Türkiye’ye bırakılmalıydı.

Adadaki gerilimin artması üzerine, İngiltere, Londra’da, Yunanistan ve Türkiye’nin katıldığı, 27 Ağustostan 7 Eylüle kadar sürecek bir konferans gerçekleştirdi. Konferansın başlamasından kısa bir süre önce dönemin Başbakanı Adnan Menderes, “Kıbrıs’taki kardeşlerimizin yakın günlerde umumi bir tecavüz tehlikesi karşısında bulunduğu”nu söylüyordu. Menderes, İstanbul Liman Lokantası’nda yaptığı konuşmada, 28 Ağustos tarihinde Türk azınlığa karşı “gerçekleştirileceğini duydukları”[4] katliama karşı Kıbrıslı Rumları ve Yunanistan’ı uyarıyordu. Bu sıralarda, Türkiye’de, Demokrat Parti’nin desteğiyle kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) ile İstanbul Yüksek Okullar Talebe Birliği (İYOTB) gibi örgütler yaptıkları çağrılarla azınlıklara karşı şovenist bir dalganın zeminini döşemekteydiler.

1950’deki seçimlerle muhalefet partisi konumuna düşmüş olan CHP de bu şoven dalganın yayılmasında ve olayların örgütlenmesinde faal bir rol oynadı. O yıl yayınlanan Ulus gazetesinin 2 Temmuz tarihli nüshasında CHP Gençlik Kollarının, Kıbrıs’ın Türkiye dışında başka bir devlet tarafından ilhak edilemeyeceğini, “sadece bir Türk gönüllüler alayının bile, değil Kıbrıs’a, Batı Trakya hatta bütün Yunanistan’a Türk sancağı dikecek gücü olduğu”nu vurgulayan açıklamaları yer alıyordu.

Londra’da görüşmelerin başlamasıyla beraber, Türkiye’yi temsil eden Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Ağustos ayı sonunda büyükelçilikten Ankara’ya çektiği şifreli bir telgrafta, Rumların lehine görünen dengeleri Türkler lehine değiştirecek bir şeylerin “orada” (Türkiye’de) yapılması gerektiğini bildiriyordu. Konferansın son günlerine gelinirken, 4 Eylülde Kıbrıslı Türkler Londra’da bir gösteri düzenlediler. 5 Eylülde Taksim’de toplanan kalabalık da, kitlesel bir gövde gösterisi gerçekleştirdi. Bu sırada şehrin dışında yoğun bir hareketlilik yaşanmakta, “İstanbul’u gezmek” üzere kamyonlara ve trenlere doldurulan ve çoğunluğu bilinçleri milliyetçilikle zehirlenmiş yoksullardan oluşan kalabalık bir güruh İstanbul’a doğru getirilmekteydi. İyice gerilen ortamda olayları ateşleyen kıvılcım, ertesi gün saat 13:00’da devlet radyosundan duyurulan, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalı saldırıya uğradığı haberiydi. Dönemin istihbarat örgütü MAH’ın hizmetinde çalışan İstanbul Ekspres gazetesi aynı gün öğleden sonra yaptığı ikinci baskıda, olayı manşetten duyurarak haberin yayılmasını sağladı. Normalde 20-30 bin civarında tiraj yapan gazetenin ikinci baskısı, o dönemin teknik koşullarında hiç de kolay olmayan bir sayıda, 290 bin adet basılmıştı. Gazetenin dağıtımından hemen sonra KTC ve İYOTB’nin yönlendirdiği kalabalık güruh, akşam saatlerinde, kamyonlarla dağıtılan ve hepsi tek tip olan sopa, balta ve kazma gibi aletlerle Taksim’de toplanıp İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçtiler. Daha evvelden Rumlara ait olduğu tespit edilerek duvarları kırmızı haçlarla işaretlenmiş, tabelâsı yabancı dille yazılmış, Tünel’e kadar uzanan güzergâhta bulunan tüm mekânlar yağmalandı. Ev ve işyerlerine giren güruh içerisinden kimi yağmacılar “cana zarar verilmeyecek, sadece mala zarar verilecek” diye bağırıyorlardı. Kimi dükkân sahipleri yağmadan kurtulacakları düşüncesiyle vitrinlerine Atatürk’ün büstünü ve Türk bayrağını koymuşlardı.

İstanbul’un 52 yerinde, İzmir’de ve adalarda aynı anda gerçekleştirilen yağmalarla çok sayıda tarihsel yapı harabeye çevrildi. Yağmalanan bölgelerde yollar boydan boya kırılıp dökülmüş eşyalarla doluydu. Rumların mezarlarına dahi saldırılarak kemikler sokaklara saçılmış, yeni defnedilen cesetler parçalanmıştı. O dönem kendi evi de yağmalanan DP İstanbul milletvekili Aleksandros Haçopulos 12 Eylülde mecliste yaptığı konuşmasında, Büyük Ada’ya motorlarla gelen yaklaşık 300 kişilik bir grubun, polisin gözü önünde Rumlara ait ev ve işyerlerini tahrip ettikten sonra adadan ayrıldıklarını anlatır. Olayların patlak vereceğinden haberli olan ordu birlikleri ve polis, Rumların yoğun yaşadıkları yerlerde hazırlıklı olmalarına rağmen yağmacı kalabalığa herhangi bir müdahalede bulunmadılar. Kimi üniformalı polisler de yağmaya katılmıştı. Hatta yağmacılar tankları birer kürsü olarak kullanmışlardı.

İlk gün, gelişen ve yayılan olaylara dair hükümetten herhangi bir açıklama yapılmadı. Gece yarısı sıkıyönetim ilan edildiği duyuruldu. Ancak sabahın erken saatlerinde sıkıyönetim kaldırıldı. İkinci günün akşamı tekrar sıkıyönetim ilan edildi. Ordu olayları izledikten sonra ikinci günün sonunda kalabalığa müdahale edip dağıttı ve olaylara son verdi.

Olayların bilançosu çok ağır oldu. 7 Eylülde İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildiğinde, ardında pek çok yaralı bırakmıştı ve maddi hasar çok ağırdı. Mahkeme kayıtlarına dayandırılarak verilen sayılara göre, 4214 ev, aralarında 21 fabrikanın bulunduğu 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 azınlık okulu, 5 spor kulübü, 2 mezarlık tahrip edilmişti. Saldırılar sırasında tecavüz olayları da yaşanmıştı. İzmir’de ise 14 ev, 6 dükkân, 1 pansiyon, Yunan Konsolosluğu, Katolik Kilisesi, Fuar’daki Yunan pavyonu ve İngiliz Kültürevi tahrip edildi. Dönemin İzmir gazeteleri 7 kişinin ağır, 50 kişinin hafif yaralı olduğunu yazıyordu.

İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa istasyonuna geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi).[5]

Kaynaklara göre, olaylardan sonra İstanbul’da 5104, İzmir’de 424, Ankara’da ise 171 kişi tutuklanmıştı. Ne var ki bunların çok büyük bir kısmı bir süre sonra serbest bırakıldı ve ceza alanlar küçük bir azınlığı oluşturdu.

Olayların hemen ardından basında önce, “halkın duygusal tepkisi”, “milli galeyan” gibi ifadeler yer alırken kısa bir süre sonra ağız değiştirilerek, hiçbir delile dayanmadan “komünistler” günah keçisi ilan edildi. Emniyetteki dosyada adı yer alan elli solcu aydın tutuklandı. Aceleyle hazırlanmış suçlular listesinde çok önceden ölmüş olanlar ve askerliğini yapmakta olanlar da vardı! Aydınlar 5 ay cezaevinde tutulduktan sonra beraat ettiler.

Sıkıyönetim komutanı Nurettin Aknoz, tutuklanan solculara ne yapılacağı sorulduğunda “İstanbul’u yaktıran o heriflerdir. Hepsine müstahak oldukları cezayı verdireceğim. 10-15’ini sallandıracağım, geri kalanını da 25’er, 30’ar yılla zindanda çürüteceğim” yanıtını vermişti. Aknoz’un talimatına göre, olayların “komünistler dışında” birileri tarafından yapıldığını yazan gazeteler kapatılacaktı. Ancak olayların sorumluluğunu solculara yıkma fikrini danışmak üzere ABD’den getirtilen uzman, yaptığı araştırmadan sonra “komünist parmağı” görüşünü doğrulamayacak, bu kadar güçlü olmaları durumunda komünistlerin etrafı tahrip edeceklerine ihtilal yapmayı yeğleyeceklerini söyleyecekti. Olayların yaşandığı günlerde İstanbul’da gerçekleştirilmekte olan uluslararası toplantıları izlemek üzere gelen çok sayıda yabancı gazeteci, olayları dünya basınına aktarmışlardı. Bu toplantıların en önemlileri, “IMF ve Dünya Bankası toplantısı”, “Uluslararası Kriminoloji-Polis Konferansı” ve “10. Bizans Tetkikleri Kongresi” idi. Tutuklanan solcu aydınlardan biri olan Aziz Nesin, bir röportajında, olayların dünya basınına yansıması sayesinde ipten döndüklerini anlatacaktı.

Burjuva devlet Yassıada Duruşmalarında kendini aklıyor...

27 Mayıs 1960’ta ordunun darbeyle yönetime el koymasının ardından gerçekleştirilen Yassıada Duruşmalarıyla olaylar tümüyle Menderes hükümetinin üzerine yıkıldı. Duruşmalarda ortaya çıkanlarla olayların baştan sona planlı bir şekilde yürütüldüğü ifşa edilecek, ancak devletin oynadığı asli rol tamamen hükümete yıkılarak Türkiye Cumhuriyeti devleti aklanacaktı. Demokrat Parti’nin yöneticilerine 6-7 Eylül olaylarını tertip ettikleri iddiasıyla açılan davada, Başbakan Adnan Menderes’e ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya altışar yıl, İzmir Valisi Kemal Hadımlı’ya ise 4,5 yıl hapis cezası verildi. Fakat, Yüksek Adalet Divanı, devletin perde arkasındaki rolünün açığa çıkmasına engel olmak için dava dosyasını 5 Ocak 1961’de kapattı ve sanıklara açılan davayı geri aldı.

Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalanması olayının da planlı bir şekilde gerçekleştiği kısa bir süre içinde açığa çıktı. Bombalanan ev Türk Konsolosluğu ile aynı bahçede bulunuyordu. Bomba bahçeye atılmış ve evin sadece camları kırılmıştı. Bombalama olayının gerçekleştiği gece konsolosluk görevlisi Hasan Uçar gözaltına alındı. Böylece düğüm de Yunan mahkemelerinde çözülmüş oldu. Bomba Selanik’teki konsolosluk görevlisi Mehmet Ali Balin tarafından diplomatik kurye ile İstanbul’dan getirilmiş ve Selanik Üniversitesinde öğrenci olan Oktay Engin’in azmettirmesiyle Hasan Uçar tarafından bahçeye yerleştirilmişti. Engin, daha sonra TC vatandaşlığına alındı ve öğrenimini Türkiye’de sürdürdü. Bir süre Emniyet Genel Müdürlüğünde ve MİT’te aldığı görevlerden sonra Nevşehir Valiliğine atandı.

6-7 Eylül Olaylarının üzerinden 55 yıl geçtikten sonra, o günlerde Özel Harp Dairesinde çalışan eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu gazeteci Fatih Güllapoğlu ile yaptığı bir röportajda, “6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyecekti. Emekli generalin “amacına ulaştı” ile ne kastettiği, bugün azınlık nüfusunun durumuna bakıldığında ortaya çıkıyor. 6-7 Eylül 1955, gayrımüslim sermayeye el konulmasıyla, Türk kimlikli sermayenin palazlanmasında bir başka önemli basamak oldu. Olaylardan sonra Türkiye’deki Rumların sayısında önemli bir azalma gerçekleşti. 1924’teki sayımlarda 1 milyon olarak sayılan İstanbul nüfusunun 280 binini Rumlar oluşturuyordu. Bugünse bu sayının 1500-2000’e indiği görülüyor.

Yaşadığımız ülkenin tarihi buna benzer nice kanlı örneklerle dolu. Türk devletinin kuruluşunda önemli bir destek aldığı Kürt halkı, sayıca hiç de azınlık olmadığı halde, Türk ulus-devletinin sınırları çizildikten ve cumhuriyet ilan edildikten sonra yok sayılmış, Kürtlerin kendi dillerinde konuşmaları dahi yasaklanmıştı. Türk egemenleri, bugün nice mücadelenin ardından kırıntı düzeyinde kimi hakları vermek zorunda kalsa da, bunları geri almak için fırsat kollamaktadır. TC devleti, Osmanlı’dan devraldığı katliamcı ve entrikacı geleneğini bugün de sürdürmektedir. Farklı milliyetlere sahip insanlar arasına ektiği nifak tohumlarını kendi varlığının bir güvencesi olarak hâlâ kullanagelmektedir. İçinden geçtiğimiz dönemde de burjuvazinin statükocu-devletçi kanadı, milliyetçilik rüzgârını körükleyerek halklar arasında nifak tohumlarının filizlenip boy vermesine çaba gösteriyor.

Burjuvazinin bu yöneliminin karşısında, bugün bu topraklar üzerinde kapitalistlere karşı yürütülecek mücadelede başarıya ulaşmanın yolu, farklı kültürlerden ve farklı uluslardan işçilerin ortak sınıf çıkarları ekseninde birleşerek mücadeleyi yükseltmesinden geçiyor. Bugüne kadar yaşanan tarih ortada. Ancak kapitalistler, tarihi kendi çarpıtmalarıyla bezeyip toplumun önüne “yaşanan tarih” diye sunuyorlar. Tarihi doğru bir şekilde öğrenebilmek her şeyden önce sınıfsal bakışı kazanmakla mümkün olacaktır. Geçmişte yaşananları öğrenmek ve tarihsel hafızaya kazımak, işçi sınıfının kendisine yönelen saldırıları göğüslemesini sağlayacak, geleceği ellerine almaya doğru atacağı adımları sıklaştıracak ve sağlamlaştıracaktır.

14 Mayıs 2010 Cuma

İşsizlik Sanal Bir Sorunmuş!

İşsizlik Sanal Bir Sorunmuş!
İşçi sınıfına mensup olanların korkulu rüyasıdır işsizlik. İşsizlik korkusunu yaşamamış ya da işsiz kalmamış işçi neredeyse yoktur. İşsiz kalındığında ucunda açlık vardır ve açlık insana her şeyi yaptırır. Bütün öğretilmiş ahlâk kurallarını bir kenara iter. Sorun oldukça çıplak olarak kendini ortaya koyar: Ya ahlâki değerlerine sahip çıkacaksın ve açlıktan öleceksin ya da yaşama sımsıkı sarılarak ne gerekiyorsa yapacaksın! İşsizlik kapitalizm var olduğu sürece devam edecek bir sorundur. Fakat burada belirleyici olan işsizlik oranıdır. İşsizlik oranı yükselmedikçe kapitalistler için sorun sadece ve sadece istatistiksel bir sorundur. Kuşkusuz, işsizlik oranları için de diyalektiğin yasaları geçerlidir. Oran belirli bir değerin üzerine çıktığında, bu niceliksel değişim aynı zamanda niteliksel bir dönüşüm tehlikesinin de sinyallerini verir. Artık işsizlik oranı sadece bir sayıdan ibaret değildir ve kapitalizmin ideologları da soruna eskisi gibi hafife alan bir tarzda yaklaşmazlar. İşsizlik sorununa daha somut çözüm önerileri getirmek zorunda kalırlar. 1929 buhranı sonrasında işsizliğe çare olarak kamu yatırımlarının arttırılması ve istihdamı bu şekilde arttırma politikasının izlenmesi bunun en tipik örneğidir. Günümüzde de işsizlik oranı yükseldikçe yükseliyor. Kapitalizmin temsilcilerinden Erdoğan’dan da “somut” öneriler getiriyor: “Eğer TOBB 'benim 1 milyon 300 bin üyem var' diyorsa, biz diyoruz ki 'siz birer kişi ilave alsanız, ortalama istihdam etseniz bu üyelerinizi batırır mı? Hayır batırmaz. Batırmayacağına göre birer kişi istihdam edin. Birer kişi istihdam ettiği anda, 1 milyon 300 bin kişinin veya 1,5 milyon kişinin istihdam alanına girdiği anda işsizlik oranını nereye getireceğini tasavvur edin. 3 puana yakın düşüş oluyor. 10 puana otomatikman inmiş oluyorsunuz. Bir de TESK'te yapacağımız yeni düzenlemelerle attığımız adımları düşündüğünüzde zaten onun altına düşeriz.” Buradaki amaç, konuşmadan da anlaşılacağı üzere, işsizliğe kalıcı bir çözüm getirmek değil, işsizlik oranını belli bir değerin altına indirmektir. Burjuva iktisadının son dönemlerdeki moda kavramıyla, işsizliğin “sürdürülebilir” kılınmasıdır. Yani, kapitalizmin işsiz kitleler tarafından sorgulanmayacak hale getirilmesidir. İşsiz kitleler tarafından sorgulanmaya başlayan kapitalizm, bir süre sonra, işi olanlar tarafından da sorgulanmaya başlanacaktır ki, kapitalistlerin en çok korktuğu da işte bu “niteliksel dönüşüm”dür. Erdoğan için geriye bu somut öneri çerçevesinde kapitalistleri ikna etmek kalıyor. Fakat Erdoğan’ın aynı zamanda işçi sınıfını arkasına alması ve onları aslında kapitalizmin iyi bir şey olduğuna ama patronların bazen açgözlülük yaptığına ikna etmesi gerekiyor. O da tastamam buna uğraşıyor: “İşsizlik bana göre yapısal bir sorun değil, sanal bir sorun, insani bir sorun. Çünkü şu anda Anadolu'nun birçok yerinde bu işin başında olanlar, insani olarak, iş adamlarımızı söylüyorum, olaya yaklaşımda ne yazık ki parasal çıkar noktasındaki adımlarını birinci derecede ön plana çıkarıyor. ‘Ben nasıl daha fazla kazanırım’ derken, orada insanımızın sömürüsü yapılıyor, emek sömürüsü yapılıyor. Bu kadar açık konuşuyorum.” Ama Erdoğan kanunların patronların işçileri kolayca işten atmalarının önünde hiçbir engel teşkil etmediğinden bahsetmiyor. Ya da iş güvencesinin yasalarca teminat altına alınmasını sağlamaktan söz etmiyor. Bunlardan hiç mi hiç bahsetmezken, işçilere hoş gelecek sözlerle yetiniyor. Örneğin “emek sömürüsü”nü ağzına alıyor. Sanki emek sömürüsü kapitalizmin temel bir niteliği değil de açgözlü birkaç kapitaliste ait bir özellikmiş gibi bize vaaz veriyor. Diğer taraftan kriz, savaş gibi dönemlerde kadın ve çocuk emeğinin sömürüsünün alabildiğince arttığını tarih bizlere göstermektedir. Bunu bilen Erdoğan kadın işçilere de sesleniyor: “Özellikle bunu tekstil sektöründe çok acımasızca görüyoruz. Özellikle bunu bayanların istihdam edildiği yerlerde çok acımasızca görüyoruz. Ve sosyal güvencesi noktasında bile bu tür acımasız davranışların olduğunu görüyoruz. Şimdi sıkıştırdıkça da bunlar aslında yasal olarak var, sıkıştırdıkça bu defa feryada başlıyorlar. Ama biz artık üzerine üzerine bu işin gidiyoruz, gideceğiz.” Eğer işsizlik gerçekten ciddiye alınıyorsa ve amaç “sürdürülebilir” bir işsizlik değilse, işçi sınıfına iş güvencesi sağlanmalıdır. İş güvencesi garanti altına alınmadıkça 1,5 milyon işçi bugün işe alınır yarın ise kapı önüne konur. Üstelik bu iş güvencesi sadece yeni işe alınacakları değil bütün çalışanları kapsayacak şekilde olmalıdır. Bunu yapamayacak olanların işsizliğe çözüm önerisi Erdoğan’ın deyişiyle “sanal”dır!
Marksist Tutum okuru bir kamu emekçisi

Güler Zere Yaşamını Yitirdi

Güler Zere Yaşamını Yitirdi
Hapishanede, tutukluluk koşullarında kanser hastalığına yakalanan Güler Zere, serbest bırakılmasının üzerinden altı ay geçmeden kansere yenik düştü. Zere’nin tedavi süreci 2008 yılının Ağustos ayında ağzında açılan yara üzerine doktora başvurmasıyla başlamıştı. Fakat doktorların ve hapishane yönetiminin tedavi sürecini aksatması nedeniyle müdahale süreci geciktirildi. İlaçla geçiştirilmeye çalışılan ağrılarının kanserden olduğu anlaşıldığında da tedavi süreci oldukça ağır işletildi. Hastane koğuşunda yer olmadığını bahane eden hastane yönetimi, Zere’nin hastaneye yatırılmasına ve tedavi edilmesine engel oldu. Adli Tıp Kurumu da tedavinin hapishanede yürütülmesi gerektiğine dair rapor sunarak Zere’nin tedavisinin aksamasında büyük bir rol oynadı. Devrimci dostlarının ve birçok demokratik kitle örgütünün bir araya gelerek Güler Zere’nin ve tüm hasta tutukluların serbest bırakılması talepleriyle yaptıkları eylemlere devlet uzun bir süre sessiz kaldı. TTB’li doktorlar, Zere’nin hastalığına dört ay önce müdahale edilmiş olsaydı iyileştirilebileceğini söylüyorlardı. Devlet, beklemeye devam etti. Ve ancak iyileşemeyeceğine kesin kanaat getirdikten sonra, güya insani davranışta bulunarak, geçtiğimiz Kasım ayında tahliye edildi Zere. Tahliye edildikten sonra yatakta kalmaya gönlü razı olmadı Zere’nin. Hapishanede hastalıklarla boğuşan tutuklu arkadaşlarının serbest bırakılması için yapılan eylemlere katılarak destek verdi. Devlet devrimcileri ölüme terk etmeye, katletmeye devam etmektedir. Burjuvazi baskıyla, şiddetle sosyalistlerin gözünü korkutabileceğini, işçi sınıfının örgütlenmesinin önüne geçebileceğini sanıyor. Burjuvazi tarihsel bir yanılgı içerisindedir. Birleştiğinde nasıl dev bir güç haline gelebileceğini gören işçi sınıfı, sermaye sınıfından ve onun devletinden yaptıklarının hesabını soracaktır.

9 Mart 2010 Salı

KADIN TEKEL İŞÇİSİNDEN

Yürümek

Yokluğun ne olduğunu bilmeyen bir çocuktum. Ta ki babam iflas edip her şeyini kaybedene kadar. Babam bunun üzüntüsüyle kendisini yıllarca yatıracak bir hastalığa yakalandı. Benim de yaşam ve ekmek kavgam böylece başlamış oldu. Annem ikimize de iş bulmuş, çalışacaktık. Sabah işe gitmek için kalktığımızda daha güneş doğmamıştı bile, şaşkınlığım bu ilk dakikalarda başlamıştı. İşyerinin servisine bindiğimizde işçilerin kimi uyuyor, kimisi cam şişelere doldurdukları çaylarını yudumlayarak kahvaltılarını yapıyorlardı. Nasıl bir yere gittiğime dair hiçbir fikrim yoktu. Öyle heyecanlıydım ki. Servis büyük bir binanın önünde durdu, indik. Bir süre sonra bir düdük çaldı. Bu işbaşı ziliydi. İçeri girdik.
İlk girdiğimde o dev makinelerin karşısında nasıl korktuğumu sizlere anlatamam. Ama Elif Çağlı’nın şu dizeleri duygularıma tercüman olur sanırım: “Bir masal ejderi, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir Arap devi kükrüyor sandım.” Öylesine korkmuştum ki yüreğim içimde çırpınıyordu. Ustabaşı elime bir süpürge verdi. O dev makinelerden dökülen üzümleri süpürmemi söyleyip gitti. Dakikalar saatler geçiyor ama ben hâlâ dökülen üzümleri süpürmek için çabalıyordum. Hiç bitmeyecek gibi geliyordu. Bir yandan da korkan gözlerle etrafa bakıyordum. 11 yaşında çocuk gözleriydi bu korkuyla bakan gözler. Bu gözlerden çok görmüşüzdür eminim. İşte dostlar benim işçilik hayatımda böyle başladı. Daha sonra da hayatım hep böyle fabrikalarda geçti.
Aradan yıllar geçiyordu ama hayata dair hiçbir şey değişmiyordu. Her gün birbirinin aynıydı. Hayatımın hep böyle geçeceğini, bunun kader ve zorunluluk olduğunu düşünüyordum. Ta ki birileri işçi olduğumu, sömürüldüğümü ve bunun nedenlerini bana anlatıp, anlattıklarını da Marksist Tutum’un fikirleriyle pekiştirip, yaşadığımız dünyanın değişebileceğini ve bu yaşadıklarımızın kader olmadığını anlatana kadar. İlk zamanlar anlatılanlar bana imkânsız gibi geliyordu ama sabırla anlattılar, öğrettiler, gerçekleri gösterdiler. Evet, gerçekleri görmüştüm artık, değişebilirdi bu dünya, bunun olması için sınıf mücadelesini iyi kavrayıp, dostlarıma sıkıca tutunup mücadele etmek gerekti. O zamandan beri artılarımla eksilerimle mücadeleye ve dostlarıma sıkı tutunmaya çalışıyorum.
Fakat bu mücadele yolunda yürümek o kadar zor ki! Taşlı, çamurlu, engebeli, yokuşlu bu yolda yürümek nehirde akıntıya karşı yüzmek gibi. Zaman zaman ayağın burkuluyor, bazen taşlara takılıp düşüyorsun, sonra yeniden kalkıp yola devam ediyorsun, bazen de çamura saplanıp kalıyorsun, tek başına çıkamıyorsun, işte o zaman dostlarını yanında görmek, ellerini tutup kurtulmak yeniden doğmaya benziyor. Bazen yokuşta yoruluyorsun, durup düşünmeye başlıyorsun işte o zaman sana uzanan elleri düşünüyorsun geçmişi geleceği düşünüyor bu mücadelenin haklılığını ve meşruluğunu düşünüyorsun kısacası tüm hayatın gözünün önünden geçiyor.
Ben de böyle zamanlarda geçmişi düşünüyorum. Annemin yaptığı kuru makarnayla karnımı doyurmak için ekmek yediğimi düşünüyorum. O dev canavarların karşısında korkan bakışlarımı. Bunları hiç unutmadım. Makarnayla ekmek yenir mi? Biz yiyoruz işte. Tam bu sırada Nazım ustanın dizeleri geliyor aklıma: “İnsanlarım, ah benim insanlarım, hâlbuki açsınız, etle ekmekle beslenmeye muhtaçsınız, insanlarım, ah benim insanlarım ,ve beyaz bir sofrada bir kere bile doyasıya yemek yemeden göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.” Nazım ustanın da dediği gibi bu her dalı yemiş dolu dünyanın nimetlerinden tüm insanlık faydalanmalı. O yemişleri biz işçiler de yemeliyiz diye düşünüyorum. Fabrikaları, o bir dudağı yerde bir dudağı gökte canavarları ve o canavarların yediği binlerce sınıf kardeşlerimi düşünüyorum. O dev canavarların karşısında nasıl da mücadele ettiğimi, ter döktüğümü düşünüyorum. Tam da bu sırada bir ses kalk diyor sana ve kalkıp yola devam etmek için çabalıyorum. Kendime şöyle diyorum: Bu yolda karşıma ne çıkarsa çıksın yürümeliyim! Kendim için, yaşamak için, yeni bir dünya için yürümeliyim!
Eğer kapitalizmin bataklığına düşmüşsen bu bataklıktan çıkmak için sana uzanan elleri sıkıca tutamamışsan, bataklıkta batıp yok olup gidersin. yokuşta tek kalmışsan kalkıp yürümek oldukça zor, bunun ne demek olduğunu yaşamadan hiç kimse bilemez. Bunu yaşamak için de dostlarına sıkıca tutunmalı. Bir dost sözüdür: “Tek bir tuğladan duvar olmaz, birçok tuğladan olur, tek başına hiçbir işe yaramazsın.” Yani biz işçiler ya örgütlüyüzdür her şeyizdir ya da örgütsüzdür hiçbir şeyizdir.
Ben yaşadığım sürece bunun olmaması için, o bataklığa düşmemek için, bunun uğruna her şeyi yapmak için çaba sarf edeceğim. Bu yolda önüme ne çıkarsa çıksın onu yolumdan kaldırıp atıp yoluma devam edeceğim. Bunu söyleme gücünü ve cesaretini bu mücadeleye olan inancımdan ve dostlarıma olan güvenimden alıyorum. Yürümeliyim ekmekle makarna yediğim günlerin, güneşi görmediğim günlerin, korkan gözlerimin hesabını sormak için, güzel günler için yürümeliyim, yürümeliyiz!
Yürümek
Yürümeyenleri arkanda
Boş sokaklar gibi bırakarak yürümek
Kelleni orta yere
Yüreğini avucunun ortasına koyarak
Yürümek
Dost omuz başlarını
Yanı başında bilerek yürümek
Bilerekten gülerekten yürümek
bir kadın tekstil işçisi
4 Mart 2010

25 Şubat 2010 Perşembe

V.I.L.

Sosyalist Enternasyonal’in Konumu ve Görevleri
V. İ. Lenin
Bugünkü bunalımın en vahim özelliği, Avrupa sosyalizminin resmi temsilcilerinin çoğunluğunun burjuva milliyetçiliğine, şovenizme yenik düşmesidir. Tüm ülkelerin burjuva basınının onlardan kâh alayla kâh lütufkâr bir övgüyle bahsetmesinin geçerli sebepleri var. Sosyalist kalmak isteyen biri için, sosyalizmdeki bu bunalımın nedenlerini açıklamak ve Enternasyonal’in görevlerini analiz etmekten daha önemli bir vazife olamaz. Bu bunalımın, ya da daha doğru ifade edelim, İkinci Enternasyonal’in çöküşünün oportünizmin çöküşü olduğunu kabul etmekten korkanlar var. Örneğin Fransız sosyalistleri arasında oybirliğinden ve sosyalizmdeki eski grupların savaş sorunundaki tutumlarını güya değiştirdiklerinden bahsediliyor. Ne var ki bunlar temelsiz iddialardır. Sınıf işbirliğinin savunulması; sosyalist devrim düşüncesinin ve devrimci mücadele yöntemlerinin terk edilmesi; burjuva milliyetçiliğine uyarlanma; milliyet ve ülke sınırlarının tarihsel olarak gelip geçici olduğu gerçeğinin unutulması; burjuva yasallığın fetişleştirilmesi; “halkın geniş kitlelerini” (yani küçük-burjuvaziyi) kendisinden uzaklaştıracağı korkusuyla sınıf bakış açısından ve sınıf mücadelesinden vazgeçilmesi –bunlar kuşkusuz oportünizmin ideolojik temelleridir.Sınıf işbirliğinin savunulması; sosyalist devrim düşüncesinin ve devrimci mücadele yöntemlerinin terk edilmesi; burjuva milliyetçiliğine uyarlanma; milliyet ve ülke sınırlarının tarihsel olarak gelip geçici olduğu gerçeğinin unutulması; burjuva yasallığın fetişleştirilmesi; “halkın geniş kitlelerini” (yani küçük-burjuvaziyi) kendisinden uzaklaştıracağı korkusuyla sınıf bakış açısından ve sınıf mücadelesinden vazgeçilmesi –bunlar kuşkusuz oportünizmin ideolojik temelleridir. Ve İkinci Enternasyonal önderlerinin çoğunun bugünkü şovenist ve yurtsever ruh halinin üzerinde geliştiği zemin budur. Değişik bakış açılarına sahip gözlemciler, İkinci Enternasyonal önderliği içerisinde gerçekte oportünistlerin ağır bastığına uzun zamandır işaret ediyorlardı. Aslında savaş basitçe, hızla ve göze batan bir şekilde, oportünizmin bu yaygınlığının gerçek boyutlarını açığa çıkarmıştır. Bunalımın olağanüstü keskin oluşunun eski gruplar içerisinde bir dizi harmanlanmaya yol açmış olmasında şaşırtıcı olan hiçbir şey yoktur. Ne var ki, bir bütün olarak bakıldığında, bu tip değişimler yalnızca bireyleri etkilemiştir. Sosyalizm içerisindeki eğilimler aynı kalmıştır. Fransız sosyalistleri arasında tam bir oybirliği mevcut değildir. Vaillant bile Guesde, Plehanov, Hervé ve diğerleriyle birlikte şovenist bir çizgi izliyor. Vaillant, bugünkü savaşın emperyalist bir karakterde olduğunu ve Fransız burjuvazisinin en az diğer ülkelerin burjuvazisi kadar bu savaşın patlak vermesinden sorumlu olduğunu söyleyen bazı Fransız sosyalistlerinden protesto mektupları aldığını itiraf etmek zorunda kaldı. Bu protesto seslerinin yalnızca muzaffer oportünizm tarafından değil aynı zamanda askeri sansür tarafından da boğulmakta olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Britanya’da, Hyndman grubu (Britanya Sosyal-demokratları –Britanya Sosyalist Partisi) tümüyle şovenizmin pençesine düştü; sendikaların yarı-liberal önderlerinin çoğunun da durumu budur. Şovenizme direniş, oportünist Bağımsız İşçi Partisi’ndeki MacDonald ve Keir Hardie’den geldi. Bu kuşkusuz kaidenin istisnasıdır. Ne var ki, Hyndman’a uzun zamandır muhalif olan bazı devrimci Sosyal-demokratlar bugün Britanya Sosyalist Partisi’nden ayrılıyorlar. Almanlarda ise durum nettir: oportünistler kazandı; sevinç içerisindeler, hallerinden hoşnutlar. Kautsky’nin başını çektiği “Merkez” oportünizme yenik düşmüş ve onu en ikiyüzlü, en bayağı ve kendini beğenmiş bir safsatacılıkla savunuyor. Protestolar devrimci Sosyal-demokratlardan geliyor –Mehring, Pannekoek, Karl Liebknecht, Almanya ve İsviçre’nin Almanca konuşan kesiminden bir dizi başkası. İtalya’da da saflar çok belli: aşırı oportünistler, Bissolati ve şürekası, “anavatan” savunusundan, Guesde-Vaillant-Plehanov-Hervé’den yana. Devrimci Sosyal-demokratlar (Sosyalist Parti) Avanti! önderliğinde şovenizmle savaşıyor ve savaştan yana olanların burjuva ve bencil tabiatını teşhir ediyorlar. İleri işçilerin geniş bir çoğunluğunun desteğine sahipler. Rusya’da, tasfiyeciler kampının aşırı oportünistleri, basında ve halka açık konferanslarda seslerini şovenizmi savunma lehinde yükselttiler bile. P. Maslov ve Y. Smirnov, anavatanın savunulması gerektiği bahanesiyle Çarlığı savunuyorlar. Görüyorsunuz işte, Almanya “bizi” savaşla tehdit ederek ticari anlaşmalar dayatmak istiyor, Çarlıksa (buna inanmamız isteniyor) Rusya nüfusunun onda dokuzunun iktisadi, siyasi ve ulusal yaşamını boğmak için kılıç, kırbaç ve darağacı kullanmamıştır! Sosyalistlerin gerici burjuva hükümetlere katılmasını yerinde bir tutum olarak görüyorlar, bugünün savaş kredilerine ve yarının daha büyük silahlanma harcamalarına onay veriyorlar! Plehanov milliyetçiliğe kaydı ve Rus şovenizmini Fransız hayranlığıyla gizlemeye gayret ediyor; Alexinsky de öyle. Paris Golos’ta Martov, etrafındaki kalabalıktan daha namuslu davranıyor, hem Alman hem de Fransız şovenizmine karşı çıktı, Vorwärts’a, Bay Hyndman’a ve Maslov’a da karşı çıkıyor. Fakat bir bütün olarak uluslararası oportünizme ve onun en “etkili” savunucusu olan Alman Sosyal-demokrat merkezciler grubuna kararlı bir şekilde karşı çıkmaktan korkuyor. Orduya gönüllü katılımı sosyalist bir görevin yerine getirilmesi olarak gösterme çabaları (Sosyal-demokratlardan ve Sosyal-Devrimcilerden oluşan Rus gönüllüleri grubunun Paris deklarasyonuna bakın) yalnızca Plehanov’un desteğini aldı. Bu çabalar Paris’teki Parti grubumuzun çoğunluğu tarafından mahkûm edilmiştir. Bu sayıdaki başyazı Parti Merkez Komitesi’nin tutumu konusunda okuyucuları bilgilendirecektir. Yanlış anlaşılmayı daha baştan önlemek için, partimizin görüşlerinin ve formülasyonlarının tarihiyle ilgili şu gerçekleri burada ortaya koyalım. Savaşla birlikte kopan örgütsel ilişkileri yeniden kurmakta yaşanan muazzam zorlukların üstesinden geldikten sonra, bir grup Parti üyesi ilk iş olarak “tezler”i hazırlamış ve 6-8 Eylül tarihlerinde bu tezleri yoldaşlar arasında sirkülasyona açmışlardır. Ardından bu tezler İsviçreli Sosyal-demokratlar aracılığıyla Lugano’daki İtalyan-İsviçresi Konferansının (27 Eylül) iki delegesine gönderilmiştir. İlişkileri yeniden kurmak ve Parti Merkez Komitesinin bakış açısını formüle etmek ancak Ekim ayının ortasında mümkün hale gelmiştir. Bu sayıdaki başyazı “tezler”in nihai biçimidir. Avrupa ve Rus Sosyal-demokrat hareketindeki durum kısaca budur. Enternasyonal’in çöküşü bir vakıadır. Bu çöküş, Alman ve Fransız sosyalistleri arasında basın yoluyla yapılan polemiklerle kesin bir şekilde kanıtlanmış ve yalnızca Sol Sosyal-demokratlar (Mehring ve Bremer Bürger Zeitung) tarafından değil, ılımlı İsviçre gazeteleri (Volksrecht) tarafından da kabul edilmiştir. Kautsky’nin bu çöküşün üstünü örtme çabaları ödlekçe yapılmış birer hiledir. Enternasyonal’in çöküşü, burjuvazinin esiri haline gelmiş oportünizmin apaçık çöküşüdür. Burjuvazinin tutumu açıktır. Oportünistlerin burjuva argümanları dile getirdiği de bir o kadar açıktır. Baş makalede söylenenlere ek olarak, Die Neue Zeit’taki, enternasyonalizmin, sözümona anavatan savunusu için bir ülkenin işçilerinin başka ülkelerin işçilerini vurmasına dayandığını ileri süren aşağılayıcı ifadelerden bahsetmek bile yeterli!
Anavatan savunusu sorunu –oportünistlere cevap olarak söylemeliyiz ki– bugünkü savaşın somut tarihsel tabiatı değerlendirilmeksizin ortaya konamaz. Bu emperyalist bir savaştır, yani, kapitalizmin en yüksek gelişimi döneminde, onun sona yaklaştığı bir zaman diliminde yürütülüyor. Komünist Manifesto’da, milliyet ve anavatanı burjuva sistemin ve dolayısıyla burjuva anavatanın esas biçimleri olarak tanımamızın sınırları ve koşulları vurgulanarak, işçi sınıfının ilkin “kendisini ulus içinde oluşturmak” zorunda olduğu söylenir. Oportünistler kapitalizmin yükselişi döneminde doğru olan bu gerçeği onun bitiş dönemine de uygulayarak onu çarpıtırlar.Komünist Manifesto’da, milliyet ve anavatanı burjuva sistemin ve dolayısıyla burjuva anavatanın esas biçimleri olarak tanımamızın sınırları ve koşulları vurgulanarak, işçi sınıfının ilkin “kendisini ulus içinde oluşturmak” zorunda olduğu söylenir. Oportünistler kapitalizmin yükselişi döneminde doğru olan bu gerçeği onun bitiş dönemine de uygulayarak onu çarpıtırlar. Eski döneme ve feodalizmi değil bizzat kapitalizmi yıkma mücadelesindeki proletaryanın görevlerine atıfla Komünist Manifesto açık ve kesin bir formül sunar: “İşçilerin vatanı yoktur.” Oportünistlerin bu sosyalist önermeyi kabul etmekten ve hatta birçok durumda bu önermeyi açıkça dikkate almaktan bile neden bu denli korktukları herkes tarafından gayet iyi anlaşılabilir. Sosyalist hareket anavatanın eski çerçevesi içerisinde zafer kazanamaz.Komünist Manifesto açık ve kesin bir formül sunar: “İşçilerin vatanı yoktur.” Oportünistlerin bu sosyalist önermeyi kabul etmekten ve hatta birçok durumda bu önermeyi açıkça dikkate almaktan bile neden bu denli korktukları herkes tarafından gayet iyi anlaşılabilir. Sosyalist hareket anavatanın eski çerçevesi içerisinde zafer kazanamaz. İnsan toplumunun yeni ve daha üstün biçimlerini yaratır. Bu biçimler içerisinde her milliyetten çalışan kitlelerin meşru ihtiyaçları ve ilerici özlemleri, mevcut ulusal bölünmüşlüğün ortadan kaldırılmasıyla sağlanan uluslararası birlik aracılığıyla ilk kez karşılanmış olacaktır. Burjuvazinin, ikiyüzlü “anavatan savunusu” çağrılarıyla emekçi kitleleri bölmek ve birliğini bozmak için gerçekleştirdiği girişimlere, sınıf bilinçli işçiler, farklı uluslardan işçileri, tüm ulusların burjuvazisinin egemenliğini devirme mücadelesinde birleştirmek üzere yepyeni ve sebatkâr çabalarla cevap vereceklerdir.
Burjuvazi emperyalist yağmayı saklayarak kitleleri eski “ulusal savaş” ideolojisiyle aldatıyor.Burjuvazi emperyalist yağmayı saklayarak kitleleri eski “ulusal savaş” ideolojisiyle aldatıyor. Bu yalan, emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme sloganını öne süren proletarya tarafından açığa çıkarıldı. Stuttgart ve Basle kararlarının sloganı buydu. Bu kararlarda genel olarak savaş değil tam da bugünkü savaş göz önünde bulunduruluyor, “anavatan savunusu”ndan değil “kapitalizmin yıkılışını hızlandırmak”tan bahsediliyor, savaşın yarattığı krizden bu amaçla yararlanmaktan ve Paris Komünü örneğinden söz ediliyordu. Paris Komünü ulusların savaşının iç savaşa dönüşmesinin bir örneğiydi.
Kuşkusuz böylesi bir dönüşüm kolay bir iş değildir ve yalnızca şu ya da bu partinin heveslenmesiyle gerçekleştirilemez. Ne var ki bu dönüşüm genelde kapitalizmin nesnel koşullarına, özelde ise kapitalizmin son dönemine içseldir. Sosyalistler faaliyetlerini bu doğrultuda, yalnız ve yalnızca bu doğrultuda yürütmelidirler. Onların işi, savaş kredileri için oy kullanmak ya da “kendi” ülkelerindeki (ve müttefik ülkelerdeki) şovenizmi körüklemek değil, öncelikle bizzat “kendi” burjuvazisinin şovenizmine karşı mücadele etmektir. Bu mücadele, kriz olgunlaşıp burjuvazi bizzat kendisinin çizdiği yasal çerçeveyi ortadan kaldırdığında, yasal mücadele biçimleriyle sınırlandırılamaz. İç savaşa yol açan eylem çizgisi budur, şu ya da bu momentte Avrupa’daki büyük yangının iç savaşa dönüşmesine sebep olacak çizgi budur. Savaş tesadüfi bir olay da değildir, (yurtseverlik, insanlık ve barış vaazı veren oportünistlerden geri kalmayan) Hıristiyan papazların düşündüğü anlamda “günah” da değildir. Savaş kapitalizmin kaçınılmaz bir aşamasıdır, kapitalist yaşam tarzının barış kadar meşru bir biçimidir.Savaş tesadüfi bir olay da değildir, (yurtseverlik, insanlık ve barış vaazı veren oportünistlerden geri kalmayan) Hıristiyan papazların düşündüğü anlamda “günah” da değildir. Savaş kapitalizmin kaçınılmaz bir aşamasıdır, kapitalist yaşam tarzının barış kadar meşru bir biçimidir. Bugünkü savaş bir halklar savaşıdır. Bundan çıkan sonuç, bizlerin de “popüler” şovenizm akıntısına katılmamız gerektiği değil, ulusu bölen sınıf çelişkilerinin savaş zamanında da var olmaya devam ettiği ve kendisini savaş koşullarında dışa vurduğudur. Orduya katılmayı reddetme, savaş karşıtı grevler vb., silahlı burjuvaziye karşı silahsız mücadele şeklindeki bütünüyle anlamsız, sefil ve ödlekçe hayallerdir, kıyasıya bir iç savaş ya da bir dizi savaş olmaksızın kapitalizmin yıkılmasını isteyen nafile arzulardır. Her sosyalistin görevi, ordu içinde de sınıf mücadelesinin propagandasını yürütmektir; tüm ulusların burjuvazilerinin emperyalist bir silahlı çatışma içerisine girdikleri bir çağda ulusların savaşını iç savaşa çevirmeye dönük bir çalışma yegâne sosyalist faaliyettir. “Ne pahasına olursa olsun barış” şeklindeki tiksindirici, sofuca ve budalaca çağrılar kahrolsun! İç savaş bayrağını daha da yükseltelim! Emperyalizm Avrupa kültürünün kaderini tehlikeye atıyor: bir dizi başarılı devrim olmadığı sürece bu savaşı diğerleri takip edecek. Bunun “son savaş” olduğu yolundaki laflar içi boş ve tehlikeli bir uydurmacadır, (Golos’un zekice ifadesiyle) filisten “mitoloji”nin bir parçasıdır. Proleter iç savaş bayrağı yalnızca yüz binlerce sınıf bilinçli işçiyi değil, bugün şovenizmle aldatılan ama savaşın dehşetinin yalnızca gözünü korkutup bastırmakla kalmadığı aynı zamanda aydınlattığı, eğittiği, uyandırdığı, örgütlediği, çelikleştirdiği ve “kendi” ülkesinin ve “yabancı” ülkelerin burjuvazisine karşı savaşa hazırladığı milyonlarca yarı-proleteri ve küçük-burjuvayı da bir araya getirip harekete geçirecektir. Bu, bugün değilse yarın, savaş sırasında değilse ondan sonra, bu savaşta değilse bir sonrakinde mutlaka gerçekleşecektir. İkinci Enternasyonal öldü, oportünizm tarafından alaşağı edildi. Kahrolsun oportünizm, yaşasın Üçüncü Enternasyonal. Yaşasın sadece “dönekler”den (Golos’un istediği gibi) değil oportünizmden de temizlenmiş Üçüncü Enternasyonal. İkinci Enternasyonal, on dokuzuncu yüzyılın son üçte birlik döneminde ve yirminci yüzyılın başlarında en acımasız kapitalist kölelikle ve en hızlı kapitalist ilerleyişle geçen uzun ve “barışçıl” dönem boyunca proleter kitlelerin ilk örgütlenmesindeki yararlı hazırlık çalışmasının kendi payına düşen kısmını yerine getirdi. Kapitalist hükümetlere karşı devrimci bir saldırı için, tüm ülkelerin burjuvazisine karşı siyasal iktidarı ele geçirmek üzere bir iç savaş için ve sosyalizmin zaferi için proleter güçleri organize etme görevi Üçüncü Enternasyonal’e düşüyor!
1 Kasım 1914’te Sotsial-Demokrat’ta yayınlandı.
Kaynak: Collected Works, cilt 21, s.35-41

11 Şubat 2010 Perşembe

MAKALE

Sol Nedir? CHP Kimdir?
Levent Toprak
Asker-sivil bürokrasi öncülüğündeki burjuva kesimlerin AKP hükümeti üzerindeki baskısı Danıştay provokasyonuyla doruk noktasına çıkmıştı. Ancak hükümet bu provokasyonu boşa çıkarmış ve sonrasında birtakım taviz ve geri adımlarla da olsa koltuğunu muhafaza etmeyi başarmıştı. Bu baskının unsurlarından birisi erken seçim zorlamasıydı. Şimdi gelinen noktada bir erken seçim sorunu gündemden çıkmış görünmekle beraber, o tartışmalardan bu yana Türkiye’de bir seçim düzlemine girilmiş durumda ve seçim sorununun önümüzdeki aylarda gündemde giderek daha fazla yer tutacağı da muhakkak. Seçim baskısının yoğunlaştığı günlerde AKP’ye seçimler ve parlamento düzleminde bir alternatif çıkarabilmek için sermaye partilerinden çeşitli cephe formülleri ortaya sürüldü. Karayalçın ve Ecevit’in esasen CHP’ye seslenen sözde “sol cephe” önerilerine karşılık CHP de “sağa açılım” diye anılan bir hamle yaparak kendi cephe önerisini yaptı. Bir tür “laik-milliyetçi cephe” formülü olan bu öneri, Türkiye’deki siyasete ilişkin bazı olgu ve eğilimleri tespit etmek için bir vesile sunuyor. Bizce iki husus burada öne çıkarılmalıdır. Birincisi Türkiye’deki siyasal tablonun genel görünümünde ortaya çıkan ve milliyetçi eğilimlerin yükselişi biçiminde kendini gösteren tehlikeli gidişattır. Bu durum, başta işçi hareketinin zayıflığı olmak üzere, Kürt sorununun kangrenleşmesi ve özellikle Ortadoğu odaklı olarak dünya çapında siyasal dengelerde yaşanan yeni çatışma ve değişimlerin bir sonucu ve ifadesidir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde şovenizme ve milliyetçiliğe karşı mücadelenin önemi artarak devam edeceğinden, bunun altında yatan hususları değişik yönlerden tekrar tekrar hatırlamak ve vurgulamak gereklidir. İkincisi ise CHP ve Kemalizm olgularının sol kavramıyla ilişkisi sorunudur. CHP’nin “sağa açılım” hamlesinin bir tuhaflık ya da ilginçlik olarak medyada yankı bulmasının altında onun sol olarak algılanması da yatmaktadır. Bu da sol kavramının netleştirilmesi gereğini ortaya çıkarmaktadır. Bunu CHP ile Kemalizm ve sosyal demokrasi ilişkileri bağlamında yapmak gereklidir. Bu elbette devrimci hareketin ezelden beri Kemalizm ve CHP konusunda taşıdığı yanılsamaları bilince çıkarmak anlamına da geliyor.
“Sağa açılma” ne anlama geliyor?
Bir yandan dünya kapitalizminin bunalımı ve hegemonya kavgasıyla diğer yandan da Kürt sorununun gelişimiyle belirlenen son yılların iç politik gelişmeleri, etkili bir işçi hareketinin yokluğunda Türkiye’de şovenist milliyetçiliğin yükselişi için zaten çoktandır bir zemin oluşturmaktaydı. Ancak Öcalan’ın 1999’da tutuklanması ve PKK’nin o günden 2005 yılına kadar sürdürdüğü ateşkes görece bir yumuşama sağlamıştı. ABD’nin Irak’a saldırması ve ardından başlayan işgal süreci sonucu güneyde rüşeym halinde bir Kürt devletinin oluşması, Kürt sorununun çözümü için aradan geçen uzun dönemde dişe dokunur bir adım atmayan TC’nin korkularını yeniden depreştirdi ve Kürt hareketine yönelik saldırılar tırmandırıldı. Bu nedenle ateşkes süreci 2005’te sona ermiş ve düşük yoğunlukla da olsa savaş süreci yeniden başlamıştır. Bu durum aynı zamanda genelde milliyetçiliğin ve özelde de şovenizmin yeni bir yükselişi için zemin hazırladı. Dört bir koldan çalışan özel savaş aygıtı bunu çeşitli biçimlerde körükledi ve o günlerden bu yana ülkenin değişik bölgelerinde linç girişimlerine kadar varan milliyetçilik histerileri yaşanmakta. Bu şartlar altında hem sermaye partileri hem de kendine sosyalist diyen birçok parti milliyetçi rüzgârı kâh pompalamaya kâh ona uyarlanmaya çalışmaktadır. CHP’nin “sağa açılımı”nın bir boyutu budur. ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin planları uzunca bir süredir biliniyor ve artık bu planlar ayrıntılı haritalar biçiminde ortalığa saçılmış durumda. Bu planlar 1. Dünya Savaşından sonra sınırları esasen İngiliz emperyalizmi tarafından çizilen Ortadoğu’nun haritasını da değiştirmeyi hedefliyor. Bu planlarda, kendi varlığı eski dünya konjonktüründe biçimlenmiş olan TC’ye yönelik bazı kayıplar da öngörülüyor. Esasen, Ekim Devriminin açtığı olanaklar sayesinde, TC adı altında bugünkü yapısına ve sınırlarına sahip bir devlete kavuşan Türk egemen sınıfı o günden bu yana bu statükonun tartışılmasına bile tahammül göstermedi. Ekim Devrimi her ne kadar daha 20’lerin ikinci yarısında bürokratik bir karşı-devrimle tasfiye edildiyse de dünya tarihinde 1980’lerin sonuna kadar süren bir parantez açılmıştı. Başka birçok olgu gibi TC de temelde bu parantezin ürünüydü. SSCB’nin çöküşü bu tarihi parantezin kapanışını simgeliyordu ve bu çöküşle birlikte eski dünya düzeninin de çanları çalmış oluyordu. Bu, şüphesiz yepyeni bir tarihi düzlemde, eski defterlerin açılması anlamına geliyordu. TC’nin kuruluş döneminde Rumlar ve Ermenilere karşı çeşitli vaatlerle Osmanlı paşalarıyla ittifaka sürüklenen Kürtler daha sonra defalarca okkanın altına gitti. Ama haklı ulusal özlemleri o günlerden bu yana dinmeyen Kürt halkı, bölünmüş olduğu dört ülkede de defalarca isyan etti. Şimdi Mahabad Cumhuriyeti’nden bu yana ilk defa tarihsel Kürdistan’ın güneyinde fiili bir devlet oluşumu var. Bu oluşumun diğer ülkelerdeki Kürtler ve bu ülkelerin egemenleri için ifade ettiği anlamı uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Bu durum Türkiye için bir tarihsel kırılma noktasına işaret ediyor ve Türkiye egemen sınıfının özellikle kurucu asker-sivil bürokrasi öncülüğündeki kesimi tarafından korkuyla karşılanıyor. Bu kesim, kendi devletiyle benzer bir konjonktürde doğmuş ya da benzer bir konjonktür temelinde varolmuş birtakım devletlerin 80’lerin sonundan itibaren dağıldığını, bileşenlerine ayrıştığını görmektedir ve o nedenle korkusu yersiz değildir. Kurucu asker-sivil bürokrasinin günümüzdeki uzantıları için bölünme korkusuna eklenen ikinci bir korku da, yine TC’nin inşa sürecine damgasını vuran hususlardan biri olan laiklik sorunuyla ilgili olarak İslamcı hareketin yükselişi olmuştur. Bu yükseliş 90’lı yıllarda büyük bir ivme kazanmış ve İslamcı hareket ülkedeki en güçlü siyasal hareket düzeyine ulaşarak iktidara gelmiştir. Bu durum bir tür yarı darbe niteliğinde olan 28 Şubat’a yol açmıştır. 28 Şubat Türkiye’de siyasal arenayı yeniden tanzim ederek, koordinatları yeniden tanımlamıştır. Bu temelde Milli Görüş çizgisi (Refah Partisi çizgisi) marjinalize edilmiş ve bu hareketin içinden çok daha yumuşak muhafazakâr bir akımın (AKP) çıkması sağlanmış; değişik parti ve kurumlarda laikliği ve Kemalizmi vurgulayan 28 Şubatçı siyasal eğilimler güçlenmiş; şovenizme de yeni bir itilim verilmiştir. CHP bu 28 Şubatçı çizginin en önde gelen savunucularından biri olmuştur. Ama bu 28 Şubat etkisi CHP ile sınırlı kalmamıştır. Yeri gelmişken belirtelim ki kendine sosyalist diyen bazı parti ve gruplar bile kendilerine bu doğrultuda “balans ayarı” yaparak ordunun dümen suyunda kendilerine siyasal ikbal aramaya başlamışlardır. CHP’nin “sağa açılımı” aslında onun bir süreden beridir bu şartlar altında yaşamakta olduğu aslına rücu edişi yalnızca tescillemektedir. Asker-sivil bürokrasi öncülüğündeki kesimler kendi çıkarlarının bir ifadesi olan Kemalist devleti ve rejimi yeni dünya şartlarında koruma gayretindedir ve parlamenter siyaset düzleminde CHP bu çıkarların giderek ön plana çıkan sözcüsü konumuna hızla evrilmektedir. Bu tam da CHP’nin köklerine, doğuşuna uygun bir misyondur. Burada hatırda tutulması gereken önemli bir nokta, CHP’nin 70’lerden bu yana sürdürüyor göründüğü ve hiçbir zaman başarılı olmamış olan sosyal demokratlaşma çabalarının son bulması ve sürecin 2000’lere özgü bir Kemalizmle sonuçlanmış olmasıdır.
Sol kavramının kökeni ve gelişimi
Türkiye’deki yaygın kanıya göre CHP sol bir partidir ve bu ortalama insana da böyle belletilmiştir. Bu, ülkenin siyasal sisteminin genel çerçevesinin ve bunu hazırlamış olan tarihsel geçmişin bir ürünüdür. Şüphesiz her kavram, bir ucu geçmişe bir ucu geleceğe açılan hareketli, diyalektik bir niteliğe sahiptir. Ancak, bu diyalektik hareketlilik ve değişim olgusu, kavramın özünde içermediği anlamlara getirilecek şekilde istismar edilmesini haklı göstermez. Siyasal kavramlar olarak sağ ve sol kavramları, başka birçok modern siyasal kavram gibi Fransız Devriminden doğmuştur. Devrim meclisinde eski düzenin, yani krallığın, aristokrasinin ve ruhban sınıfın çıkarlarını savunanlar mecliste başkanın sağında kalan sıralarda, bunlara karşı çıkanlar ise soldaki sıralarda oturuyorlardı. Böylece eski düzene karşı tavrın meclis oturma düzeniyle ilişkilenmesi sonucu sağ ve sol kavramları doğdu. Döneme ve ülkeye göre değişebilen somut konumların ötesinde, genel olarak sağ, siyasal ve toplumsal anlamda gericiliği, tutuculuğu; sol ise ilericiliği, insanlığın gelişimi yönünde değişime açıklığı, daha fazla özgürlüğü temsil eden kavramlar olarak şekillenmişlerdir. Fransız Devrimi döneminde radikal burjuvazinin siyasal temsilcileri soldu, aristokrasininkiler sağ. Ancak kapitalizmin ilerici barutu tükendiği ölçüde burjuvazi sağın, devrimci işçi sınıfı ise solun genel adresi oldu. İşçi sınıfı bir sınıf hareketi olarak kendisini ortaya koyduğu andan itibaren hem bir zamanların devrimci burjuvazisinin savunduğu ve insanlığın tarihsel ilerleyişini temsil eden değerlere daha tutarlı biçimde sahip çıkmış, hem de bunun ötesine geçerek kendi sınıf doğasının ve tarihsel gerçekliğinin gereği olan daha evrensel değerlerin savunucusu olmuştur. Burjuvazi siyasal ayrıcalıkların kaldırılmasını savunurken işçi sınıfı bunun ötesine geçerek toplumsal ayrıcalıkların kaldırılmasını savunmuştur. Zaten bir dönem işçi hareketi tarafından kullanılan, ama teorik olarak hatalı “sosyal demokrasi” terimi de buradan doğmuştur.[1] Bu tablo şüphesiz sağ ve sol kavramlarının dünya tarihsel ölçekteki genel değişimini özetlemektedir. Tek tek ülkelerdeki sınıf mücadelelerinin farklı seyri, farklı siyasal-toplumsal gelenekler gibi faktörler değişik ülkelerde siyasal yelpazenin farklı görünümler oluşturmasına yol açmıştır. Örneğin Avrupa’da genel olarak işçi hareketi kökeninden gelen sosyal-demokrat ya da sosyalist bir parti ve bunun karşısında muhafazakâr ya da liberal bir parti yer alırken; ABD’de Avrupa’daki gibi kitlesel bir sosyal demokrat parti yoktur. Bilindiği gibi ABD’de siyasal yelpazenin iki ana unsuru, köken olarak işçi hareketiyle hiçbir ilgisi olmayan Cumhuriyetçi Parti ile Demokrat Partidir. Türkiye’de CHP’nin solcu olarak algılanmasını andırır biçimde ABD’de de Demokrat Parti solcu olarak algılanmaktır. Tek tek ülkelerdeki özgün durum ve oluşumlar, özgün siyasal hareketler ve çeşitli sorunlarda takınılan özgün siyasal tutumlar şüphesiz somut incelemeyi gerektirirler. Ama yine de genel referans noktası olarak emperyalizm çağına girildiği andan itibaren solun gerçek adresinin işçi sınıfı ve sosyalist hareket olduğunu belirlemek gereklidir. Diğer taraftan sol kavramına ilişkin başka türde çeşitlilikler de söz konusudur. İşçi hareketine dayanan parti ve örgütler düşünüldüğünde devrimci ve reformist sol olmak üzere kabaca iki kategori ayırt edilebilir. Ayrıca, küçük-burjuva demokrasisi olarak tarih sahnesine çıkmış olan radikal hareket ve partiler de küçük-burjuva sol olarak genel sol kavramı içinde yer almışlardır. Daha karmaşık görünen bir olgu da, reformist işçi partilerinin ve küçük-burjuva sol hareketlerin çoğunun, güttükleri siyaset bakımından burjuva solu olarak nitelenebilecek bir konuma yerleşmiş olmalarıdır. Örneğin bugün Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin konumu genel olarak budur. Bu son nokta kapitalizmin halen işlemekte olan çok önemli bir eğilimini ortaya koyuyor. Kapitalizm varolmaya devam ettiği ölçüde, bir yandan dünyayı daha fazla entegre etmekte ve farklı tarihsel geçmişlerden kaynaklanan özgünlükleri silikleştirmekte, diğer yandan da yaşadığı tarihsel bunalım içinde eski anlamıyla sosyal demokrat solun varlık zeminini aşındırmaktadır. Eskinin sosyal demokrat partilerinin bugün ekonomik politikalar alanında muhafazakâr sağ partilerden farklı bir uygulaması bulunmamaktadır. 2. Dünya Savaşının bitiminden 80’lere kadar olan dönemde bu partiler şartların elvermesi ya da zoruyla, bölüşüm alanında işçi sınıfı lehine birtakım reformları hayata geçirebiliyorlardı. Ama 80’lerle birlikte o günler geride kaldı. Dünya burjuvazisinin nazarında komünist tehlike ortadan kalkıp, işçi sınıfı da birkaç kuşak boyunca pasifize edilince, krizin bastırdığı koşullarda artık o sosyal demokrat politikalar ıskartaya çıkartılmaya başlandı. Sosyal demokrat partilerin geçirdiği evrime benzer bir evrimi, azgelişmiş ülkelerde ulusal kurtuluş mücadelelerine liderlik etmiş parti ve hareketler de kendi tarzlarında geçirmişlerdir. Bu tür ülkeler büyük bir çeşitlilik göstermekle birlikte, buralardaki siyasal yelpazenin ana unsuru genellikle anti-sömürgeci mücadeleye önderlik etmiş partiler olmuştur. Eğer Çin, Vietnam, Küba gibi, işçi ve emekçiler üzerinde sömürücü bürokratik diktatörlüklerin kurulduğu ve başka bir siyasal oluşuma izin verilmeyen ülkeler kategorisini bir yana koyacak olursak, diğer ülkelerdeki ana partiler genellikle sola dahil edilmiş, öyle gösterilmişlerdir. Hindistan’daki Kongre Partisi, Meksika’daki Kurumsal Devrimci Parti, Endonezya’da Sukarno’nun partisi gibi daha birçok örnekte bu böyledir. Bu tür partiler, zamanında, genellikle Üçüncü Dünya milliyetçiliği olarak adlandırılan bir eğilimi temsil etmişler, Batılı emperyalistlere kafa tutmuşlar ve genellikle devletçi ekonomik politikalara ağırlık vermişlerdir. Bunlardan bazılarını burjuva solun bir türü olarak nitelemek mümkündür ve işçi hareketinin ya da sosyalist hareketin bunların kuyruğuna takılmaları her zaman hüsranla sonuçlanmıştır. Diğer taraftan bu burjuva sol partiler de zaman içinde Batının sosyal demokrat partileri gibi son çeyrek yüzyılın neoliberalizmine uyarlanmaya başlamışlar ve eski özgün konumlarını terk ederek klasik tipte burjuva partiler haline gelmişlerdir. Sosyal demokrasinin, küçük-burjuva demokrasisinin ve ulusal kurtuluşçu hareketlerin son çeyrek yüzyılda birbirinden çok farklı ülkelerde giderek aynı politikaları savunur hale gelmesi olgusu, aslında sol kavramı açısından da sahneyi temizleyici ve netleştirici bir rol oynamaktadır.
CHP ve sol
Ecevit’in 60’ların ortasında “ortanın solu” kavramını ortaya atmasına kadar CHP’nin sol kavramıyla bir ilintisi bulunmuyordu. Yani o güne kadarki 40-45 yıllık varlık süresi boyunca CHP’nin sol olmak gibi bir iddiası yoktu. Nitekim CHP’nin resmi internet sitesinde verilen parti tarihinde, “1960’lı yılların ortalarında CHP sola açılarak kendisini ‘ortanın solu’ olarak tanımladı” ifadesiyle de bu olgu açıkça belirtilmektedir. Bu ifadenin devamında yer alan satırlar da CHP’nin kendisini nasıl gördüğü konusunda aydınlatıcıdır: “1970’li yıllarda ideolojisini ‘demokratik sol’ kavramıyla tanımlayan CHP, önerdiği sosyal reformlarla ‘düzen değişikliği’ni hedefledi. Bu süreçte CHP, ‘devlet partisinden’ ‘halkın partisine’, ‘düzen partisinden’ ‘değişimin partisine’ dönüştü. Sosyalist enternasyonale katılan CHP, tarihsel geleneğini ve temellerini temsil eden ilkelerin yanı sıra sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de benimsedi.” Bu özet, CHP’nin 70’lerde en azından görüntüde yapmaya çalıştığı şeyi anlatsa da, gerçekliği anlatmıyor. Gerçekte CHP, 60’lar ve 70’lerde devrimci gençlik hareketinin ve işçi hareketinin yükselişi temelinde toplumun yaşadığı genel uyanış karşısında sol bir söylem tutturmaksızın ayakta kalamayacağını görmüştü. O bunu yaparak, hem bu dalgayı dizginlemek hem de Süleyman Demirel’in Adalet Partisi gibi halk desteğine sahip tarihi rakibi karşısında kendine bir taban sağlamak istemiştir. “Ortanın solu” aldatmacasının hikmeti buradadır. CHP’nin sol kavramıyla flörtü başlayana kadarki uzun sicili, amansız bir komünizm ve işçi düşmanlığıyla bezelidir. 60’lı yıllara kadar CHP en sıradan işçi haklarının bile karşıtı olmuş, hatta 1950’de iktidardaki Demokrat Parti sendika, grev yasası gibi düzenlemeler önerdiğinde, CHP’li eski çalışma bakanı Sadi Irmak CHP adına “böyle bir şey olamaz” diye itiraz etmiştir. Bu özellikler gerici bir burjuva partisinin tipik özellikleridir. Tepeden inme bir burjuva rejim kurma perspektifiyle hareket eden Osmanlı paşalarınca kurulmuş olan CHP tam da böyle bir parti idi. Bırakalım komünistleri ve emekçi sınıfları, CHP cumhuriyetin başlangıcından itibaren yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca başka burjuva partilerine bile izin vermeyen bir tek parti diktatörlüğü kurmuştur. Bu dönemde CHP ve devlet aygıtı neredeyse tümüyle örtüşmekteydi, yani CHP bir bakıma Kemalist devletin kendisiydi. Ya da bir başka ifadeyle CHP, rejimi kuran ayrıcalıklı asker-sivil bürokrasinin partisiydi. CHP, tek parti diktatörlüğünü ve baskıcı uygulamaları, toplumu “sınıfsız, imtiyazsız, çıkarları ortak tek bir kitle” olarak tanımlayan ideolojisiyle gerekçelendiriyordu. Öyle ya, çıkarları ortak tek bir kitle varsa bunun da yalnızca tek bir partisi olabilirdi. CHP’nin programının temellerini oluşturan “altı ok”un da (cumhuriyetçilik, laiklik, halkçılık, milliyetçilik, devletçilik, inkılâpçılık) sol kavramıyla doğrudan bir ilgisi yoktu. Bu nedenle o zamanın CHP’sini burjuva sol olarak değerlendirmek bile mümkün değildir. Sözgelimi CHP’nin ilkeleri arasında “demokrasi” yoktur, “toprak reformu” yoktur, Kürt halkının, Ermenilerin ve daha nicelerinin haklarının savunuluşu yoktur. Keşke bu hakikat TC’nin kuruluş sürecinden itibaren 60’lara kadar geçen uzun dönemde son derece ağır şartlarda kahır dolu bir mücadele veren ve ağır bedeller ödeyen Türkiyeli komünistler tarafından da açık bir bilinçle kavranmış olsaydı. Zira bu nokta 60’larda yükselişe geçen Türkiye’deki devrimci hareketin Kemalizm ve CHP konusundaki yanılsamalarına temel oluşturan yanlışların kaynağı olmuştur. CHP ve Kemalizm daha en başından beri komünistlere katliamı, hapisleri, işkenceleri, ağır takip ve acımasız polis baskısını reva görmüştür. Buna rağmen Türkiye Komünist Partisi bu yıllar boyunca, ülkenin geriliğinin aşılması ve kapitalizm öncesi yapıların tasfiyesi adına, burjuva devriminin temsilcisi olarak gördüğü CHP’nin ve Kemalist rejimin destekçisi olmuştur.
Peki CHP, çoğunluğa belletildiği gibi, en azından 60’ların ikinci yarısından itibaren sosyal demokrat bir sol parti olmuş mudur? Her şeyden önce CHP diğer sosyal demokrat partiler gibi işçi hareketinin içinden gelmemiştir, örgütlenmesi işçi sınıfına dayanmamaktadır, üye bileşimi işçi ağırlıklı değildir. Siyasal çizgisinin ve programının da ağırlık noktası, işçi sınıfı için en azından kapsamlı reformlar –bunların gerçekleştirilip gerçekleştirilmemesinden ayrı olarak– olmamıştır. Ne yaptığının çok iyi farkında olan Ecevit de hiçbir zaman başlattığı ve sürdürdüğü hareketi “sosyal demokrat” olarak adlandırmadı, bilinçli olarak “ortanın solu”, “demokratik sol” gibi başka nitelemeler kullandı. Bu dönemde yapılan değişikliğin özeti, partinin varoluş temelini oluşturan Kemalizm ile sosyal demokrasinin bazı yönlerinin eklektik ve yüzeysel biçimde birleştirilmesidir. CHP 70’lerdeki güçlü sol yükseliş boyunca sosyal demokratlığa nispeten daha yaklaşmış, ancak her zaman Kemalizm unsuru onun alttaki özü olarak kalmaya devam etmiştir. Esasen Kürt hareketi ve İslamcı hareketin yükselişinin damgasını vurduğu 90’lı yıllar ve rejimin buna yanıtı niteliğindeki 28 Şubat örtülü darbesi, bu özün yeniden belirgin biçimde öne çıkması için zemin oluşturdu. CHP o gün bugündür köklerinden gelen bu yönü her bakımdan daha da belirginleştirmektedir.
Adres devrimci sosyalizmdir
Bugün CHP’ye (ondan daha beter olan DSP’den bahsetmeye bile değmez) kelimenin hiçbir anlamında sol demek mümkün değildir. O, Kemalist tarzda çarpık bir laiklik savunusunu ve milliyetçiliği siyasetinin temeline oturtmuş, diplomatlar ve müteahhitlerle dolu has bir burjuva partisidir. İşçi sınıfının, emekçilerin, yoksulların, ezilenlerin dertleriyle ilgisi yoktur. Zaten bu nedenle emekçi kitlelerin geniş bölümünden de giderek daha az oy alabilmektedir. Ancak CHP, yayılan milliyetçilik, laiklik ve modern yaşam tarzı konusunda duyarlı halk kesimleri için ana odak konumunu kazanmaya ve toplumu bu konular etrafında kutuplaştırmaya çalışmaktadır. Bu bakımdan CHP’nin “sol” aldatmacası ortadan kalkmış değildir. Dünya ve ülke şartları Kemalist refleksleri azdırmakta ve özellikle statükocu asker-sivil bürokrasinin hamiliğini yaptığı milliyetçilik yükselmektedir. Nasıl dünya siyasal manzara olarak bir bakıma 1. Dünya Savaşı öncesine dönüyorsa, Türkiye de benzer bir geri dönüş yaşıyor. Dolayısıyla statükocu güçlerin resmi milliyetçi çizgisi olarak Kemalizmin işi bitmiştir demek doğru olmaz. İhtiyaç oldukça egemen sınıf bunu devreye sokabilmektedir. O nedenle işçi sınıfı bu tehlikeye karşı hazırlıklı olabilmelidir. CHP konusunda ve özellikle de sol kavramına ilişkin net bir kavrayışa sahip olmak son derece önemlidir. Kemalizmle ve milliyetçilikle hesaplaşmadan, hele de günümüz şartlarında devrimci işçi hareketinin temsil ettiği gerçek sol çizginin güçlendirilemeyeceğini vurgulamak gerekiyor. Tarihsel nedenler ve sosyalist hareketin hataları sonucu Türkiye’de siyasal bir işçi sınıfı mücadelesi geleneği ve kültürü yeterli ölçüde oluşmamıştır. O nedenle Türkiye’deki siyasal yelpazenin ağırlık noktası da dünya geneline göre daha sağda olmuştur. Yeryüzündeki belki de en korkak ve kıyıcı burjuvazinin ülkesinde böyle olmaktadır işler. Türkiye’de siyasal arena genelde sağın işgali altındadır. Kimisi Kemalizme, kimisi İslami motiflere ya da dindarlığa, kimisi faşist milliyetçiliğe, kimisi muhafazakârlığa, kimisi de liberalizme vurgu yapmaktadır. Bu şartlar altında proleter devrimci geleneği yaratmak için mücadeleci, öncü işçilerin çok ter akıtması gerekiyor. İşçi sınıfının tarihsel çıkarları açısından solun gerçek adresi devrimci sosyalizmdir ve insanlığın tüm büyük sorunlarının çözümü de buradadır. Dünyayı anlamak ve değiştirmek isteyenlerin, tutarlı bir sol arayışı içinde olanların gitmesi gereken yer de burasıdır.
[1] 1848 devrimleri sürecinde ortaya çıkan bu kavram Marx ve Engels tarafından doğru bulunmadığı halde Ekim Devrimine kadar Marksistler tarafından kendilerini adlandırdıkları bir kavram olarak sahiplenildi. Ancak Ekim Devrimiyle birlikte Marksistler kendilerini komünist sıfatıyla adlandırmaya başladılar. Reformistler ise sosyal demokrat kavramını sahiplenmeye devam ettiler. Avrupa’daki “sosyalist parti” ya da “işçi partisi” gibi adlar taşıyanlar partiler de bu kategoridedirler.
(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no.18, Eylül 2006)

30 Ocak 2010 Cumartesi

MAKALE

Lenin’in 1921’de yaptığı şu uyarı önemlidir: “Herhangi bir milliyetin bizim halka dinî inançlarından dolayı baskı yaptığımızı düşünmesine ve düşmanlarımızın böyle söylemesine zemin hazırlayacak her türlü davranıştan kesinlikle kaçının.”
Minare Yasağı, İslamofobi ve Görevlerimiz
Oktay Baran
1 Ocak 2010
Kapitalist sistemin tarihsel krizi toplumsal yaşamın tüm alanlarında giderek artan sayıdaki görünümleriyle kendisini dışa vuruyor. Normal kapitalist büyüme dönemlerinde, ya hiç gündeme gelmeyen ya da gelse bile toplumun çoğunluğu tarafından önemsiz ve marjinal addedilen olgular, böylesi kriz dönemlerinde öne çıkabiliyor, olağanlaşıyor. Böylesi büyük ve derin kriz dönemleri toplumsal-siyasal-iktisadi alanda olağan ile olağanüstü olanın yer değiştirdiği, birinin diğerine dönüştüğü bir durumu temsil ediyor. 2000’li yılların öncesinden başlayıp bugüne ulaşan süreçte, belli başlı Avrupa ülkelerinde gözlemlenen ırkçı ve faşist yükseliş bu durumun bir göstergesidir. Almanya’da uç verip ardından, İngiltere, Fransa, Avusturya, Hollanda gibi emperyalist ülkelere yayılan ve yine Yunanistan, Danimarka gibi ülkelere de bulaşan ırkçılık ve faşizm virüsü, öyle görünüyor ki son olarak İsviçre’yi de etkisi altına almış durumda. İsviçre’de başını ırkçı Halk Partisinin çektiği faşist gruplar, camilere yeni minare inşasının yasaklanması için referandum yapılması amacıyla yeterli imzayı toplamış ve ardından yapılan referandumda, katılımcıların yüzde 57’si yasak lehine oy kullanmıştı. Sözkonusu referandum kampanyası sırasında İslama dönük karalama kampanyaları ifrat boyutuna varmış, Müslümanlara ve kurumlarına dönük ırkçı saldırılar tırmanmış ve mezarlıklar bile saldırıya maruz kalmıştı. Çoğunluğu dağılan Yugoslavya’dan gelen 400 bin Müslüman da dâhil olmak üzere toplam 7 milyon nüfuslu bu küçük ülkede yaşanan faşist ve ırkçı yükseliş ve getirilen yasaklamalar, Türkiye’de de tartışma konusu oldu.
Faşizm, ırkçılık ve İslamofobiye karşı mücadele
İsviçre Anayasasına göre, yeterli sayıda imza toplanması koşuluyla her konu halk oylamasına götürülebiliyor. Referandumda kabul edilmesi durumunda da karar, Anayasa hükmü olarak uygulamaya sokuluyor. Minare yasağı hususunda referandumla alınan karar da bu statüdedir. Sırada, suç işleyen Müslümanların tüm ailesiyle birlikte sınırdışı edilmesine dönük düzenlemeleri içeren bir referandum kampanyasının olduğu söyleniyor. Bu tür uygulamaları adlandırmanın en hafif ve aslında tek boyutlu ifadesidir İslamofobi. Gerçekte bu tür uygulamalar, düpedüz ırkçı ve faşist uygulamalardır. Bunun pratik kanıtlarından biri de faşistlerin hedefinde yalnızca Müslümanların olmamasıdır. Minare yasağından sonra, İsviçreli faşistler şimdi de İsviçre’de çalışan AB kökenli işçilere savaş açmış durumdalar. Faşist partinin bastırmasıyla, serbest dolaşım anlaşması İsviçre meclisinde tekrar ele alınarak gözden geçirilecek. Ayrıca faşistler yabancılara kontenjan uygulamasının yürürlüğe sokulmasını istiyorlar. Sosyal-demokratlar ise son dönemde ülkeye gelen yabancı işçi sayısının düşme eğiliminde olduğunu belirterek kontenjan uygulamasının “gereksiz” olduğunu söylüyorlar ve aslında böylelikle bir gün “gerekli” olabileceğini düşündüklerini de itiraf etmiş oluyorlar. Bu uygulamalar hiç kuşkusuz ki Marksistler tarafından şiddetle eleştirilmek zorundadır. Marksistler insanların dini inanışlarına, bu inanışları doğrultusundaki ibadetlerine, yaşam tarzına, giyim kuşamına vb. yasaklarla, baskılarla, ayrımcı politikalarla sınırlamalar getirilmesine karşıdır. Aynı şekilde bir kimsenin dini inancı gereğince başkalarının sahip olduğu haklardan mahrum edilmesi ya da daha farklı haklara sahip olmasının adı düpedüz ayrımcılıktır ve mâhkum edilmelidir. Bir başkasının yaşam hakkı başta olmak üzere demokratik haklarını çiğnemediği sürece, herkes ibadetlerini dilediği gibi yerine getirme hakkına sahip olmalıdır. Aynı şekilde hiç kimse bir dine inanmaya zorlanamayacağı gibi dinsizlik propagandası yapmanın önüne de hiçbir engel konulmamalıdır. Bu nedenle Marksistler devletin tüm dini inanışlara eşit mesafede olmasını, devletin kişilerin dini inanışları ya da inançsızlıkları karşısında nötr olması gerektiğini savunurlar. Laik bir devletin resmi din kurumları, resmi din eğitim merkezleri vb. olamaz. Bu noktada din, devlet işlerine ilişkin bir konu değil, tümüyle kişilerin ve cemaatlerin inisiyatifine bırakılması gereken bir konudur. Sözkonusu olan şey, hele de belli bir dini inanışa sahip kesimin toplumun bir azınlığından, göçmenlerden vb. oluşması durumunda çok daha hassas bir boyut kazanmaktadır. Çünkü bu durumda sorun basit bir dini özgürlükler ve laiklik savunusu olmanın ötesine geçerek, her şeyden önce azınlıklar sorunu, ulusal sorun gibi boyutlar da kazanmaktadır. Kimi durumlarda dini farklılık olgusu ulusal sorunun üstünü örten bir görüngü halini almaktadır (örneğin son dönemde öne çıkan Çin’deki Doğu Türkistan sorununda durum budur). Etnik farklılıktan çok daha ayrıştırıcı, çok daha katılaşmış ve çok daha zor eritilebilecek bir faktör olarak dini farklılıklar, baskılar ve ayrımcılık konusunda Marksistlerin son derece duyarlı olmaları şarttır. Bu noktada dini azınlıklara uygulanan ayrımcı, dışlayıcı, küçümseyici, yasakçı, aşağılayıcı vb. tüm uygulamalara karşı her daim uyanık olmak, bu ayrımcılığa karşı sistematik bir mücadele yürütmek devrimci siyasal mücadelenin görevleri arasındadır. Bu konuda üzerine düşen görevleri hassasiyetle yerine getirmeyen bir devrimci hareketin, halklar arasındaki kardeşliği ve proletarya enternasyonalizmini savunmasının özellikle ezilen azınlık ya da ulusun emekçi kitleleri nezdinde pek bir inandırıcılığı kalmayacaktır. Bu da demek oluyor ki, Avrupa’daki sosyalistlerin önünde İslamofobiye karşı sistematik bir mücadele görevi duruyor. Yükselen ırkçılığa ve İslamofobiye karşı mücadele görevi aslında faşizme karşı mücadele görevinin bir parçasıdır. Ne var ki, bilhassa Avrupa solunda, faşizm tehlikesini küçümseyen, onu geçmişin karanlığında kalmış ve bir daha yaşanmayacak bir kâbus olarak görenlerin sayısı hiç de az değil ve üstelik böyleleri kendilerine Marksist sıfatını da yakıştırabiliyorlar. Onlara kalırsa faşizm, esas olarak küçük-burjuvazinin çılgınlığıdır ve Avrupa’da bugün küçük-burjuvazi eridiğinden faşizm tehlikesi de yoktur! Faşizmi Alman ve İtalyan örnekleri üzerinden dondurarak ele alan bu yaklaşımların bilimsel bir değeri yoktur. Faşizm tekelci sermayenin açık ve kanlı diktatörlüğü, teröre dayalı karşı-devrimci saldırısı demektir ve bu şekliyle 1930’lardan sonra dünyanın çeşitli ülkelerinde işçi sınıfına kan kusturmak üzere defalarca vücut bulmuştur. Avrupa’nın son elli yıldır barış dönemi yaşıyor olması, birçoklarını savaş ve faşizm tehdidi konusunda tehlikeli bir iyimserliğe sürüklemektedir. Aslında bu bakış açısı tam da orta sınıfa has bir rehavetin ifadesidir. Unutmayalım ki, medeniyetin doruğu olarak görülen Avrupa, insanlık tarihinin gördüğü en acımasız katliamlara, en kanlı savaşlara ve soykırımlara da ev sahipliği yapmıştır. Ve bunlar Ortaçağda değil 20. yüzyıl içerisinde olmuştur. On yıl önce Avrupa’nın göbeğinde, Balkanlar’da yaşanan kan banyosu bu açıdan yeterince uyarıcı idi. Bugün de bu karşı-devrim tehlikesi giderek artıyor, bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Emperyalist tekelci sermaye bir kez faşizmin iktidarına tam olarak karar verdiğinde faşist katliamlara girişecek haydutlar sürüsünü bulmakta zorluk çekmeyecektir. Bunun için, hem sefalete sürüklenen küçük-burjuvaların ya da zihnen küçük-burjuvalaşmış kimi vasıflı işçi kesimlerinin içinden, hem de lümpen proletarya ve vasıfsız işsiz yığınları olmak üzere işçi sınıfının en bilinçsiz ve en örgütsüz kesimleri içinden bu unsurları devşirecektir.
II. Enternasyonalcilik, Stalinizm, Kemalizm
Sosyalist hareketin önemlice bir bölümü yalnızca dünyada değil Türkiye’de de minare yasağı konusundaki gelişmeleri manidar bir suskunluk ve vurdumduymazlıkla geçiştirmiştir. Hiç kuşkusuz bu tutumun altında, Troçkist olduğu iddiasındakiler de dahil olmak üzere sosyalist hareketin büyük bölümünün II. Enternasyonal ve Stalinizmin ideolojik etkilerinden arınmamış oluşu yatıyor. Buna Türkiye’de sol hareketin geneline damgasını vuran Kemalizm ve burjuva aydınlanmacılığını da eklemek gerekiyor. Türkiye’de sol hareketin geniş bir bölümü, yıllardır, modernleşme, çağdaşlaşma, aydınlanma adına Kemalizmin değirmenine su taşımış, dahası ideolojik cephaneliğinin önemlice bir kısmını Kemalist paradigmadan edinmiştir. Sol hareketin, dine, dinsel baskı ve ayrımcılık politikalarına, İslami harekete ve hatta dini inanışı güçlü kesimlere yaklaşımını belirleyen temel paradigma hep Kemalizm olagelmiştir. Türkiye sol hareketindeki ortalama bir devrimcinin bu konudaki görüş ve önyargıları ile Kemalist bir bürokratınkilerin ya da diyelim ki bir CHP’linin bakış açısı arasında maalesef köklü bir fark bulunmamaktadır. Avrupa’daki sosyalist çevrelerin de bu konuda son derece yanlış bir çizgiye kaymaya başladığına işaret edelim. SSCB’nin yıkılışıyla yaşanan ideolojik bunalım sosyalist hareketin bütününde muazzam bir kafa karışıklığını ve temel konularda bile Marksizmin ilkelerinin kaldırılıp bir tarafa atılmasını beraberinde getirmiştir. Avrupa’daki feminist ve çevreci harekete baktığımızda da aynı olguyla karşılaşıyoruz. Bu tip çevrelerin bir bölümü, modern ve çağdaş yaşam değerleri ve kadın hakları adına, Müslümanlara dönük yasakçı, baskıcı ve ayrımcı politikaları kerhen ya da açıkça destekleyebiliyorlar. Kadınları baskı altına alıyor ve köleleştiriyor argümanıyla Fransa’daki kimi sosyalist çevrelerin liselerde türban yasağını desteklemesi Marksizmin ilkeleriyle bağdaşmaz. Ama bu bir istisna olmadı, İsviçre’deki son referandum öncesinde, ayrımcı politikalara içsel olan İslamofobiyi eleştirenlere karşı kimi çevreler İslamofaşizm (İslam faşizmi) tehlikesine çubuk bükmekte beis görmediler.
“Farklılıkları bir arada yaşatabilme zorluğu” mu?
Kimi demokrat ya da solcu geçinen aydın-akademisyen çevreler, “kültür”, “kimlik”, “farklılık”, “öteki” gibi moda sosyolojik kavramlara atıfta bulunmakla yetinen sığ açıklamaların ötesine geçemiyorlar. Bu farklı çevrelerin tümü de yaşanan gelişmeleri genel bütünle ilişkilendirmiyor ve bu bütünü kapitalist üretim ilişkilerinin zorunlu sonucu olan uzlaşmaz sınıf mücadelesi, emperyalist savaş ve kriz konjonktürü çerçevesinde ele almıyorlar. Sınıfsal tabiatları dikkate alındığında, bu tür çevrelerden böylesi bir değerlendirmeyi beklemek zaten beyhudedir. Onların misyonu yaşanan gelişmeleri bu çerçevede ele alıp teşhir etmek değil, bu pisliğin kapitalist bataklıktan türediği gerçeğini emekçi kitlelerden usturuplu biçimde gizlemektir. Bu indirgemeci sosyolojik yaklaşımlar, içinde yaşadığımız dünyanın sınıfsal ilişkilerinin tümüyle üstünden atlıyor. Kimileri bu noktada Batı burjuva demokrasilerinin asıl üstün yanının, “öteki”yle ilişki kurma becerisinde yattığını söyleyip Batı hayranlığıyla gerçekleri çarpıtıyor. Buna karşı çıkarak Batı kapitalizminin de bu hususta çok başarılı örnekler sergilemediğini haklı olarak vurgulayanlar ise, kültürel ya da kimliksel farklılıkları “kavgasız bir arada yaşatmak insanlık için her zaman zorlu bir sınav olmuştur” yaklaşımıyla tarih üstü genellemelere varabiliyorlar. Oysa bu sınıflar ve tarih üstü genelleme doğru değildir. Birincisi, “farklılıkların” bir araya gelmesinden ve etkileşim içerisine girmesinden zaten ancak kapitalizmle birlikte bahsedebiliriz. Kapitalizmin gelişimiyle birlikte, kapitalizm öncesi dönemin içe kapalı kırsal toplulukları giderek artan ölçüde yalıtılmışlıklarını kırmış ve birbirleriyle etkileşim içerisine girmişlerdir. İnsanlık açısından ortak bir kültür yaratmaya dönük önemli bir atılımdır bu. Ne var ki bu sürece, kapitalist çıkar ilişkilerinin damgasını vurması, süreci daha baştan sakatlamıştır. Etkileşim içerisine giren topluluklar arasındaki ilişkilerin meta ilişkisine dayanması, yani çıkar, kâr ve üstünlük sağlama amacına dayanması sürekli bir çatışma anlamına da gelmiştir. İkincisi, ancak kapitalizmle birlikte, ulus-devlet denen olgu ortaya çıkmış ve bu süreçte etnik, kültürel, dini ya da dilsel öğelerden biri ya da birkaçına vurgu yapılarak ulus denen siyasi yapılanma yukarıdan aşağıya inşa edilmiştir. Bu inşa sürecinde bir yandan ortaklıklara vurgu yapılarak vatan denilen sınırlar içindeki farklılıklar zorla asimilasyona tâbi tutulmuş, öbür yandan da yine ortak kimliği vurgulamak adına diğer uluslardan farklılık ve üstünlük öne çıkarılmıştır. Bu süreçte üretilen milliyetçilik ideolojisi, etnik kimlikler arasında giderek artan gerilimleri, çatışmaları ve önyargıları da azdırarak insanlığın başına belâ olmuştur. Demek ki ulusal önyargı ve ihtilâflar kapitalizmin ürünüdür ve kapitalizm ortadan kalkmadıkça da varlığını sürdürecektir.
Irkçılığın sebebi “farklılıklar” değildir
Bu bağlamda ileri sürülen, burjuva demokratik standartların ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında farklılıklar savaşla asgariye indirildikten, toplumlar azami ölçüde türdeşleştikten sonra mümkün olduğu düşüncesi de doğru değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da ne farklılıklar asgariye inmiş ne de toplumlar azami ölçüde türdeşleşmiştir. Gerçek bunun tersidir. 90’lı yıllara kadar Avrupa’da ırkçı ayrımcı yaklaşımların pek yaygın olmamasının nedenlerini farklı bir yerde aramak gerekir. Savaşla birlikte ve savaştan sonra faşizme karşı emekçi kitlelerin bağrında gelişen muazzam tepki, ırkçı, ayrımcı, dışlayıcı düşüncelere karşı uzun zaman etkili olan bir panzehir olmuştur. Öte yandan Soğuk Savaş döneminde emekçi kitleler “dış tehdit” ile yeterince ürkütülüp sindirilebilirken, Avrupa burjuvazisi, toplum içerisinde gerilimi ve çatışmayı arttıracak ırkçı propagandaya ihtiyaç duymamış ve bunu riskli bulmuştur. Ama kuşkusuz ki en önemli faktör, 50’li yılların başlarından 70’li yıllara kadar süren kapitalist büyümedir. Ekonominin hızla büyüdüğü bu dönemde, yabancı işgücüne muhtaç olan Avrupa burjuvazisinin ırkçı, ayrımcı politikalar izlemesi, bindiği dalı kesmesi anlamına gelirdi. 70’li yıllarla birlikte içine girilen uzun yavaşlama döneminde işler tersine dönmeye başlamış ve SSCB’nin yıkılışıyla birlikte önemli bir dönemeç noktasına gelinmiştir. Her şeyden önce işçi hareketi içerisinde muazzam bir ideolojik bunalım ortaya çıkmış, geleneksel işçi örgütleri zayıflamaya başlamış, devrimci güçler muazzam bir kan kaybına uğrayıp ideolojik ve örgütsel bunalıma sürüklenmiş, geçmişin militan ve anti-faşist gelenekleri silinmeye yüz tutmuştur. SSCB’nin çöküşüyle birlikte tehdit algılamasında da değişimler yaşanmış ve burjuvazi yeni arayışlar içerisine girmiştir. Diğer taraftan da ekonominin önce yerlerde sürünen büyümeleri bile zar zor yakalaması, ardından da uzun süren ve gittikçe derinleşen krizler, muazzam ölçüde artan işsizlik ve toplumsal hoşnutsuzluğa emperyalist savaş koşullarını da eklediğimizde burjuvazi açısından faşizm silahını yeniden yağlamanın zamanı gelmiştir. 90’lı yıllardan beri Avrupa’da yükselen ırkçılık ve faşizmin nesnel zemini, demek ki, Avrupa’nın türdeşliğinin bozulması vb. gibi saçmalıklar değil, emperyalist savaş ve kapitalizmin tarihsel kriz konjonktürüdür. Bu bağlam bilince çıkartılmadığı sürece, içinden geçtiğimiz dönemde yaşanan hiçbir gelişmeyi doğru kavramak ve doğru öngörülerde bulunmak mümkün olmayacaktır.
Batı dünyası, Hıristiyanlık ve “Medeniyetler Çatışması”
SSCB’nin yıkılışından sonra Marksizmin uzun bir dönem boyunca itibar kaybetmesi ve buna paralel olarak da hem örgütlü işçi hareketinin hem de devrimci komünist hareketin gerilemesi, her türlü gerici, sağcı, muhafazakâr, ırkçı ve faşist düşüncenin engelsizce gelişimine yol açtı. İşçi sınıfının öldüğü propagandasının yapıldığı ve bu iddianın epey bir kabul gördüğü bir ideolojik ortamda, gerek toplumsal olayların kavranışında gerekse de politikada, sınıf dışı kimliklerin, kültürel farklılıkların vb. öne çıkartıldığı bir söylem geliştirildi. Sözkonusu dönemin aynı zamanda iktisadi kriz ve artan emperyalist hegemonya kavgasıyla örtüşmesi de bu gelişmeyi fazlasıyla körükledi. Ne de olsa, sınıflar üstü kimliksel farklılıklar ya da kültürel farklılıklar, toplumsal yaşam içerisinde son derece kolayca görünebilir farklılıklardır. Devrimci hareketin verili güçsüzlüğü ve burjuva ideolojik propaganda araçlarının muazzam etkisi düşünüldüğünde, bu farklılıkların kaçınılmaz olarak çatışmaya yol açacağı düşüncesi, kitleler nezdinde rahatlıkla inandırıcı kılınabilir ve emperyalist savaşların bir gerekçesi haline getirilebilirdi. Bu ayrımların altını çizmeye yarayacak bir dizi provokasyonla yeni tehditler yaratarak kitleleri terörize etmek ve onların kapitalizme karşı biriken öfkesini yanlış kanallara akıtmak hiç de zor değildi. 90’lı yılların ortalarından itibaren “Medeniyetler Çatışması” safsatasıyla kitlelere yutturulan ve şimdilik İslam düşmanlığında somutlanan yaklaşım budur. 1930’ların başlarında Alman proletaryasının en lümpen kesimlerinin ve konum ve ayrıcalıklarını kaybeden küçük-burjuvazinin biriken öfkesi Hitler faşizmi aracılığıyla nasıl Yahudilere karşı yöneltildiyse, bugün de aynı oyunun, tüm sağcı burjuva politikacılar eliyle Müslümanlara karşı tezgâhlandığı açıktır. Devrimci hareketin dipte seyrettiği, emperyalist savaş ve kriz döneminin hükmünü icra ettiği günümüzde, sağcı iktidarlar (ki özde solcu geçinen sosyal-demokratların da bunlardan çok bir farkları yoktur) giderek artan ölçüde ırkçı, ayrımcı ve İslam düşmanı bir söylemi yükseltiyorlar. Örgütsüz ve önderliksiz kalan emekçi yığınlar içerisinde ırkçı eğilimler artıyorsa, bunun yegâne sorumlusu kapitalist düzen, onun yılmaz savunucusu olan burjuva politikacılar ve burjuva medyadır. Bugün Avrupa’daki neredeyse tüm iktidarlar, ki aralarında sosyal-demokratlar da vardır, Hıristiyanlık değerlerine işaret ediyorlar. Dini sembollerin kamu alanında işi yok diyenlere, Berlusconi, sekiz Avrupa ülkesinin bayrağında haç olduğunu hatırlatıyor. Türkiye’nin AB üyeliğine kabul edilmesine karşı çıkanlar, onun İslami kimliğini öne çıkarıyorlar. AB’nin yeni başkanının, Almanya ve Fransa başbakanlarının pozisyonu da budur. AB’nin yeni başkanı ve eski Belçika başbakanı Herman Van Rompuy Avrupa Konseyi’nin toplantısında şunları söylemişti: “AB’nin Türkiye’nin içine alacak şekilde genişlemesi geçmişteki gibi herhangi bir genişleme değildir. Avrupa’da geçerli olan evrensel değerler, ki bunlar aynı zamanda Hıristiyanlığın temel değerleridir, Türkiye gibi büyük bir İslam ülkesinin girişiyle birlikte etkinliğini, diriliğini kaybedecektir.” Hıristiyanlık öne çıkartılan bir siyasal değer ve temel bir referans kaynağı haline getirildiğinde, burjuvazi eliyle yükseltilen ırkçı ve İslam karşıtı propaganda, kaçınılmaz olarak tersini de yaratıp güçlendiriyor. Gerek İslam âleminde gerekse de Avrupa’daki Müslümanlar arasında İslam giderek bir dini inanç sisteminin ötesine geçerek, tepkisellik temelinde gelişen bir siyasal hareket biçimini almış, dini kimlikten öte bir siyasal kimlik haline gelmiştir. Böylelikle birbirini besleyen ve bir diğerinden beslenen bir ayrışma ve kutuplaşma yaşanmaktadır ki, bu durum “Medeniyetler Çatışması” safsatasının kitleler gözünde giderek daha inandırıcı hale gelmesine yol açıyor: “Bunun inandırıcılığını pekiştirmek için de sıradan halkta zaten pasif biçimde varolan bazı önyargılar tahrik edilerek kolay hedefler yaratılmaktadır. Bu uğurda akla gelebilecek insana özgü her türlü kötülük göçmenlere adeta doğuştan gelme özellikler olarak yakıştırılmakta ve bu kesimler şeytanlaştırılmaktadır. Zaten içinde bulundukları koyu sefalet nedeniyle suça eğilimli hale getirilen göçmenler, bir yandan sistematik polis tacizleriyle, faşist saldırılarla, yasal düzenlemelerle, ırkçı yayınlar ve filmlerle, gözle görülür-görülmez binbir türlü aşağılama biçimiyle kışkırtılmaktadır.” (Levent Toprak, Medeniyetler Çatışması mı Emperyalist Saldırganlık mı?, MT, no: 12) Sınıf çatışmasının yerine din çatışmasını, sınıfsal kimlik yerine dinsel-kültürel kimliği geçiren bu anlayışa karşı uzlaşmaz bir mücadele yürütülüp bu faşist ideoloji etkisizleştirilmedikçe, kapitalizmin insanlığın başına yepyeni belâlar açacağı muhakkaktır.
Sağcı demagojiye geçit yok!
Türkiye’de sağcı, milliyetçi ve dinci çevreler, Batı’ya, AB’ye, demokratik süreçlere vb. dönük nefretlerini İsviçre’de yaşanan bu gelişme vesileyle bir kez daha dışa vurdular. Hıristiyan dünyasının İslama dönük Haçlı Seferinden, İslamın tüm dinlerden üstün oluşundan, “Medeniyetler Çatışması”ndan vb. dem vurdular. Batı dünyasını bir bütün olarak ırkçı olmakla, Türk ve Müslüman düşmanlığıyla suçlayıp, İslamın egemen olduğu coğrafyalarda yüzyıllardır diğer dinlere büyük bir hoşgörüyle yaklaşıldığı yalanını tekrarladılar. Oysa Türkiye’de de Rumlara, Ermenilere, Yahudilere, Kürtlere ve Alevilere dönük bu tür uygulamaların gerek geçmişte gerekse de günümüzde sayısız örneği mevcuttur. Dolayısıyla bu tür uygulamalar Türklere ve Müslümanlara yapıldığında bunu ayrımcılık, ırkçılık gibi sıfatlarla adlandırmak, bizzat TC tarafından yapıldığında ise tam bir inkâr ya da mazur gösterme tutumu benimsemek ikiyüzlülüğün daniskasıdır. Enternasyonalist komünistler, bu tür uygulamalar karşısında ilkeli bir mücadele yürüten, sonuna kadar tutarlı demokratlardır aynı zamanda. Bizler her türlü dinsel, etnik, ırksal ve cinsel ayrımcılığa karşı mücadele ederiz. Günümüzde, gerek ulusal gerek bölgesel gerekse de uluslararası gelişmeler, komünist hareketin dine, laiklik ve inanç özgürlüğü sorununa ilişkin doğru tutumlar sergilemesinin önemini kat be kat arttırmıştır. Böylesi bir tutumu ortaya koyabilmek ve bunu emekçi kitlelere mücadele içinde kavratabilmek içinse, her şeyden önce sosyalist hareketin kendisini milliyetçilikten ve Kemalist laiklik anlayışından özenle arındırması gerekiyor. Lenin’in 1921’de yaptığı şu uyarı önemlidir: “Herhangi bir milliyetin bizim halka dinî inançlarından dolayı baskı yaptığımızı düşünmesine ve düşmanlarımızın böyle söylemesine zemin hazırlayacak her türlü davranıştan kesinlikle kaçının.”

14 Ocak 2010 Perşembe

1966 Paşabahçe Grevi

1966 Paşabahçe Grevi
Dicle Yeşil
1 Aralık 2009
Kapitalist sistem krizle birlikte işçi sınıfına daha da azgınca saldırıyor. Kitlesel işten çıkarmalar, kuralsız ve esnek çalıştırma politikaları ve adına reform denilerek getirilen yasalar bu saldırı sürecinin bir parçası olarak hayat buluyor. Buna karşılık yükseltilen eylemler şimdilik patronları dizginlemeye yetmiyor. 12 Eylül faşist darbesinin ardından örgütlenme, mücadele ve dayanışma geleneğinin önemli ölçüde unutulması, sendikalaşmanın önüne konulan yasal engeller ve sendika bürokrasisinin uğursuz rolü, mücadele çıtasının yükseltilmesine ket vuruyor. 1980 darbesi gibi korkunç bir deneyime sahip olan burjuvazi, işçi sınıfı hareketini kökten yok etme yoluna gitmiş ve darbenin yarattığı korkunun gölgesiyle işçi sınıfını baskı altında tutmayı başarmıştır. Bugün krize karşı kitlesel mücadelenin yükseltilememesinin bir nedeni de, bilinçaltına yerleştirilen bu korkunun henüz atılamamış olmasıdır.
Oysa tarihe dönüp baktığımızda, Türkiye işçi sınıfının her dönem bu denli tepkisiz olmadığını görüyoruz. 60’lı yıllarla başlayan süreçte işçilerin attığı her adım, bir üst basamağa sıçrama şeklinde oluyordu. İşçi sınıfı kendini tanımaya başlıyor, gücünü görüyor ve özgüvenini kazanıyordu. Grev ve toplu sözleşmenin henüz yasak olduğu bir süreçte yeni bir tomurcuk patlıyordu. Sayısı küçük ama yüreği büyük Kavel işçilerinin şanlı mücadelesi ilk kıvılcımlardan biriydi. Ve Kavel’le başlayan süreç 15-16 Haziran direnişlerini ve 1977 1 Mayıslarını yarattı. 1980 öncesinde burjuvazinin kalkanlarını öylesine sivriltmesine neden olan işte bu örgütlü işçi sınıfıydı. Hep birlikte karar alan, hep birlikte ayağa kalkan ve hep birlikte yürüyen örgütlü bir güçtü karşılarındaki.
İşçilerin mücadele çıtasının yükselmesiyle, dönemin sendikal anlayışının sorgulanması ve militan sınıf sendikacılığının yaratılması yönünde önemli kilometre taşları döşeniyordu. Grev, sendika, örgütlenme, dayanışma ve mücadele kelimeleri işçilerin hayatında yer ediyordu. Patlayan mısır tanecikleri gibi birbiri ardına patlak veren grevler, mücadele deneyimlerini bir fabrikadan diğerine vakit kaybetmeden taşıyordu. Trio Lastik işçileri, Bursa Belediye işçileri, Mersin Ataş rafinerisi, İstanbul Bozkurt Mensucat, Singer, Goodyear, Berec, Sungurlar, Batman Rafinerisi, Zonguldak Kozlu Maden İşçileri ve Paşabahçe işçileri… Her biri tek yürek olmuşçasına yükseltiyordu işçi sınıfının sıkılı yumruklarını.
İşçilerin örgütlü olduğu Türk-İş sendikasının uzlaşmacı sendikacılık anlayışı, işçi sınıfının yükselen mücadelesini boğmaya çalışıyor, tabandan gelen güç ise Türk-İş’in tepesini sarsan ve ayrıştıran fay hattını döşüyordu. Ortak sınıf tavrının sergilendiği bu dönemde Paşabahçe grevi, devlet güdümlü sendikal anlayışın sarsılmasının en önemli zincirini oluşturacak ve DİSK’in kurulmasının da önünü açacaktı.
CHP, İş Bankası dolayımıyla, 1935 yılında kurulan Paşabahçe Şişe-Cam’ın hatırı sayılır ortaklarındandı. İşçilerin çalışma koşullarıysa son derece kötüydü. Yevmiye 60 kuruş, sendika yok, sigorta yok, hafta tatili yok. Önce Cam İş sendikası örgütlendi Paşabahçe Şişe Cam’da. Ne var ki 1964 yılında Cam-İş tarafından üç yıllığına 15 kuruşa imzalanan toplu sözleşme, Paşabahçe işçileri arasında büyük bir öfke yarattı. Bu tepkinin sonucu olarak işçilerin çoğunluğu Cam-İş’ten ayrılıp Kristal-İş’e üye oldular. Kristal-İş sendikası 1966 yılında, Cam-İş tarafından imzalan sözleşmenin patronların taleplerinin kopyası olduğunu söyleyerek Paşabahçe patronlarını yeni bir sözleşme imzalamaya çağırdı. Bu çağrının reddedilmesi üzerine 31 Ocak 1966 günü 2200 işçi hiç tereddütsüz greve çıktı. 5 Şubat günü Paşabahçe İskele Meydanında bir miting düzenlediler. “İş Hayatında Köleliğe Paydos!”, “Emeği Savunmak Kutsal Vazifemizdir” dövizlerini taşıyarak yürüdüler. Aileleri ve diğer sektörlerde çalışan işçiler de dayanışma için Paşabahçe işçileriyle bir arada durdular. İşçiler bildiriler dağıtarak kararlı duruşlarını dosta düşmana gösteriyorlardı.
“Biz işçiyiz. Paşabahçe’de bir fabrika şişe ve cam yapar, orada çalışırız. Beyoğlu’nda süslü bir mağazası var. Tabaklar ve bardaklar görürsünüz de iftihar edersiniz. İşte onları yaparız biz. 1800 derece hararetin altında çalışırız. Hepimiz 2500 kişiyiz. Ailelerimizle 10.000. Toplu Sözleşme Kanunu çıktı dediler. Biz de hak isteyebilecekmişiz. Üç sene evvel sözleşme yapıldı. Bize bir şey veren olmadı. Biz de greve başladık. Bugün 80 günü geçti gene de hakkımızı istiyoruz. Dağlardan ebegümeci topluyoruz, labada topluyor, balık olursa oltayı alıp koşuyoruz. Evde fazla eşya vardı, kilim, mintan, iskemle gibi. Onları da satıyoruz…” Bu arada patronlar sınıfı da boş durmamaktadır. İşçilerin mücadelesi karşısında, kol kola giren TİSK üyesi 12 patron, gazetelere ilan vererek grevi şiddetle protesto ettiklerini, “madden ve manen” Paşabahçe patronunun yanında olduklarını duyururlar. Paşabahçe patronuysa grevin yasadışı olduğu iddiasıyla dava açar, fakat dava mahkeme tarafından reddedilir. Böylece grevin yasal olduğu onaylanır. 2500 işçi eş ve çocukları ile birlikte vapurlarla Karaköy’e geçip, işveren sendikasının önünden Taksim’e kadar yürürler. Grev sürerken, Türk-İş yönetiminin hain yüzü tekrar açığa çıkar. Türk-İş bürokrasisi, işçilerin mücadelesine balta vurmak için patronların safında yer alır ve 21 Mart 1966’da imzaladığı bir protokolle grevi sona erdirir. Protokolde, işten atılan işçilerin işe alınması işverenin takdirine bırakılmıştır. İşçilerin işsiz kaldıkları süre içindeki ücretlerinin ödenmesinin kabul edilmemesi Türk-İş’in gerçek yüzünü bir kere daha sergiler. İşçiler, sendikanın dayattığı protokolü kabul etmeyerek greve devam kararı alırlar. Grevci işçiler fabrikaya mal giriş-çıkışını engellemiş ve grev kırıcılara yemek taşıyan arabaları taşlamışlardır. İşçilere yapılan silahlı saldırı sonucunda iki işçi yaralanır. Hemen ardından işçiler hammadde deposu ve fabrika arasındaki yolu işgal ederler.
22 Mart günü yapılan toplantıda Paşabahçe patronu 42 işçiyi işe alacaklarını ama 5 Kristal-İş yöneticisini işe almayacağını belirtir; işçilerin kararı ise eyleme devam yönündedir. Aynı şekilde Türk-İş’in yaptığı grevi bitirmeye yönelik diğer girişimler de kabul edilmez. 6 Nisanda, Türk-İş yönetiminin grev kırıcılığına karşı Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Tez Büro-İş sendikaları bir araya gelerek, Paşabahçe Grevini Destekleme Komitesini kurarlar. Bu komitenin asıl önemi, sonradan DİSK’in çekirdeğini oluşturan Sendikalar Arası Dayanışma Konseyi’nin (SADA) öncüsü olmasıdır. SADA’nın yaptığı ortak açıklamada; Türk-İş yöneticilerinin imzaladıkları protokolle işçiye ihanet edildiği, grevin işçinin bir şeref ve hayat mücadelesi olduğu, şayet grevden vazgeçilirse sendikaların ve grev kurumunun işlemez hale geleceği belirtilmektedir. Türk-İş’in özellikle yasal yönden grevi boğma çabası başarıya ulaşamaz. Mahkeme, bir kez daha Kristal-İş’in işyeri düzeyinde toplusözleşme yapmaya yetkili olduğuna ve 71 gün süren grevin yasal olduğuna karar verir.
Bu arada Paşabahçe işçileri ile sınıf dayanışmasının en güzel örnekleri sergilenmektedir. Grevin başlamasıyla birlikte grevdeki 2500 işçiye 460 bin liralık yardım yapılmıştır. Migros işçileri grevcilere erzak, Hal İşçileri Sendikası da 10 ton meyve yardımı yapar. Dayanışma konseyi, aldığı kararla, sendikalı işçiler başta olmak üzere bütün halkın İş Bankası’ndan mevduatlarını çekmeleri çağrısında bulunur. Bu kampanya sonucunda İş Bankası’ndan çekilen para miktarı milyonları aşar. Yurt çapında Paşabahçe ürünleri boykot edilir. Ancak grevin bu denli destek bulması ve yaygınlaşması birilerini iyiden iyiye rahatsız etmeye başlamıştır. 19 Nisanda Bakanlar Kurulu “halkın sağlığını tehlikeye düşürdüğü” gerekçesiyle grevi 1 ay erteler. Bu karar üzerine Kristal-İş Başkanı, sendikayı kapatıp anahtarını Süleyman Demirel’e gönderir ve sendikanın kapısına da şu yazı asılır: “Anahtarı Başbakan’a verildiğinden sendikamız kapalıdır!”
23 Nisan günü, grevdeki işçilerden 1400’ü, 24 Nisanda ise 800’ü fabrikada çalışmaya başlamıştır. Sonuçta bu süreç, Türk-İş yönetimi içindeki sınıf düşmanlığını bir kez daha açığa çıkarmış, yönetim, Petrol-İş’i 15 ay, Kristal-İş’i 15 ay, Maden-İş’i 6 ay, İstanbul Basın-İş’i ise 3 ay geçici ihraç cezasına çarptırmıştır. Daha sonraki dönemde bu sendikalardan Maden-İş ve Lastik-İş DİSK’in kurucuları arasında yer alacaklardır. Paşabahçe işçileriyse, patron karşısında sağlam duruşlarıyla ve geliştirdikleri dayanışma ilişkileriyle, mücadeleye atılacak işçilere örnek olmuşlardır.
Bugün sendikal ivmenin böylesine yüksek olduğu bir dönemden geçmiyoruz. İşçi sınıfı sendikaların tepesine çöreklenen sendika bürokratlarını koltuklarından indirebilecek bir örgütlülük düzeyine sahip değil. Bir yanda işbirlikçi çizgisinden taviz vermeyen ultra sarı sendikacılık anlayışı, bir tarafta da Türk-Metal örneğinde görüldüğü üzere gangster sendikacılık anlayışı yüzünden, işçi sınıfı paramparça olmuş durumda. Genç kuşak işçiler olarak, tarihten dersler çıkarıp, işçi sınıfının kurtuluşu mücadelesinde ileriye doğru yürümeli ve işbirlikçi sendikacılığa karşı militan sınıf sendikacılığı anlayışını yükseltmeliyiz. Her gün bir ses, bir omuz daha eklendiğinde saflarımıza, kapitalist sistemin elimizden kurtuluşu yoktur.
No Pasaran !