BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi
ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2011 Pazar

Mahir Çayan Nöbette!

1 Nisan 1966'da bir gerici Atatürk heykelinin önünde namaz kılıyor sonra yanındaki baltayla heykele saldırıyor. Buna tepki gösteren üniversite gençliği İzmir, İstanbul ve Ankara'da Atatürk heykelinin önünde "Atatürk'e bağlılık nöbeti" tutmaya başlıyor. Mahir Çayan'ın başkanlığındaki SBF Fikir Kulubü de bu nöbetlere katılıyor, İlk nöbette şu bildiri okunuyor: "(...) Biz, bu çirkin saldırılara araç olan uyutulmuş zavallı kişilere değil, bu anlayışın bilinçli, çıkarcı sözcülerine sesleniyoruz. Kuvvetini Atatürk devrimlerinden alan bir gençlik örgütü olarak biz, SBF Fikir Kulubü, tüm bu yurtsevmez hareketin karşısında sonuna dek direneceğiz ve Ata'nın büstüne kadar uzanmaya cüret eden ellerinizi kıracağız."

6 Mayıs 2010 Perşembe

NERMİN HOCA

Kahramanlarımızın ilki, Paris-İstanbul arasında trenle mekik dokuyan genç bir Türk işadamı. Macaristan'da genç bir bayanla tanışır. Evlenme teklif eder ve evlenirler. İzmirli işadamı, olayı ailesine açamaz. Macaristan'da bir kızı olur. Kızına Nermin adini verir. Nermin büyümekte, Mustafa Kemal'in yaptıklarını, gazetelerden heyecanla izlemektedir. Baba İzmir’de ölür. Aile, geçim sıkıntısına düşer. 14 yasındaki Nermin, Macaristan'da paralı olan öğrenimini sürdüremez olur. Mustafa Kemal'in ülkesinde eğitim parasızdır. Nermin, baba yurduna gitmeye karar verir. Annesinin haberi olmadan Türk Büyükelçiliği’ne başvurur. Ona bir pasaportla birlikte, eline durumunu açıklayan bir de Türkçe mektup verirler. Bası sıkıştığında, derdini anlatamadığında o mektubu gösterecektir. Olayı öğrenen annesi de ona destek verir. Üçüncü mevki bir tren kompartımanının tahta sıraları üzerinde, günlerce sürecek bir yolculuk baslar. Tren, Türkiye topraklarına girer. Gümrük memurları, elinde Türk pasaportu olan ama Türkçe bilmeyen bu çocuğun durumunu çok ilginç bulur, giriş izni de hemen verilir. Öykü uzun... Küçük Nermin, İstanbul’da bir yandan Almanca dersleri verirken öte yandan Türkçe öğrenir. Mustafa Kemal'in parasız kıldığı eğitim olanaklarından yararlanır. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir. Gazetecilik yapar. Türkçenin arkasından İngilizce ve Fransızca da öğrenmiştir. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne asistan olur. Çağdaş siyaset biliminin Türkiye'ye girmesine öncülük edenler arasında yer alır. Gün olur, Türkçesinin bozuk olduğunu öne sürerek öğretim üyeliğinden atılmasını isteyenler çıkar. Tükenmez bir enerji ve heyecanla, gençlere bir şeyler verme isteğini yitirmez. Uluslararası toplantılarda Türkiye'yi, Türk kadınını, Mustafa Kemal'i savunur, savunur, savunur... Bir oğlu olmuş, adını da Mustafa Kemal koymuştur... Prof. Nermin Abadan-Unat, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki son dersini bundan dört yıl önce verirken aralarında benim de bulunduğum bir grup eski öğrencisi de sınıftaydı. Kimisi profesör, kimisi doçent, kimisi çiçeği burnunda araştırma görevlisi. Deniz Baykal da sonradan yetişmişti. Son dersin sonunda, nefes bile almaya korkarak dinlediğimiz yukarıdaki yasam öyküsünü anlattı bize... Ve sözlerini söyle noktaladı: - Ben yurdumu kendi irademle seçtim. Mustafa Kemal olmasaydı, belki ben de olmazdım. Niçin Kemalist olduğumu, öyle sanıyorum ki artik anlamışsınızdır... Çok etkilendiğim bu öyküyü yazdığımda, sonunu söyle bağlamıştım: 'Bu sözleri, parası olanlara Bilkent'i, olmayanlara Süleymancı yurtlarını gösterenlere adıyoruz...' Bakıyorum da aradan gecen zamanda, ne Nermin Hoca’nın öyküsü güncelliğini yitirmiş, ne de benim altına düştüğüm not... Tıpkı giderek daha güncel, daha gerçek, daha anlamlı olan Mustafa Kemal'in kendisi gibi! ..”
Bazen küçük bir hayat hikâyesi, binlerce kitaptan çok daha fazla şey anlatır.
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 1990

6 MAYIS 1972

YUSUF ASLAN
Sevgili Babacığım,Bu mektubu aldığın zaman ben ebediyen bu dünyadan göç etmiş olacağım. Ne kadar sarsılacağını tahmin ediyorum. Bir buçuk seneden beri, benim yüzümden nasıl üzüntü içinde olduğunuz malum. Bu son olayı da metanetle karşılamanızı sadece dileyebiliyorum. Babacığım, bu olayda da annemin ve Yücel’in, senin tesellilerine ve desteklerine ihtiyaçları çok. Bunun için ne kadar metin olursan hem senin sağlığın için hem de onlar için o kadar iyi olur. Elbette ki yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir oğlun bir günde öldürülmesi, kolay göğüslenecek bir olay değildir. Fakat siz benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi biliyorsunuz. Ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum. Sizlerin de bu bakımdan rahat ve huzur içinde olduğunuzu ve olacağınızı biliyorum. Babacığım annemi ve Yücel’in, senin desteklerine muhtaç olduklarını söylemiştim. Onları rahat ettirmek için bütün gücünü kullanacağından zaten eminim. Babacığım, burada şunu ilave edeyim ki Yücel’in hastalığından kendimi sorumlu hissediyorum. Yücel için her şeyinizi ortaya koyacağınız konusunda da kuşkum yok. Ablamlar için söyleyeceğim fazla üzülmesinler, olayın sarsıntıları geçtikten sonra normal hayatlarını devam ettirsinler. Mehtap’a ne diyeyim. Benim için her zaman bol bol öpün. Babacığım, cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. Her birisi oğlun sayılır. Dışarıda bizler için uğraşan dostlarım ve dostlarını hiçbir zaman unutmayacağını biliyorum.Mektubum burada biterken sizi, annemi, Yücel’i, ablamı, Aziz abiyi, hasretle kucaklarım babacığım. Sağlıcakla kalın“Bizler asılarak bir defa şerefimizle öleceğiz.Fakat,sizler bizleri asanlar şerefsizliklerinizle her gün öleceksiniz.Kahrolsun ABD emperyalizmi.Kahrolsun faşizm.Yaşasın tam bağımsız Türkiye”
HÜSEYİN İNAN
Babama, Anneme, Kardeşlerime ve Akrabalarıma, Söyleyecek fazla söz bulamıyorum. Bir insanin sonunda karşılaşacağı tabii sonuç bildiğiniz sebeplerden dolayı erken karşıma çıktı. Üzüntü ve acılarınızı tahmin ediyorum. İlerde durumu çok daha iyi anlayacağınız inancındayım. Metin olunuz. Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız. Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler !… Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil… Candan selamlar.
DENİZ GEZMİŞ
Baba; Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum.Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar ölürler, önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunda da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara’da 1969′ ölen arkadaşım Taylan Özgür’ ün yanına gömülmek istiyorum. Oğlun Deniz Gezmiş

Devrimin o tarafı, bu tarafı yoktur, her taraftan gelir

Deniz Gezmiş, yakalanıp Ankara’ya getirildikten sonra İçişleri Bakanı Haldun Menteşoğlu ile basının önüne çıkarıldı. Basın mensupları önünde yaşanan dialog şöyledir:
- İşte bu pejmürde kılıklı adam, THKO’nun kumandanı imiş, iyi bakın kılığına, kıyafetine, suratına…
- Ben THKO kumandanı değil, neferiyim.
- Sen kahraman mısın?
Deniz Gezmiş- Siz de kahraman oldurunuz için istifa ettiniz değil mi? Siz Demirel’in neferisiniz, ben THKO’nun…(12 Mart muhtırasından sonra Demirel hükümetinin istifasına gönderme yapıyor)
Bakan Menteşoğlu- Nereye gidiyordunuz?”
Deniz Gezmiş- Devrime…
Bakan Menteşoğlu- (Eliyle duvardaki haritada Sivas’ı işaret ederek) Devrim o tarafta mı?
Deniz Gezmiş
- Devrimin o tarafı, bu tarafı yoktur, her taraftan gelir

20 Ocak 2010 Çarşamba

DÜMBÜLLÜ

Çengelköy’de bir açık hava sinemasında düzenlenen oyunu beğenmeyen seyirci sahneye salatalık fırlatmış…
O sırada oyununu sergilemekte olan Geleneksel Türk Tiyatrosunun son temsilcisi İsmail Dümbüllü yere eğilip hıyarı almış ve
“Biri kartvizitini düşürdü,oyundan sonra gelip kulisten alsın” demiş…
Seyirciler arasında kopan alkış ve saygısız adamın yuhalanma seslerinden sonra kulise gelen İsmail Dümbüllü öğrencisine
“Seyirci gaddardır. Hani beni alkışladılar ya, eğer cevabını vermeseydim adamı alkışlayıp beni yuhalarlardı” demiş…

29 Ekim 2009 Perşembe

O KIZ

Ata’yla ağlatan buluşma Okul kitaplarındaki o çocuk şimdi 87 yaşında
OKUL kitaplarında, bir sınıfta Atatürk ile fotoğrafı yer alan ve halen Adana’da yaşayan 87 yaşındaki Remziye Tatlı, 15 yaşındayken eğitim gördüğü Adana Kız Enstitüsü’ndeki tarih dersine giren Mustafa Kemal Atatürk’ü öğrencilerin ağlayarak ayakta karşıladığını, Ulu Önder’in de kendilerine “Oturun, geleceğin kültürlü anneleri” diye hitap ettiğini söyledi.O günü yıllar sonra 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları kapsamında o dönemdeki enstitünün binası olan Sabancı Anadolu Tekstil Teknik ve Anadolu Tekstil Meslek Lisesi’nde anlatan Remziye Tatlı, aynı heyecanı bugün de eksiksiz yaşadığını söyledi. Enstitüyü bitirdikten sonra kısa bir süre terzilik yapan, evlendikten sonra da çalışmayı bırakan bir çocuk annesi Tatlı, ulu önderin girdiği dersi hayatı boyunca hiç unutmadığını anlattı. Atatürk’ün sıraları arasında dolaşırken kolunun koluna temas ettiğini, o an heyecandan kalbinin duracağını sandığını bildiren Tatlı, Atatürk’ün sınıfı gezerken çekilen, kendisinin de yer aldığı fotoğrafı yıllarca okullarda okutulan çeşitli kitaplarda görüp, onur duyduğunu söyledi. Konuşmasında duygusal anlar yaşayan Tatlı, Atatürk’ün derslerine girdiği o günü şöyle anlattı:
‘KALBİM DURACAKTI’ “19 Kasım 1937’de Adana’ya Ata’nın geleceğini biliyorduk. Okuldan bu konuda duyuru yapılmıştı. İlk anonsta Atatürk’ün gara geldiğini ve caddeden geçeceğini söylediler. Biz pencerelere koştuk. İkinci anonsta okula geleceğini, bir sonraki anonsta ise tarih dersine gireceği söylendi. Bizim sınıfın dersi de tarihti. Bu anonsu duyunca heyecandan birçok arkadaşım ağladı. Ben de çok heyecanlandım. O heyecan karşında dondum, ağlayamadım. Ulu önder Atatürk derse girdiğimde hepimiz ayağa kalktık. Yüce insan bize ‘Oturun geleceğin kültürlü anneleri’ diye hitap etti. Nur gibi bir adamdı, insan bakmaya doyamıyordu, hiç kusursuz bir erkek. Bize 4 soru sordu, hepsini bildik. Bu arada bize Tarsus ile ilgili bilgi de aktardı. Tarsus’tan bahsetti. Bu bölgede daha önce yaşamış Terkeş Kavimi’nden bahsetti. Tarsus’un eski adının da Terkes olduğuna dair bilgiler verdi. Gözleri mavi, saçları sarı ve çok şıktı. Ayrıca sıraların arasında gezerken kolu benim koluma değdi. O an kalbimin duracağını sandım.” Sınıfa Atatürk ile birlikte dönemin bakan ve milletvekillerinin de katıldığını anlatan Tatlı, dersin sonuna doğru Ulu Önder’in sınıfın öğretmenini çağırdığını söyledi. Ata’nın öğretmenle de kısa bir sohbet ettiğini anlatan Tatlı, daha sonra öğrencilerin sevgi seli içinde okuldan ayrıldığını Tarsus’a, Mersin’e ve oradan da Ankara’ya gittiğini söyledi.Ziyaretten bir yıl sonra da Atatürk’ün yaşamını yitirdiğini belirten Tatlı, “Okulumuzu ziyaret ettiği dönemde hasta olduğu söylentileri dolaşıyordu. Ben de hissettim hasta olduğunu. Ziyaretten bir yıl sonra yine okulda yöneticiler tarafından yapılan bir anonsla Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün öldüğü söylendi. Tüm öğrenciler ağlayarak, ağıt yakarak okul bahçesine toplandı. Dizlerimize vurarak, ağladık. Atatürk Parkı’na en yakın okul olduğu için ilk bizim okul parka gitti. Ondan sonra o parka Adana doldu. Çok kalabalıktı. Tüm Türkiye’de durum böyleydi. Çok üzüldük. O yüce insan 10 yıl daha yaşasa her şey farklı olacaktı. Şimdi bazen onunla ilgili ileri geri konuşmalar duyuyorum. Çok üzüyor beni bu konuşmalar. Bu kadar sevilen ve bu denli yararlı işler yapmış bir kişinin aleyhinde konuşulmaması gerekir” diye konuştu. Tatlı, konuşmasının sonunda dakikalarca alkışlandı ve dinleyenler duygusal anlar yaşadı.Fotoğrafa tesadüfen ulaştı KENDİNİ ‘Cumhuriyetin kızı’, ‘Cumhuriyetin ablası’ olarak nitelendiren, ulu öndere yapılan saygısızlıklara, kendini ülkeye adamış Atatürk’e karşı söz edenlere tahammül edemediğini bildiren Remziye Tatlı, ulu önderle birlikte aynı karede olduğu fotoğrafa tesadüfen 15 yıl önce ulaşmış. Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi’nin polis merkezinin odasında fotoğrafa rastladığını bildiren Tatlı, “Hastanede arkadaşımın kızı fotoğrafı görmüş. Bana, ‘Polislerin odasında asılı takvimde bulunan fotoğrafta Atatürk’ün yanındaki kız senin çocukluk fotoğraflarına çok benziyor’ dedi. Merak ettim. Ben de hastaneye gittim. Takvimdeki fotoğrafa baktım ki benim” diye anlattı. O zamana kadar yayınlandığı kitaplarda kimsenin dikkatini çekmediğini belirten Tatlı, Adana’da Cumhuriyet kutlamalarında valilik tarafından özel olarak kabul görüyor. Seyhan Belediyesi’nin geçen yıl açtığı ‘Atatürk Seyhan’da’ konulu fotoğraf sergisinde de Atatürk ile birlikte olduğu fotoğrafı yer aldı.Remziye Tatlı’nın daha önce çeşitli tarih ve diğer ders kitaplarında yer alan fotoğrafı, halen ilköğretim okullarında 5'inci sınıflar için okutulan, Ayşe Baş’ın yazdığı Türkçe Ders Kitabı’nın Atatürk Ünitesi bölümünde yer alıyor.

23 Ekim 2009 Cuma

ATA'DAN

Atatürk'ten muhteşem bir ders !!!
Konu azınlıklar. İnönü bir yasa çıkarmaya hazırlanıyor. Atatürk'ün huzuruna çıkıyor. Bu muhteşem anekdotu okuyun deriz! Başbakan İnönü saat 18.00 sularında Florya Köşkü'nde Atatürk'ü ziyaret etmiş: ATATÜRK - Hayırdır İsmet... Habersiz geldin. İsmet İnönü- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz... . Ne diyorsunuz? ATATÜRK- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.. İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış: ATATÜRK- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... Derhal. İsmet İnönü sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve görevlilere sormuş:Ne oldu böyle? Görevli-Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük. Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş:Paşam, bahçenin durumu nedir? ATATÜRK- Azınlıkları söküp attım İsmet. İnönü"anladım" dercesine başını öne eğmiş: ATATÜRK: - İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünü boş yere söylemedim.... Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın.

17 Temmuz 2009 Cuma

BİR DE ÇÖRÇİL ANISI

YİNE BİR TOPLANTI
VE ÇÖRÇİL ZİL ZURNA SARHOŞ
BAYANIN BİRİ KALKIYOR HİDDETLE
"UTANMIYORMUSUNUZ BU HALDE
BURAYA GELMEYE"
DİYOR
VE DEVAM EDİYOR
"SİZİN EŞİNİZ OLSAM
YEMEĞİNİZE ZEHİR KOYAR
VE SİZİ ZEHİRLERDİM"
DİYOR
ÇÖRÇİL İSE ŞU CEVABI VERİYOR
"BEN DE SİZİN KOCANIZ OLSAM
YAPTIĞINIZ O YEMEĞİ YERDİM"

CAN BABADAN BİR ANI

BİR GÜN BİR TOPLANTI
CAN BABA KONUŞMACI
HANIMEFENDİNİN BİRİ SÖZ ALIYOR
VE DİYORKİ:
"NAZIM HİKMET KARTPOSTAL ŞAİRİDİR"
CAN BABA TABİKİ PEK SAKİN OLAMIYOR
AYAĞA KALKIYOR
CEVABI ŞÖYLE
"HANIM HANIM
KART SENSİN,
POSTAL DA SANA GİRSİN"

6 Temmuz 2009 Pazartesi

ATATÜRK VE SAVARONA

Atatürk ve Savarona anıları
Atatürk, doktorlarının tavsiyesi üzerine alınan Savarona yatına 1 Haziran 1938'de geçti. Ulu Önder'in hastalığının ilerlemesi üzerine doktorları, deniz havası ve deniz gezileri ile hava değişiminin iyi gelebileceği düşüncesiyle böyle bir öneride bulunmuşlardı. Atatürk'e bir yat arayan yetkililer de o dönemde Amerikalı petrol krallarından birinin kızı olan M. Cadwalder'in vergi sorunları yüzünden satışa çıkardığı Savarona'yı almak için girişimde bulundu. Hamburg'da Bolhm Und Voss tezgahlarında yaptırılan Savarona, 28 Şubat 1931'de denize indirildiğinde dünyanın en büyük yatıydı ve 10 milyon 400 bin ABD Dolara mal olmuştu.Adı bir kuğudan alındıAdı, Atlantik'te yaşayan kuğudan esinlenilerek verilen Savarona, 1 milyon 250 bin dolara Cumhurbaşkanlığı yatı olarak satın alındı. İngiltere'nin Southampton Limanı'nda 24 Mart 1938'de törenle Türk bayrağı çekilen Savarona, Hamburg'ta bakımdan geçirildi. Buradan 22 Mayısta yola çıkan Savarona, 1 Haziran'da İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı önüne demir attı. Atatürk, incelemede bulunduğu yatı çok beğendi ve ''Ne olurdu bu güzel gemi elimize birkaç sene önce gelmiş olsaydı...'' demekten kendisini alamadı.Ulu Önder, 25 Temmuz 1938'e kadar 54 gün kaldığı Savarona'da, ilk toplantısını 2 Haziranda yaptı. Başbakan Celal Bayar, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'ı kabul eden Atatürk, İstanbul imar projesini de ele aldı.Atatürk, aynı gün Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kol başkanları ile de görüştü. Bakanlar kurulunu topluyorAtatürk, Savarona'da iken Başbakan Celal Bayar'ı dört kez kabul etti ve bu kabullerde bazı bakanlar da bulundu. Savarona'da iki kez Bakanlar Kurulunu toplayan Atatürk, bunlardan 20 Haziran 1938 tarihinde yapılan ilkinde, Hatay sorununu ele aldı. 4,5 saat süren ve Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak'ın da katıldığı bu toplantıda, Fransa'nın uzlaşmaz tutumunu sürdürmesi durumunda izlenecek yöntem görüşüldü. Mustafa Kemal Atatürk, Türk askerinin 5 Temmuz 1938'de Hatay'a girmesi sevincini de Savarona yatında yaşadı. Yatta ikinci Bakanlar Kurulu toplantısı ise 9 Temmuz günü yapıldı. Savarona yatıyla Boğaz'da kısa geziler dışında Erdek ve Karadeniz Ereğlisi'ne geziler düzenleyen Atatürk, Savarona yatında Romanya Kralı II. Carol'u da 19 Haziran 1938'de ağırladı. Atatürk, Savarona yatında Prof. Dr. Fiessinger'e iki kez muayene oldu. Dr. Fiessinger, çağrı üzerine Paris'ten ikinci kez gelişinde 8 Haziranda yaptığı muayenede, Türk doktorlarının ''Siroz'' teşhisine katıldı. 10 Temmuzda zatürre başlangıcı teşhisi konulması ve durumunun ağırlaşması üzerine Paris'ten yeniden gelen Fiessinger, 16 Temmuzda Atatürk'ü bir kez daha muayene etti. Ulu Önder, 24-25 Temmuz gecesi saat 01.00'de, Savarona yatından Acar motoruyla Dolmabahçe Sarayı'na geçti.

3 Haziran 2009 Çarşamba

ANI

Iki satirlik bir telgrafin yarattigi bilim adami Ord.Prof.Dr. Sadi Irmak'in anisi
"Istanbul Universitesi'nde ogrenci oldugum siralar, okul duvarinda bir ilan gordum: "Avrupa'ya talebe yollanacaktir. " Allah Allah, dedim! Ulke yikik dokuk, her yer virane, Lozan yeni imzalanmis, bu durumda Avrupa'ya talebe... Luks gibi gelen bir sey... Ama bir sansimi denemek istedim. 150 kisi icinden 11 kisi secilmisiz. Benim ismimin yanina Ataturk, "Berlin Universitesi'ne gitsin." diye yazmis. Vakit geldi, Sirkeci Gari 'ndayim;ama kafam cok karisik.Gitsem mi, kalsam mi? Beni orada unuturlar mi? Para yollarlar mi?Tam gitmemeye karar verdigim, geri dondugum sirada bir posta muvezzi ismimi cagirdi."Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafin var." "Benim" dedim.Telgrafi actim, aynen sunlar yaziyordu:"Sizleri bir kivilcim olarak yolluyorum, alevler olarak geri donmelisiniz."ImzaMustafa Kemal Okuyunca dusunduklerimden olaganustu utandim. "Simdi gel de gitme, git de calisma, don de bu ulke icin canini verme" dedim." "Dusunun 1923'te o kadar isinin arasinda 11 ogrencinin nerde, ne zaman, ne hissettigini sezebilen, ona gore telgraf ceken bir liderin onderliginde bu ulke icin can verilmez mi?" Cok basarili oldum. Ulkeme alev olarak dondum. Once Istanbul Universitesi Genel ve Beseri Fizyoloji Enstitusu'nu kurdum. Kursu baskani oldum. Daha sonra ulkemin basbakanligini yaptim.Ben kim miyim?Ben sadece iki satirlik bir telgrafin yarattigi bilim adami Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak'im."

27 Mayıs 2009 Çarşamba

ANI

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındaydılar.Asker teğmenine koştu hemen:- Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi?'Delirdin mi?' der gibi baktı teğmen...? Gitmeye değmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!Ama asker o kadar ısrar etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı.- Peki, dene bakalım!Asker yoğun ateş altında fırladı siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gitti, yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi taşıdı. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.Teğmen koşup yaralıya bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü:·- Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim? Bu zaten ölmüş...- Değdi Komutanım, değdi! dedi asker.- Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun?- Gene de değdi komutanım, çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu...Ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için...Ve, hıçkırarak, arkadaşının son sözlerini tekrarladı:'Geleceğini biliyordum!'GELECEĞİNİ BİLİYORDUM!Kalbimizde 'arkadaşlık' denilen bir mucize var. Nasıl olduğunu, nasıl başladığını bilemezsiniz. Ama bunun özel bir armağan olduğunu, Allah'ın bir lütfu olduğunu bilirsiniz.. Gerçekten de arkadaşlar nadide mücevherlerdir. Yüzünüzü güldürüp, başarmanız için cesaret verirler.Sizi dinlerler ve kalplerini açmaya hazırdırlar.Bugün arkadaşlarınıza, onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin. Bu yazıyı arkadaş olarak gördüğünüz herkese gönderin. Size gönderen dahil

STALİN İN TAVUĞU

STALİN TAVUĞU
Stalin en sadist cinayetlerini planladığı çalışma odasına yakın dostlarını toplamış sohbet ediyordu. Votka şişelerinin biri gidip, diğeri geliyordu. Kafalar iyice dumanlanmıştı. Stalin kan çanağına dönmüş gözlerini etrafında dalkavukluk yarışına girmiş adamlarına çevirerek sordu: - Saçını ihtilalde, halk içinde, devlet yönetiminde, bürokraside ağartmış dostlarım... Söyleyin bakalım halkın yönetime baş eğmesi, kayıtsız şartsız itaat etmesi için yöneticiler ne yapmalı, nasıl davranmalıdır ? Her dumanlı kafadan bir ses çıktı. Kimisi adaletten, haktan söz etti... Kimisi demokrasiden... Kimisi sürgünden, sehpadan, hapisten... Kitlesel cinayetlerin deha çapındaki katili Stalin, beğenmedi adamlarının izahatlarını... Bir kadeh daha votka çekerek şöyle dedi: - Yönetimi eline geçiren hükümdar en yücedir! Halkın karşınızda başeğip durması için ne yapmanız gerektiğini durun da şu beyinsiz kafalarınıza çivi gibi çakayım... Hemen hizmetçileri çağırıp emretti. - Çabuk bana bir tavuk getirin... Aceleyle bir tavuk kapıp getirdi adamları... Stalin, kafaları iyice dumanlanmış adamlarının gözleri önünde başladı canlı canlı tüylerini yolmaya tavuğun. Bütün tüyleri yolunup cascavlak kalan tavuğu odanın ortasına salıverdi, lider... - Şimdi izleyin bakalım nereye gidecek bu şaşkın tavuk... Zavallı tavuk bu azaptan kaçıp kurtulayım diye aralık kapıdan dışarı canını atayım diyor, soğuktan tirtir titriyor... Masaların altına giriyor, köşeli masa ayakları canını yakıyor... Duvar diplerine koşuyor teleksiz, tüysüz kanatları yara bere içinde kalıyor... Şömineye yaklaşıyor tüysüz derisi kavruluyor... Çaresiz, tüylerini yolan Stalin'in bacakları arasına saklanıp, sığınıyor... O zaman Stalin, cebinden bir avuç yem çıkarıp önüne tane tane atıveriyor yolunmuş tavuğun... Yemlenen tavuk, Stalin nereye yönelse peşinden koşuveriyor.. Ağızları bir karış açık kalan dostlarına bakıp, pos bıyıklarının altından gülerek şöyle diyor Stalin: - Gördünüz mü, Halk dediğiniz topluluk bu tavuk gibidir. Tüylerini yolup al ve serbest bırak... O zaman yönetmek kolay olur... Stalin'in sofra dostları hayretler içinde kalıp: - Vay anasını birader, adamdaki akıla bak, diye başlarını salladılar... Bu gerçekten olmuş mu, yoksa uydurulmuş bir öykü mü bilmem. Ancak 'Stalin'in Tavuğu' diye bir tabir var... Bu tabire uyan nice halk, nice yönetici görmedik mi biz de şu kısacık hayatımızda... Hele de, tüylerimiz yolundukça AKPnin bacakları arasına girip, ara sıra önümüze serpiştirdikleri yemlerin peşinden koşanlarin arttigini gördükceee AKP nin oylarının neden arttığınıda anladınız umuyorum. AZİZ NESİN de ne kadar haklı olduğunu böylelikle ispat etmiş oluyor
No Pasaran !