BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi
TARİH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TARİH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2010 Cumartesi

NOT

Mustafa Kemal ve ailesi; Selanik, Aya Dimitriya Mahallesi, Apostolu Pavlu Caddesi 75 numaradaki evde kiracıydılar. Şu an bitişiğinde Türk Konsolosluğu olan bu üç katlı ev, Rodoslu Müderris Hacı Mehmet Vakfı tarafından 1870 yılında yaptırılmıştır. 1878'de Mustafa Kemal'in babası Ali Rıza Efendi tarafından kiralanan ev; haremlik ve selamlığa sahip olarak bir avlu içinde yer almaktadır. Alt pencerelerinde demir, üst kat pencerelerinde tahta kafesler vardır. Atatürk, 1881'de ikinci kat soldaki ocaklı odada dünyaya gelmiştir.

NOT

Tarihte bilinen ilk banka ve antrepo Efes limanında kurulmuştur. Kurulan ilk banka sefere çıkan denizci ve tüccarların parasını, antrepo ise mal ve eşyasını saklama işlevi görüyordu.

NOT

İslam düşünürü ve hukuk metodolojisti İdris el-Karafî (ölümü 1285) El-İhkâm adlı eserinde, demokratik devlet yönetimini düzenleyen 'Kuvvetler Ayrılığı' ilkesini, Fransız düşünür Montesquieu'den 6 asır önce ortaya koyup sistemleştirmiştir.

NOT

Doğu Roma (Bizans) İmparatorları içinde en uzun süre tahtta oturan ve 976-1025 yılları arasında 49 yıl hüküm süren imparator II. Basileios'tur. İmparatorluk sınırlarını Balkanlar'da özellikle Bulgaristan'da; ayrıca Mezopotamya, Gürcistan ve Doğu Anadolu içlerine kadar genişletmiştir. Elinde büyük topraklar bulunduran kiliseye ve askeri aristokrasiye karşı çıkarak, içte de güçlü bir iktidar kurmuştur.

NOT

Berlin Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu ile: Çarlık Rusyası, İngiltere, Almanya, İtalya, Fransa ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında 13 Temmuz 1878'de Berlin'de imzalanan barış antlaşmasıdır. Osmanlı Devleti, 93 harbini kaybettikten sonra Berlin Antlaşması ile Bosna-Hersek'e imtiyaz tanıdı. Kıbrıs'ı İngilizlere kiraladı. Kars, Ardahan, Batum ve Artvin'i Rusya'ya; Niş'i Sırbistan'a, Teselya Yunanistan'a ve Dobruca'yı ise Romanya'ya verdi.

23 Ekim 2009 Cuma

DERBİDEN ÖNCE VATAN DEDİLER

Derbiden önce ''vatan'' dediler!
Ünü Türkiye'yi aşarak dünya liglerinin en önemli derbileri arasında yer alan Fenerbahçe-Galatasaray maçlarında takımları için ter döken pek çok futbolcu, Çanakkale Savaşları'nda tek takım tek yürek olmuş ve ''Önce Vatan'' demişti.

Türkiye'nin şanlı tarihe sahip iki seçkin takımı Fenerbahçe ve Galatasaray arasında yapılan maçlarda son dönemde zaman zaman üzücü olaylar yaşansa da, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş mücadelesi sırasında Çanakkale'de, Conk Bayırı'nda, Gelibolu'da, sırt sırta savaşmış, birbirlerine siper olmuş, kanlarını bu ülke uğruna hiç düşünmeden helal ederek şehit düşmüş Fenerbahçeli ve Galatasaraylı futbolcular, yan yana, omuz omuza, belki de kefensiz birbirlerine sarılarak yatıyor. 17 Ocak 1909 tarihinde, şimdiki Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı'nın bulunduğu ''Papazın Çayırı'' olarak adlandırılan yerde yapılan özel maçla başlayan 100 yıllık ezeli rekabetin iki takımının Kurtuluş savaşı yıllarındaki futbolcuları da taraftarları da ne sarı-kırmızı ne de sarı- lacivert takım bayraklarının değil, tek bayrak altında ''tek takım, tek yürek''tiler. Rakip olarak yıllarca sahalarda centilmence kazanmak için mücadele eden Galatasaraylı ve Fenerbahçeli oyuncular, 1915 yılındaki Çanakkale Savaşları'nda vatanları için gönül birliği ettiler. Artık futbol mücadelesinin yerini kurtuluşa kadar savaş, sahanın yerini cephe, meşin yuvarlağın yerini bağımsızlık ateşi saçan toplar, takım tezahüratlarının yerini ise ''Allah Allah'' nidaları almış, destansı mücadele başlamıştı. Rekabeti ve sahadaki mücadelenin iki tarafında bulunan futbolcular Çanakkale Savaşları sırasında yazılan destana birlikte imza atarken, Gelibolu Yarımadası'nda vatanlarını korumak için gözlerini kırpmadan, ülkenin dört bir yanından gelen diğer kahramanlar gibi şehitlik mertebesine ulaştılar. Bugün Gelibolu Yarımadası'ndaki şehitliklerde koyun koyuna yatan ''kahraman futbolcular'', geriye bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni bırakırken, ezeli rekabette ''kavga, çekişme, ne pahasına olursa olsun kazanma anlayışını'' reddederek, daha iyiye, daha güzele birlikte ulaşabileceğini en güzel şekilde gösterdiler.

-''ŞEREFLİ İDMANCILAR''-
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Esenkaya, yaptığı açıklamada, kayıtlara göre Çanakkale Savaşları sırasında Galatasaray'ın 17, Fenerbahçe'nin ise 5 futbolcusunun şehit düştüğünü söyledi. Galatasaray'da kayıtların düzenli tutulması nedeniyle şehit futbolcu sayısının fazla göründüğünü, Fenerbahçe'ye ait kayıtların ise kulüp binasında çıkan yangında tahrip olduğu için şehit futbolcu sayısının tam olarak bilinemediğine işaret eden Esenkaya, ''Kaynak yetersizliği nedeniyle şehit futbolcu sayısının tespiti tam olarak mümkün olmuyor. Mevcut kaynaklar ise genelde Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'a ait'' dedi. Esenkaya, savaşa giden futbolcuların şehit düşmesi veya gazi olması nedeniyle, kulüplerde futbolcu bulunamadığı dönemlerin yaşandığını, kayıpların ardından kulüplerin 15-16 yaşlarındaki çocuklardan takım oluşturup maçlara çıktığını ifade etti. Yrd.Doç.Dr. Ahmet Esenkaya, Çanakkale Savaşları sırasında yayımlanan Servet-i Fünun adlı dergide ''şerefli idmancılar'' başlığıyla Fenerbahçe'den Nurettin, Halim, Kemal, Zeki, Hüsnü, Neşet; Galatasaray'dan kaleci Hamdi, Hasnun Galip, Neşet, Refik Ata, Mehmet Ali, Hasip, Cemil ve Nazmi'nin Gelibolu Yarımadası'ndaki değişik cephelerde şehit olduğunun bildirildiğini kaydetti.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

1929 BUNALIMI

1929 Bunalımı 1929'da başlayan ve 1930'lu yıllar boyunca devam eden 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, Buhran, Kuzey Amerika ve Avrupa'yı merkez almasına rağmen, dünyanın geri kalanında da (özellikle de sanayileşmiş ülkelerde) yıkıcı etkiler yaratmıştır. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, 1929'da başlayan (etkilerini ancak 1930 yılının sonlarında tam anlamıyla hissettiren) ve 1930'lu yıllar boyunca devam eden ekonomik buhrana verilen isimdir. Buhran, Kuzey Amerika ve Avrupa'yı merkez almasına rağmen, dünyanın geri kalanında da (özellikle de sanayileşmiş ülkelerde) yıkıcı etkiler yaratmıştır.Büyük Bunalım en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir işsizler ve evsizler ordusu yaratmıştır. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki %40-60'lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir.[1] Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı buhranın en fazla etkilendiği sektörlerden biri olmuştur. Büyük Bunalım farklı ülkelerde farklı tarihlerde sona ermiştir.Büyük Bunalım Öncesi Yeryüzündeki Genel Durum1929 Bunalımı temelde Amerika’da borsanın çöküşüne ithaf edilse de; o yıllarda yeryüzündeki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında Büyük Dünya Bunalımı adını almayı hakettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu tahmin edilebilir.Dünyayı bu denli etkileyen büyük bunalımı sebep ve sonuçları ile anlayabilmek için öncelikle I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.I. Dünya Savaşı dolaylı ya da doğrudan tüm dünyayı etkilemekle beraber, savaş sonrasında oluşan dünya tablosundaki en önemli figürler gerek yaşadıkları değişimler gerek dünya ekonomisine etkilerinden dolayı Amerika, İngiltere ve Almanya oldu.Savaşa kadar dünyada hegemonik güç sayılan İngiltere, kanayan bir ülke durumuna geldi. Savaş sonrası Amerika’dan alınan borçla yeniden kurulan altın standardıyla değer kazanan pound, İngiliz ihracatının azalmasına sebep oldu. Daha az ihracat daha fazla altının dışa akımına bu da yeniden borçlanmaya neden oldu.O yıllarda Almanya ise Amerika’nın savaş sonrasında geri istediği tazminat sorunuyla karşı karşıyaydı. Ekonomisi durma noktasına gelen Almanya, tazminat sorununa çözüm olarak para basmayı denedi. Bu para Amerika tarafından kabul edilmediği gibi Almanya’da hiperenflasyona neden oldu. Daha sonra tazminat sorunu 1924 yılında Amerika’nın önerdiği Dawes Planı ile çözülmeye çalışıldı. Bu planda Amerika Almanya’ya yeniden yapılanması için kredi verecek; yapılanmasını tamamlayan Almanya daha sonra tazminatını ödeyecekti. Büyük Bunalım Öncesi Amerikan Ekonomisi Amerika ise 1924-29 yılları arasında bir stabilizasyon devresi geçirdi. Edindiği ihracat fazlası ile dünyanın net kreditörü konumuna geldi. Bu esnada ülkede otomobil, yapı, elektrik gibi yeni endüstriler gelişmeye başladı. Yeni gelişen endüstrilere talebin fazla olması borsanın spekülatif olmasına sebep oluyordu. Öyle ki 1928 yılında, Amerika verdiği kredileri New York Borsası için geri çekmek durumunda kaldı.1920’lerde borsa dışındaki ekonomik göstergeler oldukça iyi durumdaydı. Üretim ve işlilik oranı yüksekti. Ücretler çok fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Bir çok insan hala aşırı derecede fakirdi ancak halkın büyük çoğunluğu hiç olmadığı kadar rahat ve varlıklıydı. Ancak o yıllarda Amerikalılarda minimum fiziksel eforu sarfederek zengin olma isteği hakimdi. İnsanların bu ruh hallerinin ve spekülasyonun ne derece hakim olduğunun kanıtı, 1926 yılında Florida’da meydana gelen gayri menkul patlamasıydı. Bu olay klasik bir spekülatif balonun tüm özelliklerini kendi içinde barındırıyordu. Florida Gayrimenkul Spekülasyonu Olay şöyle gelişmişti: Floridalılar bölgede kış şartlarının kuzeydeki eyaletlere göre daha iyi olmasına, taşımacılık problemlerinin çözülmüş olmasına dayanarak Florida’daki gayrimenkullerin değer kazanacağını düşündüler. Eyalette Florida’nın bir tatil cennetine dönüşeceği inancı hakimdi. Bu durumda o gün aldıkları toprakların gelecekte birkaç kat değerleneceğini düşünenler hiç de az değildi. Halkın büyük çoğunluğu bu inançla gayrimenkule yatırım yaptı. Ancak 1928 yılının 18 Eylül’ünde hiç hesapta olmayan bir tropik kasırga 400 insanın ölümüne. binlerce evin hasar görmesine ve tonlarca deniz suyunun yatları parçalayıp sokaklara taşmasına neden oldu. Satın alınmış olan gayrimenkuller satılmaya çalışıldı ancak değerinin çok altına bile satılamadı. Bu durum bir spekülatif balonun patlayışıydı.Krizin sebepleri Büyük kriz öncesindeki atmosfere bir göz attıktan sonra krizin sebepleri ve gelişimi üzerinde durmak gerekir. Dünyayı etkileyen pek çok olay üzerinde olduğu gibi bu olayın da sebepleri üzerinde çok sayıda araştırmalar ve değişik yorumlar yapıldı ancak bunların genelinde yer alan ortak birkaç sebebi şöyle sıralayabiliriz:Birincisi; Amerika’daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870li yıllarda Amerika’da irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardır. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu.İkinci bir sebep de bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Örneğin şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar yoktu. Bu yüzden yatırımcı senedini aldığı firma hakkında yeterince bilgiye sahip olamıyordu. Yine ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar da mevcut değildi.Üçüncü bir sebebin de, başkan Hoover yönetiminin ekonomi alanındaki tecrübesizliği olduğu söylenebilir. Bu düşüncenin savunucularına göre başkan Hoover yönetimi 20lerde hüküm süren liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun görmüştü. Ancak 29 krizine müdahale etmemenin toplumsal maliyeti çok büyük olmuştu. Daha sonraları başkan müdahaleye karar verdiğinde ise hem çok geç olmuştu hem de müdahale başarılı değildi. Örneğin devlet bütçesini dengelemek için devlet harcamalarını kısması ve vergileri arttırmasının işsizliğe sebep olduğunu ve bunun da insanların satın alma gücünün azalmasına ve fiyatların düşmesine neden olduğu savunuldu. Hükümetin tecrübesizliğinin bir diğer göstergesi de altın standardına bağlı kalmakta ısrar edişiydi. Hükümet altına bağlı olmayan para basmayı reddederek sıkı bir para politikası izledi ve piyasada para bulunmayınca ekonomik faaliyetler durdu, reel sektör küçüldü. Bu da daha fazla işsizlik, daha az gelir demekti.Vurgulanması gereken son sebep ise; başta da belirtildiği gibi Amerika’nın dünya üzerindeki net kreditör olmasıydı. Bunun yanında I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve İngiltere’den istediği tazminatların altın olarak ödenmesini talep ediyordu. Ancak yeryüzündeki altın stoğu yetersizdi ve varolan stoğu da zaten Amerika kontrol ediyordu. Bu sebeple de bahsedilen tazminatların ve kredilerin mal ve hizmet olarak ödenmesi denendi ancak bu da Amerika’nın kendi mal ve hizmet sektörünü vurdu. Son çare olarak gümrük duvarları koyma yoluna gidildi ancak bu da yalnızca dış ticareti küçülttü. Sonuçta Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.Krizin patlak verişi: Kara Perşembe New York Borsası 1928 yılının başından 29 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve yüksek fiyat/kazanç oranı getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda borsanın ilerlemesi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri düşmüştü. Bu düşüş 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kağıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsa dibe vurdu. 1929 yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu. 29 Ekim 1929 gününün fiyatlarına bakıldığında bir yıl öncesinin karının bile sıfırlandığı görülür. 21-29 Ekim 1929 tarihleri arasındaki fark Dow Jones sanayi ortalamasının 328’den 230’a düştüğünü gösterir. Bu süreçte 4.000 kadar banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştur. Bu insanlar açlığa sürüklendi ve sebze ve meyve yetiştirip satarak yaşamaya çalıştılar. Piyasadaki para bir anda yok olduğu için insanlar ihtiyaçlarını karşılamada takas yoluna giderek bir nevi değiş-tokuş ekonomisine geri döndüler. İnsanlar maddi varlıklarıyla beraber sosyal konumlarını ve ruh sağlıklarını da kaybettiler. Bunalımın etkileri II. Dünya Savaşı’na kadar yaklaşık 10 yıllık bir periyodda devam etti.Roosevelt ve "New Deal"Amerikan halkı bu büyük çöküşün faturasını Hoover yönetimine çıkardı. Bir sonraki seçimde Hoover’ın başkan seçilmeyeceği aşikardı. Onun yerine adını verdiği programla ekonomik sistemde köklü değişiklikler vaadeden Roosevelt seçildi. Roosevelt “ New Deal” ı 1930-37 yılları arasında uygulama fırsatı buldu. Başa geldiği 1933 yılı bunalımın etkilerinin en fazla hissedildiği yıllardan biriydi. Ekonomide karlılık çökmüştü. Büyük bir talep eksikliği yaşanıyordu çünkü insanların satın alma gücü çok düşmüştü. Roosevelt böyle bir dönemde hem sosyal hem ekonomik anlamda bir reform niteliği taşıyan programıyla ve büyük yetkilerle başa geçiyordu. Amerikan ekonomisi tarihinde ilk kez devlet müdahalesine maruz kalıyordu.Roosevelt işe bankacılık sektörüyle başladı. O sıralarda sektörde likidite düşük olduğundan altın ve döviz kuru bizzat başkanlık tarafından kontrol ediliyordu. İlk kez Merkez Bankası kuruldu. Mevduatlar devlet güvencesine alındı. Bankacılık sisteminin düzeltilebilmesi için 500 kadar yeni düzenleme yapıldı. Reel sektörde de karlılığın arttırılmasına karar verildi. Devlet kendi kontrolü altında olmak kaydıyla sanayicilerin yüksek fiyat uygulamalarına izin verdi ve yine bu amaca uygun olarak üretim sınırlandı. Talep sorunun çözmek için de, devlet yüksek sayılabilecek bir düzeyde minimum reel ücretleri belirledi. Çalışma saatleri azaltılarak işsizlik sorunu çözülmeye çalışıldı. Tarımda da bir takım yeni programlamalar yapıldı. Ancak bu programlar bazı yönlerden birbirleriyle çelişir durumdaydı. Devlet bir taraftan fiyatları yüksek tutmak için üretim kotası koyarken diğer taraftan da ne üretirlerse üretsinler belli yükseklikte bir fiyata bunları almayı vaad ediyordu. Bu da çiftçilerin daha fazla üretim yapmak istemelerine neden oluyordu. Roosevelt’in devlet harcamaları politikası ise bir denge politikasıydı. Devlet müdahalesine karşı olan sanayicileri küstürmemek için özel sektörün ilgilenmediği büyük yatırımlar gerektiren alanlarda harcama yapılıyordu. Bu sektörlerde açılan iş alanlarıyla da işsizliğin azaltılmasına ve talebin arttırılarak düşük talep sorununun çözülmesine çalışılıyordu.Genel anlamda “New Deal” programına bakıldığında çok da başarılı bir program olmadığı görüşü hakimdir.Devlet harcamalarının ekonomiyi canlandırmaya yetmediği,devletin ekonomideki payının da artmadığı ve yeni yatırımların yetersiz kaldığı bilinir.Bunalım Sonrasında AlmanyaDepresyonu yenerek tam istihdama ulaşan ilk sanayi ülkesi, Almanya'dır. Almanya, enflasyonsuz orijinal finansman yöntemleriyle iç piyasayı canlandırmayı başarmıştır. Ancak dünya pazarları Almanya' nın ihracatına açık değildi. Alman fabrikalarına sürüm alanları temin etmek ve hammadde bulmak gerekiyordu. Güney Amerika, Orta Avrupa, Balkanlar ve Türkiye serbest dövizle mal almakta ve satmakta güçlük çekiyorlardı. Almanya,direkt serbest döviz transferi olmaksızın malın malla mübadelesini gerçekleştirmek imkanını sağlayan bir counter-trading modelini benimsedi serbest döviz piyasalarında ihracat mallarına uygun fiyatla alıcı bulamayan memleketlerin müşterisi durumuna geçti. Tarım ekonomilerinin ihracat mallarını yüksek bedelle satın aldı ve onlara kendi sanayi ürünlerini sattı. Planlama ve benzeri yöntemlere başvuran ABD ile Fransa gibi demokrasiler ılımlı çözümlere yönelirken, Almanya'da işsizler nazi totalitarizminin çılgınlıklarına kapıldılar. Böylece bunalım, İkinci Dünya Savaşı'nın başlıca nedeni olacaktı.Türkiye'ye etkileri Türkiye 1929 bunalımı karşısında,kalkınmasını sağlayabilmek için ihracat ve ithalatını artırmak zorundaydı,Türkiye Cumhuriyeti bunu sağlayabilmek için çeşitli politikalar izledi.Türkiye 1933' de dış ödemelerde uygulamasına başlanan kliring ve takas sistemini uyguladı. Bilindiği gibi, kliring sistemi malını alanın,malını alma ilkesine dayanır. Bu sistemde ithalat ihracata bağlandığından, ihracat teşvik edilmiş olur. Nitekim,Türk Hükümeti mümkün olduğu kadar bütün ülkelerle kliring ve takas anlaşması yapmaya çaba harcadı ve Türkiye ile ticaret ve ödeme anlaşması yapan ülkelerden,ithalata öncelik tanıdı. Ayrıca ihraç mallarının standardizasyonuna önem verilerek ,ihracat bu yönden de teşvik edildi 10 /06/1930 tarih ve 1705 sayılı Kanun ile Hükümete tedbir alma yetkisi verilerek,ihraç edilen fındık ve yumurtadan başlayarak ,ihraç mallarında kalite konturulüne gidildi. Önceleri çeşitli merciler tarafından yürütülen bu iş 1934' te kurulan Türkofis' e devredildi. Ofise,kontrol ve teftiş görevi yanında piyasa araştırmaları yapma uluslar arası ticaret ve ödeme anlaşmalarını hazırlama görevi de verildi.Halen dünyada yaşanmış olan en büyük kriz 1929 Krizi’dir. Bu krizin dünyayı en az I. Ve II. Dünya Savaşları kadar etkilediği de açıktır. Büyük bunalımın yol açtığı 1930’lar dünya tablosuna bakıldığında ekonomik krizlerin bazen insanlık tarihini etkileyecek boyutlara varabileceği rahatlıkla görülebilir. Bu yüzden ekonomik krizlere yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal hatta politik bir olgu olarak da bakılmalıdır. Kaynak: Wikipedia

21 ŞUBAT KRİZİ

21 Şubat Krizi Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizi...21 Şubat 2001 Milli Güvenlik Kurulu'nda (MGK) Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında yaşanan gerginlik, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizinin patlamasına yol açtı. 21 Şubat 2001 krizi, kamuoyunda "Kara Çarşamba" olarak adlandırıldı. Kriz, 14 aydan bu yana izlenen sıkı para politikasında önemli revizyona neden oldu. Hükümet, "dalgalı kur" politikasına geçme kararı aldı.Krizin etkileri uzun süre devam etti. Binlerce kişi işsiz kaldı, çok sayıda işyeri kapandı. 21 Şubat'ta gecelik faizler yüzde 7500 ile "tarihi yükseliş", İMKB de yüzde 18.1 ile "tarihi düşüş" yaşayınca, öğleden sonra "kriz zirvesi" toplandı. Yaklaşık 13 saat süren zirvede, 9 Aralık 1999'da ilan edilen "kur çıpası" yerine, "dalgalı kur" sistemine geçilmesi benimsendi. Gün Gün 21 Şubat Krizi 21 Şubat 2001 Geçen yılın ilk günleriyle birlikte hızla gerileyen faizler ve sonrasında düşüş eğilimine giren enflasyonun Türkiye üzerinde oluşturduğu olumlu hava, 20 Kasım 2000'de yaşanan finansal dalgalanmayla ortadan kalktı. Ekonomideki dalgalanma, 19 Şubat MGK toplantısındaki gerginlikle büyük bir krize dönüştü. Bir günde 7.5 milyar doların Merkez Bankası'ndan çekilmesine neden olan kriz, Hazine Müsteşarlığı'nın ve Merkez Bankası'nın aldığı tedbirlere rağmen gelişti ve 21 Şubat'ta gecelik faizler yüzde 7.500'e kadar yükseldi. Bir gün önce Merkez Bankası'ndan çekilen dövizler geri dönmesine rağmen, 21 Şubat'ta bankalar Merkez Bankası'ndan 3.1 milyar dolar daha aldı.Faiz tarihi rekora uçtu: % 7500 (Hürriyet Gazetesi - 22.2.2001)Bu gelişmeler üzerine Başbakan Bülent Ecevit başkanlığında "ekonomik zirve" yapıldı. Zirveye, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcıları Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz ve Hüsamettin Özkan, Devlet Bakanları Tunca Toskay ve Recep Önal, Maliye Bakanı Sümer Oral ile ilgili bürokratlar katıldı. 22 Şubat 2001 Yaklaşık 13 saat süren toplantıdan sonra, 22 Şubat'ta "dalgalı kur politikası"na geçildiği açıklandı.Hükümet açıklamasıPiyasalarla ilgili haberler (Hürriyet Gazetesi - 23.2.2001)Merkez Bankası'nca 22 Şubat'ta yapılan açıklamada, "Önümüzdeki süreçte de enflasyonla mücadeleye yönelik sıkı para politikası kararlılıkla yürütülecek, yeni ekonomik dengelerin sürdürülebilir seviyelerde oluşturulmasını teminen Bankamız piyasalarda aktif bir rol üstlenecektir" denildi.Merkez Bankası açıklamasıEkonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Recep Önal ile Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel tarafından yapılan ortak açıklamada, "temelde uygulanacak strateji büyüme ile eş zamanlı bir enflasyonla mücadele amacına yönelik olmaya devam etmektedir" denildi.Önal ve Erçel'in açıklamasıKoalisyonu oluşturan 3 partinin genel başkanı Başbakanlık binasında istikrar programında yapılan değişiklikleri ele almak üzere biraraya geldi. Başbakan Bülent Ecevit, toplantının ardından yaptığı açıklamada, ekonomide zaten sorunların bulunduğunu ve MGK toplantısında meydana gelen olayların patlamaya neden olduğunu söyledi. Ecevit, enflasyon hedefi konusunda henüz bir değişiklik yapmadıklarını açıkladıBaşbakan Ecevit'in açıklaması ve sorulara yanıtlarıBu arada, Türk-İş, Hak-İş, TİSK, TOBB, TESK ve TZOB genel başkanlarının oluşturduğu Sivil İnisiyatif Başkanlar Kurulu, işçi ve işveren taraflarının görüşü alınmadan oluşturulacak bir programa hiçbir şekilde destek vermeyeceğini açıkladı. Sivil İnisiyatif Başkanlar Kurulu, ülkenin ekonomik ve toplumsal sorunlarının çözülmesi için halkı ulusal seferberliğe çağırdı. Açıklamada, "devletin zirvesindeki kavganın" ekonomik çalkantılar üzerine "benzin döktüğü" kaydedilerek, yaşananlar nedeniyle her vatandaşa 600 dolar ek yük geldiği belirtildi. Açıklamada, bunun hesabının verilmesi istendi.Sivil İnisiyatif Başkanlar Kurulu açıklamasıEkonomik çevreler, hükümetin aldığı "dalgalı kur" kararını, "örtülü devalüasyon" olarak nitelendirdiler. ABD Doları, serbet piyasada 950 bin liraya kadar yükseldi. Merkez Bankası, ABD Dolarının satış fiyatını 963 bin 943 lira olarak açıkladı.Döviz kurlarıDoğru Yol Partisi Genel Başkanı (DYP) Tansu Çiller, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında, hükümetin uyguladığı ekonomik programın çöktüğünü belirterek, ''Türkiye, tarihinin en büyük devalüasyonunu yaşıyor'' dedi. Çiller, hükümeti istifaya çağırarak, bir milli mutabakat hükümeti kurulmasını önerdi. Çiller'in basın toplantısıFP Genel Başkanı Recai Kutan, ''hükümetin IMF'ye teslim olduğunu ve derhal istifa etmesi gerektiğini'' savunarak, ''Onun yerine, milletimize güven verecek, geçmişte ekonomi politikalarında başarılı sonuçlar almış siyasi kadrolar iş başına gelmelidir'' dedi. Kutan, DYP Genel Başkanı Çiller'in "milli mutabakat hükümeti" önerisini ise doğru bulmadıklarını kaydetti. Kutan'ın basın toplantısına ilişkin Hürriyet Gazetesi'nde yer alan haberTürk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), piyasalara güven verecek, ekonomiden sorumlu bir başbakan yardımcısının eksikliğinin, programın başarısızlığında en önemli rolü oynadığını bildirdi. TÜSİAD'dan yapılan açıklamada, bu nedenle hükümetin, meclis içinden ya da dışından bir ismi bu göreve getirmesi gerektiğine dikkat çekildi. TÜSİAD açıklamasıGünün diğer gelişmelerine ilişkin haberler 23 Şubat 2001 Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi dolayısıyla Makedonya'nın başkenti Üsküp'te bulunan Başbakan Bülent Ecevit, ABD Başkanı George Bush'un, kendisini telefonla arayarak, Türkiye'nin yaptığı önemli ekonomik reformlara destek verdiğini bildirdiğini açıkladı.Bush-Ecevit telefon görüşmesiMerkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, görevinden istifa etti. Erçel'in, yakın çevresine istifa gerekçesini "Programda değişiklik yapılması kararı alındı. Yeni programın, yeni bir kadroyla götürülmesini daha uygun buldum. Aksi takdirde başarılı olmaz. Bu nedenle istifamı verdim" şeklinde açıkladığı bildirildi. (Hürriyet Gazetesi) 25 Şubat 2001 Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Mısır�da gerçekleştirilen D-8 Toplantısı dönüşünde yaptığı açıklamada, "ülkemizin karşı karşıya bulunduğu kimi siyasal, toplumsal, ekonomik ve hukuksal sorunların belirli bir süreç içerisinde ulusumuz ve devletimizce elbirliği ve kararlılıkla aşılacağına içtenlikle inanıyorum" dedi. 26 Şubat 2001 Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp görevinden istifa etti. 27 Şubat 2001 Başbakan Bülent Ecevit, Dünya Bankası Başkan Yardımcılarından Kemal Derviş�i Türkiye'ye davet ettiklerini açıkladı.MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, "Hükümet, ekonomik krizi süratle denetim altına alarak, sorunların üzerine yeni bir ruh ve dinamizmle gitmek durumundadır" dedi. Bahçeli'nin grup konuşmasıANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, "Türkiye'nin, kronikleşmiş siyasal ve ekonomik krizler ülkesi olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Yapısal sorunlarını çözmeyen Türkiye, kronik krizler ülkesi olmaktan kurtulamaz" dedi.Yılmaz'ın grup konuşmasıFP Genel Başkanı Recai Kutan, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, ülkenin 1978 Ecevit hükümeti günlerine geri döndüğünü ve dalgalı kur sistemine geçmenin ekonomik programın iflası olduğunu savundu. Kutan, "bu Hükümet'e yurtiçi ve yurtdışında güven kalmamıştır. Güven duyulmayan bir hükümet başarılı olamaz. Bu Hükümet halkın nazarında bitmiştir. Hükümet ortaklarının halkın karşısına çıkmaya ne yüzleri ne de cesaretleri vardır. Şu anda bir seçim olsa, milletimiz ülkeyi her alanda yangın yerine çeviren bu hükümet ortaklarına ne yapacağını gayet iyi bilmektedir. DSP'yi de MHP'yi de ANAP'ı da yüzde 10 barajının altına gömecek ve siyasetten tasfiye edecektir" dedi.DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, "İktidar devamlı kriz üstüne kriz yaratmaktadır. Hemen bir seçim, mutlaka gereklidir" dedi.9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, ülkenin daha iyi idare edilmesi gerektiğini ve bunun çareleri bulunduğunu söyledi.Demirel'in açıklamaları 28 Şubat 2001 DSP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit, "İstifa etmiyorum" dedi. Ecevit, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, kendisi için hükümetten çekilmenin hiç bir zorluğu olmadığını, siyasal yaşamı boyunca seçimle geldiği bütün görevlerden kendi kararıyla çekildiğini bildirdi. Ecevit, "Şimdi Başbakanlıktan ayrılır da içinde bulunduğumuz koşullarda bir hükümet bunalımına neden olursam, bunun hesabını ulusa ve tarihe veremem" şeklinde konuştu.Ecevit'in grup konuşmasıİşçi ve memur sendikaları ile demokratik kitle örgütlerinin oluşturduğu "Emek Platformu" Başkanlar Kurulu'nun bugün yapılan toplantısında, "Hükümete uyarı" kararı çıktı. Bildiride, "Hükümetin yanlış tavrını sürdürmesi durumunda, Türkiye'nin her tarafı bir miting alanına çevrilecek..." denildi.Emek Platformu bildirisi 1 Mart 2001 ABD Başkanı George W. Bush, Cumhurbaşkanı Sezer'e bir mektup gönderdi. Bush, mektubunda, "Türkiye, sorunların üstesinden bugüne kadar nasıl geldiyse bu sorunun da üstesinde gelecektir" ifadelerine yer verdi.Bush'un Sezer'e mektubuHükümet tarafından Türkiye'ye çağrılan Dünya Bankası'nın Türk başkan yardımcılarından Kemal Derviş, Ankara'ya geldi ve Başbakan Ecevit ile görüştü.Derviş-Ecevit görüşmesi 2 Mart 2001 Kemal Derviş, ekonomiden sorumlu devlet bakanlığına getirildi.Kemal Derviş'in atanması... 3 Mart 2001 Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanı (BDDK) Zekeriya Temizel, ekonomiden sorumlu devlet bakanlığına Kemal Derviş'in getirilmesinin ardından, görevinden istifa etti. Temizel'in istifası 13 Mart 2001 MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup toplantısındaki konuşmasında, "ekonomik krizin siyasi sorumluluğunun birinci derecede hükümetimize ait olduğunun idraki içinde bulunduğumuzu belirtmek istiyorum'' dedi.Bahçeli'nin grup konuşmasıTürkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), hükümete yeni ekonomik istikrar programına ilişkin görüş ve önerilerini içeren bir mektup gönderdi.TİSK mektubuİşçi ve memur sendikaları ile demokratik kitle örgütlerinin oluşturduğu "Emek Platformu" Başkanlar Kurulu'nca yayınlanan bildiride, "IMF ve Dünya Bankası politikalarından vazgeçilmedikçe sorunlara çözüm bulunamaz" denildi.Emek Platformu bildirisi 14 Mart 2001 Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş, düzenlediği basın toplantısı ile "Ulusal Programın Genel Stratejisi"ni açıkladı. Derviş, ekonomide yaşanan sıkıntıların aşılıp güven tesis edileceğini bildirdi. Kemal Derviş, ilk aşamada bankacılık sektöründeki zaaf ve yapısal bozuklukların giderileceğini söyledi.Ekonomik Program Genel StratejisiDerviş'in basın toplantısıDYP Genel Başkanı Tansu Çiller, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, ekonomik krizin nedeninin siyasi olduğunu savunarak, "Dolayısıyla çözümün de siyasi olması gerekir" dedi.Çiller'in grup konuşması 15 Mart 2001 DSP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, "Güven verici ve saydam bir Program hazırlamamız ve bu Programı hızla ve tutarlı biçimde uygulamamız, öyle umuyorum ki, dış kaynakları da harekete geçirecektir. Fakat kendi kaynaklarımızın da verimli biçimde değerlendirilmesi gereklidir" dedi.Ecevit'in grup konuşması 16 Mart 2001 "TOBB Başkanlar Toplantısı", 350 Oda Başkanı'nın katılımıyla Ankara'da yapıldı. TOBB Başkanı Fuat Miras, toplantıda yaptığı konuşmada, ekonomik krize ilişkin birliğin görüşlerini açıkladı. Toplantıya, ekonomiden sorumlu devlet bakanı Kemal Derviş de katıldı ve bir konuşma yaptı. TOBB yönetimi toplantıdan sonra Başbakan Bülent Ecevit�i ziyaret etti.Fuat Miras'ın konuşması Kemal Derviş'in konuşması Toplantı Bildirgesi 19 Mart 2001 Ekonomiden sorumlu devlet bakanı Kemal Derviş, yeni ekonomik program ile ilgili olarak Hazine, Merkez Bankası ve DPT yetkilileriyle beraber düzenlediği basın toplantısında, acil ekonomik önlemlere ek olarak açıklamalarda bulundu. Derviş, "IMF ile çerçeve anlaşması konusunda anlaştık. Ekonomik programın bütün ayrıntılarını Nisan ayının ilk yarısında açıklayacağımızı umuyorum" dedi.Derviş'in basın toplantısıMerkez Bankası Başkanı'nın açıklamaları 20 Mart 2001 Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) gazetelere ilan vererek, bütün kesimleri "Ekonomik Kurtuluş Savaşı"na katılmaya çağırdı.TOBB'un ilanıANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, "Son ekonomik kriz dolayısıyla yürütülen tartışmalarda, siyasete çamur atmaya, siyaset ve siyasetçiler hakkında şüphe uyandırmaya dönük işaretler açıkça görülmektedir. Siyasetsiz yönetim özlemleri kamçılanmaktadır. Siyasete tuzak kurulmuştur" dedi.Yılmaz'ın grup konuşması 21 Mart 2001 DSP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, "Hiç kuşkum yok ki, bu ulusal dayanışma ruhu ile her sorunun üstesinden gelinecektir; ekonomimiz uğradığı kazadan kısa sürede kurtulacaktır; ve enflasyon yeniden düşüş sürecine girecektir" dedi.Ecevit'in grup konuşmasıTürkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Yönetim Kurulu'nca yayınlanan deklarasyonda, "İstikrar programının temel stratejisi, ulusal rekabet gücünün artırılması olmalıdır... Ekonomik istikrarın ön koşulu, siyasi istikrar ve sosyal uzlaşmadır" denildi.TİSK Deklarasyonu 27 Mart 2001 MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup toplantısındaki konuşmasında, ekonomik programın hazırlanışında "gereksiz bir aceleciliğin ya da atılacak yanlış bir adımın daha ileri adımları zora sokma riski bulunduğunu" söyledi.Bahçeli'nin grup konuşmasıANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, "Türkiye�de tam anlamıyla bir sistem sorunu yaşanmaktadır. Sorunun adını doğru koymak zorundayız. Sorun sistemin şu veya bu unsuru değildir, bizatihi kendisidir" dedi.Yılmaz'ın grup konuşması 28 Mart 2001 DSP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, "Verimli ve uyumlu bir hükümet ve Meclis çalışmasıyla, Türkiye, ekonomik bunalımı kısa sürede aşabilecek güçtedir. Verimli, hızlı ve uyumlu bir yasama çalışması ekonomimizin esenliğe çıkarılması bakımından zorunludur" dedi.Ecevit'in grup konuşmasıİşçi ve memur sendikaları ile demokratik kitle örgütlerinin oluşturduğu "Emek Platformu", ekonomik krizden çıkış için hazırladığı "alternatif program"ı kamuoyuna açıkladı. Açıklamada, "Bugüne kadar IMF ve Dünya Bankası politikalarını savunarak ve uygulayarak ülkemizi derin açmazların içine sürükleyen hükümetler, artık yüzünü halkına dönmek zorundadır" denildi.Emek Platformunun "Alternatif Program"ı 30 Mart 2001 Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Mart ayı olağan toplantısı, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlığında gerçekleştirildi. Toplantıdan sonra yayınlanan MGK Bildirisinde, "son günlerde bazı çevreler tarafından ortaya atılan ara rejim tartışmalarının da Kurul gündemine geldiği" bildirildi, bu tartışmaların "yersiz" olduğu belirtildi.MGK BildirisiCumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in ekonomik program çerçevesinde gündeme getirilecek yasalar için tam destek vereceği bildirildi.Cumhurbaşkanlığı açıklamaları 31 Mart 2001 Ekonomik ve Sosyal Konsey toplandı. Başbakan Bülent Ecevit'in başkanlığında yapılan toplantıda, Başbakan Ecevit ile Devlet Bakanı Kemal Derviş'in, ekonomik krizin aşılmasında toplumsal uzlaşmanın gerekliliği üzerinde durdukları öğrenildi.Toplantıya katılan sosyal çevreler hükümete ekonomik krizin aşılmasına yönelik raporlar sundular.Türk-İş raporuTİSK raporu 3 Nisan 2001 MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup toplantısındaki konuşmasında, ekonomide yapısal değişim programını ortaya koymak için uğraşırken ve bu manada siyaset kurumunu büyük görevler beklerken anlamsız rejim tartışmalarını başlatmak dikkat çekicidir" dedi.Bahçeli'nin grup konuşmasıANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, "Türkiye'nin bugünkü kötü durumdan çıkışının yolu her alanı kapsayan entegre, köklü ve kapsamlı bir dönüşüm projesinin hayata geçirilmesine bağlıdır'' dedi. Yılmaz'ın grup konuşması 4 Nisan 2001 DSP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, ekonominin uğradığı kazanın onarılmaz bir kaza olmadığını bildirerek, ''Sorunları aşabileceğimize inanıyorum. Başaracağız, çünkü başarmaya mecburuz'' dedi.Ecevit'in grup konuşmasıYeni Ekonomik Programda, çıkarılması öngörülen 15 yasa arasında bulunan Şeker Kanunu TBMM'de kabul edildi. Yasa, 19 Nisan'da Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.Şeker Kanunu 10 Nisan 2001 Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanlar Olağanüstü Toplantısı 350 oda başkanının katılımıyla Ankara'da gerçekleştirildi. Toplantıdan sonra yayınlanan bildiride, hükümete "istifa" çağrısında bulunuldu. TOBB Bildirisi TOBB Başkanı Miras'ın konuşmasıMHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, "teknokratlar hükümeti" ya da "milli koalisyon" gibi önerilerin olağan dışı olduğunu bildirerek, ''Meclis ya da hükümetin tıkandığı noktada çözümü yine siyasetin kendi tabii yöntemlerinde aramak gerekir'' dedi.Bahçeli'nin grup konuşmasıANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, ekonomik kriz ve meydana gelen eylemler konusuna değinerek, bütün kesimleri sağduyuya çağırdı, ''Devlet vatandaşına, toplum da devletine sahip çıkmalıdır'' dedi. Yılmaz'ın grup konuşması 11 Nisan 2001 DSP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, TOBB'un istifa çağrısına yanıt verdi. Ecevit "görevimin başındayım" dedi.Ecevit'in grup konuşmasıYeni Ekonomik Programda, çıkarılması öngörülen 15 yasa arasında bulunan Ekonomik ve Sosyal Konsey Kuruluş Kanunu TBMM'de kabul edildi. Yasa, 21 Nisan'da Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.Ekonomik ve Sosyal Konsey Yasası 14 Nisan 2001 Yeni Ekonomik Program açıklandı.Yeni ProgramDerviş'in basın toplantısıEcevit'in yeni programa ilişkin açıklaması Kaynak: Belgenet

KOPENHAG KRİTERLERİ

Kopenhag Kriterleri 22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi'nde, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'nin genişlemesinin Merkezi Doğu Avrupa Ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş ve aynı zamanda adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterleri de belirtmiştir. Kopenhag Kriterler siyasi, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olmak üzere üç grupta toplanmıştır.Siyasi kriter: Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığı, Ekonomik kriter: İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanısıra Birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunmasıTopluluk mevzuatının benimsenmesi: Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyetine sahip olunması Politik kriterlerAB'ye girmeye aday ülkeler; - İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması, - Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü, - İnsan haklarına saygı, - Azınlıkların korunması gibi dört ana kriter açısından değerlendirmeye alınacaktır. Genel olarak; ülkenin çok partili bir demokratik sistemle yönetiliyor olması, hukukun üstünlüğüne saygı, idam cezasının olmaması, azınlıklara ilişkin herhangi bir ayrımcılığın bulunmaması, ırk ayrımcılığının olmaması, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanmış olması, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesinin tüm maddeleri ile çekincesiz kabul edilmiş olması, Avrupa Konseyi Çocuk Hakları Sözleşmesinin kabul edilmiş olması gibi özellikler dikkate alınmaktadır. Ancak, bu ilkelerin varlığı tek başına yeterli olmamakta, aynı zamanda kesintisiz uygulanıyor olması gerekmektedir. Ekonomik kriterlerKopenhag Zirve sonuçlarına göre, ekonomi alanında işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı kadar, AB içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısı ile başedebilme kapasitesi de aranmaktadır. a. Etkin bir piyasa ekonomisi için; - Arz-talep dengesinin piyasa güçlerinin bağımsız bir şekilde karşılıklı etkileşimi ile kurulmuş olması, - Ticaret kadar fiyatların da liberal olması, piyasaya giriş (yeni firma açılması) ve çıkış (iflaslar) için engellerin bulunmaması, - Mülkiyet haklarını (fikri ve sınai mülkiyet) içeren düzenlemeleri kapsayan yasal bir sistemin olması ve bu yasalar ile düzenlemelerin icra edilebilmesi, - Fiyat istikrarını içeren bir ekonomik istikrara ulaşılmış olması ve sürdürülebilir dış dengenin varlığı, - Ekonomik politikaların gerekleri hakkında geniş bir fikir birliğinin olması, - Mali sektörün, tasarrufları üretim yatırımlarına yönlendirebilecek kadar iyi gelişmiş olması gerekmektedir. b. AB içinde rekabet edebilme kapasitesinin sağlanması için; - Öngörülebilir ve istikrarlı bir ortamda karar alabilen ekonomik kurumların makro ekonomik istikrarının olması ve bununla beraber işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı, - Alt yapı, eğitim ve araştırmayı içeren yeterli miktarda fiziki ve beşeri sermayenin olması, - Firmaların teknolojiye uyum sağlama kapasitesinin bulunması gerekmektedir. Bu çerçevede rekabet edebilme derecesinin göstergeleri olarak, birliğe girişten önce birlik ile o ülke arasında belirli bir ticaret ortaklığının olması ve ülke ekonomisinde küçük firmaların oranı sayılmaktadır. Topluluk müktesebatına uyum kriteri a. AB'nin siyasi birlik ile ekonomik ve parasal birlik hedeflerini kabul etmek: Birliğin "ortak dış politika ve güvenlik" politikasına etkin bir katılım için aday ülkelerin buna hazır olması gerekmektedir. Ekonomik ve Parasal Birlik konusunda ise, merkez bankasının bağımsızlığı, ekonomik politikaların koordinasyonu, İstikrar ve Büyüme Paktına katılım, merkez bankasının kamu sektörü açıklarını finanse etmesinin yasaklanması gibi konularda üye ülkelerin aldıkları kararlara katılmak gerekmektedir. b. AB'nin aldığı karalara ve uyguladığı yasalara uyum sağlamak: - Gümrük Birliği, malların serbest dolaşımı, sermayenin serbest dolaşımı gibi ortaklık anlaşmaların da belirtilen şartlara uyum sağlaması, - Tek pazara geçişi gerektiren topluluk müktesebatına uyum sağlanması, - Topluluğun tarım, iletişim ve bilgi teknolojileri, çevre, ulaşım, enerji, taşımacılık, tüketici hakları, adalet ve içişleri, işgücü ve sosyal haklar, eğitim ve gençlik, vergilendirme, istatistik, bölgesel politikalar, genel dış ve güvenlik politikası gibi alanlardaki her türlü düzenlemesine uyum sağlanması. Kaynak: www.belgenet.com

12KASIM 99

12 Kasım 1999 Düzce Depremi
Merkez üstü Bolu'nun Düzce ilçesinde 12 Kasım 1999 Cuma günü saat 18.57'de 7.2 şiddetinde bir deprem meydana geldi. Depremde, ölü sayısı 845, yaralı sayısı 4bin 948 olarak açıklandı. Depremde hasar gören ve derhal yıkılması gereken bina sayısı 3395, yıkık ya da ağır hasarlı ev sayısı 12939, iş yeri sayısı ise 2450 idi. Merkez üstü Bolu'nun Düzce ilçesinde 12 Kasım 1999 Cuma günü saat 18.57'de aletsel büyüklüğü 7.2 şiddetinde bir deprem meydana geldi. Deprem merkez üssü Düzce ve çevresinde yıkıma yol açtı. 30 saniye süreyle etkili olan deprem, pek çok ilin yanısıra Ukrayna'dan da hissedildi.Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi'nin açıklamasına göre, ölü sayısı 845, yaralı sayısı 4948. Depremde hasar gören ve derhal yıkılması gereken bina sayısı 3395, yıkık ya da ağır hasarlı ev sayısı 12939, iş yeri sayısı ise 2450’dir.
* Depremin Büyüklüğü : 7.2
* Enlem-Boylam : 40.768 Kuzey-31.148 Doğu
* Odak Derinliği (h) : 14 km.
Faylanma Mekanizması :
* 1. Düzlem : 276/59/-167
* 2. Düzlem : 179/79/-32
* Yüzey Kırığı : karada gözlenen 45-50 km.
Maksimum Yanal Atım :
1. -4.20 m. Düzce fayı doğu ucunda
2. -5.40 m. Düzce güneyi
3. -Batı ucunda, sağ yönlü yanal atım miktarı: 3 m.
4. -Eğim-yönlü düşey atım: 2.5 m.
5. -Doğu ucunda: sağ yönlü yanal atım miktarı:4.20m.
* 12 Kasım 1999 Düzce Depremi, Düzce fayının hareketi sonucu oluşmuştur.
* 73 km. uzunluğunda olan bu fayın 30 km.lik batı bölümü 17 Ağustos 1999 depreminde kırılmış bulunuyordu. 12 Kasım 1999 depremi ise fayın 43 km. uzunluğundaki doğu bölümünün kırılması sonucunda oluşmuştur.
* Bu deprem, 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremine neden olan Kuzey Anadolu Fayı'ın kuzey kolunu oluşturan fayların en doğusunda bulunan segmenti üzerinde gerçekleşmiştir.
* 12 Kasım 1999 depremi, 17 Ağustos 1999'daki kırılmaların Düzce fayının doğu bölümünü tetiklemesi sonucu gelişmiştir.
* Deprem kırığının doğu bölümünü sağ yönlü doğrultu atımlı, Efteni gölü bölümü ise oblik faylanma mekanizmasını yansıtır. Kırık üzerinde ölçülebilen maksimum sağ yönlü yer değiştirme 410+/- cm., eğim atım ise 300 cm. dolayındadır.
* MTA-Ankara Üniversitesi tarafından hazırlanan 17 Ağustos 1999 Depremi sonrası Düzce Alternatif Yerleşim Alanlarının Jeolojik İncelemesi" adlı raporda, Adapazarı-Düzce arasında deprem riski artan faylar olarak Düzce fayının doğu bölümü ve Hendek arasında deprem riski artan faylar olarak Düzce fayının doğu bölümü ve Hendek fayı öngörülmüştü. 12 Kasım 1999 depremi ile Düzce fayındaki beklenti gerçekleşmemiştir.
* En fazla can kaybı ve yapısal hasar, deprem kırığı üzerinde bulunan yerleşmeler ile Düzce kentinde meydana gelmiştir. Gölyaka-Kaynaşlı hattındaki yapı hasarlarının çoğunluğu, deprem fayının parçalaması sonucunda, Düzce kentindeki hasar ise zayıf zemin özelliklerine bağlı olarak gerçekleşmiştir.
* Ulaşım alt yapısında da deprem kırığına ve heyelanlara bağlı olarak çeşitli deformazyonlar gelişmiştir.
* Bölgede geniş bir alanda yapılan ölçümler, suların ekoloji, direk temas olmadığına göstermektedir. CH4 gazının devamlılığı bulunmamaktadır ve konsantrasyonu giderek düşmektedir.

27 MAYIS

27 Mayıs ihtilali
"27 Mayıs ihtilali", 27 Mayıs 1960'ta yapılan ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askerî darbedir. Ayrıca 27 Mayıs Askerî Müdahalesi, 27 Mayıs İhtilâli ya da 27 Mayıs Devrimi olarak da anılır. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçelerini ileri sürerek Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bir grup subay, 27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine bütünüyle el koydu.37 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi bu harekat ile anayasa ve TBMM'yi feshetti, siyasi faaliyetleri askıya aldı, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere birçok Demokrat Partiliyi tutuklattı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun ve Kore gazisi Tahsin Yazıcı da tutuklananlar arasındaydı.Milli Birlik Komitesi ülke yönetimini üstlendi. 3. Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala'nın, eğer darbenin lideri kendisinden daha kıdemli değilse ordusuyla Ankara'ya yürüyüp isyancıları yakalayacağını söylemesi üzerine darbeden haberi olmayan Emekli Orgeneral Cemal Gürsel Milli Birlik Komitesi'nin başına getirildi.Bu darbenin daha sonraki yıllarda meydana gelen askeri darbelerden farkı, Türk Silahlı Kuvvetleri emir komuta zinciri içinde yapılmamış olmasıdır;nitekim dönemin Genelkurmay başkanı da yönetime el koyan askeri güçler tarafından tutuklanmıştır.DP1950'li yılların sonlarına doğru ordunun DP iktidarından memnun olmadığını duyan Adnan Menderes'in çevresine "Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim" dediği söyleniyordu. Hüsamettin Cindoruk, Yassıada Yargılamaları sırasında Mahkeme başsavcısının Menderes'e bu konuyu sorması üzerine Menderes'in “Efendim ben devleti idare ettim, yedek subaylık yaptım, kendi gücümü biliyorum. Bu ordu yedek subaylarla nasıl idare edilir. Bunu kim uydurmuş?” dediğini belirtmiştir.Kendisinin bu lafı söyleyip söylemediği kesin olarak bilinmemekle birlikte darbeyi hazırlayanların bu sözleri propaganda amacıyla kullandığı bilinmektedir. Bu sözler 27 Mayıs'tan sonra da darbeyi meşrulaştırmak için kullanılmıştır.Darbenin nedeninin Menderes hükümetinin uygulamaları ve çıkardığı yasalar olduğu, cunta yönetimi tarafından ileri sürülmüştür. MBK'ya göre ihtilal, kardeş kavgasına son vermek ve laiklik ilkesine aykırı uygulamaları durdurmak için yapılmıştır.[12] Ayrıca birçok subay DP iktidarının Kemalist ve laik rejimi tehdit ettiğini düşünmekteydi.[13] Bunların dışında, darbenin iktidarı geleneksel elit iktidar gruplarına (ordu ile siyasî bürokrasiye) vermek amacıyla yapıldığını öne süren kaynaklar da mevcuttur.Başlangıç aşamasında sayılabilecek bir ekonomik kriz havasının darbenin etkenlerinden olduğu belirtilmektedir.DP anayasa ihlalleriyle suçlamaktadır.Adnan Menderes'in üniversite çevrelerine "kara cübbeliler" olarak hitap ettiği ve bunun yayınlanmaması için basına yasak koyduğu iddia edilir. Üniversite çevreleri ve bazı aydınlar bu eleştirilere destek verirler.İhtilalden bir ay önce İstanbul Üniversitesi'nde DP karşıtı bir eylem zorlukla bastırılır. Eylemi bastırmakla görevli askerlerin tutumu ordunun da DP'ye cephe aldığını gösterir. Bu olaya şahit olan Ali Fuat Başgil o an, gördüklerini şu şekilde değerlendirir:Tamam dedim. Bu hareket orduya da sirayet ettiğine göre, artık Menderes Hükümeti gitmiştir.Tırmanan olaylardan ve huzursuz ortamdan CHP'yi sorumlu tutan Demokrat Parti'nin, 2 Ağustos 1958 tarihli bir Meclis grubu bildirisi şu şekildeydi:"CHP idarecileri, Meclis ve hükümetin meşruiyet ve istikrarını, şiddet yolu ile tahrip etmenin mümkün, hatta lazım olduğu kanaatini uyandırmaya müncer olacak, çok tehlikeli bir yola girmişlerdir" DP hükümetinin sansür politikaları basınla olan ilişkilerini de büyük oranda zedelemiştir.Dış politika bazlı etkenlerMenderes, iktidarının son yıllarında artık Marshall Planı kapsamında Amerika'dan daha fazla kredi alamadığını görmüş ve Seydişehir Aluminyum ve İskenderun Demir-Çelik ve diğer sanayi projelerini kredilendirmek için Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başlamıştı. Bu amaçla Sovyetler Birliği'ne üst düzey ziyaretler yapılıp, ülkedeki sanayinin gelişmesi için Sovyetlerle yatırım antlaşmaları imzalanma hazırlığı yapılmaktaydı.[23] Nitekim, Demokrat Parti'nin devamı olan ve "Demokrat Partisinin C Takımı", "Hışımlılar" ve "Müfritler" adıyla anılan Adalet Partisi, darbeden yıllar sonra yapılan seçimlerde 1965 yılında tek başına iktidara geldiğinde, Adnan Menderes döneminde projesi yapılıp da kredi yokluğundan gerçekleştirilemeyen bu projeleri Sovyetler Birliği'nden alınan proje kredileriyle bitirmiştir. Bazı iddialara göre ihtilalin arkasında başta ABD olmak üzere Batılı devletler, CIA ve MOSSAD vardır."İhtilal beyannameleri"Nisan 1960'ta TBMM'de gazete ve dergilerin "yıkıcı, gayrimeşru ve kanun dışı" faaliyetlerini inceleyerek meclise bildirmek için Ahmet Hamdi Sancar başkanlığında kurulan Tahkikat Komisyonu meclis ile ilgili bütün neşriyatı yasaklayınca DP-CHP ilişkisi daha gerginleşmiştir. CHP'lilerin konuşmaları basına yansımadan elden ele dolaşmıştır. DP yönetimi bu konuşmalarını "İhtilal beyannameleri" olarak adlandırmıştır.18 Nisan 1960 günü Mazlum Kayalar ve Baha Akşit'in CHP'nin "yıkıcı, gayrimeşru ve kanun dışı" faaliyetleri olduğu gerekçesiyle meclis araştırmasına açılması yolundaki önerge karşısında İnönü şöyle konuştu:*Biz demokratik rejim dedik, bu rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp, baskı rejimi haline götürmek tehlikeli birşeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam. *Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal, meşru bir haktır.*Bu tedbire teşebbüs eden baskı tertipçileri zannediyorlar ki: Türk Milletinin Kore Milleti kadar haysiyeti yoktur.CHP Genel Başkanı uyarılarını sürdürdü. 27 Nisan 1960 günkü TBMM toplantısında İnönü tekrar Tahkikat Komisyonu'nu hedef alınca Meclis, İnönü'ye oniki oturum toplantılara katılmama cezası verildi.Kararı protesto eden CHP milletvekilleri Meclisten polis zoru ile uzaklaştırıldı.27 Nisan 1960'ta Tahkikat Encümenlerinin görev ve yetkileri hakkında kanun teklifi konuşmasını yapan İnönü'ye Afyon milletvekili Murat Ali Ülgen: "Kürsüden ihtilal beyannamesi okudun paşam" demiştir.28-29 Nisan olayları 28 Nisan'da İstanbul'da 29 Nisan'da Ankara'da çıkan öğrenci olayları şiddetle bastırıldı.İstanbul'da çıkan olaylarda yaklaşık 40 öğrenci yaralanmış ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polisin kurşunuyla öldürülmüştür.[51] Bundan dolayı "Kanlı Perşembe" olarak anılmıştır.DP yönetimi bu illerde sıkıyönetim ilan etti. Bu olaylarda polisler "Kahrolsun diktatörler", "Hürriyet isteriz" sloganları atan öğrencileri dağıtmaya çalışmışlardır. Ancak "Türk ordusu çok yaşa" sloganı atan öğrenciler ile askerler arasında dayanışma yaşanmış ve askerler polislerin teslim ettikleri öğrencileri serbest bırakmışlardır. Harp okulu öğrencileri bir yandan Atatürk Bulvarı'nda sessiz yürüyüş yapmış ve öte yandan 20 Mayıs'ta Türkiye'yi ziyaret edecek Hindistan Başbakanı Nehru'yu karşılamak için Esenboğa'dan şehir merkezine gitmek için aynı arabaya binecek olan Menderes'i Nehru'nun yanından kaçırmayı planlamıştır. Ancak yabancı misafir varken bu tür hareketlere girişmenin dış dünyaya karşı olumsuz etki yaratacağı kanaatine varılarak plan reddedilmiştir."Hürriyet Şehitleri" MBK 28 Nisan - 27 Mayıs 1960 arasında yüzlerce gencin öldürüldükten sonra kamyonlarla mezarlıklara getirilip gizlice gömüldüğünü öne sürmüş ve bu gençler "Hürriyet Şehitleri" olarak adlandırılmıştır. 2 Haziran 1960'ta İstanbul Üniversitesi rektörü Sıddık Sami Onar, Üniversitesi Yönetim Kurulu'nun memleketi hürriyete kavuşturmak için şehit düşenler adına anıt inşa etmeye karar verdiğini açıklamıştır. 3 Haziran'da MBK Hürriyet Şehitlerimizin tesbiti işine Silahlı Kuvvetlerimizin idareyi aldığı andan itibaren ehmmiyetle devam edilmektedir. diyen bir tebliğ yayınlamıştır.Fakat gençlerin cesetleri hiç ortaya çıkmayınca, 9 Haziran'da Sıddık Sami Onar Naaşları belki bulamayacağız ama ölülerimiz vardır. diye konuşmuştur. 10 Haziran'da 28 Nisan olayının kurbanı Turan Emeksiz, tanktan düşerek ezilen İstanbul Lisesi öğrencisi Nedim Küçükpolat, 27 Mayıs'ta kaza kurşunuyla ölen Harp Okulu öğrencisi Teğmen Ali İhsan Kalmaz, Ersan Özey ve Sökmen Gültekin'in naaşları Anıtkabir'deki "Hürriyet Şehitliği"'ne nakledilmiştir.MBK üyelerinin kimlikleri 18 Haziran 1960'ta açıklanmıştır. Yurt dışında bulunan gizli komite mensupları Dündar Seyhan, Talat Aydemir, Sadi Koçaş komiteye girmemişlerdir.Yassıada Tutuklamalar 27 Mayıs sonrasında Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, hükümet üyeleri ve aralarında Milli Mücadele'nin önemli komutanlarından Ali Fuat Cebesoy'un da olduğu Demokrat Parti milletvekilleri, parti yöneticileri, asker ve bazı üst düzey kamu görevlileri tutuklanarak Yassıada'ya götürüldü. Burada tutuklulara ağır işkence ve kötü muameleler yapıldığı iddia edildi. İşkence ve kötü muameleler neticesinde Cemil Keleşoğlu[70] ve Namık Gedik'in intihar ettiği ileri sürüldü. Hatta DP avukatlarından Hüsamettin Cindoruk, Namık Gedik'in intiharının dahi şüpheli olduğunu iddia etti:Namık Gedik'in intiharında fiziki zorluk var. Çift camlı bir odada yatağın üzerinden atlayıp çerçevelere çarpmadan camları kırabilmek için Hezarfen Ahmet Çelebi olmak lazım. Olabilirliği çok zor ama tek şahit Ethem Menderes. Bir de cüsseli biri, atletik yapılı değil. Namık Bey'in ailesi intihar olayına hiç inanmadı.Yassıada tutuklularından eski DP milletvekili Gıyasettin Emre, başına gelenleri şu şekilde anlatır: Askerî havaalanında uçaktan indiriliyoruz. Sille tokat, tekme, küfür... Yemekte konuşamıyorduk.Konuştuğu için dayak yiyen çok oldu. Her sabah kumlu pırasa, akşam da taşlı fasulye veriyorlardı. Tutukluluk süresinde; Yusuf Salman, Lütfi Kırdar, Gazi Yiyitbaşı, Yümnü Üresin, Nuri Yamut ve Kenan Yılmaz hayatlarını kaybettiler.Yargılamalar Ana madde: Yassıada Yargılamaları14 Ekim 1960'ta başlayan Yassıada davaları, 11 ay 1 gün sürdü. 203 gün davalara bakıldı, 872 oturum yapıldı. 19 davaya bakıldı, 1068 tanık dinlendi ve yargılamalar hükmün açıklandığı 15 Eylül 1961 tarihinde son buldu.Sivil ve askerlerden oluşan Yassıada mahkemelerinde yargılanan siyasîler; vatana ihanet, kamu fonlarının kötüye kullanımı, Kırşehir'in ilçe yapılması, meclis iç tüzüğünde yapılan değişiklik, Meclis oturumlarının yayına engel olunması, CHP'nin mallarına el konulması, Tahkikat komisyonu oluşturmak, hakim teminatı ve mahkeme bağımsızlığının ihlali gibi konularla toplam 19 dava açıldı, davalar anayasayı ihlal davasıyla birleştirildi.[73] Bu bağlamda 14 Ekim'de ilk dava "Köpek Davası"dır. Davanın sanıkları Celâl Bayar ve Nedim Ökmen'dir. Konusu ise bir köpeğin değerinden fazlasına Atatürk Orman Çiftliği'ne satılmasıdır. TCK'nın 209. maddesine göre 5 yıl hapis ve ömür boyu memuriyetten mahrumiyetleri istendi[76]. Bayar'ın savunması Milli Mücadele yıllarında gösterdikleri yardımlardan dolayı bu parayla Bursa 'daki Umurbey Köyü'ne çeşme yaptırdığı yolundadır. Yassıada spor salonunda gerçekleştirilen ikinci davanın konusu 6-7 Eylül Olayları'nın DP hükümetince çıkartıldığına dair suçlamadır. Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Fuad Köprülü, İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, Emniyet müdürü Alaaddin Eriş, İzmir Valisi Kemal Hadımlı, Selanik başkonsolosu Mehmet Ali Balin ve diğerleri Selanik'te Atatürk'ün evinin bombalanması ve Rum azınlığın evlerinin yağmalanmasının organizasyonunu yapmakla suçlanıp, 5 ile 10 yıl ağır hapis, kamu hizmetlerinden sürekli men cezası istenildi. Savunma Türk hükümetinin tertip etmesi asla doğru değildir denilerek yapıldı.Bayar beraat ederken, Menderes ve Zorlu 6 yıl hapis, diğerleri 4 ay hapis cezası ald.Bir sonraki dava "Bebek Davası" olup sanıklar Adnan Menderes ve Fahri Atabey'dir. Cemal Gürsel tarafından gizli celse olarak yapılması istense de açık olarak yapılmıştır. Ayhan Aydan'dan olan bebeğini Fahri Atabıyık'ı azmettirerek öldürtmek suçundan her ikisine 5 ile 10 yıl ağır hapis istenir Ayhan Aydan ve Menderes dava sırasında ilişkilerinin ve bebeklerinin olduğunu fakat doğum sırasında öldüğünü belirtirler. Dava sırasında savcı bir kadın külotunu gösterip, kimin giydiğini ve başbakanlıkta unuttuğunu sorar. Adnan Menderes'in avukatı Burhan Apaydın'ın müdahalesi ile olay kapanır. Beraatlerine karar verilir.Bir sonraki dava "Vinilex Davası"'dır. Maliye bakanı Hasan Polatkan'ın şirkete usülsüz kredi sağladığı ve bunun üzerine 110 bin lira rüşvet aldığı iddia edilmiştir. Polatkan 7 yıl ağır hapis ve memuriyetten men cezası alırken, şirket yetkilileri de ceza almıştır.Bu duruşmalarda açılan bir diğer dava radyo davasıydı. Adnan Menderes, bazı bakanlar ve Basın Yayın ve Turizm genel müdürü olan Altemur Kılıç hakkında radyoyu parti organı haline getirdikleri yolunda açılmıştır.Yüksek Adalet Divanı 15 sanığı idam cezasına çarptırdı. Celâl Bayar, Adnan Menderes, eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan oybirliğiyle, eski T.B.M.M. Başkanı Refik Koraltan, eski Genelkurmay başkanı Rüştü Erdelhun, Agah Erozan, İbrahim Kirazoğlu, Ahmet Hamdi Sancar, Nusret Kirişçioğlu, Bahadır Dülger, Emin Kalafat, Baha Akşit, Osman Kavrakoğlu, Zeki Erataman oy çokluğuyla ölüm cezasına çarptırıldı.Daha sonra özellikle sanık yakınları, bazı sanıklara savunma için süre ve imkân verilmediğini iddia ettiler. Hasan Polatkan'ın yargılamalar sırasında kaybettiği 175 sayfalık savunması yıllar sonra, dönemin Yassıada İrtibat Bürosu Müdürü albay Ömer Faruk Erus'un kasasından çıktı. Sanıklardan Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961'de, Adnan Menderes 17 Eylül 1961'de İmralı Adası'nda idam edildi. Bunların dışındakilerin cezaları infaz edilmeyip, hapis cezasına çevrildi.İdamları durdurmak için ABD başkanı Kennedy'nin Ankara büyükelçisi Raymond A. Hare aracılığı ile Dışişleri Bakanı Selim Sarper'e bir mesaj ilettiği iddia edilir. 27 Mayıs sonrası Alyans kampanyası27 Mayıs Darbesi'nden sonra bozulan ekonomiyi düzeltmek iddiasıyla alyans bağışı kampanyası Zırhlı Tugay tarafından başlatıldı. Hatta bu konuda Gürsel'in, ABD'den mali yardım istediğine dair belgeler olduğu iddia edilmektedir.Halktan toplanılan bu alyanslar yerine ucuz metalik alyanslar verildi.[90] Alyanslarını bağışlayanlara MBK tarafından bakır "Devrim" yüzükleri verildi. Vehbi Koç hazineye 26 kilo altın ve bir bina bağışladı. Ankara'nın Yücetepe semtinde yapılan askeri lojmanların halktan toplanan bu alyanslar ve birikimlerle yapıldığına dair söylentiler çıkmış ve "Alyans Evler" olarak anılmaya başlanmıştır.147'ler Ana madde: 147'lerEkim 1960'da Milli Birlik Komitesi 147 öğretim üyesini üniversitelerden uzaklaştırdı. Görevine son verilenler arasında Ali Fuat Başgil, Sabahattin Eyüboğlu, Yavuz Abadan, Nusret Hızır, Tarık Zafer Tunaya, Mina Urgan, Haldun Taner de vardı. Genelde bu tasfiyeler üniversite içinden gelen ihbarlara dayanıyordu.[95] Kararı protesto etmek için Turhan Feyzioğlu, Sıddık Sami Onar, Fikret Narter ve Suut Kemal Yetkin gibi bir çok rektör ve öğretim üyesi görevinden istifa etti.[96] 1962 yılında çıkarılan yasayla öğretim üyelerine üniversiteye geri dönüş hakkı tanındı.55'ler olayı Ana madde: 55'ler olayı27 Mayıs Darbesi'nde DP'liler Kürdistan Hükümeti tesis etmek üzere çalışmalar yapmakla suçlandılar. [98][99] [100] 31 Mayıs 1960'da Cumhuriyet gazetesinde MBK'nin bu konuyla ilgili çeşitli belgeler bulduğu ve Şeyh Said'in oğlunun DP iktidarı döneminde doğuda propaganda gezileri yaptığı iddia edilmiştir. [101] Darbeden 4 gün sonra Doğu ve Güneydoğu'dan seçilen 485 ağa ve şeyhler Sivas Garnizonu (Kabakyazı)'nda bir kampa yollanmıştır. Bu konu hakkında Cemal Gürsel'in "ileri gelen 2500 Kürdü öldürelim" dediği iddia edilmektedir.[104] Sivas'taki kamp 19 Ekim 1960 tarihinde çıkan 105 numaralı Mecburi İskân Kanunu ile boşaltılıp Milli Birlik Komitesi tarafından "55 ağa" DP'yi destekliyor iddiasıyla Antalya, Isparta, İzmir, Afyon, Manisa, Denizli ve Çorum'a sürüldü.Bu kanun 1962 yılında kaldırıldı.1961 Anayasası'nda bir takım değişiklikler yapıldı. 1924 Anayasası'nın 3. maddesi olan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" sözü "Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir" şeklinde değiştirildi.14'lerin tasfiyesi Ana madde: OndörtlerMilli Birlik Komitesi kuruluşundan itibaren karma ve heterojen bir gruptu. Madanoğlu - Küçük grubu ile Türkeş - Kabibay grubu karşı karşıya gelmiştir.Madanoğlu - Küçük grubu iktidarı bir an önce sivillere devretmeyi planlamıştır.Fakat Türkeş, Kabibay ve Erkanlı grubu reformların yapılmadan önce iktidarını sivillere devretmesine karşı çıkmış ve hemen sivillere devretmenin iktidarı Cumhuriyet Halk Partisine teslim etmek anlamına geleceğini savunmuştur.Eylül ayının başlarında Türkeş, Kabibay, Erkanlı ve Dündar Seyhan, ihtilalin gayesine aykırı çalışan dört beş kişinin ülke dışına çıkarılmasını kararlaştırmışlardır. Türkeş, kararı uygulamak için hazır olduğu halde Kabibay zamana bırakmayı tercih etmiştir.İstanbul'da Muzaffer Özdağ'ın "Bâb-ı Âli'den de geçeceğiz" demesi büyük yankılar uyandırmış ve Cemal Gürsel'in tasfiye kararı almasını hızlandırmıştır.MBK üyelerinden Muzaffer Yurdakuler, Seyhan tasfiye kararını arkadaşlarına anlatırken kulak misafiri olmuş ve diğer MBK üyelerine haber vermiştir.Karşı taraf erken davranmış ve Gürsel 13 Kasım 1960'da Alparslan Türkeş'e bir mektup göndererek Kurmay Albay Alparslan Türkeş, Kurmay Yarbay Orhan Kabibay, Kurmay Yarbay Mustafa Kaplan, Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı, Kurmay Binbaşı Şefik Soyuyüce, Kurmay Binbaşı Dündar Taşer, Piyade Binbaşı Fazıl Akkoyunlu, Tank Binbaşı Muzaffer Karan, Deniz Kurmay Binbaşı Münir Köseoğlu, Deniz Kıdemli Yüzbaşı Rıfat Baykal, Kurmay Yüzbaşı İrfan Solmazer, Kurmay Yüzbaşı Numan Esin, Kurmay Yüzbaşı Muzaffer Özdağ ve Jandarma Yüzbaşı Ahmet Er olmak üzere çoğunluğu Türkçü subaydan oluşan 14 MBK üyesini emekliliğe sevkedip yurtdışındaki temsilciliklere danışman olarak tayin etmiştir.Darbenin meşrulaştırılması Anayasa Nizamını, Milli Güvenlik ve Huzuru bozan fiiller hakkında kanun hazırlanıp, 5 Mart 1962'de kabul edilen 38 Sayılı Kanun'da darbeyi eleştirmenin suç olduğu vurgulandı. Bu kanunun birinci maddesinin B bendinde şöyle denilmekteydi:27 Mayıs 1960 devrimini zedeliyebilecek şekilde: Bu devrimin neticesi olarak Yüksek Adalet Divanınca veya sair kaza mercilerince verilmiş ve kesinleşmiş olan karar ve hükümleri, söz yazı, haber, havadis, resim, karikatür veya sair vasıta ve suretlerle kötüleyenler, veya üstü kapalı da olsa matufiyeti belli olacak şekilde kötülemeye çalışanlar veya mahkûm edilenlerin mahkûmiyetlerine esas teşkil eden fiillerini, yahut şahıslarını övenler veya neticelenmiş hazırlık, ilk, son tahkikat veya infaz safhalariyle ilgili resim, hatırat, röportaj yapanlar veya beyanat verenler.Eleştirenler hakkında bu kanunda belirtilen 5 madde gereğince Anayasa Mahkemesi'nde dava açıldı. Bunlardan biri Yeni Demokrat Parti genel başkanı Fuad Köprülü'nün, "af ancak bir haksızlığın tamiri olacaktır" sözleri üzerine açılan kamu davasıdır.DeğerlendirmelerCelâl Bayar (Cumhurbaşkanı): Ve yine hiç şüphe etmiyorum 27 Mayıs başarıya ulaşmamış ya da hiç yapılmamış olsaydı, ne ordu içinde cuntalar kurulacak, ne 12 Mart, 12 Eylül müdahaleleri yapılacak, ne de demokrasi dejenere edilebilecekti.Cemal Gürsel (MBK lideri): Demokrat Parti'nin memlekete yaptığı en büyük kötülüklerden biri orduyu ihtilale zorlaması olmuştur. Süleyman Demirel (Devlet Su İşleri Genel Müdürü): (1950) Devlete karşı, onların yönettiği devlete karşı kazanılmış bir zaferdi... Onların elinden devleti alma hareketidir. 1960, halkın elinden devleti alma hareketidir.Bülent Ecevit (Cumhuriyet Halk Partisi Ankara milletvekili): 60 İhtilali... Ve kaptılar, işte kendileri güya demokrasisinin bayraktarlığını yapıyorlar... Müdahaleci ekip. Fakat ne yaptılar; üniversiteden geçmeler, 147'ler olayı, arkasından Bab-ı Ali önünden geçeceğiz lafları derken birden, bir ülke ve kültür birliği projesi ortaya çıktı. Bunu biz orataya çıkardık. Dünyada görülmemiş bir totaliter rejim projesi, yani Nazi Almanyası'nda bile eşi görülmemiş bir proje. ABD Dışişleri Bakanlığı İstihbarat ve Araştırma Dairesi'nin 1961 tarihli değerlendirme raporu: Türk Silahlı Kuvvetleri'nce yapılan kansız darbe, Türkiye dışında genellikle ağırlık taşıyan, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin apolitik olduğu ve ciddi bir siyasi bunalımda müdahale etmeyeceği yolundaki inanışı yıkmıştır.

4 Haziran 2009 Perşembe

KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI - NAZIM HİKMET

KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI'N DAN

SEKİZİNCİ BAP26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLARİKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADARveİZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ’E BAKAN NEFER Saat 2.30.Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,ne ağaç, ne kuş sesi,ne toprak kokusu vardır.Gündüz güneşin,gece yıldızların altında kayalardır.Ve şimdi gece olduğu içinve dünya karanlıkta daha bizim,daha yakın,daha küçük kaldığı içinve bu vakitlerde topraktan ve yürektenevimize, aşkımıza ve kendimize dairsesler geldiği içinkayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçiokşayarak gülümseyen bıyığınıseyrediyordu Kocatepe’dendünyanın en yıldızlı karanlığını.Düşman üç saatlik yerdedirve Hıdırlık-tepesi olmasaAfyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.Küzeydoğuda Güzelim-dağlarıve dağlarda tektekateşler yanıyor.Ovada Akarçay bir pırıltı halindeve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalindeşimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :Akarçay belki bir akar su,belki bir ırmak,belki küçücük bir nehirdir.Akarçay Dereboğazı’nda değirmenleri çeviripve kılçıksız yılan balıklarıylaYedişehitler kayasının gölgesine giripçıkar.Ve kocaman çiçekleri eflâtunkırmızıbeyazve sapları bir, bir buçuk adam boyundakihaşhaşların arasından akar.Ve Afyon önündeAltıgözler Köprüsü’nün altındangündoğuya dönerekve Konya tren hattına rastlayıp yoldaBüyükçobanlar Köyü’nü soldave Kızılkilise’yi sağda bırakıpgider.Düşündü birdenbire kayalardaki adamkaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.Kim bilir onlar ne kadar büyük,ne kadar uzundular?Birçoğunun adını bilmiyordu,yalnız, Yunan’dan önce ve Seferberlik’ten evvelSelimşahlar Çiftliği’nde ırgatlık ederken Manisa’dageçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.Dağlarda tektekateşler yanıyordu.Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar kişayak kalpaklı adamnasıl ve ne zaman geleceğini bilmedengüzel, rahat günlere inanıyorduve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,birdenbire beş adım sağında onu gördü.Paşalar onun arkasındaydılar.O, saatı sordu.Paşalar : «Üç,» dediler.Sarışın bir kurda benziyordu.Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.Yürüdü uçurumun başına kadar,eğildi, durdu.Bıraksalarince, uzun bacakları üstünde yaylanarakve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarakKocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı.Saat 3.30.Halimur - Ayvalı hattı üzerindemanga mevziindedir.İzmirli Ali Onbaşı(kendisi tornacıdır)karanlıkta gözyordamıylasanki onları bir daha görmiyecekmiş gibibaktı manga efradına birer birer :Sağda birinci nefersarışındı.İkinci esmer.Üçüncü kekemeydifakat bölükteyoktu onun üstüne şarkı söyliyen.Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.Beşinci, vuracaktı amcasını vuranıtezkere alıp Urfa’ya girdiği akşam.Altıncı,inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,memlekette toprağını ve tek öküzünüihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı içinkardeşleri onu mahkemeye verdilerve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı içinona «Deli Erzurumlu» derdiler.Yedinci, Mehmet oğlu Osman’dı.Çanakkale’de, İnönü’nde, Sakarya’da yaralandıve gözünü kırpmadandaha bir hayli yara alabilir,yine de dimdik ayakta kalabilir.Sekizinci,İbrahim,korkmıyacaktı bu kadarbembeyaz dişleri böyle tıkırdayıpbirbirine böyle vurmasalar.Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :tavşan korktuğu için kaçmazkaçtığı için korkar.Saat 4.Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.On ikinci Piyade Fırkası.Gözler karanlıkta, uzakta.Eller yakında, makanizmalar üzerinde.Herkes yerli yerinde.Tabur imamımevzideki biricik silâhsız adam :ölülerin adamı,kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,durdu boyun büküpel kavuşturupsabah namazına.İçi rahattır.Cennet, ebedî bir istirahattır.Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektirCenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.Saat 4.45.Sandıklı civarı.Köyler.Sarkık, siyah bıyıklı süvari,çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.Çukurova beygirikuyruğunu karanlığa vuruyordu :dizkapaklarında kan,kantarmasında köpük…İkinci Süvari Fırkası’ndan Dördüncü Bölük,atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.Geride, köylerde bir horoz öttü.Ve sarkık, siyah bıyıklı süvariellerinin tersiyle yüzünü örttü.Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalanbir başka horoz vardır :baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.Düşmanlar herhal onu çoktan kesipçorbasını yapmışlardır…Saat beşe on var.Kırk dakka sonra şafaksökecek.«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe güneyinde,On beşinci Piyade Fırkası’ndan iki ihtiyat zabitive onların genci, uzunu,Darülmuallimin mezunuNurettin Eşfak,mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarakkonuşuyor :-Bizim İstiklâl Marşı’nda aksıyan bir taraf var,bilmem ki, nasıl anlatsam,Âkif, inanmış adam,fakat onun, ben,inandıklarının hepsine inanmıyorum.Meselâ, bakın :«Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»Hayır,gelecek günler içingökten âyet inmedi bize.Onu biz, kendimizvaadettik kendimize.Bir şarkı istiyorumzaferden sonrasına dair.«Kim bilir belki yarın…»Saat beşe beş var.Dağlar aydınlanıyor.Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.Gün ağardı ağaracak.Kokusu tütmeğe başladı :Anadolu toprağı uyanıyor.Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıpve pırıltılar görüpve çok uzakçok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarakbir müthiş ve mukaddes mâcereda,ön safta, en ön sırada,şahlanıp ölesi geliyordu insanın.Topçu evvel mülâzımı Hasan’ınyaşı yirmi birdi.Kumral başını gökyüzüne çevirdi,kalktı ayağa.Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.Şimdi bir hamlede o kadar büyük,öyle şöhretli işler yapmak istiyordu kibütün ömrünü ve hâtırasınıve yedi buçukluk bataryasınıağlanacak kadar küçük buluyordu.Yüzbaşı sordu :- Saat kaç?- Beş.- Yarım saat sonra demek…98956 tüfekve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetindenyedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,bütün âletleriyleve vatan uğrunda,yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyleBirinci ve İkinci ordularbaskına hazırdılar.Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,beygirinin yanında duransarkık, siyah bıyıklı süvarikısa çizmeleriyle atladı atına.Nurettin Eşfakbaktı saatına :- Beş otuz…Ve başladı topçu ateşiyleve fecirle birlikte büyük taarruz…Sonra.Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.Bunlar :Karahisar güneyinde 50ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.Sonra.Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettikAslıhanlar civarında30 Ağustosa kadar.Sonra.Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.Esirler arasında General Trikopis :Alaturka sopa yemiş bir temizve sırmaları kopuk frenk uşağı…Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak’ın ayağı.Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,buraya gönderenler öldürdü seni…»Sonra.Sonra, 31 Ağustos günüordularımız İzmir’e doğru yürürkenserseri bir kurşunla vurulanDeli Erzurumluydu.Devrildi.Kürek kemikleri altında toprağı duydu.Baktı yukarı,baktı karşıya.Gözler hayretle yandılar :önünde, sırtüstü, yan yana yatan postallarıher seferkinden kocamandılar.Ve bu postallar daha bir hayli zamanüzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasındanseyredip güneşli gökyüzünüihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.Sonra…Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerindenve Deli Erzurumlu ölürken kederindenyüzlerini toprağa döndüler…Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.Kan içindeydi yüzü gözü.Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.Kaçanı kovalamıyordu yalnızulaşmak da istiyordu bir yerlereve sadece kahretmiyoryaratıyordu da.Ve kılıçların,nalların,ellerinve gözlerin pırıltısıardarda çakan aydınlık bir bütündü.Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündüve şu türküyü duydu :«Dörtnala gelip Uzak Asya’danAkdeniz’e bir kısrak başı gibi uzananbu memleket bizim.Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplakve ipek bir halıya benziyen toprak,bu cehennem, bu cennet bizim.Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,yok edin insanın insana kulluğunu,bu dâvet bizim…Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hürve bir orman gibi kardeşçesine,bu hasret bizim…»>Sonra.Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdikve Kayserili bir neferyanan şehrin kızıltısı içinden gelipöfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,Güneyden Kuzeye,Doğudan Batıya,Türk halkıyla beraberseyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i. Ve biz de burda bitirdik destanımızı.Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,Türk halkı bağışlasın bizi,onlar ki toprakta karınca,suda balık,havada kuş kadarçokturlar;korkak,cesur,câhil,hakîmve çocukturlarve kahredenyaratan ki onlardır,kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır… NAZIM HİKMET

3 Haziran 2009 Çarşamba

TEK TARAFLI DEĞİL

Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na Hapsedildi. ******** Kampın tam adı, 'Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-I Harbiye Kampı' idi. Bu kampta, 1918'de Filistin Cephesinde esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı Askerleri Tutuluyordu. ******** 12 Haziran 1920'ye kadar Iki yıl boyunca Her türlü işkence, eziyet, ağır hakaretler ve aşağılamaya maruz kaldılar. ******** İnsanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi… ******** Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların Yalan yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk Düşmanı haline gelmişlerdi. ******** Savaş bitmişti. Ancak, Kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri Teslim etmek, İngilizlerin işine Gelmiyordu. Çünkü, olası yeni bir savaşta, Bu askerlerin Yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti. ******** Çözüm Toplu katliamdı… Askerlerimiz, Mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla Dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak; Suya normalin çok üzerinde 'krizol' maddesi katılmıştı.. Mehmetçik, Suya daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyordu. Ancak, İngiliz Askerleri, dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, Bellerine kadar gelen suya başlarını sokmak istemediler. Ancak, Bu kez İngilizler havaya (başlarının üzerine) ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için, çömelerek başlarını suya soktular. Ancak, başını Sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözleri yanmıştı… ******** Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi Ve 15 000 (15 bin) askerimiz kör oldu. Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM.' de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler Bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin Krizol banyosuna sokularak, 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, Bunun faili olan İngiliz doktor, Garnizon Komutanı ve Askerlerin cezalandırılması için, TBMM' nin teşebbüse geçmesini istediler. ******** Ancak, Yeni kurulan devletin bin türlü derdi vardı. Ağır sorunlarla uğraşan TBMM' de Bu hesap sorma işi Unutuldu gitti. Ama onlar Unutmuyorlar… Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna Sunuyorlar. En üzücü olanı da Malum birilerinin, Bu karalama kampanyalarına çanak tutması… ******** ERMELİLER SOYKIRIM YAPILDI DİYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR. BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK.!!!

KOLOMB DA KIZILDERİLİLER DE HAKLI ÇIKTI

KOLOMB DA KIZILDERİLİLER DE HAKLI ÇIKTI Bu sorunun cevabını, 1971 yılında, San Francisco açıklarındaki ünlü Alcatraz adasını 9 ay boyunca işgal edip ellerinde tutan bir grup Kızılderili aktivist, adadaki ünlü hapishanenin dış duvarına kireçle yazdılar: We discovered America (Amerika'yı biz keşfettik)". İspanya Kraliçesi İzabel'in yol verdiği Avrupalı kaşif Christof Columbus ve mahiyetindeki 3 gemi dolusu Avrupalı, 12 Ekim 1492 günü gece yarısını 2 saat geçe, bugünkü Bahamalar içinde kalan bir adaya ayak bastılar. Günün ilk ışıklarıyla, bugün artık Arawak kabilesinden olduklarını bildiğimiz kızılderililer ile karşılaştılar. Yerliler bu garip konuklarına son derece dostça davrandılar. Kolomb'un o güne ait günlüğünde ise, adeta daha sonra yaşanacak yüzyılların işaret fişekleri yer alıyordu; "Onlara söylediğimiz herşeyi hemen tekrar etmelerinin, iyi ve yetenekli hizmetkarlar olabileceklerini gösterdiğini düşünüyorum. Bir dine sahip gözükmüyorlar, bu sebeple de çabuk Hristiyanlaştırılabilirler. Tanrı izin verirse, dönüşte 6 tanesini majestelerine götürmeyi düşünüyorum. Böylece dilimizi de öğrenirler." Yerlilerin, her hangi bir metal silaha sahip olmadıklarına dikkat çeken, Kolomb, "Hepsini sadece 50 adamla hakimiyetime sokup istediğim gibi yönetebilirim" diye yazdı. Sonra da dediklerini yapmaya başladı. Bu tarihten 14 yıl sonra ölen Kolomb, yeni bir kıtaya geldiğini bilmiyordu. Yola çıkış hedefi olan Hindistan'a vardığını sanıyordu ve bundan dolayı da yerlileri "Indian (Hintli)" diye adlandırdı. Kendi tarihini dünya tarihi sanan Avrupalı, Kolomb geldiğinde de buralarda "insanlar" yaşıyor olmasına rağmen, ben merkezci kültürüne yakışır şekilde bu olayı, "Amerika'nın keşfi" diye adlandırdı. Uzunca süredir dünyaya ve tarihe Avrupalının perspektifinden bakan bizimki gibi ülkelerde de ders kitapları, "Amerika'nın keşfi" diye yazdı. Oysa Amerika da bile tarihçiler artık, "Amerika'nın Avrupalılarca keşfi" diye kaydediyor. Bir önceki mektupta Şükran Günügeleneğinin ana kahramanı hindinin, Türklerle eskiye dayanan ahbaplığını özetlemeye çalışmıştım. Kuzey Amerika'ya ilk kez 1607 yılında gelen ilk İngiliz yerleşimciler, bugünkü Virginia ve Massachusetts'te iki koloni kurdular. Kurdukları ilk kolonilerde yeni kıtaya uyum sorunlarından dolayı açlıktan ölecek hale geldiler. İşte onlara yok olmakla karşı karşıya iken bir yardım eli uzandı. Kendilerine, yeni dünyada yaşamayı öğreten dost Wampanoag Kızılderilileri'nin eliydi bu. Wampanoag'lar da Arowak yerlileri gibi, Avrupalılara düşmanlık göstermedi. 1621 yılında hasat mevsiminde yerleşimcilerle yerliler bir şükür yemeği tertip ettiler. Tarihçilere göre bu ilk Şükran Günü yemeğinde 90 Kızılderili 52 Avrupalı yerleşimci sofrada hazır bulundu. Şükran Günü yemeği geleneği günümüze kadar ulaştı ama sofranın nüfus dağılımı tarih oldu. "Reis çok Kızılderili yok" Avrupalılar geldiğinde Meksika'nın kuzeyinde kalan Kuzey Amerika'da yaklaşık 10 milyon Kızılderili yaşadığı tahmin ediliyor. Amerikan Nüfus İdaresi'ne göre, 1 Temmuz 2007 tarihi itibarı ile, federal hükümetin resmen tanıdığı 561 kabileye mensup 4,5 milyon Kızılderili yaşıyor. Yani, 1492'de yüzde 100'ü Kızılderililerden oluşan Kuzey Amerika nüfusunun bugün sadece yüzde 1'i Kızılderili. Orta Amerika ve Güney Amerika'da ise, yerli nüfusu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Peki nereye gitti onca "yerli"? Kızılderili soyunu en çok kırıma uğratan Avrupalıların eski dünyadan yanlarında getirdiği mikroplar oldu. Yüzyıllar içinde oluşan bağışıklık sistemi sebebiyle eski dünya insanları için öldürücü olmaktan çıkan, çiçek, su çiçeği, kızamık ve nezle mikropları, bunlara karşı hiçbir bağışıklık sistemi olmayan Kızılderililerin en ölümcül düşmanı oldu. "Salgın" nedir bilmediklerinden, nezle, çiçek ve kızamık bulaştığı köyü haritadan siliyordu. Bazı tarihçilere göre, bazı kabilelerin yüzde 80'i, Avrupalılarla ilk karşılaştıkları birkaç yıl içinde bu hastalıklara yakalanarak öldü. Avrupalı kolonilerce, topraklarından alışık olmadıkları iklimlere zorla göç ettirilmeleri, bu göçler sebebiyle yakın toprakları paylaşmak zorunda kalan kabilelerin birbirleri ile sonu gelmez savaşlara girmeye başlamaları da nüfusu azaltan başka bir etken. Birçok Kızılderili ise köleleştirildi. 19'ncu yüzyılın sonlarına kadar gemilerle çok sayıda Kızılderili Avrupa'ya zorla götürülerek, onları merak eden eski dünya ahalisine eğlence malzemesi yapıldı. Beyaz erkeklerin kızılderili kadınlarla evlenmeleri de, yerli nüfusunu bitiren kayda değer bir başka etken olarak anılıyor. Ve tabi, bir de onlara karşı uygulanan askeri şiddet. Örneğin, kitaplara, filmlere konu olan Woundeed Knee (Yaralı Diz) katliamı. 31 Aralık 1890 günü, 120'si kadın ve çocuk 350 kişilik Kızılderili kafilesini, Yaralı Diz deresinde çeviren Amerikan askerleri, kafilenin silahlarını ellerinden aldılar. Daha sonra da, yeni icat ettikleri bir tür mitralyöz(hotchkiss) silahıyla taradılar. 20 dakika içinde, en az 150 Kızılderili yetişkin, kadın ya da çocuk öldü. En az 50 de yaralı vardı. Bundan yaklaşık 80 yıl sonra, Marlon Brando, "Baba" fiminden dolayı kendisine layık görülen Oskar ödülünü, Yaralı Diz deresi katliamını protesto etmek için reddetti. Bu kararını ise törene kendi yerine gönderdiği bir Kızılderili açıkladı. "Bu toprakların sahibi değilsiniz" ABD'nin kurulmasından sonra, federal hükümetle bazı Kızılderili kabileleri arasında 100 yıldan fazla süren savaşlar yaşandı. Günümüzde, Kızılderili nüfusunun nerdeyse yüzde 90'ı Mississippi Nehrinin batısında yaşıyor. Bunun en önemli sebebi, 1830 yılında çıkarılan etnik temizlik yasası (Indian Removal Act). Bu yasa, Avrupalı göçmenlere ve yerleşimcilere yer açmak bahanesiyle, Mississippi nehrinin doğusunu Kızılderililerden arındırmayı amaçlıyordu. Atlantik sahili eyaletlerindeki yaklaşık 100 bin Kızılderili zor kullanılarak ülkenin orta kesimlerine sürüldü. 1823 yılında Amerikan Yüksek Mahkemesi, federal hükümetin yerlilere karşı politikasının ana saikini pervasızca ifşa eden ünlü içtihadını kabul etti. "Johnson v. M'Intosh" adlı dava, aynı toprağı biri Kızılderili kabilesinden, diğeri ise Amerikan hükümetinden satın almış iki çiftçinin hak mücadelesini içeriyordu. Temyizler sonucunda davanın önüne geldiği Yüksek Mahkeme, Kızılderililerin topraklarını yerleşimcilere satamayacaklarını, çünkü o toprakların hukuki sahibi değil sadece meskunu olduklarını ilan etti. Mahkeme kararının gerekçesinde, hükmünü, Avrupa'nın 300 yıllık "sömürge doktrini (discovery doctrine)"ne dayandırdığını açıkça kaydetti. Yani, "keşfettiğin toprak senindir". "Kizilderililerin asimilasyonu icin kurulmus okullardan Pensylvania Carlisle okulunun avlusunda Kizilderili cocuklari (1900 yili)" Daha sonra "merhamete gelen" ABD hükümeti 20 yıl kadar sonra, 1851 yılında "Indian Reservations" olarak anılan ve Kızılderililerin yönetimine bırakılan toprak parçaları oluşturdu. Bu "merhametli" karara uymakta direnip, yaşadıkları yerlerden, federal hükümetin kendilerine gösterdiği topraklara taşınmamakta direnen kabilelerle ise 20 yıl kadar süren "ikna" savaşları yaşandı. "Indian Reservation" denen bu alanlar, bugün eyaletlerden bağımsız konumda ve doğrudan federal hükümetin İçişleri Bakanlığı Kızılderili Dairesine bağlılar. Bu topraklarda, kimlik, ehliyet vermek, yerel vergileri toplamak ve benzeri tüm iç yetkiler, kabile yönetimlerine ait. Günümüzde ABD'de 350 Indian Reservation bölgesi var. 300 yıl önce kıtanın tamamının sahibi olan Kızılderililer, 9,5 milyon kilometrekarelik ABD toprağında bugün sadece 225 bin kilometrekare toprağa sahipler. Bu topraklar da vergilerden muaf oldukları için, 1980'li yıllardan itibaren kumarhane merkezleri olmaya başladı. Neden 'kızılderili' diyoruz? Hayatıma ilk kez bir Kızılderili ile, 2003 senesinde Long Island'ta tanıştım. Southampton'daki 'Indian Reservation'da tanıştığım yerli dostuma, ilk lafım heyecandan, "ben kovboy filmlerinde sizi tutuyordum" olunca gülmüştü. Sohbet biraz ilerleyince, Türkiye'de kendilerini nasıl adlandırdığımızı sordu? Ben gururla hemen o güne kadar çok sempati duyduğum kelimeyi söyledim; "Kızılderili". "Tam İnglizce karşılığı ne?" diye sorduğunda, isimlendirmedeki vehameti farkettim. Utanarak, "red skin" dedim. 18'nci yüzylın başlarına kadar kullanılan bu "red skin (kızıl deri)" ifadesi, günümüzde çok büyük aşağılama olarak kabul ediliyor ve ABD'de kullanana rastlamak mümkün değil. Bir teoriye göre, beyazlarla anlaşma törenlerine yüzlerini kırmızıya boyayarak geldikleri için bu şekilde anılmışlar ilk yerleşimcilerce. İngilizce Oxford sözlüğe göre ise, bazı kabilelerin derilerinin kırmızıya çalan rengi sebebiyle. Oysa bildiğin esmer adamlar bunlar. Ortalama Türk esmerliğindeki adamlara sarışın Avrupalılar "red skin" demiş de, bizim bu kelimeyi bu derece sahiplenmemiz niye ben onu çözemedim. Belki de, Avrupa'dan dilimize bulaşmış bu aşağılama ifadesinden kurtulmanın artık zamanı geldi de geçiyor. "Apaçi, Komançi kardeştir! Ayrım yapan kalleştir!" Aslında Amerikan yerlisinin, isimlendirme mağduriyetii bununla sınırlı değil. Dünyadaki birçok millet gibi, yerli kabilelerinin de kendilerine taktığı isimler, aslında kendi dillerinde, "ahali, milletimiz, halkımız" anlamına gelen kelimeler. Yine dünyadaki birçok milletin başına geldiği gibi kendilerinin anıldığı isimleri ise, düşmaları ya da komşuları tarafından kendilerine takılmış. Tıpkı, "Türk" kelimesini, Türkler için ilk kullananların, Türklerin kendisi değil, komşuları ve düşmanları olan Çinliler olması gibi. Kızılderili deyince çoğumuzun aklına ilk gelecek Kızılderili kabilesi Apaçilerin asıl adı "Dine kabilesi". Onlara Apaçi adını verenler, düşmanları Zuni kabilesi. Zuni dilinde Apaçi, "düşman" demek. "Dine" ise 'halkımız' demek. Dinelerin diğer kolu Navajo kabilesine ise bu ismi, düşmanları olan Pueblo kabilesi vermiş. Navajo, "hırsız, mülk işgalcisi" demek. Lakota kabilesini ise bugün "Sioux" ya da "Siyu" diye anıyoruz. Lakota, halkımız demek. Sioux ise, "yılan" demek ve Fransızlar onlara bu ismi verdi. Yine mesela bizim "Eskimo" dediğimiz kabile kendini "Inuit" olarak adlandırıyor. Inuit, halkımız demek. "Çiğ et yiyen" anlamındaki eskimo adını onlara veren ise, düşmanları Cree kabilesi. Tabi, son 300 yılda ortak büyük bir mağduriyetin kurbanları olunca kabileler arası bu düşmanlıkların nerdeyse tamamı tarih olmuş durumda. Artık, "Apaçi, Komançi kardeştir! Ayrım yapan kalleştir!" diye bağırıyorlar ama biraz geç kalmışlar gibi. Kolomb da Kızılderililer de haklı çıktı ama nasıl! İsim dedim de, bugün Amerika dediğimizde, birçok dünyalının aklına ilk gelecek isimlerin önemli bir miktarı da aslında Kızılderili bakiyesi. Çoğu eyaletin ve şehrin adı, çeşitli yerli dillerinden. Mesela, Chicago, Algonquin yerlilerinin dilinden geliyor, "sarımsak tarlası" demek. Connecticut, "yükselip çekilen nehir" demek. Kentucky, Iroquoi dilinde "yarının arazisi" demek. Texas, "arkadaşlar" anlamına gelirken, Iowa, yerli dilinde "yiğidin harman olduğu yer" anlamına geliyor. "Güney rüzgarlarının halkı" anlamındaki Kansas'tan, "Yüksek tepelerin orası" anlamındaki Massachusetts'e, "gök renkli su" anlamındaki Minnesota'dan, "sulak yer" anlamındaki Nebraska'ya, "suların berisindeki yer" anlamındaki Manhattan'dan, "dağların halkı" anlamındaki Utah'a ve daha birçok eyalet ve şehir adına kadar hep kıtanın asıl sahiplerinin dillerinden günümüze ulaşmış isimler. Yaşadığımız 500 yıl gösteriyor ki, Kolomb günlüğüne yazdığı hedef ve tespitlerinde haklı çıktı. Kızılderililer ise, Avrupalı yerleşimciler ve istilacılar için, 17'nci yüzyıl başından itibaren "wasichu" tabirini kullandı. Bazı kaynaklar, "beyaz adam" diye çeviriyor bu kelimeyi ama aslında yerel dilde, "açgözlü" demekmiş. Onlar da haklı çıktı...

2 Haziran 2009 Salı

33 KURŞUN VAKASI

Ünlü '33 kurşun' vakası,
Türkiye-İran sınırında asayişsizliğin egemen olduğu yıllarda meydana gelmişti. Olayın suçlusu sayılan orgeneral Mustafa Muğlalı, yaşamını cezaevindeyken kaybetti
Olayın üzerinden 60 yılı aşkın zaman geçti. Ve geçtiğimiz hafta gazetelerde iki satırlık bir haber: "Van'ın Özalp ilçesindeki jandarma sınır taburunun adı Mustafa Muğlalı Kışlası oldu." İmam-hatip tartışmaları arasında fazla dikkat çekmedi bu. Sadece Kürt çevrelerinde, yaşananları Türk Silahlı Kuvvetleri'nin günümüz şartlarında onayladığı ve hatırlatmak istediği yorumlarıyla duyuruldu. Gerçek 'Mustafa Muğlalı Olayı' diye bilinen hadisenin mahiyeti itibarıyla ordu tarafından onaylandığı, yani yapılanların doğru ve isabetli bulunduğu olamaz. Zira hadise her yönüyle Türk ordusunun geleneklerine aykırı. Dolayısıyla bu isimlendirme kararı olsa olsa o tarihte yaşananların bir orgeneralin idama mahkûm edilip cezaevinde kahrından ölmesini askerin hâlâ içine sindirememiş olduğunu gösterir. Doğuda terör dalgasının olanca şiddetiyle vurmaya devam ettiği dönemde yeterince atak ve kararlı hareket etmedikleri için eleştirilen komutanların, özel tim sorumlularının "Gün olur devran döner, yarın ikinci bir Mustafa Muğlalı olmak istemeyiz" cevaplarını unutmadık. Orgeneral Muğlalı'nın adı o gün bugün silahlı kuvvetlerin subay kadrosunun şuuraltında hâlâ bir simge. Peki ne olduydu Özalp'te? Ona gelelim. Koyunları kim çaldı? Türk-İran hududunun kaçakçılık ve çapulculuğa bugünkünden daha açık olduğu yıllardan söz ediyoruz. Doğuda ardı ardına yaşanan Kürt ayaklanmalarına ilişkin anıların taze olduğu, İran Kürtlerinin isyan edip Mahabat Cumhuriyeti'ni kurduğu, SSCB'nin Kürtler üzerindeki nüfuzunun dorukta olduğu yıllar. Sınırın İran tarafındaki Kürt aşiretlerine mensup kişilerin sıklıkla Türk topraklarına girip çapulculuk yaptıkları, köylere zarar verip sürüleri çaldıkları haberleri üzerine Van Valiliği zamanın İçişleri Bakanı Recep Peker'in de onayıyla gizli bir karar alır. Askeri birliklerin her ne vesileyle olursa olsun İran'a geçip orada takip yapması Ankara'nın başını ağrıtacağı için, bölgede jandarmanın kontrolunda, askerlerden oluşmayacak, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle resmen ilişkisi gözükmeyecek şekilde bir çete kurulacak ve bu grup çapula karşı misilleme yapacaktır. Aslında onay falan aramaksızın Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel çok önceden çeteyi kurmuştur zaten. İçişleri Bakanlığı'nın izniyle devlet arkadan istim basar sadece. İddia edilir ki kaymakamın maksadı hudut güvenliğini sağlamak değil maddi çıkar sağlamaktır, hatta bu amacı doğrultusunda kendisine yandaş ve ortaklar da bulmuştur. Özalp Jandarma Kumandanı yüzbaşı ve Hudut Tabur Kumandanı binbaşı kaymakamla birliktedir. Binlerce koyun ya da inekten oluşan aşiret reislerine ait hayvan sürülerinin gasbından söz ediyoruz. Ankara izni verir vermesine ama ardından da panikleyip iptal eder. Van Valiliği Özalp Kaymakamı'na çetenin dağıtılması emrini tebliğ eder ama atı alanın Üsküdar'ı geçtiği ana denk gelir bu. Kaymakam duymamazlıktan gelir. Zira hududun öte yakasında el konulan koyunların bir kısmı çeteyi oluşturan sivil köylülere bırakılmakta, bir kısmı da 'hayvanların satışından elde edilecek gelirle silah, cephane ihtiyacının karşılanması' maksadıyla kaymakamın uhdesinde bırakılmaktadır. Olayları tetikleyen gaspın İran tarafındaki Mehmedi Misto adındaki bir aşiret reisinin 2 bin koyununa el konulması olduğu söylenebilir. Türk dostu olarak tanınan, Rus işgali sırasında Türklerden yana tavır aldığı, hatta Kürt isyanları sırasında Ankara'ya istihbarat desteği verdiği bilinen bir aşirettir Mistolar. Mehmedi Misto hayvanlarını kimin gasp ettiğinin farkındadır ve doğrudan Özalp Kaymakamı'na mektup yazar, "Gasp edilen hayvanlarımı bana geri verin. Ricamı kabul etmezseniz ben hayvanlarımı aynı usulle geri almasını bilirim, ama Türk hükümetinin haysiyeti rencide olur" der. Kaymakam bu mektuba Misto'yu yatıştıracak cevap vermek yerine aşiret reisine, "Gelip karını da koynundan alırız" diye haber yollar. 1943 Temmuz'unda Mehmed Misto'nun adamlarını toplayıp Türk hududunu aşması ve birbuçuk kilometre içeri girip Özalp halkına ait 500'e yakın koyunu gasp etmesiyle tırmanır olay... Kaymakam ve etrafında kümelenen çete böyle bir baskının Türkiye tarafında yardımcılar bulunmadan gerçekleştirilemeyeceğini düşünerek harekete geçmeye karar verir, ancak askeri harekâta gerekçe olmak üzere Van Valiliği'ne, "Rus askerleri Özlap yakınlarına kadar geldi" diye şifreli bir telgraf çekerler. Aynı mealde bir rapor ordu kumandanlığına da iletilir. Milalengiz köylüleri Baskının öcünü almak için kaymakam ve çevresinde kümelenen kadro ne yapacaklarını planlarken Rıfat adında bir arzuhalci, İranlıların işbirliği yaptığı kişilerin arandığını duyup fırsattan istifade arazi ihtilafı bulunan Milalengiz köylülerini ihbar eder. "Misto'ya adlarını vereceğim 40 kişi yardım etti" der. Kaymakam hemen bu isim listesini alır ve validen 'tutuklanmalarına izin' ister. Köylüler apar topar içeri alınır. Ancak sevk edildikleri Özalp Sulh Ceza Mahkemesi içlerinden sadece beş kişiyi, kaymakamı küçük düşürmemek için tutuklar. Ancak bu sırada yangın bacayı sarmış "Özalp'e Rus askerinin girdiği" haberi üzerine Ankara ayaklanmıştır. Genelkurmay hemen 3. Ordu Kumandanı Mustafa Muğlalı'ya bölgeye gitmesi emrini verir. İçişleri Bakanlığı da hem birinci genel müfettişini hem de jandarma komutanını Özalp'e yönlendirir. Tedbir çetenin maksadını aşmış çığın fitilini ateşlemiştir ama o andan sonra olacakları durdurmaya yerel yöneticilerin gücü yetmez. Paşa'nın profili Birinci Dünya Savaşı'nda her cephede harp etmiş, işgal yıllarında Ankara'ya 'Yavuz Grubu' adı altında istihbarat ve cephane akıtan gruba komuta etmiş, Menemen ayaklanması sonrasında kurulan İstiklal Mahkemesi'ne başkan arandığında ilk akla gelmiş kişidir orgeneral Mustafa Muğlalı. Özalp'te hem kaymakam hem de yerel komutanlar sertliğiyle tanınan generalin hışmından korkup ona bir isyan ve işgal tablosu çizerler. Vatanın elden gitmesine hâkim dahil sivillerin sessiz kaldığını, ortada gizliden gizliye yürütülen planlı bir ihanetin var olduğunu anlatırlar paşaya. Ve "Bunları yargılamaya lüzum yok, infaz etmemiz gerek. Silahtan başka dilden anlamaz bunlar. Gevşek davranırsak hududun öbür tarafında tetikte bekleyenleri yüreklendiririz" derler. Tekrar gözaltı emri Paşa onları dinledikten sonra mahkemenin serbest bıraktığı 35 kişinin tekrar gözaltına alınması emrini verir. Biri kadın, biri 11 yaşında çocuk, ikisi askerden izinli gelmiş 33 kişi bulunur. İki kişi firar etmiştir. İçişleri Bakanlığı'nın müfettişi Avni Doğan, tutuklularla görüşüp onların suçsuzluğunu anlar ama Muğlalı, yerel yönetici kaymakam ve subaylardan gelen, "Bunlar bizim ordunu nasıl ve nerede konuşlandığını Ruslara bildirerek casusluk da yapıyorlar" bilgisinin doğruluğuna kanidir. Onun için İçişleri Bakanlığı müfettişinin kulağını büker: "Karışma, yoksa seni kırbaçlatırım." Ardından da Özalp'ten ayrılır Paşa. Ama geride, "Bu kişileri hududa götürülerek kendilerinden bilgi alınmasını, İran hududunun çapulcuların kimseye görünmeden geçilmesine elverişli noktalarının öğrenilmesini faydalı buluyorum. Bu adamların her an kaçmalarının mümkün olduğu göz önüne alındığında askerlerin uyanık bulunması ve gerektiğinde silah kullanılması şarttır" mealinde bir resmi yazı bırakarak. Mustafa Muğlalı paşanın bu yazının bir tür ölüm emri olduğunun farkına varmadığı söylenemez. Nitekim daha sonra yapılan yargılama sırasında askeri mahkeme de böyle algılar emri. Ve orgeneral muhtemel ki elini kana bulamayı istemediği için apar topar terk eder Özalp'i. Yerel yöneticilerin, "Paşam siz sıkıntıya girmeyin biz hallederiz" dedikleri düşünülebilir. 30 Temmuz 1943 Teferruatını anlatmak acı verir. 30 Temmuz 1943 günü gece yarısından sonra tutuklular jandarma tarafından cezaevinden alınıp hudut taburu komutanına teslim edilir. Komutan tutuklular arasında bulunan bir kadını kimseye sormadan serbest bırakır, kalan 32 kişiyi Çilli Gediği denilen hududa yakın bölgeye götürür. Hepsinin elleri bağlıdır. Bir işaret mangasının havaya ateş açmasından sonra iki manga da kafilenin üzerine ateş açar. Olaydan sonra tutulan tutanaklarda saldırıya uğranıldığı, saldırganlara açılan ateş neticesi 32 şakinin öldürüldüğü bilgisi yer alır. Bir not daha... Rus casusu oldukları ve İranlı çapulculara yataklık ettikleri kuşkusuyla daha önce tutuklanan 5 kişi sevk edildikleri Van Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan yargılamaları sonucu beraat ederler. Olayın Ankara'da duyulmasından sonra tartışmaların başladığı biliniyor. Ancak CHP iktidarının Demokrat Parti baskısını hissettiği 1946 seçimlerine kadar olayı örtbas ettiği de. Seçimden sonra muhalefetteki DP'nin baskısıyla verilen soruşturma emri neticesi Mustafa Muğlalı 1949'da askeri mahkemede yargılandı ve 32 kişinin öldürülmesinden sorumlu bulunarak idama mahkûm edildi. Ancak daha sonra Yargıtay kararı bozup orgeneralin cezasını 20 sene ağır hapse indirdi. Muğlalı paşa astları tarafından kandırılmışlığın kahrıyla 1951 yılı sonunda cezaevinde öldü.
No Pasaran !