BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi
TEORİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TEORİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2009 Pazartesi

ERDAL ATABEK

Bir öğrencinin sınavından bir futbol takımının maçına, bir siyasi partinin seçim sonuçlarına kadar her işte yenmek kadar yenilmek de vardır. Kazanmak kadar kaybetmek de yapılan her işin sonunda yer alabilir. ‘ Hiç yenilmeden hep kazanmak ‘ öğretisi kişilerin zayıflığını körükleyen yanlış bir öğretidir.’ Hep kazanıyor olmak ’ sanıldığı gibi bir güç değil, büyük bir zayıflıktır. Çocuklara yönelik çizgi filmlerin büyülü kılıçlarından hayatta hep başarıyı alkışlamaya kadar uzanan yengi fetişizmi insan kişiliğini güçsüz bırakan yanlış bir öğretidir. Bu öğretiyle yetişen insanlar karşılaştıkları başarısızlıklarla yıkılırlar. Eksiklerini göremezler, göremedikleri için de yanlışları eksikleri sürer gider. Onları yeni yenilgilere aday duruma getirir. İnsan kişiliklerini geliştirmek istiyorsanız, onlara ‘Neden Yenildiğini Bilmek’ konusunu öğretiniz. Neden mi?Bunu bilmeden kazanamazsınız da ondan…
Erdal Atabek

8 Eylül 2009 Salı

ESKİ FAKAT GÜNCEL BİR YAZI

Köylülerin Mülksüzleştirilmesi
ve
"Siyasetin Yeniden Yapılandırılması
"IMF'ye verilen 9 Aralık 1999 tarihli "Niyet Mektubu"nda izlenecek tarım politikası şöyle ifade edilmektedir:
"40. Halihazırda uygulanmakta olan tarımsal destekleme politikaları fakir çiftçilere destek sağlamanın en düşük maliyetli yöntemi değildir. Yapılan uygulama, piyasadaki fiyat sinyallerini bozarak kaynak dağılımını kötü etkilemekte, fakir çiftçilerden çok zengin çiftçilere fayda sağlamakta ve tarım alanındaki karar verme mekanizmasının bir çok Bakanlık ve kamu kurumu arasında dağılmasından ötürü husule gelen parçalı yapı nedeniyle tutarlı olamamaktadır. Bütün bunların ötesinde, bu politikalar, son yıllarda ortalama olarak GSMH'nın %3'ü gibi bir maliyet ile vergi mükellefleri üzerine ağır yük getirmektedir. Reform programımızın orta vadeli amacı var olan destekleme politikalarını safhalar halinde ortadan kaldırmak ve fakir çiftçileri hedef alan doğrudan gelir desteği sistemi ile değiştirmektir. Bu, ilk öncelikle 2000 hasat yılı için bir pilot program uygulamaya konarak yapılacaktır. Bu pilot çalışmanın sonuçlarına göre, doğrudan gelir desteği sistemini 2001 yılında ülke çapına yaygınlaştıracağız ve bu sistemi 2002 yılı sonuna kadar tamamlamayı bekliyoruz. Bu sistem, 2001 yılı Mart ayına kadar tamamlanacak olan çiftçi kayıt sistemi üzerine kurulu olacaktır.
41. ...Hükümet çiftçilere verilen kredi sübvansiyonunu safhalar halinde tedricen ortadan kaldıracaktır. Ziraat Bankası ve Halk Bankası tarafından verilen kredi sübvansiyonlarının toplam maliyeti 1999 yılı için tahmin edilen GSMH'nın %1.2'lik seviyesinden 2000 yılında GSMH'nın %0.6'sına düşecektir."
IMF tarafından onaylanan ve üçer aylık dönemlerle izlemeye alınan "istikrar önlemleri" nin bu ifadeleriyle, S. Demirel'in "Cumhurbaşkanı" sıfatıyla 2000'li yıllara ilişkin "perspektif"leri ortaya koyarken açıkça beyan ettiği, ülke nüfusunun %40'nı oluşturan kırsal nüfusun %10'un altına indirilmesi "hedefi"yle paralellik göstermektedir.
Bunun anlamı çok açıktır: Kırsal nüfus mülksüzleştirilecektir. Bu mülksüzleştirme karşısında emperyalizmin ve oligarşinin temel dayanağı ise, "Niyet Mektubu"nda açıkça ifade edildiği gibi kent küçük-burjuvazisi olmaktadır. "Ortalama olarak GSMH'nın %3'ü gibi bir maliyet ile vergi mükellefleri üzerine ağır yük getirmektedir" beyanları, nicel olarak en büyük vergi mükellefi olan kent küçük-burjuvazisine yöneliktir. Köylü kitlelerinin bu mülksüzleştirmeye yönelik olası bir direnişinin, kent küçük-burjuvazisinin desteği alınarak, bastırılması planlanmıştır.
Diğer yandan, "fakir çiftçileri hedef alan doğrudan gelir desteği sistemi" kurulacağı beyanıyla da, örgütsüz ve dağınık durumdaki köylü kitlesi içinde uygulamayı destekleyecek bir kesim yaratılmak istenmektedir. Öyle ki, mevcut tarım politikalarının, yani tarım ürünlerine yapılan subvansiyonların, "fakir çiftçilerden çok zengin çiftçilere fayda sağladığı" ileri sürülerek, topraksız ve az topraklı köylü kitlesi pasifize edilmeye çalışılmaktadır. Oysa ki, kırsal alandaki mülksüzleştirme, doğrudan köylünün topraktan kopartılması anlamına gelmektedir. Boşalan topraklar ise, köylü ile birlikte yok olmayacağına göre, "birileri" bu toprakları yok pahasına satın alacaktır. Bu satın alma için ise, para gereklidir ve bu para da, kırsal alanda sadece "zengin çiftçi"de bulunmaktadır. Ziraat Bankası ile Halk Bankasının vermiş olduğu küçük çiftçi kredilerinin kademeli olarak kaldırılmasından sözedildiği halde, zengin çiftçilere açılan kredilerin azaltılmasından sözedilmemektedir.
Böylece köylülük içinde 1950'ler sonrasında başlayan sınıfsal farklılaşma ve ayrışma sonucu ortaya çıkan çelişkilerin, IMF anlaşmasında, küçük üretimin tasfiyesi için kullanılacağı açıklanmaktadır.
Yeni tarım politikalarının diğer bir yanı da, "2001 yılı Mart ayına kadar tamamlanacak olan çiftçi kayıt sistemi"yle, köylülerden gelir vergisi alınması uygulamasının başlatılmasıdır. Kaldırılan tarım sübvansiyonlarıyla, kesilen küçük çiftçi kredileriyle mülksüzleştirilemeyen köylü kitlesinin de gelir vergisi uygulamasıyla mülksüzleştirilmeleri hedeflenmektedir.
Böylece, kırsal nüfusun büyük oranda mülksüzleştirilmeleriyle kapitalist çiftliklerin kurulmasının önü tümüyle açılmış olacaktır. Kentlere göç etmeyen kırsal nüfusun da, bu kapitalist çiftliklerde tarım işçisi olarak istihdam edilmesi planlanmıştır. 1950'lerden itibaren uygulamaya sokulan yeni-sömürgeciliğin son halkası da ("kapalı üretim birimlerinin yıkılarak pazar için üretimin egemen kılınması") böylece gerçekleştirilmek istenmektedir.
Ancak tarımla ilgili uygulamalar sadece köylü kitlesinin mülksüzleştirilmesiyle sınırlı değildir. "Niyet Mektubu"na şunlar yazılmıştır: "2000 yılı hububat destekleme fiyatları, destekleme fiyatları ve tahmin edilen dünya piyasa fiyatı arasındaki fark, tahmin edilen dünya c.i.f. piyasa fiyatının %35'inden fazla olmayacak şekilde belirlenecek ve 2001 yılında bu fark daha da azaltılacaktır. Destekleme fiyatları ton başına 150 USD'den aşağı olmayacaktır. İthal tarifeleri, tarife dahil ithal fiyatı, yukarıda açıklanan destekleme fiyatından daha yüksek olacak şekilde ayarlanacaktır. Tahmin edilen dünya fiyatı Şikago Borsası'nda (Chicago Board of Trade) kote edilen USA2HRW'nin fiyatına bağlı olarak belirlenecektir. TMO tarafından yapılan hububat alım miktarını düşürmek ve TMO'nun yüksek miktarlı stok tutmasından kaynaklanan zararlarını ortadan kaldırmak için Hükümet, TMO iç satış fiyatlarının (i) TMO'nun alış fiyatı artı satış zamanına kadar olan maliyetinden (stoklara zımni olarak uygulanacak faiz oranı dahil olmak üzere) veya (ii) aynı kalitedeki hububatın ithal tarifesi dahil parite fiyatından, hangisi daha az ise o fiyattan daha düşük olmayacağını açıklayacaktır."
Emperyalist ülkelerin, özellikle Amerikan emperyalizminin, genetik alanda geliştirilen tekniklerle tarımsal üretimi olağanüstü artırdığı ve dolayısıyla yıllardır sürekli başta buğday olmak üzere tarım ürünleri fazlası sorunu ile yüzyüze bulunduğu bir dönemde, ülkemizdeki buğday fiyatının Şikago Borsası'na göre belirlenmesi, açıkça ülkedeki tahıl üretiminin tasfiye edilmesi anlamına gelmektedir. Bu tasfiye hareketi, aynı zamanda ülkenin bugüne kadar sanayi ürünlerindeki dışa bağımlılığının tarım ürünleri alanına genişletilmesi sonucunu doğuracaktır. İletişim ve enerji gibi stratejik sektörlerde gerçekleştirilecek özelleştirmeyle sağlanacak olan emperyalizme bağımlılık, tarım ürünleriyle tam bağımlılığa dönüştürülmektedir. Bunun sonucu olarak, ülkemizde yaşayan her kişi, başta ABD olmak üzere, tüm emperyalist ülkelerin vatandaşlarıyla "eşit" hale gelmektedir. Onların aldıkları ekmeğin buğday fiyatıyla, ülkemizdeki "vatandaşların" ekmeklik buğdayının fiyatı eşitlenerek, ekmek fiyatları eşitlenmiş olacaktır. Bu, bir yandan fiyatların dolarizasyonunu sağlamada büyük bir adım olacağı gibi, ulusal paranın, yani TL'nin dolarla yer değiştirmesi için de önemli bir temel teşkil edecektir."
9 Aralık 1999 tarihinde IMF'ye verilen "Niyet Mektubu"yla başlayan, Kasım 2000 "likidite krizi" ile sona doğru giden ve Şubat 2001 "krizi" ile sonuçlanan "istikrar tedbirleri"nin yeni versiyonu 3 Mayıs 2001 tarihli "Niyet Mektubu" ile başlarken, hukuki üstyapıdan tarıma kadar pekçok alandaki 2000 yılında başlatılan uygulamaların devam ettiği ve edeceği şöyle ifade edilmektedir:
"1. Ekte yer alan Ekonomi Politikalar Bildirgesi Türk Hükümeti'nin 2001 yılının kalan kısmı ve 2002 yılı için belirlemiş bulunduğu ekonomik politikaları ortaya koymaktadır. Bu program 1999 yılı sonunda başlatılmış bulunan ve Uluslararası Para Fonu'nun sağlamış olduğu Stand-by düzenlemesi ile desteklenen programın devamıdır... Ülke ekonomisinin yeniden yapılandırılması konusundaki aynı strateji bu programda da izlenecektir."
Kendi beyanlarında açıkça ifade edildiği gibi, 3 Mayıs 2001 tarihli "Niyet Mektubu" ile 9 Aralık 1999 tarihli "Niyet Mektubu" bir ve aynı programın "güncellenmiş" değişik versiyonlarından başka birşey değildir. Dolayısıyla her iki "Niyet Mektubu"yla birlikte IMF ile yapılan stand-by anlaşması, aynı amaçlara aynı araçlarla ulaşılacağını ortaya koymaktadır. 3 Mayıs 2001 tarihli "Niyet Mektubu", ağırlıklı olarak yapılacak hukuki düzenlemeleri ve dış borçların ödenmesi konusunda alınacak ek tedbirleri içerirken, "yapısal reformlar" konusunda 9 Aralık 1999 tarihli "Niyet Mektubu"nda geçen ifadeleri yinelemekle yetinmiştir.
Her iki "Niyet Mektubu" da, 1997 Asya Krizi ile başlayan ve Japon ekonomisinin içine girdiği durgunlukla gelişen ve 2001 yılında ABD ekonomisinde başlayan durgunlukla genişleyen dünya ekonomik buhranı koşullarında, 1980'lerden bu yana yeni-sömürgecilik yöntemlerinde süregiden bunalımın bir ürünüdür. Kurtuluş Cephesi'nin değişik sayılarında yer alan yazılarda sıkça ifade ettiğimiz gibi, II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında uygulamaya sokulan yeni-sömürgecilik yöntemleriyle geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalizm dış dinamikle geliştirilmiş ve dışa bağımlı bir sanayileşmeye gidilmiştir. Bunun en tipik sonucu ise, geri-bıraktırılmış ülkelerin dış borçlarının sürekli büyümesi olmuştur.
Geri-bıraktırılmış ülkelerde dışa bağımlı sanayileşmenin getirdiği dış borçların ödenebilmesi için uzun yıllar bu ülkelerin geleneksel tarımsal ürünlerinin emperyalist ülkelere ihracı esas alınmışken, 1980 dünya ekonomik buhranıyla birlikte bu ihracatın dış borçları karşılayabilmesinin olanaksız hale geldiği görülmüştür.
Diğer yandan, 1980 sonrasında emperyalist ülkelerde genetik alanında ortaya çıkan gelişmeler tarım ürünleri üretiminde büyük gelişme ortaya çıkarmıştır. Bu genetik tarımsal üretim artışı, geri-bıraktırılmış ülkelerin tarım ürünlerinin fiyatlarının sürekli düşmesine neden olurken, aynı zamanda emperyalist ülkelerde üretim fazlasını da beraberinde getirmiştir.
Böylece emperyalizm, çözülmesi olanaksız olan bir ikilemle karşı karşıya kalmıştır: Geri-bıraktırılmış ülkelerin dış borçlarını ödeyebilmeleri ve dışa bağımlı sanayileri ayakta tutabilmeleri için tarımsal üretimi artırmaları zorunlu iken, emperyalist ülkelerde tarımsal üretim fazlası sürekli büyümektedir.
Geri-bıraktırılmış ülkelerin dış borçlarını ödeyebilmek için artan oranda tarımsal ürün ihraç etmeleriyle dünya tarım ürünleri fiyatında meydana gelen düşüşler, emperyalist tekellerin kâr oranlarının düşmesine neden olurken, özellikle ABD tarım tekellerinin Latin-Amerika'daki üretimlerinde büyük stoklar ortaya çıkmıştır.
Genel olarak emperyalizmin tarımsal üretime ilişkin sorunu, emperyalist ülkelerin kendi iç üretimlerinin, genetik alandaki buluşlarla, büyük oranda artması ve tarımsal üretimde büyük yere sahip olan Meksika, Brezilya ve Arjantin'in dış borçlarını ödeyemez hale gelmeleriyle birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. Bu aşamada, özellikle Amerikan emperyalizmi, dünyayı tek bir kapitalist çiftlik olarak tanımlayarak, tarımsal üretimi "global" ölçekte denetlemeyi hedeflemiştir. Zaman olarak tarımsal üretim sürecinin sanayi üretim sürecine göre daha uzun olması, böyle bir denetimin olanaklı olduğu düşüncesini yaygınlaştırmıştır. Böylece tarımsal üretimde öncelikler sıralamasına geçilmiştir. Bu öncelikler sıralamasında, tarımsal üretimin büyüklüğü ve ürünün satışından elde edilecek gelirin yönü, bir başka deyişle, tarımsal üretim gelirlerinin dış borçların ödenmesinde ne denli kullanılabildiği esas alınmıştır.
Diğer yandan, tarım sanayindeki gelişmeler, pekçok ürünün alternatiflerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Örneğin, mısırdan elde edilen tadlandırıcı ve nişasta üretimi, doğrudan şeker kamışı ve şeker pancarından elde edilen şekerin alternatifi haline gelmiştir. Aynı şekilde mısırın hayvan yemi olarak kullanılması, şeker pancarı küspesinin yem olarak kullanımına bir alternatif oluşturmuştur. Böylece, salt şeker pancarı ele alındığında, şekerle doğrudan ilişkisi olmayan bir başka ürün, yani mısır, alternatif bir tadlandırıcı olarak ortaya çıkmış ve şekerli gıda üretiminde şeker pancarı şekerinin yerini almıştır. Özellikle gen teknolojisi emperyalist gıda sanayi tekellerinin denetiminde olduğundan, genetik teknolojiyle elde edilen tadlandırıcıların üretiminin geliştirilmesi, aynı zamanda şeker pancarı/kamışından elde edilen şeker üretiminin sınırlandırılmasını getirmiştir. Genetik teknolojiyle üretilen mısırdan elde edilen tadlandırıcıların maliyet değerlerinin çok düşük olduğu gözönüne alındığında, dünya şeker fiyatlarının düşmesi, tadlandırıcı üretimine yatırılan sermayenin kâr oranının düşmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, şeker pancarı/kamışından elde edilen şeker üretiminin sınırlandırılması, doğrudan dünya şeker fiyatlarının belli bir seviyede tutulmasını amaçlamaktadır.
Bu gelişmeler çerçevesinde bakıldığında, dünya şeker pancarı/kamışı ve şeker üretimi verileri tek başına yeterli olmaktan çıkmaktadır. Dolayısıyla, dünya çapında şeker pancarı/kamışı üretim verileriyle pancar üretiminin yönünün belirlenmesi olanaksız olmaktadır. Dünya şeker üretiminde meydana gelen artışlar ve şeker fiyatlarının düşme eğilimleri karşısında ülke içi pancar ve şeker üretiminin sınırlandırılması, emperyalist ülkelerin çıkarlarına uygun olarak yapılan düzenlemeleri gizlemeye hizmet etmektedir. (Aynı durum, buğday, tütün, fındık ve çay için de geçerlidir.)
Ülkemizde her yıl, 65 ilde, 7 bin köyde 430 bin hektar arazide, 450 bin köylü ailesi tarafından şeker pancarı üretimi yapılmaktadır. Toplam şeker pancarı ekim alanı 4,5 milyon dekar (450 bin hektar) olup, toplam 18-20 milyon ton arasında pancar üretilmektedir. 26'sı devlete ait olmak üzere 29 şeker fabrikasında işlenen pancardan elde edilen şeker miktarı 2,5 milyon ton civarındadır. Bu boyutu ile, ülkemizdeki pancar şekeri üretimi, Fransa, Almanya ve ABD'den sonra dünyada 4. sırada yer almaktadır.
İşte bu gerçekler karşısında IMF ile yapılan son anlaşmada "güçlü ekonomiye geçiş" için şunlar taahhüt edilmiştir: "50. Şeker üretiminde, fiyatlandırmasında ve pazarlamasında usul ve esaslar getirerek piyasadaki istikrarın sağlanması amaçlanmaktadır. 2002-03 üretim döneminden itibaren Devlet tarafından fiyat açıklanmayacaktır. Şeker piyasası, Şeker Kurulu tarafından düzenlenecektir. İhtiyaç fazlası şeker üretimine son verilerek devletin zarara uğraması engellenecektir. Üretici ekim öncesinde fiyatı bilerek ekim kararı verecektir. Türk insanı daha ucuza şeker tüketecektir. Tüm çiftçilere doğrudan gelir desteği verilerek gelir kaybı giderilecektir. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin önü açılacaktır."
Görüldüğü gibi, Kemal Derviş "yurtseverliği", 9 Aralık 1999 Niyet Mektubu'nda ifade edilen "tüketiciyi koruma" demagojisiyle süregitmektedir. Bu demagojiye göre, şeker üretiminde, fiyatlandırılmasında ve pazarlanmasında yeni "usul ve esaslar" getirilerek şeker üretimi olabilecek en alt seviyeye indirilmek istenmektedir. Yukarda ifade ettiğimiz gibi, amaç, bir yandan emperyalist tekellerin elinde bulunan stokların eritilmesi, diğer yandan sentetik ve genetik tadlandırıcılar için yeni pazarlar yaratılmasıdır. Bu amaca ulaşmak ve olası tepkileri pasifize etmek için, bir yandan "Türk insanı daha ucuza şeker tüketecek" denilerek kent küçük-burjuvazisinin desteği alınmaya çalışılırken, diğer yandan "tüm çiftçilere doğrudan gelir desteği verilerek gelir kaybı giderilecektir" demagojisiyle doğrudan üreticiler satın alınmaya çalışılmaktadır. Şeker üretiminde yapılan ve yapılmak istenen, aynı şekilde başta buğday olmak üzere, tütün, fındık ve çay üretiminde de yapılmak durumundadır. "Ucuz şeker", "ucuz ekmek", "ucuz çay" vb. demagojileriyle, "çiftçilere doğrudan gelir desteği" verileceği vaadleriyle ulaşılmak istenen hedef, emperyalist gıda ve tarım tekelleri için ülkemizin yeni bir pazar haline getirilmesidir. Bu da, yeni-sömürgecilik metotlarının temelinde yatan geri-bıraktırılmış ülkelerde meta pazarının genişletilmesinden başka birşey değildir.
Tarımda gerçekleştirilecek olan bu "yapısal reformlar" sonucunda, emperyalist gıda ve tarım tekellerinin yeni pazar elde etmelerinin yanı sıra, taban fiyatı maliyet fiyatının altına indirilmiş tarım ürünlerinin sınırlandırılmış alanlarda üretimi, köylülüğün hızla mülksüzleştirilmesini getirerek, gerek imalat sanayi için, gerekse tarımsal üretim için ucuz işgücü ortaya çıkaracaktır. Küçük köylünün mülksüzleşmesine paralel olarak belirli bölgelerde toprağın merkezileşmesi sağlanarak kapitalist çiftliklerin kurulması gündeme gelecekse de, ülkemizin coğrafi yapısı ve toprağın küçük ve çok parçalı oluşu, bu gelişmeyi sınırlandırıcı özelliklere sahiptir. Dolayısıyla köylülüğün mülksüzleşerek doğrudan tarım proletaryası haline dönüşmesini önemli ölçüde engelleyecektir. Bu uygulamaların bir parçası olarak sunulan "çiftçi kayıt sistemi", ağırlıklı olarak orta köylülüğü hedef almaktadır. Buradaki amaç, mülksüzleştirilemeyen ya da yeterince mülksüzleştirilemeyen köylülerin "çiftçi kayıt sistemi"yle vergilendirilmesi ve bu yolla tasfiye edilmesidir.
Böylece, 1999 Aralık ayında IMF ile yapılan stand-by anlaşması ve bunun yeni versiyonunun tarım alanında yapmak istediği, ülke iç pazarının emperyalist gıda ve tarım tekellerinin pazarı haline getirilmesi ve küçük ve orta köylülerin mülksüzleştirilmesidir. İşte bu küçük ve orta köylülerin mülksüzleştirilmeleri, Kemal Derviş'le birlikte sürekli gündeme getirilen "siyasetin değişmesi" ve "siyasetin yeniden yapılandırılması"nın maddi temelini oluşturmaktadır.
Bilindiği gibi, ülkemizde oligarşik yönetimin sağ ve "sol"daki geleneksel partilerinin kitle tabanı, esas olarak köylülerden oluşmaktadır. Nüfusun ve seçmenlerin %45'ini oluşturan köylülerin yanında küçük ve orta sermaye kesimleri ile Anadolu esnafına da dayanan düzen partilerinin politikaları ve yönetim yapısı da buna göre biçimlenmiştir. Köylülüğün büyük ölçüde mülksüzleştirilmesi ve kırsal nüfusun kentlere göç etmesiyle birlikte Anadolu esnaf ve zanaatkarının da aynı ölçüde mülksüzleşeceği gözönüne alındığında, düzen partilerinin tümüyle tabansız kalacakları varsayılabilir. Böylece kent küçük-burjuvazisinin büyük desteğini alan "siyasetin yeniden yapılandırılması" için koşulların ortaya çıkacağı düşünülmektedir. Latin-Amerika bu konuda örnek gibi görünmektedir.
Ancak burada "önemsiz" birkaç ayrıntı vardır:
İlkin, benzer uygulamanın geniş ölçekte yapıldığı Brezilya, Arjantin, Şili ve Peru örneklerinin gösterdiği gibi, kırsal nüfusun mülksüzleştirilmesiyle birlikte kentlere olan göç, siyasal alanda yeni "oluşumlar"ı sağlamaktan çok, devletin teknokratlar tarafından yönetilmesi eğilimini güçlendirmiştir. Ve yine Latin-Amerika'da görüldüğü gibi, teknokratlar yönetimi, hiçbir biçimde siyasal partilerin yerini alamadıkları gibi, teknokratlara dayalı partiler de kısa vadeli birkaç başarıdan sonra tümüyle ortadan kalkmaktadır.
İkinci olarak, Latin-Amerika ülkelerinde başkanlık sistemi egemen olduğundan, devlet başkanına bağlı teknokratlar yönetimi, belli oranda siyasal partilerin yerini doldurabilmektedir. Ve bunun yanında Latin-Amerika ülkelerinde geleneksel partiler İspanyol ve Portekiz sömürge döneminin sona ermesiyle kurulmuş "devlet partileri" durumunda olduklarından, başkanlık sistemi, seçimlerin politik partiler arasında değil, kişiler arasında yapılmasını getirmiştir.
Üçüncü olarak, ülkemizin coğrafi yapısı, toprağın dağınık ve çok parçalı oluşu nedeniyle büyük kapitalist çiftliklere dönüşümü büyük oranda engelleyecek niteliktedir. Dolayısıyla Latin-Amerika'nın latifundialarının, yani büyük feodal toprakların kapitalist çiftliklere dönüşümü olanaklı iken, aynı durumun ülkemizde ortaya çıkması olanaksızdır.
Dördüncü "önemsiz ayrıntı", ülkemizin sosyal yapısıyla ilişkilidir. Gerek aile yapısı, gerek tarihsel süreç, her koşulda toprağın bir bütün olarak terkedilmesi sonucunu doğurmamaktadır. 1980 yılında 3.558.815 olan köylü ailesi sayısı 1990'da 3.966.822'ye yükselmiştir. Belirlenen çalışan 21 milyon nüfusun yarısı tarımda çalışmaktadır. İşte bu "önemsiz ayrıntılar", kırsal nüfusun mülksüzleştirilmesinin, kırsal nüfusun kentlere göçüyle doğru orantılı olmadığını, dolayısıyla beklenilen siyasal sonuçları vermeyeceğini göstermektedir.
"Çiftçi kayıt sistemi" ile köylülerin vergilendirilmesine yönelik uygulama da beklentilerin tersi sonuçlar doğurma eğilimindedir. Yıllardır köylülerin vergilendirilmesine yönelik bir dizi plan ve proje yapılmış olmasına rağmen, bu alanda önemli bir gelişme sağlanamamasının nedeni de ülkemizin sosyal yapısının farklılıklarından kaynaklanmaktadır.
1999 stand-by anlaşması ile "siyasal mutabakat"la uygulamaya sokulan köylülerin mülksüzleştirilmesi uygulamasının ortaya çıkaracağı durum, tarımsal üretimin kırsal nüfusun gereksinmelerini karşılayacak boyuta inmesi ve kent küçük-burjuvazisinin tümüyle ithal tarım ürünlerinin tüketicisi haline getirilmesidir. Dolayısıyla, kırsal nüfusun mülksüzleştirilmesi, aynı zamanda kentsel nüfusun yaşam düzeyinin düşmesi anlamına gelmektedir. Emperyalist tekellerin metalarının daha fazla tüketilmesi, bir başka deyişle, emperyalist metalar için iç pazarın genişletilmesi amacı, tarımsal üretimin geriletilmesi temelinde gerçekleştirilirken, bundan en fazla etkilenecek kesim yine kent küçük-burjuvazisi olmaktadır.

Asimetrik Savaş ve Köylülük

Genellikle asimetrik savaş, ABD’li "askeri teorisyenler ve stratejistler"in "kuralsız savaş" olarak gerilla savaşını ve halk savaşını tanımlamak için kullandığı bir terimdir. Bu tanımlamaya göre, asimetrik savaş, düzenli ordulara karşı yürütülen "kuralsız savaş"tır. Bu yönüyle, asimetrik savaş, güçlü bir düşmana karşı güçsüzün savaşı olarak da ortaya çıkar.

ABD’li "askeri teorisyenler ve stratejistler"in bu asimetrik savaş tanımı, kendilerinden yola çıkarak ve kendilerini esas alarak yapılmış bir tanımlamadır. Gerçekte ise, asimetrik savaş, savaşan güçlerin eşit ve eşdeğer düzeyde olmadıklarını gösterir. Bu açıdan da, düzenli orduların hiç bir orduya ya da silahlı güce sahip olmayanlara (halk, sınıf ya da ülke) karşı kendi mutlak egemenliği altında yürüttüğü savaş, asimetrik bir savaştır.

Halk güçleri, popüler söylemle "sivil güçler", hiç bir silahlı güce sahip değilken, mevcut düzene karşı mücadeleye giriştikleri her durumda, düzenin (devlet) zor güçlerini, yani onun örgütlü, düzenli silahlı güçlerini karşılarında bulurlar. Bu mücadelede, güçler eşit ve eşdeğer değildir, yani iki güç arasında "ölçü uygunluğu" mevcut değildir. Bir gücün diğer güce karşı "ölçüsüz güç kullanması", "asimetrik" güç kullanması demektir. Bu "asimetrik güç" karşısında simetrik bir güç mevcut olmadığı için, her durumda eşit ve eşdeğer olmayan güçler arasındaki savaş, asimetrik savaştır.

Ancak silahlı bir gücün asimetrik bir savaşla karşı karşıya kalması, o silahlı gücün örgütlenme, silahlanma ve savaş stratejisi ile savaşmaya hazır olduğu bir güçle karşı karşıya olmamasını gerektirir. Düzenli ordular açısından bakıldığında, düzenli ordunun savaş tarzının, örgütlenmesinin ve silahlanmasının hedeflediği tarzda bir askeri güçle savaşı "simetrik" olurken, tersi bir askeri güçle savaşı "asimetrik" olmak durumundadır.

İşte "asimetrik savaş"ı askeri teorisyenlerin ve stratejistlerin en çok ilgilendikleri konu haline getiren de, örgütlenme, silahlanma ve savaş tarzı olarak eşdeğer olmayan güçlerin savaşının yaygınlığıdır. Herkesin bilebileceği gibi, bu yaygın savaş da, halk savaşıdır.

Halk savaşı, Giap’ın tanımladığı gibi, maddi ve teknik olarak üstün bir askeri güce karşı, aynı maddi ve teknik olanaklara sahip olmayan halk güçlerinin politik ve moral üstünlüğe dayanarak yürüttükleri bir savaş tarzı, bir savaş stratejisidir. Bu stratejinin özü, maddi ve teknik olarak üstün bir askeri gücü, uzatılmış bir savaş sürecinde yenilgiye uğratmaktır.

Halk savaşı, bu yönüyle, açık biçimde askeri bir savaştır, askeri savaşın yasalarına tabidir. Savaşın genel yasası ise, bir maddi gücün ancak daha güçlü bir başka maddi güç tarafından yok edilebileceği, yani simetrik güçlerin savaşında silahlanma, teçhizat, lojistik ve sayısal olarak güçlü olan tarafın savaşı kazanacağıdır. Bu açıdan halk savaşı, maddi ve teknik olarak zayıf gücün, bir yandan düşmanın gücünü zayıflatırken, diğer yandan kendi gücünü artırarak düşman üstünde üstünlük sağlamaya yönelik savaştır. Halk savaşında, halk güçleri, simetrik bir savaşta düşmanı yenebilmek için asimetrik savaş yürütmek durumundadırlar. Tanklarla, toplarla, zırhlı araçlarla donatılmış bir düzenli ordu için bu araçların kullanılmasına elverişli arazi, bu araçlara sahip olmayanlar açısından elverişsiz bir arazidir. Doğal olarak bu araçlara sahip olmayanlar için elverişli arazi, düşmanın tanklarının, toplarının, zırhlı araçlarının kullanılamadığı arazidir. Buraların dağlık, ormanlık ya da bataklık bölgesi olmasının fazlaca önemi yoktur, asıl olan arazinin düşmanın araçlarını kullanılmaz kılmasıdır.

Bu nedenden dolayı, halk savaşının temel savaş alanı, hemen her zaman kırsal alanlardır. Kırsal alanlar halk savaşının temel savaş alanı olduğu için de, halk savaşının doğrudan kitlesi bu alanlarda yaşayan halk kitleleridir, yani köylülüktür.

Kentler ise, kırların tersine, düşmanın her türlü askeri aracı rahatlıkla kullanabildiği, askeri güçler dışında başka baskı güçlerine sahip olduğu, dolayısıyla kırlara göre daha fazla egemenlik kurabildiği yerlerdir. Bu nedenle, kentlerdeki asimetrik savaş ile kırlardaki asimetrik savaş farklı yollar ve yöntemler izler.

Buraya kadar asimetrik savaşta asimetrik güçlerin varlığı esas alınmıştır. Yani birbirine eşdeğer olmayan iki güç varsayılmıştır. Ama ortada iki güç değil, tek güç mevcutsa ve bu da düzenin kendi silahlı güçleriyse, bu koşullarda bir savaştan, asimetrik bir savaştan, halk savaşından söz edilemez. Halk savaşının ne denli güçlü bir savaş stratejisi olduğunun, düşmanı yenmenin en etkili yolu olduğunun burada hiç bir önemi yoktur.

Halk savaşı verebilmek için, her şeyden önce bu savaşı yürütecek silahlı bir güce sahip olmak gerekir. Bu nedenle, halk savaşı stratejisinin hazırlığı, her durumda halk silahlı güçlerinin oluşturulması ve inşa edilmesidir. Bu da, halk savaşının politik içeriğini ve politik temelini oluşturur. Dolayısıyla halk savaşı, bu nedenle politikleşmiş askeri savaştır. Politikleşmiş askeri savaşta, silahlı gücün oluşturulması, bu silahlı gücü oluşturacak insanların bilinçlendirilmesini ve örgütlendirilmesini gerektirir. Bu nedenle de, politik mücadele, politik propaganda, politik eğitim ve politik örgütlenme, politikleşmiş askeri bir savaşın yürütülebilmesinin önkoşuludur.

Asimetrik bir savaşta halk güçlerinin savaş alanı kırlar olacağından, politik mücadele ağırlıklı olarak kırlarda yoğunlaştırılır. Kırlardaki temel kitle gücü köylülerdir. Köylüleri dışlayan ya da önemsemeyen bir halk hareketinin asimetrik bir savaş yürüterek zafere ulaşması ise olanaksızdır.

Bu durum, "proletarya devrimi" yapmaya soyunmuş "proleter devrimciler" için pek de kabul edilebilir bir durum değildir. Çünkü proletarya, asıl olarak sanayi proletaryasıdır ve sanayi de kentlerde yoğunlaşmıştır. Dolayısıyla, "proletarya devrimi", her durumda "proleterlere", yani kentlere dayanmak ve kentleri temel almak zorundadır.

Devrimin demokratik halk devrimi olması bu "proleter" düşünce sistematiğini değiştirmez. Son tahlilde, demokratik halk devrimi, proletaryanın kesintisiz bir süreçte "proletarya devrimi"ni, yani sosyalist devrimi yapmasının ilk aşamasından ibarettir. Bu "proleter" düşünce sistematiği ne kadar mantıklı kabul edilirse edilsin, her durumda karşıda simetrik olmayan bir düşman vardır ve bu düşman, şu ya da bu biçimde yenilgiye uğratılmak zorundadır. Bu gerçeklik, kaçınılmaz olarak simetrik olmayan düşman (ki silahlı güçlere sahiptir) "nasıl yenilgiye uğratılacaktır" sorusunu yeniden gündeme getirir.

Eğer düşman silahlı güçlere sahip değilse ya da silahlı güçlerini kullanmayacak/kullanamaz durumdaysa, savaştan söz etmek zaten olanaksızdır. Ortada savaş söz konusu olmayınca da, askeri stratejiden, silahlı güçlerin yaratılmasından vb. söz etmek abesle iştigal olacaktır.

Dünyanın en demokratik ülkesi kabul edilen İsviçre’nin bile silahlı güçlere sahip olduğu bir dünyada, mevcut düzenin radikal biçimde değiştirilmesi durumunda düzenin silahlı güçlerini kullanmayacağını düşünmek de abesle iştigaldir. Geriye tek olasılık kalır: Düzenin kendi silahlı güçlerini kullanamaz hale getirilmesi ya da gelmesi.

Bu durumda, bir silahlı güç hangi koşullarda ve nasıl kullanılamaz hale gelir ya da getirilir sorusu yanıtlanmak zorundadır.

Hiç bir ülke, sınıf, zümre, hiç bir biçimde kullanmayacağı ya da kullanamayacağı bir şey için (silahlı güç) zaman ve kaynak ayırmaz. Eğer silahlı bir güç varedilmişse ve varlığı sürdürülüyorsa, şu ya da bu koşulda, şu ya da bu nedenle, şu ya da bu biçimde kullanılması hesaplanmış demektir. Bu silahlı gücün kullanılamaz hale getirilmesi de, bu hesabın boşa çıkarılmasını gerektirir.

Bu durum, en yalın biçimiyle düşmanın silahlı güçlerinin savaşmayı kabul etmemesi ya da karşı tarafın saflarına geçmesi durumuyla olanaklıdır. Bunun da kendiliğinden olmayacağı açıktır. Böyle bir durum, ancak silahlı güçleri oluşturan insan unsurunun "düşmanlık" durumu karşısında konumunu belirleyeceği bir bilinç düzeyine sahip olmasını gerektirir. Bunun politik dildeki ifadesi, ordu içinde politik çalışma yürütülmesidir.

Düşman silahlı güçlerinin kullanılamaz hale getirilmesinin diğer bir yolu da, bu güçlerin kullanılması halinde çok daha büyük bir kaybın, telafi edilemez bir kaybın ortaya çıkması ya da çıkacağının düşünülmesidir. Bu da ancak, mevcut silahlı güce büyük kayıplar verdirebilecek bir başka silahlı gücün varlığı koşullarında ortaya çıkar. Clausewitz bu durumu şöyle açıklar:

"Savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir.

Düşmanın irademize boyun eğmesi için, onu kendisinden istediğimiz fedâkarlıktan daha elverişsiz duruma sokmamız gerekir. Bununla birlikte, durumunun elverişsizliği geçici olmamalı, hiç değilse öyle görünmemelidir, aksi halde, düşman daha elverişli bir anı kollar ve teslim olmaz. Bu itibarla, savaş faaliyetinin devamının düşmanın durumunda meydana getireceği her değişikliğin, hiç değilse teorik olarak, kötüye doğru olması gerekir. Savaş halinde bulunan bir kimse için en kötü durum, tamamen etkisiz hale geldiği durumdur. Öyleyse düşmanı bir savaş hareketi ile irademize boyun eğecek duruma getirmek istiyorsak, ya onu gerçekten silahtan tecrit etmek, ya da kendisini öyle bir tehdit altında hissedeceği bir hale getirmek gerekir. Bundan çıkan sonuç şudur ki, düşmanın silahtan tecridi veya bozguna uğratılması –adına ne dersek diyelim– askeri harekâtın amacıdır."

Her durumda silahlı bir güç, ancak bir başka (üstün) silahlı güç tarafından durdurulabilir, kullanılamaz hale getirilebilir ve yenilgiye uğratılabilir.

Bu olasılıklara ve gerçekliğe rağmen, yine de bir silahlı gücün, bir devletin silahlı gücünün değişik yöntemler kullanılarak hareketsiz hale, yani kullanılamaz hale getirilebileceği iddia edilebilir. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Haziran ayındaki basın toplantısında ifade ettiği türden "medya üzerinden asimetrik psikolojik savaş" yürütülerek bunun gerçekleştirilebildiği de söylenebilir. (Doğal olarak böyle bir iddia, "medya"yı ve "medya"nın bulunduğu kenti tek merkez olarak kabul etmek durumundadır.) Ama bu durum, devletin bir kurumunun (silahlı kuvvetleri) yine devletin başka kurumları (siyasal kurumlar) aracılığıyla etkisizleştirilmesidir, dolayısıyla devletin kendi içindeki ayrışmasını ifade eder. Bunun da devlet iktidarını bir bütün olarak ele geçirmeye yönelik devrimci mücadeleyle, halk savaşıyla hiç bir ilgisi yoktur.

Tüm bu iddialar ve boş sözler bir yana bırakılacak olursa, kaçınılmaz olarak asimetrik bir savaşta, halk güçleri, küçükten büyüğe, basitten karmaşığa doğru ilerleyerek, simetrik bir savaşta düşmanı yenmeyi hedeflemek zorundadır. İlk başlangıç, ister kentli, ister köylü olsun, her durumda bu sürecin öncüsü olabilecek, bu süreçteki görevleri yerine getirebilecek insan unsurunun, yani ilk kadroların oluşturulmasıdır. Bu kadrolar, başlangıçta her yerde çalışmak, her düzeyde, her alanda siyasi gerçekleri açıklamak, insanları bilinçlendirmek ve örgütlemek durumundadırlar. Bu evrede kent/kır ayrımı fazlaca önemli değildir. Asıl olan asimetrik bir savaşı yürütecek gücü oluşturacak unsurların yaratılmasıdır.

Bu ilk öncü kadroların ortaya çıkmasıyla birlikte, sistemli ve planlı çalışma dönemine geçilir. Bu sistemli ve planlı çalışma ise, doğrudan halk savaşı stratejisi çerçevesinde yürütülür. Halk savaşını yürütecek silahlı güçlerinin oluşturulmasına yönelik bu öncü-kadro çalışması, silahlı mücadeleyi esas alan bir mücadele sürecini oluşturur. Öncü Savaşı olarak adlandırılan bu süreçte, gerilla savaşı (kent ve kır gerilla savaşı/asimetrik bir savaş biçimi), bir yandan halk silahlı güçlerinin çekirdeğini oluştururken, diğer yandan siyasi gerçekleri açıklamanın bir aracı olarak yürütülür.

"Gerilla savaşının devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak yürütülmesine, yani politik kitle mücadelesi olarak ele alınmasına Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi denir."

Sorun, gerilla savaşının nasıl yürütüleceği değil, yürütülmesi için gerekli asgari örgütlenmenin mevcut olup olmadığıdır. Bu örgütlenmenin mevcut olduğu koşullarda, yapılacak olan, stratejik mücadelenin hedeflerine ulaşmak için somut görevleri yerine getirmektir. Bu da, kentlerde ve kırlarda birleşik bir mücadele yürütülmesi demektir. Kırlar, gelecekteki halk ordusunun oluşturulacağı ve halk savaşının yürütüleceği temel alanlar olduğundan, köylü kitlesi içinde çalışmak, onları bilinçlendirmek ve örgütlemek bu birleşik mücadelenin stratejik nitelikli faaliyetidir.

Bu nedenle, köylülüğü önemsemeyen ya da köylü kitlesinin devrimci potansiyeline güvenmeyen bir zihniyetle devrimin zaferinden söz edilemez.

NIETZSCHE

İlişkilerinizde.......
Gidene kal demeyeceksin. ...Gidene kal demek zavallılara,Kalana git demek terbiyesizlere,Dönmeyene dön demek acizlere,Hak edene git demek asillere yakışırKimseye hak ettiğinden fazla değer vermeYoksa değersiz olan hep sen olursun...Kendinize.... Düşün...Kim üzebilir seni senden başka?Kim doldurabilir içindeki boşluğu ,Sen istemezsen?Kim mutlu edebilir seni ,Sen hazır değilken?Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsenKim sever seni, sen kendini sevmezsen?Her şey sende başlar, sende biter...
Yaşantınızda.........
Tükettirme içindeki yaşama sevgisini... Ya çare sizsiniz ya da çaresizsinizÖyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm cehennemi deÖyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi deBazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum.Oynadım... Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.Kendi kendime konuştum bazen evimde ,Hem kızdım hem güldüm halime.
Söz ver..............
Sonra dedim ki söz ver kendine..Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.Öyle bir hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdımÖyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım.
NIETZSCHE

28 Ağustos 2009 Cuma

ÜNİTER DEVLET NE DEMEKTİR

Anayasamızın 3’üncü maddesine göre, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür”. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olması onun “üniter devlet ” olması demektir. O halde şimdi üniter devlet ilkesini görelim. Bunun için de yine öncelikle genel olarak üniter devlet kavramını görelim.
Anayasa hukukunun genel teorisinde, yapısına göre devlet şekilleri, “üniter (tek) devlet ” ve “karma devlet” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Karma devletler de kendi içinde konfederal devlet ve federal devlet olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Konfederal ve federal devletleri incelemek konumuzun dışında kalmaktadır. Günümüzde konfederal devletlerin ortadan kalkmasıyla ortada sadece karma devlet olarak federal devletler kalmıştır.
Federal Devlet -Üniter Devlet Karşılaştırması.
Federal devlet, federe devletlerden (eyaletlerden) oluşmuş bir devlettir. Federalizm, federal devlet ile federe devletler arasında anayasayla güvence altına alınmış yerel düzeyde bir iktidar paylaşımı olarak tanımlanmaktadır. Federal devlet sisteminde, federal devlet ve federe devletler olmak üzere iki tür devlet vardır. Federe devletler de haliyle birden fazladır. Üniter devlet sisteminde ise tek devlet vardır. Federal devlet sisteminde, gerek federal devletin, gerekse federe devletlerden her birinin kendine has bir anayasası ve hukuk düzeni vardır. Üniter devlette ise tek anayasa, tek hukuk düzeni vardır. Federal devlet sisteminde gerek federal devletin, gerekse federe devletlerden her birinin, kendine has bir yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Üniter devlette ise devleti oluşturan birimlerin (bölge, il, vs.) sadece idarî organları vardır. Federal devlet sisteminde federe devletler kendi içişlerinde bağımsızdırlar. Üniter devlette ise devleti oluşturan birimlerin içişlerinde bağımsızlığı diye bir şey söz konusu değildir. Böyle bir sistemde devlet iktidarı, federal devlet ile federe devletler arasında federal anayasa ile paylaştırılmıştır. Üniter Devlet .- Devlet, ülke, millet ve egemenlik unsurlarından oluştuğuna göre, üniter devlette, tek ülke, tek millet ve tek egemenlik vardır. Diğer bir ifadeyle üniter devlet, tek bir ülke üzerinde, tek bir milletin, tek bir egemenliğe tâbi olmasıdır. Bu nedenle, üniter devlette, devleti oluşturan unsurlar bölünmez bir bütündür. Şöyle ki:
a) Üniter devlette, devletin ülkesi bölünmez bir bütündür. Şüphesiz ki, üniter devletin ülkesi de “il” ve “ilçe” gibi idarî bölümlere ayrılabilir. Ancak bunlar, basit idarî bölümlemelerdir. Bunların sadece idarî yetkileri vardır. Yasama ve yargı yetkileri yoktur. Bunların hepsi aynı egemenliğe tâbidir. Bunların hepsinde aynı anayasa ve aynı kanunlar, kısacası aynı hukuk uygulanır.
b) Diğer yandan üniter devlette, millet unsuru da bölünmez bir bütündür. Milleti teşkil eden insanların millet unsurunu oluşturmalarında din, dil, etnik grup vb. bakımlardan ayrım yapılamaz. Üniter devlette “toplum”lar veya “cemaatler” temelinde egemenlik yetkilerinin kullanılmasında farklılık yaratılamaz. Üniter devlet sadece yer bakımından federalizme değil, cemaatler bakımından federalizmi yani “korporatif federalizm”i de reddeder.
c) Nihayet üniter devlette egemenlik de tektir ve bölünmez bir bütündür. Tek olan egemenliğin sahası bütün ülkedir. Bu egemenliğe tâbi olan da bütün millettir. Egemenliğin kaynağı bakımından da ayrım yapılamaz.
Anayasamız “federal devlet” şeklini değil, “üniter devlet” şeklini benimsemiştir. Anayasamızın 3’üncü maddesine göre, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür”. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlükten yukarıda açıklandığı gibi “üniter devlet” anlaşılır. Dolayısıyla Türkiye’de federal devlet şeklinin kurulması Anayasaya aykırı olur. Anayasamızın 3’üncü maddesine göre devlet hem ülkesi, hem de milletiyle bölünmez bir bütündür.
“Ülke” devletin üç unsurundan biridir. “Ülke, bir insan topluluğunun üzerinde yerleşmiş olduğu üç boyutlu maddî çevre” olarak tanımlanmaktadır. Anayasamızın 3’üncü maddesinde, “Türkiye Devleti, ülkesi... ile bölünmez bir bütündür” denilerek ülkenin bölünmez bütünlüğü ilân edilmektedir. Bu hükümle kanımızca şu üç şey yasaklanmaktadır:
a) Bir kere, ülkenin bir parçası, yabancı bir devlete verilemez. Yani devletin, ülkeyi oluşturan toprakları terk etme, devretme yetkisi yoktur. Açıkçası, Türkiye Devleti ülkesini oluşturan bir toprak parçasını başka bir devlete bırakamaz.
b) İkinci olarak, devletin ülkesini oluşturan toprakların da devletten ayrılma hakları yoktur.
c) Üçüncü olarak, ülke parçalanıp üzerinde birden fazla devlet kurulamaz. Şüphesiz üniter devlette de ülke birden fazla bölümlere ayrılmıştır. Ancak bunlar basit idarî bölümlerdir. Bunların basit idarî yetkileri vardır. Ayrı bir egemenlikleri yoktur.
d) Dördüncü olarak, bu ilke, ülkenin kendi içinde parçalanmamakla birlikte bütünüyle başka bir devletin ülkesi haline gelmesini de yasaklamaktadır. Anayasamız işgale de, iltihaka da kapalıdır. Türkiye Devleti işgal edilmeyi kabul edemeyeceği gibi, kendisi de bir başka devlete iltihak edemez.
e) Federalizm Yasağı .- Beşinci olarak devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü federalizmi yasaklamaktadır. Bu yasak mutlaktır.
(1) Türkiye’de kendi içinde bölünmek suretiyle federal devlet kurulamaz.
(2) Türkiye başka devletlerle bir araya gelip bir federal devlet kuramaz.
(3) Türkiye bir federasyona katılamaz.
Avrupa Birliğinin gelişim seyri federal devlet olma yolundadır. Eğer Avrupa Birliği bir federal devlet niteliğine bürünürse, kanımızca, Türkiye Cumhuriyetinin bu federal devlete katılmasına Anayasamızın değiştirilemeyecek maddeleri arasında yer alan 3’üncü maddesinde bulunan “ülkenin bölünmez bütünlüğü” ilkesi engel teşkil eder.
“Millet” devletin üç unsurundan biridir. Millet kavramını aşağıda “Atatürk milliyetçiliği” ilkesini inceleyeceğimiz yerde göreceğiz. Şimdilik milleti, devletin ülkesi üzerinde yaşayan ve devletin egemenliğine tâbi olan insan topluluğu şeklinde tanımlayabiliriz. Anayasamız 3’üncü maddesinde, “Türkiye Devleti... milletiyle bölünmez bir bütündür” diyerek milletin bölünmez bütünlüğü ilân edilmektedir. Buna göre, milleti teşkil eden insanlar, aralarında din, dil, etnik grup vb. bakımlardan ayrım yapılmaksızın aynı egemenliğe tâbidir. Keza devlet yönetimine katılmak bakımından milleti oluşturan insanlar arasında bir ayrım yapılamaz. Türkiye’de etnik gruplar, dilsel topluluklar veya dinî cemaatler temelinde egemenlik yetkilerinin kullanılmasında farklılık yaratılamaz. Türkiye’de sadece yer bakımından federalizm değil, etnek gruplar, cemaatler veya toplumlar temelinde federalizm, yani “korporatif federalizm ” de kurulamaz.
* * *
Anayasa Mahkemesi 14 Temmuz 1993 tarih ve K.1993/1 sayılı Halkın Emek Partisi nin kapatılmasına ilişkin kararında devletin üniter niteliğini ve keza devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesini şu şekilde açıklamıştır: “Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da bölünmez bütünlük ilkesinin, egemenlik kavramıyla yakından ilişkisidir. Türkiye Devleti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan devlettir... Bölünmez bütünlük ilkesi devletin bağımsızlığını ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar... Tekil devlet esaslarına göre düzenlenen Anayasada federatif devlet sistemi benimsenmemiştir... Devlet yapısında ‘bölünmez bütünlük’ ilkesi; egemenliğin ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise birden çok egemenlik yoktur... Egemenlik ve devlet kavramlarının ‘ulus’ kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir".

27 Ağustos 2009 Perşembe

PRIMAIRE

İlkel Tip: Primaire
“Primaire”ler, kendi dar dünyalarını yıkan düşünceler ve insanlar karşısında derhal birbirlerini tutarlar, birleşirler. Düşünce kuvvetine karşı his ve heyecanla, o da yetmezse zor ve şiddetle karşı koymaya çalışırlar. Bunların kendi aralarında anlaşmaları, gerçek bir düşünce planında değil, düşünce (fikir) kıyafetine bürünmüş belirsiz duygu ve meyiller planında olur. Toplumumuzun sosyo-psikolojik anket ve etütlerinin yapılmaması, pek çok sorunlarımızı çözme imkânı yerine, demagojik ve paradoksal işlemlerin oluşumuna yol açıyor. Şimdi sizlere pek yakından tanımanız lazım gelen bizim toplumumuzda adeta öncesiz ve sonsuz mevcut diyebileceğimiz bir insan tipini tanıtmak istiyorum. Bu tipin “sosyo-psikolojik” nedenlerini maalesef bilmiyoruz. Psikoanalitik bilgilerimize göre: “Kötü identifikasyon: Reaksiyon formation, submision” gibi ruhi mekanizmalarla açıklamak mümkünse de, sosyal zorunlulukları bugün için bilinmezdir. Fransızlar bu tip insanlara “primaire” derler. Lügat anlamına göre: Kafasını ilköğrenimin tel örgüsü içine hapsetmiş adam demektir. Fakat bu tanımlama o deyimin ilk ve en yüzeysel anlamıdır. Bugün aydın bir Batılı “primaire” denen adamı şöyle anlar: Dünyanın gidişine üstünkörü ve temelsiz bilgilerin penceresinden bakarak, olayları mutlaka yalan yanlış yazan ve kendi yorumlarına körü körüne bağlı kalan kimse. Biz böylesine pekâlâ “aydın taslağı” da diyebiliriz. Uzaktan bakarsanız “aydın taslağı” size şirin görünür. Çünkü dürüst adamdır. Hali ve tavrı ciddidir. İnandıklarına içtenlikle inanır. Bağlandığı insanlara, fikirlere, cereyanlara ömrü boyunca sadık kalır. Sanki yaşamının başında, kendi kendisiyle sözleşmiş, ant içmiş gibidir. Görüş ve anlayış sınırının dışına çıkmayacağını, tutturduğu yolu bırakmayacağını, olayların yalanlamasına uğrasa bile daima kendisini haklı bulacağını bilir. Bu onun metanetidir. İlk bakışta böyle bir kaya sertliği sizin de hoşunuza gider. İçinizden hayranlık duyarsınız. Fakat yakından bakarsanız iş değişir, önce o kaya sertliği yerine, her parçası ile yattığı zemine sıkı sıkıya bağlanmış gülünç ve kötü kısmetli cücenin çocukça yetersizliği yerleşir. Hayranlığınız daha o anda merhamete dönüşür. Bu kendi iradesiyle kendisini kısır hayallere bağlamış olan zavallı “Promethe”ye acımaya başlarsınız. İnsan zekâsının nasıl olup da birkaç dar kalıba tıkılabildiğine şaşarsınız. Bu kalıplar, onun daha ilkokul çağında kafasına nereden girmişse girmiş; fakat zamanla büsbütün taşlaşmış öyle bilgi edinme ve muhakeme biçimleridir ki, onu dolap beygiri gibi hep aynı daire içinde döndürür. Karşısına çıkan her gerçek, o kalıplara uyduğu ve dolayısıyla bostan dolabına eklenebilecek bir kova olduğu oranda geçerlidir. Çünkü aydın taslağında gerçeğin tek kaynağı kendisidir. O kafaya belki emir girer ama daracık bir sistem yaratır. Korku girer ve mevcut sistemi bir an bastırır gibi olur. Fakat şüphe giremez, gerçek peşinde koşmanın tek gereği olan şüphe, o kafaya sızmaz. “Primaire”lik bir öğrenim ve diploma problemi değildir. Bir çeşit kafa tembelliğidir ki, nedenini çok zaman çevrede biraz da yaratılışta aramak doğrudur. Nice öğrenim görmemişler, diplomasızlar vardır ki “ilkel”lerin kafa yapısına has çarpıklıklarından kendilerini kurtarabilmişlerdir. Buna karşı, öyle diplomalılar vardır ki kendilerini seven geniş bir cahil çevresi içinde çalışarak “primaire” olmanın o darlık içindeki rahatlığına kavuşurlar. “Primaire” yalnız kendi gözlemlerinin doğruluğuna inanır, onları başkalarıyla karşılaştırmaya dahi tenezzül etmez. Etrafında cereyan eden olayların tek nedenli olaylar olduğuna inandığı için de açıklamalarının basit olduğu ölçüde “doğru” olduğunu zanneder. Görüş ve anlayış sınırı daima şüphelerle delinip, arkasından yeni ufuklar ortaya çıkmadığı için de hep aynı nedenlerle birbirinden farklı olaylara açıklık vermeye kalkışır. Kendi açıklamaları kendisince doğayı, insanı ve toplumu düzenleyen yasalar kadar kesindir, hatta o yasaların kendisidir. Şayet olaylar ve insanlar bir gün bu kurallara yani kendi yasalarına uymazsa bunu istisnaların çoğalmasına hamleder ve bir gün her şeyin tekrar yoluna gireceğini umar. Zanneder ki, kendi yaşamlarına uymayan her olay bir garabet (şaşılacak şey), her insan bir garibedir (tuhaf), insanları olduğu gibi değil de kendi kafasına göre olması gerektiği gibi gören “Primaire”in kendi kafa akranlarından başkasıyla anlaşmasına olanak yoktur.
Kurdukları klik ve ideoloji
“Primaire”ler, kendi dar dünyalarını yıkan düşünceler ve insanlar karşısında derhal birbirlerini tutarlar, birleşirler. Düşünce kuvvetine karşı his ve heyecanla, o da yetmezse zor ve şiddetle karşı koymaya çalışırlar. Bunların kendi aralarında anlaşmaları gerçek bir düşünce planında değil, düşünce (fikir) kıyafetine bürünmüş belirsiz duygu ve meyiller planında olur. Bu nedenledir ki kurdukları klik’e daima bir sözde ideoloji arayıp bulurlar. O da klik’in perçin maddesi olan bir belirsiz duygu, meyil ve emellere güya bir insani doktrin manzarası vermeye çalışır. Akıl ve mantık pertavsızı ile bakılırsa dikiş yerleri sırıtan bu yama bohçası, ideolojisi, onlarda hemen bir parola bir temel esas olur. Öyle ki en haklı bir tenkit karşısında bütün klik yekpare bir telin merdanesi halinde, önüne çıkanı derhal yamyassı etmeye çalışır. Dogmatizm, topyekûncu akideler, nihayet “mistiklik”, terakkiye (ilerlemeye) karşı ayak direme ve hoşgörüye karşı vurdumduymazlık, insanları fabrika ürünleri gibi birbirine kafaca eş görmek özlemi, bireylerin kendi yetenekleriyle değil kitlelerin sırtında yükselmesini hoş karşılama alışkanlığı; hep “primaire”ler arasında çabucak yayılan ve kök salan huylardır.
Sonuç
“Primaire”ler ancak aydınların ağır bastığı ülkelerde sinerler ve gülünç olmak korkusu ile ortaya çıkmaktan çekinirler. Anlamın ağır bastığı ülkelerde ise aydınlar, safsatanın kurbanı olmamak ve zulme uğramamak için susarlar. Aydın “primaire”i soytarıya çevirerek susturur. Fakat “primaire” fırsat bulunca aydını mutlaka çarmıha gerer. Toplumlar “primaire”lerin şerrinden ancak aydınların hür ve hasbi eleştirileri sayesinde kurtulur. Şu veya bu nedenle aydınların sesi duyulmazsa“primaire”lerin eline kalacak dünyada artık ne insanlık haysiyeti ne de yaşamak zevki kalır. Her olay bir garabet (şaşılacak şey) her insan bir garibedir (tuhaf), insanları olduğu gibi değil de kendi kafasına göre olması gerektiği gibi gören “primaire”nin kendi kafa akranlarından başkasıyla anlaşmasına olanak yoktur.
1) Prof. Sabri Esat Siyavuşgil.
2) Prof. Dr. Rasim Adasal.
Dr. Mustafa Kemal Tolga Nöro-Psikiyatr

24 Ağustos 2009 Pazartesi

BİLİYORMUYDUNUZ

Biliyor muydunuz?
İSLAM ÖNCESİ ARABİSTANINDA AL-İLAH (ALLAH) İNANIŞI
Araplar İslamiyet öncesi dönemde Kabe'deki 360 tane put arasından en yükseği, en güçlüsü olarak ay tanrısını görüyor ve buna Al-ilah (en güçlü ilah) diyor, ellerini iki yana açarak ona dua ediyorlardı. İngilteredeki British Museumun Babil Bölümü B kısmında bulunan aşağıdaki heykeller arap paganlarının bu inancını gösteren önemli bulgulardandır:
Arapçada "ilah" olan tanrı kelimesi İslamiyetle beraber "Allah" a dönüştürüldü.(Southern Arabia, Carleton S. Coon, Washington, D.C. Smithsonian, 1944, p.399) Ay tanrısı Al-ilah erkek kabul ediliyordu ve dişi güneş tanrıçası ile evliydi. Üç kızı vardı. Bunların adları Al-lat, Al-Uzzat ve Al-Menat idi. Muhammed, şeytan ayetleri diye bilinen olayda önce bu Lat, Uzza, Menat adlı tanrıçaları gaf yaparak övmüş ancak daha sonra pişman olmuş ve o sözleri kendisine şeytanın söylettiğini ileri sürmüştü. Çeşitli Arap kabileleri aslında bu ay tanrısına değişik adlar veriyordu bunlardan bazıları Sin, Hubal ve Kureyşte Al-ilah. Dilbilimciler "Allah" kelimesinin "Al-ilah" tan türediğini söylerler.(İslam Muhammed and His Religion, Arthur Jeffery, 1958, p 85, Muhammad at Mecca, W. Montgomery Watt, 1953, p 23-29) Muhammedin babasının adı Abdullah, arapçada "Allahın kulu" anlamına geliyordu ( abd= kul, ullah=allah) Muhammed, Kabedeki 360 puttan en güçlüsü kabul edilen ay tanrısının ismini alıp tek olduğunu söylüyordu. "Al-ilah tan başka ilah yoktur" (The hajj, F. E. Peters, p 3-41, 1994) Muhammed böylece Al-İlah' ı tek tanrı olarak ilan etti ve diğer putlara tapınmayı yasakladı. İslamiyet öncesi arap paganlarının (müşriklerin) ilginç gelenekleri vardı. Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke'ye Hacca gidip Kabe'nin etrafında yedi kez dönerler, "Kara Taş" ı ( Hacerül Esved) kutsal sayar onu öper ve günde dört veya beş vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı. ( Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam, Beliefs And Observances, Caesar E. Farah)
Yukarıda, Kabenin bir köşesinde bulunan Hacerül Esved'i öpen bir arap müslüman. Bu putperest inanışı İslam öncesi arap paganlarında da vardı. Muhammed bu taşı öpmüş ve bu putperest anlayışı İslama taşımıştır. Halife Ömerin Hacerül Esved hakkında "Seni rasullullahın öptüğünü görmeseydim asla öpmezdim" dediği bilinmektedir. Hacerül Esvedin ne zaman, nereden ve nasıl geldiği bilinmemekte sadece rivayetler ileri sürülmektedir. Ama bu rivayetler hakkında İslamcılar arasında mutabakat yoktur. Arap müşriklerinin namazdan önce bugünkü İslamiyet dünyasında olduğu gibi abdest alma gelenekleri de vardı..Burunlarına su çekerlerdi, ellerini dirseklerine kadar yıkardı bunlar eski pagan Arapların abdest alma şekliydi. Bu gelenekler yahudi ya da hristiyan kültürlerinde yoktur.Oruç bilindiği gibi hristiyanlıkta da vardır fakat "belli bir ayda oruç tutma" geleneği Arap paganlarının eski bir geleneğiydi. Ayrıca Kabe eldeki kanıtlara göre İbrahim peygamber tarafından yapılmamıştır,Yaklaşık MÖ. 800 lü yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor. Kabe bu tarihten sonra paganlar tarafından "Al-ilah ın evi" olarak anılmaya başlanmıştır (A Guide to the contents of Quran Faruq Sherif, Reading, 1995, pgs. 21-22., Muslim). Bugün İslamcılar her ne kadar İslam dininin Muhammedden önce de var olduğunu, bu nedenle İslam inacına ait öğelerin eski pagan toplumlarda da görülmesinin normal olduğunu iddia etse de bu iddialarını destekleyecek Kuran haricindeki tarihsel belge ve delillerden tamamen yoksundurlar.

BİLİYORMUYDUNUZ

Biliyor muydunuz?
SIRAT KÖPRÜSÜ İNANCININ KAYNAĞI ZERDÜŞTLÜK
Zerdüştlük, İran' ın İslam öncesi dinidir. Zerdüşt aslında bu dinin peygamberinin adıdır. Yaşadığı tarih hakkında tarihçiler arasında mutabakat yoksa da yaklaşık M.Ö. 7. yy olduğu tahmin ediliyor. Bu dinin tanrısının adı ise "Ahura Mazda". Bu nedenle bu dine Mazdaizm adını verenler de vardır. Arapların, Ahura Mazda' ya verdiği ad ise "Hürmüz" dür. Kutsal kitabı Avesta olan Zerdüştlüğe göre insanlar öldükten sonra dirilirler ve öteki dünyada iki safa ayrılırlar. Tüm insanlar cennete girebilmek için şinvat köprüsünden geçmek zorundadırlar. Kötüler için şinvat köprüsü kılıcın keskin tarafı gibi olur. İyiler için ise köprü genişler. Zerdüşt, geçişleri izler ve kendi ümmetinden kimselerin geçisi sırasında tanrı Ahura Mazda' dan şefaat diler.

BİLİYORMUYDUNUZ

Biliyor muydunuz?
KIBLE'NİN İKİ KEZ DEĞİŞTİRİLMESİ

Müslümanlar, Mekke döneminde (1. Mekke Dönemi veya Mekki Dönem'de denir) Kabe'ye dönerek namaz kılarlardı. Medine döneminin başlarında kıble kuzeye (Kudüs'e) çevriliyor. Bilindiği gibi yahudilerin kutsal şehri Kudüs'tür. Yaklaşık 17 ay sonra kıble tekrar eski yerine yani Kabe'ye çevriliyor. Peki kıble neden bir o yana bir bu yana çevrilmiştir? Bu değişiklikleri anlayabilmek için o dönemin tarihsel kayıtlarını, Muhammed'i ve Kuran'ı incelemek gerekmektedir. Yaklaşık on yıllık 1. Mekke döneminde başarısız olup, canını kurtarmak için Medine’ ye kaçan Muhammed, bu şehirde başarılı olmak için Yahudileri kendi safına çekmeye çalışır. Kuran' a Musa ile ilgili ayetler koyar, onu da peygamber olarak kabul eder. En önemlisi ise kıble Kudüs yapılır, namazlarda Kudüs'e dönülür. Bilindiği gibi Yahudilerin kutsal kenti Kudüs'tür. Ancak Yahudiler İslama ilgi göstermez. Göstermek şöyle dursun Muhammed ile dalga geçmeye başlarlar. Bunun üzerine Muhammed yahudileri kendisine inandırtamayacağını anlayınca sinirlenir ve kıbleyi Kudüs’ den tekrar Kabe' ye çevirir. Bu konuda Bakara Suresi'nin 145. ayetinde bazı ipuçları bulmaktayız : "Yemin olsun ki resulum! Sen kendilerine kitap verilenlere (Ehli kitap-Yahudiler) her türlü ayeti getirsen yine onlar sana uyup kıblene dönmezler; sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da biribirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun." Bakara 145. ayet görüldüğü gibi kıblenin Kabeye çevrilmesi olayı ile ilgilidir. Ayetin başındaki allahın yemin etmesinin mantıksızlığını pas geçelim. Yukarıdaki ayette Kuran’ ın "tanrısı" diyor ki: "..onlar senin kıblene dönmezler, sen de onlarinkine dönme" ! Yani yahudiler Muhammed'e uymadılar diye onlara kızarak kıbleyi değiştiriyor! Şu soru akla geliyor: Eğer uysalardı kıbleyi değiştirmeyecek mi idi? Peki 17 ay boyunca kıble neden Kudüs idi? Yahudilerin Muhammede uymayacağını allah önceden bilmiyor muydu? En başından beri kıble Mekke (Kabe) olamaz mı idi? Ayette tam bir kızgınlık ve kulis havası hakim: "...kıblene dönmezler, sen de onların kıblesine dönecek değilsin." Ayetin son kısımında da Muhammed sözüm ona allah tarafından uyarılıyor: "...eğer onların arzularına uyacak olursan hakkı çiğneyenlerden olursun". Muhammedin bu kısmı koymasındaki amaç kendisini çevresindeki müslümanlardan gelen "kıble neden değişti?" sorgusundan kurtarmaktır. "Bu kararın kesinliği konusunda allah beni böylesine uyardı" diyebilmek için eklemiştir son kısmı belliki. Bu kısım da gerçekten ilginçtir şöyle ki,"allah", elçisinden şüphe mi duyuyor ki onu uyarıyor. Üstelik bu sıralarda Muhammed en azından oniki yıllık tecrübeli bir "peygamber"! Açıkça anlaşılıyor ki "allah" da Muhammede şüpheyle bakıyor ve "onların arzularına uyacak olursan (onların kıblesine), hakkı çiğneyenlerden olursun" diyor. Eğer Muhammed'in allahın emrini çiğneme ihtimali olmasaydı herhalde "allah"(!) bu uyarıyı yapmazdı. Bakara 142. ayet ise: "İnsanlardan bir takım beyinsizler, "Önceki kıblelerinden onları çeviren nedir?" diyecekler..." diye başlıyor. Müslümanların rahman ve rahim gibi sıfatlar atfettiği tanrısı nedense bu ayete küfrederek başlıyor!! Kıblenin değişmesiyle ilgili gayet haklı şüpheleri ve soruları olan müslümanlara "beyinsizler" diyerek küfrediyor Kuranın tanrısı! Şüphesiz ki aslında kızan, küfreden Muhammed'dir. Yahudileri Müslüman yapamayışının hayal kırıklığını Kuran’a aksettirmiştir. Kendi taraftarlarından gelen soru ve eleştirilere bile tahammül edememiştir. Muhammed’in 17 ay Mescid-i Aksa’yı (Kudüs) kıble olarak kullandığına, daha sonra bir gün ikindi namazını kıldırırken tam namazın ortasına geldiği bir sırada, Yüzünü çevirmek suretiyle kıbleyi değiştirdiğine dair birkaç kaynak;

Tecrid-i Sarih, Diyanet terc., No: 38 ve 256; Buhari, iman, 30; Namaz, 31, Sa/cara tefviri 12-18; Müslim, Mesacid, No: 525; Buhari ve Müslim Hadisleri, el-Lü’lüü ve 1 Mercan, No: 302-303; Tirmizi, Salat, No: 138/340 ve Bakara tefsiri, No: 2962; Nesai, Salat, 22 No: 486; Vahidi, age, Bakara Suresi, 144. ayet; Diyarbekiri, Tarihi Hamis, 1/367.

BİLİYORMUYDUNUZ

Biliyor muydunuz?
İŞTE TEVRATTAN KİN, NEFRET ve VAHŞET İFADELERİ
“Sen benim topuzum, cenk silahımsın,seninle milletleri kıracağım, ülkeleri helak edeceğim... ve seninle erkeği ve kadını kıracağım, ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım; ve seninle genç adamı ve ere varmamış kızı kıracağım; ve seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım; ve seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım; ve seninle Valiyi ve kaymakamı kıracağım.”
(Yeremya 51/20-23)
“İşte Rab’bin acımasız günü geliyor.”
(İşaya: 13/9)
"Yakalananın bedeni delik deşik edilecek.Ele geçen kılıçtan geçirilecek.YAVRULARI GÖZLERİNİN ÖNÜNDE PARÇALANACAK.Evleri yağmalanacak,KADINLARIN IRZINA GEÇİLECEK."
(İşaya: 15-16)
“Hem yiğidi, hem kızı.EMZİKTEKİ ÇOCUKLA AK SAÇLI ADAMI,Dışarıdan kılıç,ve içeriden dehşet telef edecek.Hasımlarından öç alacağım, Ve benden nefret edenlere ödeyeceğim.”
(Tesniye, 32/25)
“Onları tamamen yok edeceksin, onlarla ahdetmeyeceksin, onlara acımayacaksın.” (Tesniye: 7/1-3)“Ve yayları gençleri yere çalacak ve rahmin semeresine acımayacaklar, gözleri çocukları esirgemeyecek.”
(İşaya: 13/15-1)
“Mülklerini alacağımız milletlerin yüksek dağlar üzerinde, ve tepeler üzerinde, ve her yeşil ağaç altında ilahlarına ibadet ettikleri bütün yerleri mutlaka harap edeceksiniz.”
(Tesniye: 11/23-25) -

BİLİYORMUYDUNUZ

Biliyor muydunuz?
Türkler Şaman dininde iken, Müslümanlarca kitle kırımlarından geçirildiğini
biliyor muydunuz?
Giderek daha çok siyasete bulaştırılmak istenen İslam, ilk olarak Türklere ne şekilde ve hangi şartlarda gelmiştir pek bilinmez, sanki bilinmesi de pek istenmez. Ancak, bir çoğumuzun bilmediği, yada bilmek istemediği bu tarih, en çok bilmemiz gereken konuların başında gelmektedir..Aşağıdaki döküman tamamen İslami kaynaklardan, Taberi ve Zekeriya Kitapçı gibi İslami tarihçi ve yazarlardan düzenlenerek hazırlanmıştır.Türklerin ilk Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670 li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740 lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.İslam'ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670 lerden başlayarak 740 lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..Müslüman Arapların Türklere İlk SaldırılarıSeyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamukdan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra Altın madenleri çalıştırıyorlardı..Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir.. Bu zenginlik ötedenberi Talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslamı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiysede Türkler tarafından yok edilmişlerdi.. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamiyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu.. Buhara'nın Talan EdilmesiHorasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım istersede bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlersede tam anlamıyla talan ederler.. Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır.. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir.. ( Bu sayı kimi tarihcilere göre 50 kimine göre de 80’ dir... ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü....( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir ) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler.. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır.. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir..)Haccac ve Rutbilİslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar.. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kandökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar.. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı.. Harac karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri aldı.. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı.. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu.. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar.. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir.. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür.. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır..Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır.. Buna çok kızan Haccac 40000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir.. Rutbil’i yenemiyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır.. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler.. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder.. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır.. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir.. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler.. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir.. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar.. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilersede kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türlere geri vermek zorunda kalmışlardı.. Kuteybe ibni Müslim705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer.. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur.. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir. Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur..Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar.. Merv’de askerleri toplayarak, Allah kendi dininin aziz olmasi için size bu toprakları helal kıldı der.. Sanki, Bakara suresi 193’ü .... “Yalnız Allah dini kalana kadar onlarla savaşın...” yada “8.Enfal /.39’u “din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” . ayetlerini savaşçılarına hatırlatarak Arap ordusunu Türklerin üzerine sürer.. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır.. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler.. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar.. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar.. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar.. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek nekadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür.. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar.. Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur.. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler.. Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir.. Muhafız birlikleri oluşturulur.. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur.. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır.. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir.. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır.. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır..Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına.. Buhara'nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk KatliamıKuteybe Merv’de büyük bir hazırlık yapar.. Bu arada Vardana ve Buhara beylikleri arasında çatışmalar vardır.. Müslümanlara karşı mücadele etmek için bu çatışmalar derhal durdurulur ve Vardan Hudat, Kuteybe’ye karşı Türklerin başına geçer.. Kuteybe önce, Numiskent ve Ramitan’a saldırır ve buraları kolayca istila eder.. Demirkapı önlerinde Vardan’la çarpışırlar.. Vardan savaşı kaybeder ve Buhara’ya doğru çekilir.. Ancak Kuteybe’de, savaştan yorgun düştüğü için Buhara’yı alamadan Merv’e geri döner.. Haccac bunu başarısızlık olarak kabul eder ve, Buhara’yı mutlaka almasi için Kuteybe’ye emir verir..Kuteybe büyük bir hazırlık yaparak bir sene sonra tekrar Buhara’yı kuşatır.. Türkler direnir ve Kuteybe başarılı olamaz, ordusu dağılmaya başlar.. Bunun üzerine Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder.. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler..Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar.. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.. Araplardan oluşan yeni bir idari kurumlaşma yapılır.. Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca da, Buhara Melikesi Hatun’un oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar yapılır.. Tuğ Sad tarihe hain bir işbirlikçi olarak geçer.. Daha sonrada Müslüman olarak oğluna da, efendisi Kuteybe’nin ismini vererek bağlılığını kanıtlar.. Etkili bir kolonizasyon yapmak isteyen Kuteybe bunun için öncelikle yerli halkı İslamlaştırmaya başlar.. Buhara halkı önceleri Müslüman olmuş gibi görünselerde bu dini kabul etmek istemezler..Kuteybe Türklerin aslında Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları tatbik etmediklerini anlar ve yeni bir yöntem geliştirir..Bu yönteme göre Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılırlar ve bu şekilde bire bir kontrol altına alınırlar.. İslami kurallara uymayanlar ise ağır cezalara uğratılırlar.. ( Bugün, bazı İslami yazarlar bu getirilen tedbirlerin İslam'ın Türkler tarafından kabul edilmesinde çok yarar sağladığını açıkca ifade ederler..Bu yaklaşım da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.. ) Kuteybe’nin bu zorlamaları karşısında, halkdan bazı direnişçiler çıkar.. Gizlice silahlanırlar..Bu durum karşısında Araplar camiye dahi silahsız gidemez olurlar..Kuteybe baskıları arttırır, kendi aralarında örgütleşen Türkleri yakalattırıp öldürtür.. Bu arada yeni vergi yasaları getirir.. Yerli halk, halifeye senede 200000 dirhem, Horasan valisi Haccac’a da 10000 dirhem vergi ödemeye mecbur bırakılır.. Bunun dışında Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, oraya getirilip yerleştirilen Arap ailelerine odun temin etmeye ve onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya mecbur bırakılırlar.. Kadınlar, kızlar Araplara cariye yapılırlar.. Buhara Türkleri bu yıllarda dünyadaki çok az milletin yaşadığı vahşeti ve ızdırabı yaşar.. Kuteybe’nin getirip Türk evlerine yerleştirdiği Arap’lar, Türklerin o zamana kadar yaptıkları bütün birikimlerinin üzerine konarlar, Türklerin tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar.. İste Tek din İslam oluncaya kadar savaşın diyen ayet, Arapları Türklerin sırtından geçimlerini sağlayacak ortamı yaratmıştır..Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarınıda ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar..Cuma namazı zorunlu hale getirilir.. Genede Türkerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır.. Bu uygulama nispeten başarılı olur.. Fakir halktan para için camiye gidenler olur..1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı )Buhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar.. Sogd meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir.. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akibete uğramışlardır.. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır.. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar.. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır.. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek’den gelir..Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır.. Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar.. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister.. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar.. Erkekleri dövüşerek ölürler.. Bütün şehir yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır.. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez.. Bu arada kış yaklaşır..Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur.. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir.. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir.. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur.. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar.. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der.. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür.. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir.. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.. Kuteybe sanki Kuran’daki ayetleri yerine getirmiştir..9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür.. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar.. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür.. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar.. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler.. Bu olay, Ziya Kitapçı'nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır ;Bu harblerden birinde, et-Taberi'nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe'ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman'ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler. ( Sayfa 314 )Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür..Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir.. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır.. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece herşey karanlıklara gömüldü.. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı..Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür..Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister.. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler..Semerkant, kuşatılır.. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar.. Daha fazla dayanamıyacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır..Bu anlasmaya göre,1.Semerkant Araplara hersene 2.200.000 altın ödeyecektir..2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir..3.Şehirde Cami yapılacaktır..4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır..5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir.. Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner.. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır.. Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar.. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir.. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz.. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler.. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar.. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur.. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür.. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir..2. Büyük Katliam.. ( Curcan Katliamı )Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır.. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe’den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir.. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır.. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder.. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır.. Sonunda Dağıstan düşer.. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür..Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir.. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur.. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar.. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder.. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür.. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer.. Curcan beyi öldürülür.. Kaledeki askerler esir alınır.. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler.. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptiğı katliama benzer bir katliam yapılır.. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır.. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür.. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır.. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır.. Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler..717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer.. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları başladığında Kibac hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardım kendisine verilmemişti.. Sonra o yardımı göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler.. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik sağlayamamış olduklarını görüyoruz.. 717 yılında Ömer ibni Abdulziz halife olur..İki yıl sonra hastalanır yerine, 719 da, Yezid ibni Abdülmelik geçer.. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb’in arası iyi değildir.. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra’da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik’e karşı ayaklanır.. 721’de Abbas ve Mesleme adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur.. Yezit’in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik’e yollanır.. Mesleme, Mehleb’in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb’in oğlu olan, Muaviye ibni Yezid’de elinde bulundurduğu 32 kadar Mesmele taraftarının kafasını kestirtir.. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile biter… Mesmele, Mehleb’den ele geçirdiği aralarında Türklerin de bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem’e satar..Bu arada, Yezid ibni Mehleb’in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah, Türkmenistan’ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsada başarılı olamaz.. Kuteybe’nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi kadar başarılı olamamışlardır.. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir duraksama içine girer.. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam’ın kuvvetlendirilmesine çalışır.. Kendisine bağlı yöneticilere, “ Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı yaymaya çalışın” demiştir.. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan cizye alınmamasını istersede, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlıkarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.. Bu arada Horasan’da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni Nuaym atanmıştır..Hakan Sulu'nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi Türkler, Arapların istilasına karşı direnişlerini Çin’den yardım isteyerek sürdürürler.. Daha önce Araplarla işbirliği içinde olan Tugsad da, 718 yılında Çin imparatorundan yardım ister.. Çin, Türklere yardım göndermez.. Turgis Kaani Sulu, Bati Göktürk Boylarının başına geçerek, 720 yılında Sogd’daki Türklerin Araplara karşı isyanını desteklemek için bir birlik gönderir.. Sulu’nun, Kur-Sul adındaki komutanı, Seyhun nehrini geçerek, Sogd’a gelir ve oradaki diğer Türklerle birleşerek, Semerkant’a doğru yürür.. Arap Valisi, Said ibni Haris, Türkleri durduramaz ve Semerkant’a çekilir.. Ancak Türkler Semerkant’ı kuşatamazlar.. Bu arada Said ibni Haris yerine 721 yılında Horasan’a Said ibni Harasi atanır.. 722’de Hisam Halife olur, Said ibni Harasi’yi görevden alarak yerine Müslim ibni Said’i atar.. Müslim ilk olarak Afşin’i haraca bağlar.. Seyhun’u geçerek bütün ekinleri ve ağaçları yakarak ilerler.. Bunun üzerine Turgis Hakanı Sulu, Müslim’in üzerine yürür.. Sulu’nun üzerine geldiğini ögrenen Müslim geri çekilmeye başlar.. Seyhun nehri yakınlarında, bir başka Türk birliği tarafından durdurulur.. Bir yandan yukardan Sulu’nun birlikleri ilerlediği için acele eden Müslim, zayiat vermesine rağmen, Seyhun nehrini geçerek Semerkant’a çekilir.. Bu yenilgi üzerine, Müslim görevden alınır, yerine Esed ibni Abdullah atanır..Esed ilk olarak Hoten şehrini ele geçirerek yağmalar.. Ancak, Turgis Hakanının Müslim’i kovalamasından cesaret alan halk Araplara karşı ayaklanır.. 726 yılında Turgis Hakanı Sulu kararlı bir şekilde Esed’in üzerine yürür.. Huttal’da çarpışırlar.. Esed, Sulu karşısında ağır bir mağlubiyet alır.. Bunun üzerine 727’de Esed’de görevden alınarak yerine Esres ibni Abdullah atanır..Esres halk üzerinde baskı uygulayarak denetim kurabileceğini düşünürsede başarılı olamaz.. Bir kısım halk Müslüman olduklarını söyleyerek vergi vermek istemezler ve Turgis’lerden yardım isterler. Turgis Hakanı Sulu 728 yılında Buhara’yı zapteder.. Bu arada Esres’in yerine Cüneyt ibn Abdurrahman geçer..Araplar Semerkant’a çekilir..Hakan Sulu ve Kur-Sul idaresindeki Turgis kuvvetleri 729 yılında 58 gün süreyle Arapları Kemerce kalesinde kuşatma altında tutarlar.. Açlıktan ölme noktasına gelen Araplar Kemerce’den çıkarak teslim olurlar, yapılan anlaşma gereğince teslim olanlar Debusia’ya gönderilirler.. Daha sonra Hakan Sulu, Semerkant’ı kuşatır.. Semerkant’ın işgal komutanı Savra ibni Hurr, Cüneyd ibni Abdurrahman’dan yardım ister.. Cüneyd yardıma gelmeden Savra ve Hakan Sulu Semerkant yakınlarında savaşırlar.. Araplar savaşı kaybeder, Semerkant’ın Arap Karargah komutanı Savra bu savaşta ölür.. Halife Hisam, Kufe ve Basra’dan 20000 kişilik ek bir kuvveti Cüneyd ibni Abdurrahman’a gönderir.. Hakan Sulu 732’de Buhara’yı terk ederek çekilir.. 734’de Cüneyd ibni Abdurrahman ölür, yerine Asım ibni Abdullah geçer, bir yıl sonra onun da yerine Halid ibni Abdullah geçer..Hakan Sulu'nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihanetiHakan Sulu, 737 yılında Halid’in üzerine yürür.. Araplar zayiat vererek Ceyhun’un güneyine çekilir.. Türkler Ceyhun nehrini geçerek Arapları Belh’e kadar çekilmeye zorlar, ancak Cuzcan önderi, Arap’larla birleşerek Hakan Sulu’nun ülkesine çekilmesine sebep olur.. Göründüğü kadarı ile eğer Cuzcan önderi Araplarla işbirliği yapmamış olsaydı Hakan Sulu’nun ordusu muhtemelen Arapları Türk topraklarından temizleyecekti.. Hakan Sulu ülkesine döndükten sonra bir zamanlar Araplara karşı beraber savaştiğı Kur-Sul tarafından şahsi nedenlerden dolayı öldürülür.. Bu gelişmenin birazda Çin tarafından tezgahlandığı, ve tarihte Çin’in Türk Beyliklerini birbirine düşürme siyaseti olarak görülür.. Hakan Sulu’nun ölmesi Araplar arasında sevinçle karşılanır.. Öyleki Horasan Valisi Araplara Hakan’ın öldürülmesinden dolayı şükür orucu tutulmasını ister.. Haberi Halife Hisam’a ulaştırırsa da, Halife bu haberin doğruluğunu anlamak için güvendiği adamlarını yollayarak haberin doğruluğunu öğrenmelerini ister.. Hakan Sulu’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar.. Arapların Türk yurtlarından temizlenmeleri ile ilgili umutları bir anda söner.. Öncelikle Dikhanlar denen yerel egemenlikler Araplara büyük tavizler verirler.. Müslümanlığı kabul eden kişilere büyük ekonomik çıkarlar sağlanır.. Cizye olarak alınan vergilerin miktarları düşürülerek önceki zorlamalara göre çok daha yumuşak bir sömürü politikası uygulanır.. Buraya kadar ki tarihte Türklerin zorla Müslümanlaştırılmalarına hizmet etmiş olan en önemli 2 isim, Arap Komutanı Kuteybe ve Hakan Sulu’nun tam önemli bir darbe indirmek üzereyken kendini Araplara satarak onlarla işbirliği içine giren hain Cuzcan Beyi’dir.. Kur-Sul’da, Turgis Hakanı Sulu’yu şahsi çıkarları uğruna öldürerek ister istemez Arapların korkulu rüyasını ortadan kaldırmış, Müslümanlığın Türk topraklarında daha rahat bir şekilde yayılmasına neden olmuştur..Kur-Sul'un Ölümü ve Türk Ordularının DağılmasıEmevilerin son valisi, Nasır ibni Seyyar’ın valiliğe gelmesi ile birlikte Güney Türkistan’da Arap güçlerinde bir toparlanma başlar. Nasır, Arap hakimiyetinin yumuşak bir politika ile daha kolay bir şekilde yayılabileceği bilinci ile güçlü bir ordu kurarak Türk topraklarına yayılır. 739 yılında Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler.. Ancak, Seyhun nehrini geçmeye çalışırlarsada, Kur-Sul komutasındaki Türk ordusu tarafından durdurulurlar.. Sayı olarak Kur-Sul’un ordusundan daha kalabalık olmalarına rağmen, nehrin öte tarafına geçmeye cesaret edemezler.. Ancak bu arada Araplar için hiç beklemedikleri bir gelişme olur.. Araplara karşı saldırı düzenlemeyi planlayan ve bu nedenle nehrin etrafında keşif yapan Kur-Sul, Arap askerlerine yakalanır.. Nasır, Kur-Sul’u hemen öldürerek cesedini Türklerin görebileceği şekilde Seyhun nehrinin kenarına astırır.. Bu manzara çok geçmeden Türkler üzerinde beklenen etkiyi yapar ve Türk ordusu zaten sayıca üstün olan Araplar karşısında dağılır.. Taşkent ve Fergana da teslim olur.. Nasır,bundan sonra Arap hakimiyetini daha yumuşak politikalar uygulayarak sürdürür.. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir.. Halk içinden Müslüman olanlara bazı ekonomik ve sosyal çıkarlar sağlanarak, onların kendiliğinden Müslümanlığı seçmeleri teşvik edilir.. İslam’ın taraftar bulabilmesi için, gerek korkutarak, gerek teşvik ederek gereken her türlü tedbiri alınır.. Bu alınan tedbirler yavaşda olsa sonuç verir.. Türk topraklarındaki son Emevi Arap valisi Nasır ibni Seyyar Türklere İslam’ı kabul ettirtmeyi başarmıştır.. Bizi ilgilendiren tarih buraya kadardır.. Bundan bir süre sonra Arap topraklarında, Emevi Hanedanının egemenliği son bulur ve Abbasilerin devri kendini gösterir.. 749’da Abbasiler Emevi Hanedanını zorlamaya başlar.. Arap topraklarında başlayan iç savaş, Emevilerin dışarı yayılmaları için gerekli olan kuvvetin bölünmesine yol açar.. Abbasilerle birlikte, Müslümanlaştırılan halklar üzerinde daha uyumlu, onların örf ve ananelerine uyan bir İslam uygulanır.. Emevilerden sonra İslamiyetin evrensel bir din olduğu şeklinde uygulamalar yapılarak İslam'ın daha geniş kitlelere yayılmasına özen gösterilir.. Bu şekilde önceleri Arap dini olarak kurulan din, giderek daha bir evrensel görünüm kazanır. Bu arada Araplar arası çatışmalar da giderek şiddetlenir.. Araplar arası kavgada Mevaliler, yani azat edimiş köleler de belli bir önem kazanırlar.. Bu çatışmaların içinde olan Arap şefleri Mevali’yi kendi taraflarına çekmek isterler.. Ancak, bütün Müslümanları eşit gören İslam karşısında Mevali’nin durumu belirsizdir.. Mevali, eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkar.. Ali tarafı ve Peygamberin amcası Abbas’ın soyu, Emeviler tarafından kendilerinden hile ve zorbalıkla alınan iktidarlarının asıl sahipleri olarak görünmeleri, beraberinde bir takım siyasal sorunları da başlatır.. Bu arada, sınıfsal farklılıklar ve beraberinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak, ezilen sınıf tarafından İslamın kendisi değil, Emevi hanedanın iktidarı sorumlu tutulur.. Müslüman Araplar Türklere Neden SaldırmıştırGenelde, bu tarihi bilen İslami çevreler, Müslüman Arapların Türklere saldırmasını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak, onları İslam'a boyun eğdirmeye zorlamak şeklinde yorumlarlar.. Ancak tek neden bu değildir..Bu konu da ayrıca Zekeriya Kitapçı'nın Yeni İslam Tarihi ve Türkler adlı Kitabında anlatılmıştır.. Aşağıdaki pasaj, aynı kitaptan alınma bir bölümdür.Değişen Arap Toplumunun Yeni Hayat Anlayışıa-) Harbeden Askerlerin Servete Kavuşma İsteğiArapları, Orta Asyayı fethe zorlayan bir diğer faktörde harbeden askerlerin kısa zamanda büyük servet ve zenginliklere sahip olmaları idi. Değil daha sonraki devirler, ilk devirlerdeki fetih hareketlerinde bile sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli bir faktör olduğu ortaya çıkmaktadır. Genellikle Bedevi, çölde yaşayan, fakru zaruret içinde çok insafsız bir hayat mücadelesi içinde yoğrulan Araplar, daha İslamın ilk devirlerinde harbedeb askerlerin verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını görmüşlerdir. Mücahit gazilerin bundan sonraki yaşantıları ve hayat seviyeleri bir anda değişmiş ve harbe iştirak etmeyenlere nazaran çok daha iyi ve müreffeh bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bu kabil Arap bedevilerinin o zamanki durumu, bugün Anadolu'nun iç kısımlarından kalkarak aynı sosyo-ekonomik nedenlerle çalışmak için Almanya'ya giden Türk köylüsünü ve onun sosyal hayatındada meydana gelen başdöndürücü değişiklikleri hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için hata Hz. Ömer devrinde Medine'ye çok büyük kafileler halinde akın akın gelmeye başlamışlardır. Daha sonraları bunları Bedevi aileler takip etmiş ve dolayısıyla Arap yarımadasının dışına daha o devirlerden itibaren çok büyük bir Müslüman Arap göçü L. Caetani'nin ifadesiyle tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu.Tarihte belki ilk defa vaki olan bu Sami Arap göçü, Emeviler devrinde de bütün canlılığı ile devam etmiş, sadece İran'a değil, Türkistan'ın Buhara, Baykent, Semerkant gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüda Arap aileleri yerleştirilmiştir. Özellikle Buhara'ya yerleştirilen bu kabil muhacir Arap aileleri o kadar çoktu ki, Kuteybe b. Müslim be yerleşik Arap nüfusu ve kesafetine dayanarak bu büyük Türk şehrini nerede ise kolonize etmeye kalkışmış ve bunda önemli ölçüde de muvaffak da olmuştur. Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve aile efradıyla birlikte yapılan bu göçler, bir taraftan İran ve Türkistan'ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla iskan edilmesine, diğer taraftan da siyasi Arap hakimiyetinin bölgede daha kolay bir şekilde yerleşmesine ve hatta İslam dininin gelişme ve yayılmasına da yardım etmiştir.b-) Yaygın Geçim SıkıntısıMüslüman Arapları komşu ülkeleri ve bu arada Türkistanı fethetmeye zorlayan önemli sebeplerden bir diğeri de çok yaygın hale gelen geçim sıkıntısıdır..Nitekim, el-Mesudi'nin en güzel kitap olarak tavsif ettiği ve fetih hareketlerini çok daha objectif kriterler içinde ele alan ilk tarihçilerimizden Belazuri'nin Fütuhu'l Büldan adındaki kıymetli eserinde, Arapların geçim sıkıntısı yokluk ve mahrumiyetler içinde sürdürdükleri hayat mücadelesi nedeniyle komşu ülkeleri fethetmeye zorlandıkları ve bu ülkelerde çok büyük sayıda yerleştikleri hakkında sarih ifadeler vardır. ( Sayfa 299..)Taberi AnlatımlarıAşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır.Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar.Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler. Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Nekadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)Kuteybe dedi: - Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün )Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler.hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccaca gönderdiler.(Syf-347)Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351)Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip Semerkant’ın fethini de ilan etti. Haccac da bu haberi işitip sevindi. Kuteybe tekrar Merv’e döndü. Kardeşi Abdullah’ı Semerkant’a emir yaptı. Askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lüzumu kadar harp aleti verip, Abdullah’a dedi: Kafirlerden hiç kimseyi Semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o balçığın üzerine mühür vur.(Syf-353)Kuteybe’nin Havarizem Şehrine Gitmesi HaberiHavarizem melikinin adı Çaygan idi. Ondan küçük Havarizad adlı bir kardeşi vardı. Çaygan’ın üzerine galebe etmiş idi ve onun bütün işini tutmuş idi. İşitse ki Çaygan’ın eline güzel bir cariye girmiş, yahut bir nefis bir kumaş almış derhal adam gönderip aldırırdı.Yine işitse ki bir kişinin güzel kızı var yahut güzel bir avreti var derhal mecal vermez,çekip alırdı.Hiç kimse men edemezdi. Ve Çaygan’a ondan şikayet etseler ben ona bir şey diyemem,derdi. Çaygan da onun elinden bunalmış idi.Bu işi bu şekilde uzatınca Çaygan’ın tahammül etmeye takatı kalmadı.El altından Kuteybe’ye adam gönderdi. Havarizem şehirlerinden üç şehrin kilitlerini bile gönderdi.Ve Kuteybe’ye dedi: Havarizem’e gelip kardeşimi öldürürsen her ne dilersen vereyim,dedi.Lakin bu haberi hiç kimseye bildirmedi.Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca gaza vaktı idi.Kuteybe kavmine Segat gazasına varırız diye bildirdi.Çaygan’ın adamını geri gönderdi.Havarizad’e haber verdiler ki Kuteybe Segad’a gazaya gider. O da gayet sevindi. Ve kavmine bildirdi ki bu yıl cenkten eminsiniz,zira Kuteybe segad’a gidermiş.Ve bizde iş’e meşkul olalım dedi.Bilmedi ki Kuteybe kendi üzerine gelir. Bu esnada Kuteybe ansızın bin atlı ile Medinetül Fil ki Havarizemin ulu ve muazzam şehridir.Zira Havarizem ülkesi üç şehirdir.Ondan ulusu yoktur.Kuteybe çıkıp geldi.Havarizem halkı Kuteybe’yi görüp korktular. Kuteybe doğru Çaygan’ın yanına geldi.Ve Havarizad’a haber verdiler ki ne gafil durursun işte Kuteybe erişip alemi fesada verdi.Havarizad anladı ki bu iş Çaygan’ın başı altındadır.Diledi ki Çaygan’ı öldüre.Lakin fırsat ve mecal bulamadı.İmdi hazır bulunan sipahi ile sürüp Medinetil Fil’e geldi.Çaygan o üç şehri Kuteybe’ye verip kendisi de Kuteybe’nin yanına geldi.Ve Havarizad şaşkına döndü. Nihayet Kuteybe’ye adam önderip aman diledi.Kuteybe dedi: Amanı kardeşinden dile eğer o aman verirse benden emin ol.Havarizad dedi: -İmdi bildim ki benim ölmem lazım. Zira benim kardeşime boyun eğmem ölmek demektir.Belki ölmek muti olmaktan iyidir,dedi. Bunun üzerine cenge koyuldu. Bir saat cenk edip sonunda tutuldu.Kuteybe’ye getirdiler. Kuteybe dedi:Kendini nasıl görürsün. Havarizad dedi: -Ey emir,beni melamet etme ki ben kılıca eli onun için vurdum ki seninle benim aramda bir hüküm zahir ola.İmdi fırsat senin oldu,bana ne öğünmek gerek,ne dilersen et. Bunun üzerine Kuteybe buyurdu.Dışarı çıkıp boynunu vurdular.Çaygan dedi: -Ey emir,henüz gönlüm şifa bulmadı.Kuteybe dedi: -Daha ne dilersin? Çaygan Dedi: -Dilerim ki onunla bile olan kimselerin hepsini öldüresin. Kuteybe dedi: -İmdi sen benim yanıma topla, ben öldüreyim. Çaygan da hepsini tutup getirdi.Kuteybe cümlesini öldürüp mallarını aldı. Çaygan şöyle şart etmiş idi ki:Bin baş esir ve nice bin kumaş vere. İmdi Kuteybe Medinetül File girip o malı Çaygan’dan aldı.Çaygan Kuteybe’den yardım diledi.Zira Camhüd meliki daima gelip Çaygan ile cenk ederdi.Ve Çaygan’ı gayet incitirdi.Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi.Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü.Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş esir aldılar. Kuteybe buyurdu. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)-Şaş askeri bize gece baskın etmek dilerrmiş, imdi varın onların yolunda filan yerde pusuda durun.Ve onlar çıktığı vakit üzerlerine sürünüz.Ola ki bir fetih edesiniz,dedi.Muslih b.Müslim’I bunlara kumandan tayin etti.Muslih de gelip o 700 adamı üç bölük etti.Bir bölüğünü yolun sağ yanına,bir bölüğünü sol yanına koydu ve kendisi bir bölükle yolun üzerine durdu.Gece yarısı geçince Şaş askeri çıkıp geldiler.Muslih’i yol üzerinde görünce cenge meşgul oldular.Ve o iki bölük gaziler de iki taraftan hamle edip aç kurdun koyuna girdiği gibi kafirleri tarumar ettiler.Gazilerde Şübe adlı bir bahadır yiğit vardı.Kendisini Şaş güruhuna ve kalabalığına vurdu.Onların ortalarında bir melikzadeleri vardı.Yetişip Şübe onu kulağı tözünden kılıç ile çaldı.Öyle bir çaldıkı başı top gibi havaya uçtu.Şaş askeri bu heybeti gördüklerinde hepsi bozguna uğradılar.Müslümanlar ardına düşüp onları hesapsız kırdılar.Onlardan kurtulan pek az oldu.Ve onların ekserisi Melikzadeler idi.Ziynetli ve silahlı kimselerdi.Onların başlarını ve silahlarını ve elbiselerini hepsini aldılar geri dönüp Sürür ile Kuteybe’nin yanına geldiler. Ertesi gün Kuteybe hükmetti ki cenge atılalar.Gavrek Kuteybe’ye adam gönderip dedi: -Bu ettiğin harbi öyle zannetme ki arapların kuvveti ile edersin belki acemden benim kardeşlerimdir ki sana yardım edip cenk ederler.Yoksa harbe arapları gönder.Gör ki biz de neler ederiz,dedi.Kuteybe bu sözü işitip gadaba geldi ve münadilere çağırttı.Müslüman mübarizleri toplanıp kafirlerin üzerine yürüyüş ettiler ve buyurdu ki mancınık kurdular ve bir burcu döğe döğe yıktılar.Ve Müslümanlar o yıkılan yerden hücum ettikte kafirlerden bir bahadır er gelip o gedikte durdu her kim ileri gelse mecal vermez öldürürdü.Müslümanlarda silahşörler çok idi.Kuteybe onları çağırtıp dedi ki:Sizden kim ki o şahsı ok ile vurursa ben ona on bin dirhem veririm.O silahşörlerden biri ileri yürüyüp ok ile o şahsı atıp gözünden vurdu ve ensesinden çıktı.derhal düştü.O kişi Kuteybe’nin yanına gelip on bin dirhemi aldı.(Syf-351-352)
No Pasaran !