BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi
TAVSİYE FİLM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TAVSİYE FİLM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2009 Salı

FİLM

http://www.filmindirelim.tk/2008-2009-turk-filmler/19315-dikkat-kirilmaz-2008-kisa-film-her/Bu sayfadaki goreceginiz"İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN !" yazisina tiklayin

4 Ekim 2009 Pazar

Aşk, devrimcinin en önemli özelliği

Aşk, devrimcinin en önemli özelliği
Steven Soderbergh'in tam yedi yıl süren bir ön hazırlıktan sonra çektiği "Che 1- Arjantin" ve "Che 2- Gerilla" Filmekimi kapsamında gösterilecek.
Oscar’lı yönetmen Steven Soderbergh’in kurgulayıp yetenekli aktör Benicio Del Toro’nun omuzladığı “Che 1 – Arjantin” (Che Part One: The Argentine) ve “Che 2 - Gerilla” ‘Che Part Two: Guerrilla), nihayet Filmekimi kapsamında seyirciyle buluşacak. Baştan söyleyelim; Arjantin ve Gerilla, hiç kuşkusuz ince bir işçilik ile yoğun bir emeğin ürünü... Soderberg ve Del Toro, toplam uzunluğu 4.5 saate ulaşan ve bu nedenle iki ayrı parça halinde gösterime sokulabilen film için tam yedi yıl süren bir ön hazırlık yapmışlar. “Seks Yalanları”, “Erin Brockovich”, “İyi Alman”, Ocean’s 11”, “Ocean’s 12” ve “Ocean’s13”. ABD’li yetkin rejisör Soderberg, resmen canı ne istiyorsa onu çeker. Festival filmlerini de yöneten odur, gişeye oynayan yapımları da... Üstelik yönetmelik dışında, senaryo yazarlığı, editörlük, görüntü yönetmenliği ve yapımcılıkla da haşır neşirdir. Arjantin ve Gerilla, “Olağan Şüpheliler”den beri mercek altına aldığımız Porto Rico doğumlu yıldız oyuncu Benicio Del Toro’nun, Soderberg ile yaptığı ilk ortaklık değil. Daha önce Soderberg’in “Trafik”i (Traffic) ile Oscar kazanan Del Toro, Che rolüyle de Cannes ve Goya’da en iyi erkek oyuncu ödüllerini kucakladı. Evet, aksanı, boyu posu ve daha birçok noktadan eleştirilse de hakkını da vermek gerek; Benicio Del Toro, filmin hemen her şeyi...
Arjantin umut, Gerilla yılgınlık
Arjantin, devrime yürüyen Küba’yı, Gerilla ise isyana sırt çeviren Bolivya’yı anlatıyor. Biri yengiyi, diğeri yenilgiyi kurguluyor. Özetle; birinin adı umut, diğerinin ki yılgınlık. Asi güçlerin, cangılda, dağlarda ve zor şartlarda verdiği mücadele renkli, Che’nin, Birleşmiş Milletler (BM) toplantısı için 1964’te New York’a gidişi (bu bölüm filme belgesel havası katıyor) ise siyah beyaz çekilmiş. Santa Clara’nın gerilla tarafından zaptı sırasında yakalanan takdire şayan görsel zenginlik, Soderberg tarzı ani geçişler, özenilmiş yakın plan çekimler. Filmde: Fidel ve Raul Castro, Bolivya’daki çatışmada yaşamını yitiren Almanya kökenli “Gerilla Tania” (Haydée Tamara Bunke Bider), Fransız gazeteci ve Che’nin arkadaşı Jules Régis Debray, geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz devrimci komutan Juan Almeida Bosque ve Che’nin adını oğluna verdiği can yoldaşı Camilo Cienfuegos (27 yaşında hayatını kaybetmiştir) da var. Che’nin hayat arkadaşı Aleida March, Fidel’in biricik aşkı Celia Sanchez Mandula’yı da es geçmeyelim. Ve her koşulda “dağlara geri dönelim” çağrısını yineleyen İnti Peredo ve kardeşi Coco Peredo... Trinidad doğumlu iki kardeş, Bolivya’da can verirler. Anneleri Selvira Lei ise bir metanet anıtıdır: “Eğer doğurganlığımı yitirmemiş olsaydım, Latin Amerika’nın özgürlüğü için birkaç çocuk daha doğururdum.”
Ernesto “Che” Guevara de la Serna Liync. Arjantin’de doğan, doktor önlüğü yerine mavzere sarılan ve sosyalizm bayrağını Guetemala’ya, Küba’ya, Kongo’ya ve Bolivya’ya taşıyan adam. Kadın gazeteci “devrimin sahip olduğu en önemli özellik nedir? diye sorar, Che yanıtlar; “Aşk! Bir devrimci, müthiş bir aşk ile yönetir kendini. İnsanlık aşkı, doğruluk ve adalet aşkı...” Politik yönden bu filmi eleştirmeye yerimiz yetmez. İnsan yönünü verelim derken tepeden tırnağa zaafları olan, zavallı ve aciz bir komutanı resmetmek, ne özgünlüktür ne de tarafsızlıktır. Bence her şeyden önemlisi yapıt, sıcaklıktan ve sevecenlikten muaf, haliyle tutku ve ateş mağduru... O büyük sevdadan eser yok. Che, Küba devriminin komutanı Fidel’i “devrimciliğin olanca ateşiyle kucaklar”... Che’den yaklaşık beş yıl sonra gençlik önderlerinden Deniz Gezmiş, darağacına yürümeden önce ailesine bıraktığı son mektubunda; aynı cümleyi kurar. Devrimcilik, dünyanın en zor mesleği değil midir? İnanç, sevgi ve cesaret ile kurulan bir büyük yapının ustasıdır Che, “dünyanın neresinde haksız yere bir tokat patlasa birinin yüzünde, onu yüreğinde hissedebilmektir” diyebilendir. Keşke çekmeseydim Steven Soderberg, “The Guardian”a verdiği röportajda, oldukça mutsuz ve umutsuz bir portre çizdi. Kariyerinin sonuna geldiğini düşünüyordu: “İki üç yıl içinde zaten kara listedeki bir yönetmen haline gelirim. Bir filme başladığımda her sabah ‘umarım proje hâlâ devam ediyordur’ diye kalkmaktan sıkıldım. Hayatım boyunca yapmayı düşlediğim üç, dört proje kaldı. Onları da tamamlayınca sessizce kaybolmayı düşünüyorum. Artık yeni şeyler hayâl edemiyorum”. Soderberg, Che filmiyle ilgili soruya ise şu yanıtı verdi; “Keşke Che’yi hiç çekmeseydim. Olağanüstü küçük bir bütçe ve takvimle çalışmak zorunda kaldık. Filmden memnunum ama hayatımı en az üç dört yıl kısalttı. Herkes projeden biraz korktu. Hem onu sevenler, hem de ondan nefret edenler tarafından çok sıkı bir şekilde eleştirildik. Sadece oyuncular değil, tüm ekip bu eleştirilerden rahatsız oldu, motivasyonları düştü ve istediklerimizi gerçekleştiremedik”.

7 Eylül 2009 Pazartesi

BUDUR

C.GABLE-V.LEIGH
B.LANCESTER-D.KERR
XXX
ÖPÜŞME
HATIRLANACAKSA
TARİH BU İKİLİLERİ HATIRLAR

25 Mayıs 2009 Pazartesi

BİTMEYEN YOL SUSUZ YAZ YASAKLANAN FİLM AFİŞLERİ
UMUT
DUVAR
Yılmaz Güney __ UmutDevrim Sineması deyince
Türkiye Sineması’nda Yılmaz Güney geliyor aklımıza... “Devrimci sinema yol gösteren değil düşünmeye sevkeden filmlerdir” demişti Güney. O bir Efsaneydi sinemamız için . O’nun “Umut” filminden de sözetmek gerek. “Güzel adam, bizim toplumun adamı değildir, ağam... Amerikan sinemasının adamıdır” diyordu Yılmaz Güney. Sinemamızının “Çirkin Kral”ının adı sansürle, yasakla, mahpusla, kelepçeyle anılmıştı hep. Fırtınalı yaşamın kollarında oradan oraya savrulurken yazdı, yönetti, üretti Yılmaz Güney. “Hep halkımın karakterini oynadım” diyordu. “İlk oynadığım filmlerde yarattığım tip aşağı yukarı ezilmiş bir adamdır,dürüst bir kişiliği canlandırdım, bunu düpedüz yaşamın getirdiği deneylerden çıkardım” diyordu.Umut filmiyle birlikte devrimci kişiliğinden sözetmek gerek Yılmaz Güney’in... Hem bir yönetmen hem bir oyuncu olarak zor hayatların insanıydı Yılmaz Güney.O, Orhan Kemal’lerin, Yaşar Kemal’lerin havasını solumuş, hem yalnızlığın hem de ekmek kavgasıyla çıkar kavgasının kol kola gezdiği bir dünyanın insanıydı. Daima haksızlığa karşı koyan cesareti, esmer, kavruk yüzünden eksik etmediği gülüşü ile sinemada ismi hep öne yazılmıştı. Hem de istemediği halde...Çünkü hayatın kendisiydi Yılmaz Güney, hep kendisiydi, insanı oynuyordu. “Çoğu zaman sokaktan hızla geçerken farkedemediğimiz şeyler vardır, ben durup baktım ve onları anlattım” diyordu. Halk tarafından sevilmesinin nedeni de buydu Yılmaz Güney’in. Sadece ülkesinde değil dışarıda da kısa sayılabilecek yaşamında sinemaya hem kendi yaşamını hem de gözlemlediği insanların yaşamlarını taşıyarak adından sözettirmeyi başarabilmişti.Umudunu bir milli piyango biletine, defineye bağlayan faytoncu Cabbarların, polisin emrinde çalışan kabadayı Tilki Selimlerin, kurbanlık katillerin, sevdiği kızı hain bir tuzakta kendi elleriyle öldüren sonra da kan kusan Seyyit Hanların ülkesinde, bu acılı insanların yaşamını başarıyla anlatmıştı. Umut, Acı, Ağıt, Arkadaş, Seyyit Han gibi filmler, bugün bile sadece Türkiye seyircisi için değil dünya seyircisi için de ilginç değerler taşıyor. “Devrimci Sinema” “Umut”ları geliştirerek yaratılacaktır. Umut, sorgulayan, eleştiren, yeniden üreten, çözüm yollarının ipuçlarını taşıyan, yarınlarımızı anlatan devrimci sinemanın başyapıtıydı. 70’li yılların toplumsal gelişimi içinde, Yeşilçam’ın geleneksel yapısını aşmaya yönelmiş, yani fakir kız-zengin erkek ya da tam tersi bir vuruşta beş on kişiyi yere seren başrol oyuncularının revaçta olduğu filmlerin aksine, ülkemizdeki sınıflar mücadelesinde geleceğe yönelik geleneklerin yaratıldığı, toplumsal muhalefetin yoğunlaştığı bir ortamın ürünü olmuştu. Büyük bir bölümü Yılmaz Güney’in kendi öz yaşam öyküsünü anlatıyordu. Özellikle kendi çocukluğu, ilk gençlik yılları ile ailesinin ve çevresinin yaşamından edindiği gözlemlere dayanıyordu. Umut’ta kalabalık ailesini geçindirmek için iskeleti çıkmış atıyla didinen faytoncu Cabbar’ın tek geçim aracını yitirmesiyle umudunu bir defineye bağlayışı ve büyük bir hayal kırıklığı içinde umudun büyük bir umutsuzluğa dönüşü anlatılıyordu. Umutları hiçbir zaman gerçekleşmeyecek düşlere bağlattırılanların öyküsüydü Umut. Ve Yılmaz Güney’in yıllar yılı yaşadığı, denediği, sabırla yüreğinde taşıdığı gözlemleri, gerçeğin kendiliğinden taşıdığı güç ve güzellikleriyle, başka bir katkıya gerek kalmadan gerçek değerini bulmuştu Umutta... İnsan onuruna olabildiğine aykırı, kopkoyu bir yoksulluğun içine itilmiş insanların gerçekleşemeyecek bir umuda, bundan da umutsuzluğa ve giderek doğaüstü güçlere yönelmelerini ve bir kısır döngüye kapılmalarını anlatan Umut sinemamızın o güne dek gerçekçilik yolunda ulaşabildiği son noktayı belirleyen bir yapıt olmuştu.Filmin gerçekleştirildiği koşullara bakıldığında, Yeşilçam geleneksel kalıplarını kıran Umut cesur bir çıkıştı. Verdiği mesaj net ve yalındı. Yılmaz Güney bu yalın öyküyü , buna çok uygun düşen yalın, abartısız bir dille ama görüntülerinin güzelliğine titizlik göstererek perdeye yansıtmıştı. Toplumsal sorunlara duyarlı, düşündüren, sorgulayan, kısaca yaşayan sinemanın ilk örneğini verdi ülkemizde Umut. Konu ve içerik ticari kaygılardan kurtulmuş, topluma yöneliyordu ilk kez. Bu yüzden yaratılan devrimci sinema üzerinde düşünülecek önemli bir basamaktı.Umuttan sonra da pek çok film çekildi, öncesinde olduğu gibi... Kimileri ciddi çabaların ürünüydü, kimileri ise toplumculuk adına duyguları sömüren devrimci değerleri yozlaştırarak dejenere etme suçuna ortak olmuşlardı. Yine “Arkadaş” filmi de sınıf gerçeğinin belirlediği toplumsal ilişkileri derinlemesine inceleyen yürekli bir adım olmuştur. Ancak Güney’den sonra toplumsal sorunlara, yaşananlara , sınıflar mücadelesine yaklaşımlar, eleştirel bakışlar, sadece rastlanabilen kareler olurken, yaşanan sorunların çözümüne ilişkin ipuçlarını veren filmler sinemamızın başat eksikliği olma özelliğini korudu.Sanatın diğer bazı dallarında gösterilebilen bu dönüşüm sinemada ise aksayan bir yan olarak kalmıştı. Bunda sinema tekniğinin özgünlüğü yanında konuyla ilgili birikim ve deneyim eksikliğinin olduğu yadsınamaz. Bu açıdan “Umut” çevrildiği koşullar gözönüne alınarak değerlendirilmeli ve toplumsal sorunların çözümü doğrultusunda düşündüren, öneren devrimci sinemayı bir çizgi haline getirme yükünü omuzlamamız gerektiği de unutulmamalıdır.
YOL
YÖNETMEN: YILMAZ GÜNEY
ÜLKÜ TAMER'İN 22.01.2007 TARİHLİ SİNEMADA SANSÜR KONUSU ÜZERİNE YAZDIĞI KÖŞE YAZISI
Bir Beynelmilel anısıEn sevdiğim filmlerin ilk sıralarına yerleştirdiğim Beynelmilel, o dönemi yaşamış hemen herkes gibi, beni de çeşitli anılara götürdü. Tutuklanan yazarlara, idamlara karşı bildirilere imza koymayan sanatçılara, Aydınlar Dilekçesi'ni imzalayıp böbürlenen, ama Selimiye Kışlası'nda "Ben onu konut kooperatifi dilekçesi sanmıştım" diyerek çark eden ünlülere...Bunlardan biri, filmin öyküsünü oluşturan Enternasyonal marşıyla ilgili... Yayınevi yöneticiliği yaptığım sıralarda bir yazar bize fena halde takmıştı. Günlük bir gazetede köşesi vardı. Sağcı kesimin etkili sözcülerinden biriydi. Yazdıkları önemsenir, görüşlerine değer verilirdi.Önce çocuk dergimizi diline doladı. Minikleri zehirlediğimizi öne sürdü. Aziz Nesin, Haldun Taner gibi sanatçılar büyükler için bile sakıncalıydı zaten; onları kalkıp da çocuklara tanıtmak planlı programlı bir "ihanet mekanizması" nın parçasıydı. Mıstık'ın çizgiromanı Uzay Çocukları' nda bile gizli alçaklıklar aradı. 12 Eylül döneminde de iki kere ihbar etti bizi. Times Dünya Tarihi Atlası ile ilgili ihbarı sonucunda yayınevini askerler bastı. Kitap incelemeye alındı. Sonunda aklandık. Öteki ihbarı Fellini'nin Amarcord filminde çalınan Enternasyonal'i temel alıyordu. Amarcord'u biz getirmiştik. Herkes filmin iki günde afişten kalkacağına inanıyordu. Biz ise filmin sansürden nasıl geçeceğini düşünüyorduk. Öyle ya, filmde o dönem yönetiminin istemediği her şey vardı.Sansüre filmin kopyasıyla birlikte İtalyanca bilen Deniz Türkali'yi yolladık.Sansür Kurulu'ndakiler filmi kavrayamamışlardı pek. Biraz da Deniz'in sayesinde elbet. Filmin ilk karesiyle birlikte konuşmaya başlamıştı Deniz. Sözleri dilediği gibi çevirmiş, kişisel yorumlarını da eksik etmemişti.Kurul üyeleri, Deniz'in laf kalabalığının da etkisiyle "Allah Allah? Hangi aklıevvel getirmiş bu filmi? İki gün bile oynayamaz" diyerek kahkahayı basmış, gösterim izni vermişlerdi. Amarcord, ilk matinesine bile tıklım tıklım bir salonla girdi, haftalarca oynadı. Ama bizim muhbir yazar Sansür Kurulu'ndakiler gibi değildi. Uyanıktı. Köşesinde zehir zemberek bir yazı döşendi. Filmin ne kadar sakıncası varsa hepsini saydı döktü, "Devlet uyuyor mu, filmde Enternasyonal çalınıyor," dedi. Bir sahnede Enternasyonal çalınıyordu gerçekten. Bir kilisenin çan kulesine yerleştirilen gramofondan Enternasyonal duyuluyordu; faşistler de kuleye ateş edip gramofonu "vuruyor", sonra da zafer çığlıkları atıyorlardı.Benim bildiğim kadarıyla, bu sahneyi izleyen hiçbir yurttaşımız o anda komünist olmadı.Ama Emek Sinemasını sivil polisler bastı. Sinemanın makinisti, "Ağabey," diye anlatacaktı sonradan, "makine dairesinin kapısına tık tık vuruldu. Açtım. Açar açmaz da anladım... Bunlar ne ahlaktan, ne hırsızlıktan. Bunlar siyasi. Kılıkları öyle gösteriyor. 'Filmi seyredeceğiz,' dediler, gelip yanıma oturdular. Salonda seyretseler belki biriki sahne atlatırım diye düşünüyorlar. Makine dairesinin deliğinden filmi seyrettiler, not aldılar." Anlaşılan polisler de filmi pek kavrayamamışlar. "Böyle film mi olur?" gibilerden sıkıntıyla seyretmişler. Enternasyonal sahnesinde biri huylanmış. "Nedir o çalan?" diye sormuş.Makinist, "Haa, o mu?" demiş. "Plak işte." "Haa... Doğru... Plak." O arada hem sinemanın hem de bizim filmin işletmeciliğini yapan İsmet Kurtuluş'a haber uçurmuş makinist. Sevgili İsmet Bey, sansürün verdiği izin belgesini kapıp gelmiş.Polisler, "Böyle filmde Komünist propagandası mı olur! Zaten bir şey anlaşılmıyor," demişler, çaylarını içip gitmişler. Sonuçta yazarımız hayal kırıklığına uğradı. Amarcord yasaklanmadı. Ama Sansür Kurulu bu olaydan sonra bize karşı daha "dikkatli" davranmaya başladı. Lina Wertmüller'in Kan Davası filminden "sosyalizm" sözcüklerinin çıkarılması istendi. Mephisto'ya ise Komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle gösterim izni verilmedi.Aynı film yıllar sonra TRT televizyonunda boy gösterecekti.Beynelmilel'de Kızıl Ordu Korosu gibi.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

KURTLARIN KARDEŞLİĞİ

Kurtların Kardeşliği
Filmin Konusu Film 1766 yılında Gevaudan'da geçer.Dönemin genç doğa bilimcisi Grégoire de Fronsac, bölgede ölüm saçan canavarın ne olabileceğini belirlemesi için Kral 15. Louis tarafından vazifenlendirilir. Amerika'da kızılderili kökenli kankardeşi Mani ile birlikte bölgeye giden Fronsac, bölgenin sık ormanlarla kaplı olması nedeniyle Kral'ın emrine verdiği askerlerle yaratığın izini süremeyeceğini anlar. Vahşice öldürülen insanların sayısı arttıkça yöre halkı bunları şeytanın yaptığına inanmaya başlar. Bu konu için görevlendirilen Mani'nin sezgisel yeteneklerinin yardımını alan Fronsac, canavarın şeklini gün geçtikçe daha iyi kavrar. Yönetmen : Christophe Gans Senaryo : Stéphane Cabel, Christophe Gans Oyuncular : Vincent Cassel, Emilie Dequenne, Monica Bellucci, Jérémie Rénier, Mark Dacascos Filmin Türü : Aksiyon, Fantastik Orijinal Adı : Le Pacte des Loups Yapımcı Firma : 0 Yapım Yılı : 2001 Yapım Ülkesi : Fransa Orijinal Dili : Fransızca Filmin Süresi : 142 dakika Vizyon Tarihi : 19.10.2001

THE CROW

THE CROW

The Crow serisi çizgi romanlar yazan James O’Barr tarafından ortaya çıkmıştır,James O’Barr, trajik bir trafik kazasında nişanlısı Bethany’nin sarhoş bir sürücünün kullandığı araba tarafından öldürülmesi sonrasında çok sıkıntılı günler yaşamaya başlamış. Bu yaşadığı sıkıntılı dönemden kurtulmak için kendisini çizime verir, daha sonraları ise gazetede okuduğu bir haberden ( Detroit’te bir çiftin 20$ lık nişan yüzükleri için öldürülmesi olayı ) oldukça etkilenir ve bunun bir hikâyenin başlangıcı için güzel bir çıkış noktası olduğuna karar verir ve 1981 yıllarında Berlin’de ilk The Crow çalışmalarına başlar. İçinde bulunduğu sıkıntılı yaşam yüzünden eserini tamamlaması uzun bir süre alır.James O’Barr hikâyesinde kullandığı karakterleri kendi hayatından seçmiş,gerçek kişileri karakterleri ile özdeşleştirmiştir.Hatta filmde yer alan çete üyelerinin isimleri de Detroit deki duvar yazılarında alınmış gerçek çete üyeleri isimleridir. (T-Bird, Tin-Tin, Top Dollar, Skank, Funboy) Bunun üzerine olayları hikâye üzerine oturtarak hikâyeyi tamamlamıştır. Brandon Lee; Eric Draven olarak oynadı Çizgi romanın başarısından sonra 80li yılların sonunda film yapımcısı Jeff Most film için 1500$ gibi komik ücret önermiş.Filmin kült ve efsanevi olmasının ise iki ana nedeni var.Bunlardan birincisi filmin yönetmenliğini Alex Proyas’ın üstlenmesi ve ikincisi ise başrollerinde efsane karate ustası Bruce Lee’nin oğlu Brandon Lee’nin yer almasıydı. İlk başlarda birbirlerini tanımayan James O’Barr ve Brandon Lee film çekimlerinde çok iyi anlaşmaya başlamış ve çeşitli röportajlarda James O’Barr, Brandon Lee için küçük kardeşim diye bahsetmeye başlamış. Filmin çekimlerinin bitmesine 8 gün kala Brandon Lee’nin yanlış doldurulmuş bir silah tarafından çekim sırasına vurularak öldürülmesi bu yüzden James O’Barr’ı hayatı boyunca sarsan ikinci büyük olay olur. Romanın üzerinden 24 yıl, filmin üzerinden ise 14 yıl geçmesine rağmen The Crow çizgi roman severler için hala bir kült olmaya devam etmektedir. The Crow Hakkında Bazı Bilgiler The Crow tüm zamanların en çok satan bağımsız siyah beyaz çizgi romanıdır. The Crow birçok dile çevrilmiş ve dünya üzerinde çeyrek milyondan fazla kopya satmıştır. James O’Barr, Fransa’da düzenlenen Uluslararası Çizgi Roman Festivalinde ödül alan ikinci Amerikalı olarak tarihe geçmiştir. The Crow filmi çoğu listede gelmiş geçmiş en iyi çizgi romandan filme uyarlaması olarak gösterilmektedir.

No Pasaran !