BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi
TANITIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TANITIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2009 Salı

BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT - F.NIETZSCHE

Böyle Buyurdu Zerdüşt:Herkes ve Hiçkimse için Bir Kitap
Yazarı
Özgün dili
Dili
Türü
Yayınevi
Türkçebasım tarihi
Anadilindebasım tarihi

'Böyle Buyurdu Zerdüşt: Herkes ve Hiçkimse için Bir Kitap' (Orijinal adıyla Also sprach Zarathustra), Alman filozof Friedrich Nietzsche tarafından kaleme alınmış bir kitaptır. Kitabı belirli bir kategori içerisinde tanımlamak genelde zor olmuştur: Bir edebiyat eseri ve aynı zamanda felsefî bir çalışmadır. Nietzsche kendisi kitabı "yazılmış en derin" eser olarak tanımlamıştır. Eser, birçok farklı konu ve tarz barındırmaktadır. Nietzsche'nin felsefî görüşleri açısından önemli bir yer tutan kitap, birçok eleştiriye maruz kalmıştır.

Edebiyat ve felsefe

20. yüzyıl felsefesinde belirgin bir eğilim olarak edebiyat ve felsefenin içiçe geçtiği, felsefe anlatıların edebi anlatılara benzemeye başladığı ya da edebi anlatının felsefi nitelik taşıdığı gözlemlenir. Bu gelişmenin kaynağındaki en önemli düşünür Nietzsche'dir ve özellikle onun Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabıdır. Bu kitapta Nietzsche şiirsel bir uslûpla felsefi meseleleri dile getirmiş, kendi felsefi düşüncelerini ve kavramlarını açıklamıştır. Nietsche'nin en belirgin etkisi Martin Heidegger'in felsefi çalışmalarındaki şiirsellik arayışında ve varoluşçu filozofların edebi-felsefi yapıtlarında görülür. Nietzsche, felsefe alanında yalnızca metnin içeriğiyle değil, uslûbu ya da söylemiyle de yakından ilgilenmiş, yeni düşünceleri yeni söyleyişlerle dile getirme prensibiyle hareket etmiştir. Böyle Buyurdu Zerdüşt, bu anlamda felsefeye yeni bir içerik katkısından ibaret olmayıp yeni bir söylemsellik de getirmiştir.

Zerdüşt'te Nietzscheci kavramlar

1.Üst-insan, (Almancası Übermensch)

Nietzsche'nin geliştirdiği, yapıtlarında kullandığı ve özellikle Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabında açık bir şekilde tanımladığı felsefi terimlerden birisidir.Nihilizm ve güç istenci kavramlarıyla ilişkili bir kavramdır. Yeryüzünün anlamı olacak üstinsan! Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz edenlere ! der Nietzsche. Bu deyiş onun üst-insan kavramının anlam katmanlarından birini gösterir diyebiliriz.Bu da Nietzsche'nin dinsel düşünüşe yönelik itirazından ileri gelir. Tanım Terim Nietzsche sonrasında pek çok karşıt anlamlarda anlaşılmış ve değerlendirilmiştir; örneğin bu kavram, üstün insan arayışının bir ürünü olarak görülmenin yanı sıra, ırkçı ideolojiler tarafından da ırkçı düşüncelere kaynaklık edecek şekilde yorumlanmıştır. Öte yandan Nietzsche'nin bu üst-insan kavramıyla bütün bunlarla ilişkili olmadığı birçok düşünür tarafından açıklanmış ve gösterilmiştir. Nietzstch'nin burada, insan üstü özellikleri olan bir varlıktan ya da belirli bir ulus ya da etnik kimlikten söz etmediği ortaya konulmuştur. Nietzsche'ye göre, insan, ilk olarak hayvan'la üst-insan arasında kalmış bir varlıktır ve ikinci olarak bu nedenle alt edilmesi gerken bir şeydir. Bu ifade de İslam Felsefesinde Sufilerce ifade edilen İnsan-ı Kamil fikriyle benzerlikler gösterir. Bunu bu şekilde Zerdüşt'te birçok ifade etmektedir. Bunun anlamı, Nietzsche'nin düşüncesine göre insan'ın eksikli yani tamamlanmamış bir varlık olmasıdır.İnsan eksikli varlığını aşabilecektir, yanılgılardan ve yücelttiği yanılsamlardan kurtulduğunda, kendisini tamamlayabilecektir. İnsan hep kendini aşmaya çalışarak, alt ederek üst-insan olma yolunda ilerleyecektir.Çağımız nihilizm çağıdır Nietzsche'ye göre ve bu ancak üst-insan'a giden yol ile aşılabilecektir. Aksi halde Nietzsche'nin değişiyle; "İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır." (Böyle Buyurdu Zerdüşt'ün Önsöz'ünde)

2.Tanrı öldü!

sözü, Nietzsche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında dile getirdiği ünlü sav sözüdür. Nietzsche bu durumu, nihilizm çağına giriş olarak değerlendirmiş, Tanrı'yı öldürenin biz olduğumuzu söylemiştir. Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Durmadan düşmüyor muyuz? Öne, arkaya, sağa, sola, her yere düşmüyor muyuz? Hâlâ bir yüksek ve alçak kavramı var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde aylak aylak dolaşmıyor muyuz? Yüzümüzde boşluğun nefesine duyumsamıyor muyuz? Hava şimdi daha soğuk değil mi? Geceler gittikçe daha fazla karanlıklaşmıyor mu? Tanrı öldü! Tanrı öldü! Onu öldüren biziz! Tanrı'nın insan tarafından uydurulmuş bir yücelik olduğunu, bu kavramın temsil ettiği yaşam anlayışının ise temelli olarak varoluşa karşıt olduğunu düşünen Nietzsche, Tanrı'nın öldürülüşünü, yaşamı yeniden anlamlandırmak, değerleri yeniden değerlendirmek ve yaratmak için bir şans olarak görür. İnsan bu ölümü büyük bir reddedişe ve kendi üzerinde yeni bir zafere dönüştürmelidir, yoksa anlamsızlığın ve yokluğun içinde yaşamakla bunun bedelini ödeyecektir. Nietzsche, Tanrı'nın ölümüyle üst-insan'a giden yolun açıldığını, bu şansın değerlendirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Martin Heidegger, Nietzsche'nin Tanrı öldü sözünü, felsefi açıdan Batı metafiziğinin sorgulanması ve yeni bir yöne girmesi olarak değerlendirmiştir. Buna göre Nietzsche batı felsefesi geleneği içinde bir kırılma noktasıdır.

3.Bengi dönüş düşüncesi,

Nietzsche'nin, Üst-insan terimini varoluşsal anlamda tamamlayan ve geleceğe dair yön veren bir savıdır. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı başyapıtında, zamanın çembersel bir görüngü olup, bulunduğumuz anın sonsuz ihtimal arasında, en azından bir kere yaşanmış veya yaşanacak olması gerektiğinden bahseder.* Nietzsche, Bengi dönüş düşüncesini ilk kez Şen bilim adlı eserinde açıklamıştır. Eğer bir şeytan gece gündüz seni izlese , en gizli düşüncelerine girip şöyle derse ne olurdu : Yaşamakta olduğun ve yaşamış olduğun bu yaşamı bir kez daha ve sayısız kez yaşamak zorundasın.Yeni bir şeyle karşılaşmayacaksın , tersine herşey aynı olacak! Nietzsche, bengi dönüş düşüncesi için herhangi bir kanıt sunmaz. Kimi yorumcular, Nietzsche'nin bu düşünceyi bilimsel bir temele oturtmak istediği, fakat sağlığının elvermediği yorumunda bulunurlar. *Friedrich Nietzsche - Böyle Buyurdu Zerdüşt, Evham ve Muamma Hakkında

4.Amor Fati,

Friedrich Nietzsche'nin eserlerinde sıklıkla kullandığı bir terimdir. Türkçe'ye, çevirmenler tarafından genellikle kader sevgisi olarak çevrilir. Hayatın en üst düzeyde olumlanması, Nietzsche'nin deyimiyle 'evet'lenmesi anlamına gelir.

Nietzsche'nin kehaneti

Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında zamanındaki kulaklara göre ağız olmadığını kendisinin daha sonraki kuşaklar tarafından anlaşılacağını söyler. Özellikle yüzyıl sonra anlaşılacağını söylemesi gerçekleşen bir kehanet olarak görülebilir. Elbette tek tek filozoflarda Nietsche'nin çalışmalarını değerlendirenler olmuştur. Ancak asıl olarak Nietzsche 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren genel bir ilginin konusu olur ve postmodern felsefeler tarafından her anlamda değerlendirilmeye başlanır. Onun perspektivizmi, tarihselciliği, bilgi/iktidar düşüncesi, dil'i kavrayış biçimi yeniden ve yeni anlam katmanlarıyla değerlendirilmeye başlanmıştır. 2000'li yıllara gelindiğinde ise Nietzsche en derin teorik tartışmalardan en sıradan sohbetlere kadar herkesin dilindeki isimlerden biri haline gelmiş bulunmaktadır. Nietzsche'nin kendi istediği ve düşündüğü anlamda anlaşılıp anlaşılmadığı tartışmalı olmakla birlikte, yüzyıl sonra kendisine pek çok kulak verenin ortaya çıktığı kesindir.

5 Haziran 2009 Cuma

FOTO

Detstvo Gorkogo {Çocukluğum} / Mark Donskoy – 1938

’nin, tüm dünyada büyük yankı uyandıran ve başyapıt mertebesine ulaşmakta gecikmeyecek otobiyografik üçlemesinin (Çocukluğum – Ekmeğimi Kazanırken – Benim Üniversitelerim) ilk ayağıdır Detstvo. Detstvo, yazarımızın çocuklukta yaşadığı ve geriye dönüp baktığında kendisinin bile inanmakta zorlandığını itiraf ettiği çetrefilli günlerin acı/keskin bir tutanağıdır. Bu haliyle çok kişisel bir yapım olduğu iddia edilebilir ilk bakışta; ancak burada önemli bir husus gözden kaçmamalı: Gorki’nin yaşadıkları (ki XIX. yüzyıla tekabül eden bir zaman diliminden bahsediyoruz), Rus halkının yaşadıklarıyla paraleldir. Filmin merkezinde yer alan ve yazarımızı temsil eden ‘Aleksei Peshkov’ karakterinin yaşadığı acılar, o küçücük penceresinden şahit olduğu çarpıklıklar… dönemin Çarlık Rusyası’nın bir panoraması gibidir. ‘Kaşirin’ ve ‘Piyeşkov’… Kitabı okumuş/filmi izlemiş olanlara hiç de yabancı gelmiyor değil mi? Kaşirinler, despot/kapitalist anlayışı sembolize ederken; Piyeşkovlar bunun tam tersine aydınlık ve devrimci yüzün temsilcileridir. Aynı soyağacından gelen iki farklı kutup… Evet, bir aile var filmimizde; oldukça büyük bir aile: Bahsettiğim despot/faşist/burjuva kanadı temsil eden ‘Vasili Kashirin’, ailenin astığım astık kestiğim kestik büyükbabası rolünde. Oldukça disipliner ve sert olmasının yanısıra, yanında çalışan hizmetlilerin emeğini sömürmekten de geri kalmayan bir insan. (her iki haliyle de Çarlık zorbalığının filmdeki vücut bulmuş halidir, “sol” tahlilde.) Bir de Vasili’nin -bir baltaya sap olamamış- iki oğlu var. Bunlar aynı zamanda küçük (ve babasız) kahramanımızın amcaları oluyor. Birbirleri ile sık sık miras bölüşümü yüzünden münakaşaya tutuştukları görülüyor. Öyle ya, büyükbabanın bir ayağı çukurda! ‘Varvara Kashirina Peshkova’, Gorki’nin annesi. Filmde çok aktif bir karakter olmasa da, oğlunun gözünde güçlü bir anne o. Ve elbette büyükannemiz var bir de: ‘Akulina Ivanva Kashirin’. Büyükbaba ne kadar aksi ve anlayışsız ise, büyükanne de o derece munis ve olgun… Sanırım Gorki’nin çocukluğundaki en derin tesiri yaratmış kişi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Genç Aleksei, onu çok seviyor. Büyükbabanın her şeyini kaybetmesi neticesi yerleştiği ücra kasabada da yanıbaşında bulunuyor. Kazandığı birkaç drahmi’yi onunla paylaşıyor. (Öte yandan mahalledeki yaşıtlarıyla takılmaktan da geri kalmıyorFilmde, devrimci yüzü temsil eden iki karakter var: Bir tanesi büyükbabanın gönenç günlerindeki genç emektarları… Ötekiyse düşkünlük günlerinde sığındıkları yerdeki pansiyonerleri olan kitap kurdu Bolşevik kimyager… Her ikisinin de çocuğun körpe dimağı üzerinde önemli katkıları olacaktır. Toplumcu/gerçekçi edebiyatın büyük ismiydi . Film, kitaba (ve öteki Devrim Sineması örneklerine) nispetle daha az ajitatif kalmışsa da (çok keskin söylemler ve sahneler taşımıyor); herkesin anlayabileceği bir yalınkatlıkta. Yazarın kitapları da öyle değil midir zaten Aleksei Peshkov, sizleri o küçük dünyasında yaşadıklarına eşlik etmeye çağırıyor. “Geçmişimi gözümde canlandırdığımda, ben bile tüm bunları gerçekten yaşadığıma inanmakta zorlanırım. Ama gerçek, merhametten üstündür!” ()

4 Haziran 2009 Perşembe

DESTAN & YARATILIŞ DESTANI

DARWIN'İN KEMİKLERİ SIZLIYACAK:)
Yaratılış destanı
Türklerin Altay-Yakut zamanında çıkan bir destandır. Ayrıca ilk Türk destanlarından olma özelliğine de sahiptir. Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk boyları ve Altay Türkleri arasında söylenmektedir. Türk destanları arasında en eskisidir. W. Radloff tarafından saptanıp yazıya geçirilmiştir. Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan ve genellikle birkaç bölümden oluşan manzum yapıtlardır. Bilinen en eski edebiyat türlerinden biridir. Altay Dağları'nda söylenen yaratılış ve türeyiş destanları, değil yalnız Türklerin; bütün Orta Asya ile Sibirya'nın bile, en gelişmiş ve üzerinde ilgi ile durulan mitoloji verileridir. Dünyayı kaplayan ilk okyanus
Altay türklerinin bu efsanede adı geçen Tanrıları Bay-Ülgen , yaratıcı bir Tanrı idi. Kendisi yerle gök arasında, yüce Tanrının bir elçisi olarak bulunuyordu. Bu sebeple dünyayı yaratmadan önce, Büyük Tanrının kutsal bir ilhamı, 'Bay-Ülgen' in bütün varlığını sarmıştı. Çünkü o, dünyayı yaratmak için, Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilmişti. Sadece su vardı. Ne gök ne yer henüz yoktu, ülgenin uçtugu yer ise gök değil denizin üstüdür. Gökle kastedilen, bugün bizim anladığımızdan çok farklıdır. .... İnsan balçıktan yaratılmıştı Altay efsanelerinde, büyük bir okyanusun ve suyun esas olmasına rağmen, onlara göre insanoğlu, sudan yaratılmamıştı: İnsanoğlu aslı yine topraktı tanrı ülgen deniz üstünde gezerken yüzen bir kara parçası görür. yaklaştığında toprağın üstünde balçığı farkeder. Düşünür ki bu insan olsun o düşündükçe çamur insan suretine bürünür. Hikayenin devamında bu ilk insan olan erlik ülgene ihanet edecektir. bu noktada tespitime göre nur ile çamur arasındaki farka işaret vardır. İran mitolojisinde de ilk insan, kil dediğimiz yapışkan topraktan yapılmıştı. Onun için İran'lılar ilk insana Kil Şah adını veriyorlardı. Türkler ise daha çok, balçık üzerinde durmuşlardı.
Destan
milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış (savaş,göç, istilâ gibi) tarihî olayların (yangın, salgın hastalık, sel, deprem gibi) toplumsal ve doğal olayların çağdan çağa aktarılmış, aktarılırken de hayal unsurlarıyla oluşmuş, süslenmiş, değiştirilmiş çok uzun manzum eserlerdir. Destanlar, Araplar'da "esatir ", Batı'da "myth" olarak adlandırılır.Destanlar ikiye ayrılır: Yapay destanlar Doğal destanlar Yapay Destanlar: yazarı belli olan,daha yakın zamanda yazılan ve olağanüstü durumlara az yer veren bir destan türü iken, Doğal Destanlar: anonim( yazarı belli olmayan),ilkel dönemde yaşanmış olayları konu alan ve sözlü destan türüdür. Destanlar İslamiyet'in kabulünden önceki Türk Edebiyatı kategorisine aittirler. Destanlar 3 safhadan oluşur: Halkın benliğinde iz bırakan olaylar ve bunda rol oynayan kahramanlar, Olayın ağızdan ağıza aktarılması, Daha sonra yazıya geçirilmesidir. Milletlerin toplumu derinden etkileyen, tarihi önem arz eden önemli olaylarını (doğal afetler, savaşlar, göç, yangın vb.) konu edinirler. Çoğu kez manzum olurlar. Tarih, etnografya, folklor gibi bilimler destanlardaki bilgilerden yararlanır. Destanlar da masallar gibi sözlü ve yazılı olmak üzere ikiye ayrılır. Doğal Destanlar (İslamiyet öncesi ve İslami Dönem Destanları, Sözlü Destanlar, Anonim) Yapay (Örn. Nazım Hikmet - Kuvayı Milliye,yazılı destanlar)
Doğal Destanlar Doğal Destanlar anonim (yazarı belli olmayan),ilkel dönemde yaşanmış olayları konu alan ve sözlü destan türüdür. Türk edebiyatında doğal destanlar İslamiyet öncesi ve İslami dönem olmak üzere ikiye ayrılır. Bu destanların çoğu destan döneminde yani İslamiyet öncesi dönemde ortaya çıkmıştır. Destan dönemi çok eski dönemlerde mitolojilerin ortaya çıktığı dönemdir. İnsanların evreni, yaradılışlarını, yaşanılan tüm doğa olaylarını sorguladıkları, adlandırmaya çalıştıkları dönemdir. (Örn. Yunan mitolojisindeki Zeus ve Afrodit gibi tanrı ve tanrıçaların ortaya çıkması bu dönemdedir.) Destanların temelinde çekirdek bir olay vardır. Bu olay gerçektir. Zaman içerisinde yaşanmış olan bu gerçek olay o millet tarafından; kimi zaman benzetmeler, kimi zaman abartmalar kullanılarak yaratılmıştır. Özellikle İslamiyet öncesi döneme kaynaklık ederler. Destanların dil ve anlatımı kimi zaman kahramanlara olağanüstü özellikler kazandırır, ifadeler açıktır. Uzun betimlemeler yer almaz. Sözlü ürünlerdir. Doğal destanların üç dönemi vardır : Ortaya çıkma Yayılış Derleme Destanlar manzum örneklerdir. Bu, akılda kalıcılığı ve sürekliliği sağlamak içindir. İslamiyet öncesi Türkler göçebe yaşam tarzı sürerlerdi. Atçılık ve avlanma onlar için önemlidir.Göktanrı inancı hakimdir. Tüm bu sosyal şartları aynı zamanda destanlarda görebiliriz. Destanlarda iki tip vardır : "Veli" tipi (yol gösteren, yaşlı pir kişi) "Alperen" tipi (savaşçı, cesur, korkusuz kişi) Özellikle bazı destanlarda, anlatılan bölüm hikâye, karşılıklı konuşmaların ve seslenmelerin olduğu bölüm nazımdır. Yani nazım ve nesir iç içedir. (Destanların aslı manzum örneklerdir) Yapay Destanlar Yazarı belli olan,daha yakın zamanda yazılan ve olağanüstü durumlara az yer veren bir destan türüdür. Sözlü Dönem Türk Destanları Bu makale ile ilgili orjinal metin, VikiKaynak'ta bulunmaktadır: Türk Destanları, Efsane ve Mitleri Türk destanları, kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı; Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş, gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebep açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır. Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır Sözlü Edebiyat Sagu Koşuk Sav Destan İslamiyet'ten Önceki Destanlar 1. Altay - Yakut Yaratılış destanı 2.Sakalar Dönemi Alp Er Tunga Destanı Şu Destanı 3.Hun Dönemi Oğuz Kağan Destanı Atilla Destanı 4.Göktürk Dönemi Bozkurt Destanı Ergenekon Destanı 5.Uygur Dönemi Türeyiş destanı Göç Destanı İslamiyet'in Kabulünden Sonraki Destanlar 1.Karahanlı Dönemi Satuk Buğra Han Destanı 2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi Manas destanı 3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi Cengiz-name 4.Tatar-Kırım Timur ve Edige Destanları 5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri Seyid Battal Gazi Destanı Danişmend Gazi Destanı Köroğlu Destanı Saltukname Sözlü Dönem Türk Destanlarının İçeriği Alpamış Destanı Orta Asya'nın bütününde bilinir; en çok basımı yapılmış destandır. Saka Destanı İskit Türkleri’ne aittir. Bu destan zinciri içinde Alp Er Tunga ve Şu parçaları bulunur.Bunlar Kaşgarlı Mahmut’un Divanü Lugati-t-Türk adlı eserinde yer almıştır. Oğuz Kağan Destanı 14’üncü yüzyılda derlenmiş özet nitelikte bir metindir. Oğuz Kağan’ın doğumu ve üstün nitelikleri, askeri başarıları ve ülkeyi oğulları arasında pay edişi anlatılır. Oğuz Türkleri’nden günümüze gelen tek destan metni ise Dede Korkut Kitabı’dır.Bayındır Han soyundan geldikleri sanılan Akkoyunlular’ın egemen olduğu Kuzeydoğu Anadolu’daki olaylar ve müslüman oğuzların yaşamı anlatılır. Göktürk Destanları çeşitli parçalardan oluşmuştur. Bozkurt parçasında Göktürkler’in bir boz kurdun soyundan geldikleri, Ergenekon parçasında ise Ergenkon’a sığınmaları, çoğalıp buraya sığmayınca dağı eriterek dış dünyaya çıkmaları anlatılır. Köroğlu parçasında, göçebe Oğuzlar’ın Horasan ve Hazar’da İranlılarla savaşlarından sözedilir. Bunlardan biri de Ergenekon Destanı'dır. Manas Destanı’nda Kırgız Türkleri'nin putperest Kalmuk ve Çinliler’le savaşları vardır. Anadolu Türk destanlarından Saltukname(Saltuk-nâme), Sarı Saltuk, Batı Anadolu ve Rumeli olayları anlatır. Cengiz Han Destanı Moğol istilasından sonra Kıpçak bozkırlarında ve eski Uygurların yaşadığı bölgelerdeki olayları anlatır. Timur Destanı Timur’un savaşları ve kişiliğine yer verir. Danişmend Gazi Destanı’nda Türklerin Anadolu’yu ele geçirmeleri anlatılır. Battal Gazi Destanı’nda da Anadolu’daki Türk-Bizans savaşları yer alır.tr:Epik Şiir

ŞEHİR İSİMLERİ NEREDEN GELİYOR

Kentlerimizin Adı Nereden Geliyor? ANADOLU Romalılar, kendilerine ait toprakları Thema adı verilen on dört yönetim bölgesine ayırdılar. Bu bölge Bizansın doğusunda kaldığı için bu topraklara ''Theme Anatolica - Doğu Ülkesi'' adını verdiler. Sonraları Anatolia olarak anıldı. Kelime zamanla Anadolu'ya dönüştü. ADANA Bizanslı tarihçi Stefan, Uranus'un iki oğlu Adanus ile Sarus'un Tarsuslularla savaşarak bu şehri kurduklarını, bunlardan birinin adı kente (Adanus), diğerinin adı ise Seyhan Irmağına (Sarus) verildiğini söyler. ADAPAZARI Bu kente Adapazarlılar, kısaca Ada derler. Çünkü Sakarya ve Çark suyu arasında yer alan kent, tıpkı bir adayı andırır. ''Pazar'' sözcüğünü ise XVII. y.y.'da yörenin pazar yeri olmasından alır. ADIYAMAN Adıyaman ilk zamanlarda, Piran Köyü'nün yerine kuruluydu ve Perre adını taşıyordu. Daha sonra Emeviler, buraya bir kale yaptırdı. Kent de Mansur'un Kalesi anlamına gelen ''Hısn Mansur'' adıyla anılmaya başlandı. Kent, 1. Selim zamanında alınınca Türkler, buraya Adıyaman demeye başladılar. AFYONKARAHİSAR Eski adı Akroenos olan kenti, Selçuklular uzun ve kanlı savaşlardan sonra ele geçirince, kuşatma anlamına gelen "Hisar" dediler. Kuşatma çok acılara neden olduğu içinde, kara taşlardan bir kale kurup buraya Karahisar adını verdiler. XVI. y.y.'da burada afyon yetiştirilmeye başlanınca, ''Karahisar''ın başına Afyon eklendi ve kent Afyonkarahisar adını aldı. AĞRI İsmini sınırları içindeki Ağrı (Ararat) Dağı'ndan alır. Zamanla ''Aran'' şeklinde söylenmeye başlanan kent, sonuçta Ağrı adını aldı. AKÇAABAT Trabzon iline bağlı bir kıyı kasabası olan kent, adını limanı korumak için yapılmış, kalenin beyaz taşlarından alır. AKSARAY Son Kappadokya Kralı Arkhelaos tarafından yeniden kurulan kente ''Arkhelais'' adı verildi. Şehri en son ele geçiren Selçuk Beyi İzzettin Kılıçarslan, kente cami, medrese, kümbetler ile birlikte büyük ve beyaz bir saray yaptırır.Şehir ''Aksaray'' adını işte bu saraydan alır. AKŞEHİR İlçenin bugün bulunduğu yerde, eski çağlarda Phlomelium kenti vardı. Şehrin eski kalesinin burçları ak taştan yapılmıştı.İsmini işte buradan aldığı sanılıyor. ALANYA Kentin ilk adı Korakesion idi. Anadolu Selçuklu Sultanı Alaettin Keykubat Alanya'yı kuşatınca, kale komutanı burayı savaşmadan teslim etmeyi önerdi. Kızınıda Keykubat'la evlendiren kale komutanı Kir Fard, kente Alaettin'in adını vererek ''Alaiye'' dedi. Alaiye zamanla Alanya'ya dönüştü. ALAŞEHİR Manisa'nın ilçesi. Dünyanın ilk Filadelfiyası. Kurucusu Bergama krallarından Filadelfos. Başlangıçta kente kurucusunun adı verilerek Filadelfiya dendi. Sonraları bu isim ''Neo-Kayseriya'' ya çevrildi. Kent, Türklerin eline geçince, tüm eski adlarından vazgeçilerek şimdiki adını aldı. AMASYA Amasya'yı Amazon Kralı Amasis kurdu ve ona Amasis kenti anlamına gelen ''Ameseia'' adını verdi. Tarihçi Strabon'a göre, Amasya adı işte buradan türemiştir. ANKARA İslam kaynaklarına göre Ankara'nın adı ''Engürü'' idi. Kimilerine göre Ankara sözü Farsça ''üzüm''anlamına gelen Engür'den, ya da Yunancada ''koruk'' anlamına gelen Agurida'dan türüyor. Kimi kaynaklar ise Ankara sözcüğünün, Hint-Avrupa dilinde ''eğmek'' anlamına gelen Ank, Sanskritçede ''kıvrıntı'' anlamına gelen Ankab'dan, yada Latincede ''çengel'' demek olan Uncus'dan türediğini ileri sürer. Frigya dilinde ''Ank = Engebeli, karışık'' diye bir sözcük bulunur. Şehrin kuruluşundaki ismi Ankyra, Ankura, Ankuria, Angur, Engürü, Engürüye, Angare, Angora, Ancora ve son olarak ANKARA şeklini aldı. ANTAKYA İsa'dan önce 300 yıllarında Makedonya Kralı Seleukoz, bu yörede Antakya'yı kurdu ve kente babasının ismi olan Antiokhia adını verdi. Zamanla kent Antakya adına dönüştü. ANTALYA Kenti, İsa'dan önce II. y.y.'da Bergama krallarından Attolos II kurdu. Şehir önceleri adını kurucusundan aldı ve Attaleia adıyla anıldı. Daha sonraları bu isim Adalia, Antalia ve son olarakta Antalya şekline dönüştü. ARDEŞEN Yavuz Sultan Selim Trabzon Sancak Beyi iken, Osmanlı tahtına sahip çıkmak ister ve bu amacı gerçekleştirmek için Kepa Sancak Beyi olan oğlunun yardımına gerek duyar. Yardım almak için giderken Fırtına Deresi'nde ağaç parçalarını görür. Bölge tamamen boş, bataklık ve çalılıktır. Çevresindekiler, kendisine bölgede kimsenin yaşamadığını söylediğinde Yavuz Sultan Selim, dere çevresindeki ağaç parçalarını göstererek "Bu belde tenha değil, bakın dere yonga taşıyor. Bu yörenin ardı şendir" der.Yani yüksek kesimlerde yerleşim birimleri olduğunu ifade eder. Ardı şen sözcüğü zamanla halk dilinde Ardeşen olarak yerleşir. ARHAVİ Artvin' bağlı ilçe merkezi. Adını, o bölgede Karadeniz'e dökülen ve eski adı Arkhabis olan akarsudan alır. ARTVİN Kıldiyet Dağı'nın dik yamaçları üzerine İskitler tarafından kuruldu. Yaygın bir inanışa göre Artvin adı, kenti kuran İskit hükümdarının adından gelir. Sözcük, önceleri Artvani, sonrada Artvini biçiminde söylenmiş, zamanla Artvin'e dönüşmüştür. AYDIN Kenti ilk olarak Argoslular kurdu. Adını ise Anadolu Beyleri'nden Aydınoğlu Mehmet Bey verdi ve ona Aydın Güzelcehisarı ismini taktı. Bu isim sonraları kısalarak Aydın halini aldı. BALIKESİR Kentin adının ''Eski Hisar'' anlamına gelen ''Paleokastio''dan türediği sanılıyor. Halk arasındaki söylentiye göreyse Balıkesir adı ''Balı çok'' anlamına geliyor. BARTIN Roma döneminde Bartın Çayı'nın adı ''Parthenius'' (Suların İlahı) idi. Bu akarsuyun kıyısında kurulan kente ise ''Parthenia'' adı verildi. ''Parthenia'' adı zamanla Bartın'a dönüştü. BATMAN Batman yeni bir kenttir. Daha önce aynı yerde ''İluh'' adında bir köy vardı. Yakınında petrol bulunduktan ve bir rafineri kurulduktan sonra hızla gelişen İluh, 1950'lerden itibaren yakınından geçen Batman Çayı'nın adıyla anılmıştır. BAYBURT Kentin adı olarak Eski Çağ'da kullanılan ''Bayberd'' , ''Baiberdon'' , ''Payper'' , ''Baberd''' , ''Paypert'' gibi adların kökeni tektir. Marco Polo'nun seyahatnamesinde kent, ''Paipurth'' yada ''Baiburt'' diye anılmıştır. Selçukluların kullandığı ''Baybird'' adı, başlangıçta Osmanlılar tarafından da benimsenmiş, ama ad son zamanlarda ''Bayburt'' biçiminde yazılmıştır. Evliya Çelebi'ye göreyse Bayburt adı, ''zengin'' anlamındaki ''bay'' ile yurt sözcüğünün birleşmesinden oluşmuştur. ''Zengin belde'' anlamındaki ''Bayyurt'' adı, zamanla ''Bayburt''a dönüşmüştür. BERGAMA Eski bir Anadolu mitolojisine göre, Akhilleus'un oğlu Neoptolemos 'la Andromakhe'den doğma Pergamos, Yunanistan'dan Anadolu'ya kaçıp Bergama'nın bulunduğu yerdeki kralı öldürdü ve kendi kral oldu. Kentin adını değiştirip ona kendi adını verdi. Bu mitolojiye göre Bergama adı, işte bu kralın adı olan ''Bergamos'' ya da ''Pergamon'' un değişmiş şeklidir. BİGA Yapılan araştırmalara göre, Biga'nın ilk kuruluş tarihi İ.Ö. 2000 - 1900 yıllarına dayanır. Truva Kralı Comenen tarafından bir koloni kenti olarak kurulduğu ve yörenin ilk yerli halkının Gergithes ( Gergis) ler olduğu bilinmektedir. Biga, adını Yunanca'da ''Kaynak'' ve ''Pınar'' anlamına gelen ''Pegai'', ''Pigas'' sözcüğünden almaktadır. ''Pigas'', ''Menbaalar , kaynaklar kenti'' anlamına gelmektedir. 'Pigas'' adının zamanla Biga'ya dönüştüğü sanılmaktadır. BİNGÖL Bölgede volkanik kayalardan oluşmuş bir dağ kitlesi ve 2 bin 700 metreyi aşan yükseltilerde birçok göl vardır. Gerek dağ, gerekse eteğindeki kent, Bingöl adını işte bu çok sayıdaki göllerden alır. BİTLİS Kenti ne zaman ve kimlerin kurduğu kesin olarak bilinmiyor. Bitlis adı ise kimilerine göre ''Bageş'' ya da ''Pagiş'' sözcüklerinden türüyor. Kimilerine göre ise Büyük İskender'in buyruğu ile komutanı ''Lis'' veya ''Badis'' burada bir kale kurmuş, Bitlis adı bu komutanın isminden kaynaklanıyormuş. BODRUM Kasabanın ilk çağlardaki adı Halikarnasos'tu. Bir süre Bizans, Rodos şovalyeleri ve Menteş Beyliği'nin egemenliği altında kaldıktan sonra, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Rodos'la birlikte Osmanlılara katıldı BOLU Kente önce ''Bithynion'', Romalılar çağında da ''Claudiopolis'' adı verildi. Osmanlıların eline geçtikten sonra ise ''Claudiopolis' sözcüğünü kısaltıp önceleri ''Poli'', daha sonra ise kente Bolu dediler. BURDUR Kent, eski adı ''Askaniya'' olan Burdur Gölü'nün yanında kurulmuştur. Adınıda bu gölden almıştır. Gölün adı değiştirilince, kentde bugünkü adını almıştır. BURSA Eski çağlarda ''Bitinya'' adı verilen bölgenin başkenti olan Bursa'yı, İsa'dan önce 2. y.y.'da Bitinya Kralı Prusias II kurdu. Kent, kurucusunun adına dayanarak Prusa, daha sonrada Bursa oldu. ÇANAKKALE Çanakkale, boğazın kıyısında ve en dar yerinde kurulmuştur. Burada denizin şekli aynı bir çanağı andırır, bugünkü adınıda buradan alır. ÇANKIRI Kent ilk çağda, ''Gangra'' kalesinin eteğinde kuruldu. İsmini Gangra Kalesi'nden alan Çankırı'ya yakın zamana kadar Çangırı ve Çenğiri deniyordu. ÇORUM Malazgirt zaferinden kısa bir süre sonra Danişmentliler'den Melik Gazi, 30 000 kişilik bir orduyla kenti ele geçirdi. Yöreye Alanyutlu Türkmenler'inden Çorumlu oymağı yerleştirildi. Bu nedenle kentin adı, önceleri Çorumlu olarak anılırken, bu ad sonraları Çorum'a dönüştü. DENİZLİ Bu kent M.Ö. III y.y'da, Selefkilerden Antiokhos'un eşi Laodike adına kuruldu. Müslüman akınları sırasında buraya Lazkiye denildi. 1399'da Osmanlı topraklarına katıldı. Daha sonra deprem nedeniyle eski kent terk edildi ve 6 kilometre güneydeki Denizli kuruldu. Kente, ilk zamanlar Donguzlu (Donuzlu) ya da Tonguzluk deniliyordu. Bugünkü Denizli adı buradan gelmiştir. DİYARBAKIR Eski adı Yunan ve Latin kaynaklarında Amida, İslam eserlerinde Amid, Dede Korkud kitabında Hamid olarak geçer. Bekr İbn Va'il adlı Arap göçebe boyu bu çevrede çok dolaştığından, VIII. yüzyılda Abbasiler buraya ana bölge anlamına gelen Diyarbekir adını verdiler. İl topraklarında zengin bakır madeni bulunduğundan 1937 sonunda Atatürk, bakanlar kurulu kararı ile kentin adını değiştirip ona ''Bakır Ülkesi'' anlamına gelen Diyarbakır adını verdi. EDİRNE Kenti ilk kuran, Trakların Odris boyuydu ve o zamanki Edirne, Odrise adını taşıyordu. Romalılar devrinde İmparator Hadrianus tarafından yeniden kurulduğu için kentde ''Hadrinopolis'' veya ''Andrinople'' adını aldı. Hadrianus'un şehri anlamına gelen bu sözcük, Osmanlılar tarafından feth edildikten sonraysa Edirne adına çevrildi. EDREMİT Balıkesir ilçesinin eski adı ''Adramyttion''du. Kentin kurucusu Yunan mitolojisine göre Granikos'dur. Edremit ismi, Adramyttion'un değişmiş halidir. EFES Eski adı ''Efesos'' olan kenti, Amazonların kurduğu sanılıyor. Yunan mitolojisinde ise Efes kentini İonların önderi olan Androklos'un kurduğu söylenir.Efes sözü ''Efesos''tan gelir. EĞİRDİR Isparta'nın ilçesi olan kent, önceleri yarımadanın ucundaydı. Bir yangın büyük zararlara yol açınca Eğirdir, yarımadanın dışına taştı, göl kıyısında, genişliği değişen, eğri bir şerit oluşturdu. Adını işte bu eğriliğinden alır. EMET Kütahya'nın ilçesinin eski adı ''Tiberipolis'' idi. Selçuklu Türkleri, kasabayı Bizanslılardan alınca, ona, kasabadan akan Emet Irmağı'nın adını verdiler. ''Emed'' uç, son anlamına gelir. EMİRDAĞ Afyon'un ilçesi. XI. yüzyılda Anadolu Selçuklularına, sonrada Osmanlılara geçti. 1866 yılında burada kurulan kasabaya, zamanın padişahının adı verildi ve ''Aziziye'' dendi. 1932 yılında bu isim, kasabanın yakınındaki dağdan dolayı, Emirdağ adını aldı. ELAZIĞ 1834'te Doğu eyaletleri valiliğine atanan Reşit Mehmet Paşa, güneydeki ovada Mezraa adıyla anılan köyün yerinde vilayet ve ordu müfettişliği merkezi kurdu. 1862'de, vali İsmail Paşa'nın önerisi üzerine, Mezraa adı, o sırada Osmanlı Padişahı bulunan Abdülaziz'in onuruna ''Mamüretülaziz'' şeklinde değiştirildi. Bu ismi uzun bulan halk, onu kısaltıp kısaca Elaziz dedi. Şehrin adı 1937'de Elazığ'a çevrildi. ERZİNCAN Tarihçi Strabon'un, Akilisene dediği bu yörede, Eriza adlı eski bir kent bulunduğu belirtilmektedir. Çok eski bir tarihe sahip olan kent, Ortaçağ'da büyük ve bayındır bir haldeydi. Daha sonra adını üstünde kurulduğu ovadan alan Erzincan'a eskiler, Erzingan (halk arasında Ezirgan) derdi. ERZURUM Bugünkü Erzurum'a çok yakın bir yerde, Romalıların 422'de kurduğu ''Theodosiopolis'' vardı. 463'te, Araplar bu kenti ele geçirip ona ''Kalikala'' adını verdiler. Kent daha sonra yeniden Bizanslıların eline geçti. Bizanslılardan sonra bölgeyi ele geçiren Anadolu Selçukluları burada, ''Erzen Rum'' adıyla yeni bir kent kurdular. Erzurum ismi işte bu ''Erzen Rum''dan geliyor. Erzen, darı demektir. Bir başka kaynağa göre ise Erzurum adı, Arz-ı Rum (Rum Ülkesi) sözcüğünden türemiştir. ESKİŞEHİR Frikler tarafından kurulan Eskişehir'in eski adı ''Dorylaion''du. Roma ve Bizans egemenlikleri altında kalan kenti Türkler 1080 yılında feth etti. 1175'te Bizans İmparatoru Manuel, Eskişehir'i Türklerin elinden aldı. Fakat ertesi yıl yapılan savaşta Kılıçarslan, şehri geri aldı. Eski şehir, yeniden ele geçtiği içinde ona, Eski ''Bizim eski şehrimiz'' anlamına gelen Eskişehir adı verildi. FINDIKLI (Rize) Fındıklı ilçesi, Fatih Sultan Mehmet’in 1461 yılında Trabzon’un fethinden sonra Osmanlı egemenliği altına girmiştir. Önceden bölgede Tiranlılar, Makedonyalılar ve Bizanslılar yaşamıştır. 1886 yılına kadar ''Karye'' (Köy ile Nahiye arasında idari birim) olan Fındıklı'nın eski adı "Viçe"dir. GAZİANTEP Bugünkü kentin adı eskiden ''Ayıntab''dı ve bu ad halk arasında Antep şeklinde geçerdi. 1919'da, Fransız işgaline karşı kahramanca mücadele eden Antep halkına, bu kahramanlıklarından dolayı 6 Şubat 1921'de çıkarılan yasayla kentlerine ''Gazi'' ünvanı verilmiştir. GEDİZ Kütahya'nın ilçesi. Eski adı Kadoi. Frikyalıların kurduğu kent, daha sonra Lidya, Pers, Makedonya, Bergama Krallığı ve Roma İmparatorluğu egemenliğine girmiş, 1428'de Osmanlıların eline geçmiştir. GELİBOLU Çanakkale'nin ilçesi. Eski bir şehir olan Gelibolu'nun adı ''Gallipolis''ten türer. GEMLİK Eski adı Askania. Lidya, Pers, Makedonya, Britanya, Roma ve Bizans egemenliklerine giren kent, son olarak Osmanlıların eline geçti ve şehre bugünkü adını Osmanlılar verdi. GİRESUN Giresun adı, bu bölgede yetişen ve ceresia denilen yaban kirazından gelir. Cerasia, Osmanlılar zamanında Giresun oldu. GÖREME Göreme kentinin eski adları Korama, Matiana, Maccan ve Avcılar’dır. Göreme ile ilgili 6.yüzyıla ait bir belgede, ilk olarak ‘Korama’ adına rastlanıldığından dolayı en eski adının bu olduğu düşünülmektedir. Bu isimler zamanla ''Göreme''ye dönüşmüştür. GÜMÜŞHANE Kent adını, vaktiyle burada bulunan gümüş madenlerinden alır. GÜNEYSU (Rize) Güneysu ilçesinin eski adı ‘’POTOMYA’’dır. Bu adı, ilçenin içinden geçen ve Salarha deresi ile birleşerek Taşlıdere mevkiinden Karadenize akan Potomya Deresi'nden almıştır. HAKKARİ Hakkari adı, eskiden Van Gölü'nün güneyinde yaşayan bir göçebe aşiretin adından gelir. Burada oturanlara Hakkariler, çevreyede Hakkariye deniyordu. HATAY İ.Ö 1200'lerde Hitit Prenslikleri döneminde Amik Ovası'ndaki Hitit prenslikleri birleşerek Hettena Krallığı'nı kurdular. Hatay adının ''Hattena''dan geldiği sanılıyor. HEMŞİN (Rize) Uzun süre Amadan-Mamadan yöresini kendilerine yurt edinen Türk oymağı, daha sonraları Sasaniler'in yoğun din baskılarına maruz kaldılar. Mecusi (Ateşe tapan) inancına sahip Sasaniler'in, bu dine geçmeleri için baskı uygulamaları üzerine, bu yörede tutunamayacaklarını anlayan Türk oymağı, 623 yıllarında Hamam Beğ idaresinde Rize yöresine göçüp "Danpur" denilen yıkık kasabayı imar ettiler. Yeniden imar ettikleri bu beldeye, beylerinin adına izafeten "Hamama Şen (Hamama Bad / Hamamın Şenlendirdiği) " adını verdiler. Bu Türkçe ad zamanla Hemşen/ Hemsin biçimine girerek günümüze kadar geldi. Kaşgarlı Mahmut tarafından 1072-1074 yıllarında derlenen Divan-ı Lügat-it Türk'ün tercümesinde ise "EMŞEN" kelimesinin kuzu derisi, kürk yapılan deri anlamına geldiği görülmektedir. Deriden yapılmış kürk giyen , kabile boy başkanlarına izafetten Hemşen'li deyiminin ortaya çıktığı ifade edilmektedir. (Hemsin isminin Hemşen kelimesinden ortaya çıkmış olabileceği kuvvetli bir ihtimaldir). ISPARTA Isparta, İlkçağ'daki Psidia kentlerinden Baris'in yerini almıştır. Arap kaynaklarında kentin adı Sabarta olarak geçer. Bu adın da Baris'ten türediği ve ilk zamanlardaki söylenişinin İsbaris olduğu sanılmaktadır. Isparta adı büyük olasılıkla, bu sözcüğün halk arasındaki söylenişinden türemiştir. İÇEL İçel adı, Anadolu Selçukluları zamanında verildi.Bölge, Toros Dağları içine girdiği ve geçilmesi güç olduğu için bu adla anılmıştır. İNEBOLU Kastamonu'nun ilçesi. Eski adı ''İnebolis''di. Türkler zamanında bu isim İnebolu şeklini aldı. İKİZDERE (Rize) 1933 yılına kadar ismi Kura-i Seba olarak bilinen ilçe; bu tarihten sonra bucak merkezi olarak İkizdere adını almıştır. Karşılıklı birbirine bakan bu iki dağın vadisinde, Çamlık Deresi ile Cimil Deresi'nin birleştiği yerde kurulan ilçe, "iki dere" anlamında kullanılan İkizdere adını almıştır. İNEGÖL İnegöl ve çevresi bir zamanlar daha sulakmış. Yörenin akarsuları yüksek dağlardan, kayalıklardan inip hep buraya dökülür, yöreyi adeta göl haline getirirmiş. İşte, bu inen sular nedeniyle İnegöl'e ''İnengöl'' denmiş. Sözcük zamanla İnegöl halini almış. İSKENDERUN İ.Ö 333 yılında Büyük İskender tarafından kuruldu. İskender'in Mısır'da kurduğu İskenderiye Kenti'nden ayırt edilmesi için buraya önceleri Aleksandria Minor (Küçük İskender) dendiyse de, daha sonra aynı anlama gelen İskenderun şeklinde adlandırıldı. İSPİR Kent, tarihi İspir Kalesi'nin eteğinde kurulduğu için adını bu kaleden alır. Rum tarihçiler bu kalenin eski adının ''Hispartis'' olduğunu ileri sürerler. Arap kaynaklarında ise gerek kalenin, gerekse kentin adı ''İsbiren'' olarak geçer. İSTANBUL Megara Kralı Byzas ve yandaşları yeni bir kent kurmak ister ve bu kentin yeri konusunda kahinlere danışırlar. Kahin onlara ''Bu kenti körlerin ülkesinin karşısına kurun'' der. Megaralılar, bugünkü Sarayburnu'nun olduğu yere gelirler.Buradan çevreyi gözlerken , o zamanlar Finikelilerin sömürgesi olan Kadıköy'ü görürler. Finikelilerin Kadıköy gibi bir yere yerleşmelerine çok şaşırırlar ve ''İşte kahinin haber verdiği körler ülkesi orası olsa gerek'' deyip, Haliç ile Lygos Burnu arasında kendi şehirlerini, İstanbul'u kurarlar ve şehre, önderlerinin adı olan Byzantion - Bizans ismini verirler. Roma İmparatoru Marcus Avrelius'un döneminde kent, imparatorun manevi babasının adıyla ve ''Antonion'' olarak anıldı. Konstantin, Roma İmparatorluğu'nun merkezini Roma'dan, İstanbul'a taşıyınca, kente ''Konstantinopolis'' adı verildi. ''Şehire'' anlamına gelen bu ismin kısaltılmış şekli ''Stin-polis''di. İstanbul sözcüğü işte bu kelimeden türedi. Araplar ise Konstantinopolis'e, ''Kostantaniye'' diyorlardı. On Yedinci ve On Sekizinci Yüzyıllarda bu isim ''İslambol'' şeklinde değiştirildiysede, halk benimsemeyince İstanbul adı resmileşti. İYİDERE (Rize) M.Ö.700 yıllarında Miyetoslu'larca kurulan önce Roma, sonra Bizans ve Pontus Rum egemenliği altında kalan yerleşim yeri, 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı Devleti sınırları içerisine katılmıştır. Eski adı ''Aspet'' olan ilçe merkezi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra bucak olarak yapılandırılmıştır. İyidere, deresinden dolayı da İyidere ismini almıştır. İZMİR Bir görüşe göre, kenti kuran Hititlerdir ve İzmir'e ''Navlühun adını vermişlerdir. İsa'dan bin yüzyıl önce ise, İkinci Amazonlar yönetimindeki Akalar, Efes'te Smyrna (İzmir) adlı bir mahallede oturuyorlardı. Mahallelerini terk edip Navülhun'u işgal ettiler ve ona aynı zamanda reislerinin de adı olan Smyrna ismini verdiler. Kimi kaynaklara göreyse İzmir'i kuranlar Hititler değil, Amazonlardır. Homer'in destanlarında ise kent ismini, Kıbrıs Kralı Kinyras'ın kızı Smyrna'dan alır. Sonuçta, Smyrna sözcüğü tarihin akışı altında İzmir'e dönüşmüştür. İZNİK Tarihçi Strabon'a göre kenti Büyük İskender'in komutanlarından Antigon kurdu ve ona ''Antigonya'' adını verdi. Antigon'un ölümünden sonra kenti ele geçiren Liysimahos buraya karısının adını verdi, böylece kentin adı ''Nikiya'' oldu. Yunanlılar kente, ''İznikliyim'' anlamına gelen ''İs-Nikiya'' dediler. İznik sözcüğü buradan türedi. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir'in araştırmalarına göreyse İznik'i kuranlar Makedonyalılar değil, Amazonlardır. KARACABEY Kasaba adını, Osmanlı tarihinde çok büyük kahramanlıklar gösteren ve Fatih Sultan Mehmet zamanında Belgrad Savaşı'nda ölen Karacabey'den alır. KARACASU Aydın'ın ilçesi. Selçuklular zamanında adı ''Yenişehir''di. Osmanlılar bunu Karacasu olarak değiştidi. KARAMAN Eski çağlarda Karaman'ın adı ''Laranda'', Selçuklular ve Osmanlılar zamanında ise ''Larende'' idi. Selçuklulardan sonra kente hakim olan Karamanoğulları Beyliği'nin başkenti olduğu için, kente daha sonra Karaman adı verildi. KARAMÜRSEL Türklerde ''Kara'' lakabı uğurlu sayılır. Osmanlıların ilk kaptanı deryası olan Mürsel Bey'e gösterdiği başarılar üzerine ''Kara'' lakabı verildi ve adı Karamürsel Bey oldu. İzmit Körfezi'nin güney taraflarının fethindeki başarıları nedeniyle bu kıyıları koruma görevi ona verildi ve yeni kurulan yerleşim yerine de Karamürsel adı kondu. KAHRAMANMARAŞ Kahramanmaraş kenti tarihinde, Sino, Germanicia, ve Markasi gibi isimler aldı. Maraş sözcüğünün Markasi'nin halk dilindeki değişimlerden türediği sanılıyor. Kent halkı 11 Şubat 1922'de Maraş'ı düşman işgalinden kurtardı. Bu yiğitçe savaşımın anısı onuruna, bir yasayla kentin adı Kahramanmaraş yapıldı. KALECİK Ankara'nın ilçesi. Kent adını eteğinde kurulduğu kaleden alır. KARS Kent adını İ.Ö. 130-127 yıllarında Kafkas Dağları'ndan kuzeyinden gelerek yöreye yerleşen Karsak oymağından alır. Kaşgarlı Mahmud, Kars sözcüğünün deve yada koyun yününden yapılan elbise, Buharalı Şeyh Süleyman ise şal kuşak anlamına geldiğini yazar. Coğrafya yazarlarından Batlamyus'un ''Korsa'' diye söz ettiği yerin Kars olduğu sanılıyor. Tarihçi Strabon ise Kars'tan ''Korzene'' şeklinde söz eder. KASTAMONU Tarihin çok eski çağlarında bu ilin olduğu yerde Tumanna adında bir kent vardı. Gas-Gas adı verilen savaşçı ve deri elbiseler giyen bir kavim bu kentte yaşıyordu. Gas ve Tuman sözcüklerinin birleşmesinden doğan ''Gastuman'' zamanla Kastamonu'ya dönüştü. KAŞ Antalya'nın ilçesi. Eski adı ''Andifli'', Yunanlılar zamanında ''Antiphellus'', daha eski çağlarda ''Hapasas'' veya ''Apasas''dı. İlçenin karşısındaki Meis Adası'na hilal şeklinde görülmesinden dolayı Kaş denildiği söylenmektedir. KAYSERİ Hitit İmparatorluğu zamanında şimdiki Kayseri'nin güneybatısına düşen ''Mazaka'' adında bir kent bulunuyordu. Kenti ele geçiren Romalılar ona Kayser, yani imparator şehri anlamına gelen ''Kaysarea'' adını taktılar. Araplar ise ''Kayseriye'' şekline çevirdiler. 20. yüzyıl başlarına kadar kentin adı Kayseriye diye yazılır, konuşma dilinde ise Kayseri şeklinde geçerdi. Kayseri adı resmi olarakta kabul edildi. KEMALİYE Erzincan'ın ilçesi. Eski adı Eğin'di. Cumhuriyet döneminde Atatürk'e ithafen Kemaliye oldu. KEMALPAŞA İzmir'in ilçesi. Eski adı Nif'dir. Yeni adını Atatürk'ten alır. KIRIKKALE Kırıkkale adı, şimdiki il merkezinin kuzeyinde bulunan Kırık Köyü ile il merkezinin ortasındaki Kaletepe Höyüğü'nün birleşmesiyle oluşmuştur. Birbaşka kaynağa göreyse kentin adı, ''Kırık'' Köyü'nün ve yakınındaki ''Kürigin Kale''nin adlarından kaynaklanır. KIRKAĞAÇ Manisa'nın ilçesi. 1350 yılında Türk Kalbuz Aşiretleri tarafından kurulmuştur. Kırk çadır halkından oluşan bu aşiret, kırk tane ağacın dibine yerleştikleri için o günden beri kentin adı Kırkağaç'tır. KIRKLARELİ Eski adı ''Kırk Kilise'' anlamına gelen ''Saranta Eclessies''di. Türkler kenti ele geçirince adını Türkçe karşılığı olan ''Kırk Kilise''ye çevirdiler. 1924'te Kırk Kilise adı ''Kırklareli''ne çevrildi. KIRŞEHİR Selçuklular tarafından kurulduğu için, Türkçe olan adını bugüne kadar devam ettirmiştir. KOCAELİ Bu bölge adını, bölgeyi fethe çalışan Akça Koca'dan alır, ''Akça Koca'nın Yurdu'' anlamındadır. KORKUDELİ Antalya'nın ilçesi. Romalılar ve Bizanslılar zamanında adı ''İstanos'' idi. Sultan Korkud'un oturduğu yerdir ve onun ismini taşır. KONYA Konya'ya ilk yerleşen Hititlerdi. O zamanki adı bilinmiyor. İ.S. 47,50 ve 53 yıllarında Hırıstiyan azizlerinden St. Paul kenti ziyaret etti ve şehir önemli bir dinsel merkez olarak gelişti. Bu nedenle Hırıstiyanlar ona ''İsa'nın tasviri'' anlamına gelen ''İkonyum'' adını verdiler. Harun Reşid'in ordusu burayı ele geçirince adını ''Kuniye''ye çevirdi. Bu isim Türk dilinde Konya'ya dönüştü. KÜTAHYA Frikyalıların zamanında kente ''Katyasiyum'' yada ''Katiation'' deniliyordu. Bugünkü Kütahya adıda buradan gelmektedir. MALATYA Hititler zamanındaki adı ''Meliddo'' idi. Malatya ismi buradan geliyor. MANİSA Manisa adı Yunanca olduğu sanılan ''Magnesya''dan geliyor. Türkler kente önce Magnesya, sonra da Manisa dediler. MARDİN Mardin adı Süryani dilindeki ''Marde''den geliyor. Kente Romalılar ''Maride'', Araplar ''Mârdin'', Türkler ise Mardin dediler. MUDANYA İlk adı ''Mirlea''dır. Makedonyalıların yakıp yıktığı kenti, Bitinya Kralı Prusias yeniden kurdu ve buraya karısının adını vererek ''Apemia'' dedi. Haçlı seferlerinde Latinlerin eline geçen kent ''Montanya'' adıyla anıldı. Türkler ''Montanya'' ismini bugünkü Mudanya'ya çevirdiler. MUĞLA Eski adının ''Mobolla'' olduğu sanılıyor. Kimi kaynaklara göreyse Muğla'nın eski adı Gökbel'de akan Çine Çayı'ndan yani Marsyas'dan kaynaklanıyor. MUŞ Bir söylentiye göre, Muş adının kökeni Süryani dilindeki ''Suyu bol'' anlamına gelen ''Muşa''dan, diğer bir söylentiye göreyse kentin kurucusu Muşet'ten geliyor. NALLIHAN Osmanlı vezirlerinden Nasuh Paşa, Bağdat'tan İstanbul'a dönerken, Nallıhan yakınlarında büyük bir han yaptırdı. 1599'da yapılan bu handan sonra kentin nufusu hızla çoğalmaya başladı. Bugünkü Nallıhan, ismini işte bu handan alır. NEVŞEHİR 18. yüzyıla kadar küçük bir köydü ve adı ''Muşkara'' idi. Bu köyden yetişen Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, doğduğu köyü büyütüp, ileri bir kasaba haline getirdi ve bu kente ''Yeni Şehir'' anlamına gelen ''Nevşehir'' adını verdi. NİĞDE Niğde adının kökeni oldukça karanlık. Anamur yakınlarında oturan İlkçağ kavimlerinden Nagidoslular tarafından kurulduğu için bu adı aldığı söylenir. İslam yazarları, kentin adını önce ''Nekide'' şeklinde yazmışlar, sonunda bu ad ''Nikde'' şeklini almıştır. Cumhuriyet devrinde de bu sözcük, Niğde'ye dönüşmüştür. ORDU Sinop'tan gelen Miletli göçmenlerce ''Kotyora'' adıyla kuruldu. Bugünkü Ordu, kentin 5 Km. güneydoğusundaki Eskipazar Köyü'nün bir iskelesi idi ve Bucak adını taşıyordu. Eskipazar'ın önceki adı Bayramlı, daha önceki adı ise Ordu'dur. XVIII. yüzyılda Bayramlı büyükçe bir kasaba iken, yıldızı sönmeye başladı ve iskelesi Bucak gelişti. 1869'da da Bucak adı değiştirildi. Bayramlı'nın eski adı olan ''Ordu'' kullanılmaya başlandı. ORHANGAZİ Kurucusu, Osmanlı Devleti'nin ikinci sultanı, Osman Bey'in oğlu Orhan Bey'dir ve adını ondan alır. OSMANELİ Bilecik'in ilçesi. Adını, ilk Osmanlı sultanı Osman Bey'den alır. PAZAR (Rize) Pazar adını 1928 yılına kadar "Atina" olarak kullanıldığı yöre yaşlıları tarafından dahi bilinmektedir. Bu adın kaynağına ilişkin bir çok söylenti vardır. Yunanlı tarihçi filozof Filavinus Arrianus (95-175) ilçeden şöyle bahseder: "Gerçekten Karadeniz'de bu isme sahip olan bir yer var. Yunan Tanrıcası Athena'nın tapınağının olduğu bu yöreye, tapınağın adından dolayı Atina denilmiştir. Bir de terk edilmiş kale var. Liman fazla gemi barındıramaz ama onları rüzgardan korur..." Kemal Karadenizli "Trabzon" adlı eserinde Pazar'dan şöyle söz eder : "Burası eski bir kasaba olup, putperestler zamanında tapındıkları mabuta; Petra (Entas) denildiği için adı "Atina" kalmıştır. Yunan prenslerinden biride Karadeniz seyahatine çıktığında, ilçe önlerine gelince Pazar'ın denizden görünüşünü beğenmiş, yöreyi Atina gibi meşhur bir şehir zannettiğinden "Atuna" ve "Atnus" olarak adlandırmıştır. Ayrıca Doğu Karadeniz'de Rumca sanılan bir çok ismin "Lazca" kökenli olduğu ileri sürülmektedir. Buna göre Atina adı, Lazcada ''Gölgelerin olduğu yer'' anlamına gelen ''Athenia'' dan türemiştir.Yöreye Pontus Krallığı döneminde "Sonnica"adı verilmiş, Romalılar "Pontus Palomeniacos", Bizanslılar ise "Khaldei" demişlerdir. RİZE Rize'nin adının nereden geldiğine dair birçok söylenti vardır. Bir söylentiye göre, şehrin adı Rhizios'tan gelmektedir. Yörede bol pirinç yetiştirilmesinden dolayı kentin yakınından geçen çaya, Yunanca pirinç anlamına gelen ''Rhizios'' denmiş. Diğer bir söylentide de, söz konusu çay Rumca da ''dağ eteği'' anlamına gelen ''Rhiza'' diye anılmakta, kent de adını buradan almaktadır. Bir başka söylentide ise Rize'nin , Lazca "insanların ve askerlerin toplandığı yer" anlamına gelen ''Rhizalion'' kelimesinden türediği görüşü savunulmaktadır. SAKARYA Adını sınırları içinde akan Sakarya Irmağı'ndan alır. SAMSUN Kent, İ.Ö. VIII. yüzyılda Milet göçmenleri tarafından kuruldu. Eski adı''Amisos''. Samsun sözcüğü, Amisos'un halk dilinde değişmiş biçimidir. SELÇUK Adını Selçuk Türkleri'nden alır. SEYİTGAZİ Eskişehir'in ilçesi. Adını, kasabada bulunan Seyit Battal Gazi Türbesi'nden alır. SIVAS Adını nereden aldığına dair bir kayıt yok. Bir söylentiye göre Pontos kraliçesi Pythodoris'in ''Sebasteia'' adını verdiği kent, Roma İmparatorluğu'nun bölünmesiyle Bizans'ın payına düşmüş, Bizanslılarda ona ''Sebostos'' demişlerdir. Bir başka söylentiye göreyse Sivas adı, ''Sipas''tan gelir. Eski çağlarda, kentin şimdiki yerinde ''Sipas'' denilen üç gözlü bir pınar varmış. Gözlerden biri ''Tanrı'ya şükranı'', biri ''ana babaya saygıyı'', biri de ''küçüklere sevgiyi'' simgeliyormuş. İnsanlar bu üç erdemi yitirince pınar kurumuş, kent de yoksullaşmış. ''Üç göz'' anlamına gelen ''Sipas'' daha sonra kentin adı olmuş, bu isimde zamanla ''Sıvas'' a dönüşmüş. SİDE Antalya'nın ilçesi. ''Side'' sözcüğü eski Anadolu dillerinde ''Nar'' anlamına gelir. Kimi kaynaklara göre Toros'un kızı Panfiliya, Side kentinin isim anasıdır. SİİRT Keldani aslından geldiği öne sürülen ''Siirt'' sözcüğünün ''Şehir'' anlamını taşıdığı sanılıyor. SİLİVRİ İstanbul'un ilçesi olan kenti, ''Silimbrea'' adıyla Megaralı göçmenlerin kurduğu söylenir. Silivri adıda, Silimbrea sözcüğünün halk dilinde değişmiş şeklidir. SİMAV Kütahya'nın ilçesi. Kentin ilk ve orta çağlardaki adı ''Synaos''tu. Şimdiki Simav adı bundan türemiştir. SİNOP Bazı kaynaklara göre Sinop, İ.Ö. 1300-1200 yılları arasında Amazonlar tarafından kurulmuş, ismini de Hitit metinlerine göre ''Sinova'' adlı Amazon kraliçesinden almıştır. ŞANLIURFA Eski adı ''Orhoe'' yada ''Orhai''dir. Sonradan bu ad araplar tarafından ''Roha''ya çevrilmiştir. Urfa sözcüğü, Orhoe'nin halk dilinde değişmiş şeklidir. Urfa adı Kurtuluş Savaşı'ndaki yararlıkları nedeniyle Şanlıurfa yapıldı. Urfa'ya ''Peygamberler Şehri''de denir. Selevkos Krallığı zamanındaki adı ise ''Edessa'' idi. ŞEBİNKARAHİSAR Giresun'un ilçesi. Kent ''Şebin'' adını, bir zamanlar işletilmiş bulunan yakınındaki Şap yataklarından alır. ŞIRNAK İslam inancına göre, Tufan'dan sonra Nuh'un gemisi Cudi Dağı'na inmiş, Nuh'un dağın eteğinde kurduğu kente de ''Şehr-i Nuh'' adı verilmiş. Bu ad önce ''Şernah''a, sonra da ''Şırnak''a dönüşmüştür. TARSUS İçel'in ilçesi. Kenti, Asuri hükümdarı Sardanapal'ın kurduğu söylenir ama aslında geçmişi çok daha eskidir. Kent adı, eski devirlerden beri değişmemiştir. TEKİRDAĞ Bugünkü Tekirdağ'ın yerinde eskiden Rhaedestus kenti vardı. Kimler tarafından, ne zaman kurulduğu bilinmiyor. Kente, XII. yüzyılda Venedikliler yerleştiler ve adına Rodosto dediler. Tekirdağ bugünkü adını, kıyı boyunca uzanan Tekirdağı'ndan alır. TİREBOLU Giresun'un ilçesi. Kent kurulduğundan beri üç bölüme ayrılmış olduğundan eski adı ''Üç Şehir'' anlamına gelen Tripolis'di. Bugünkü ismi de bu sözcükten gelir. TOKAT Tokat bölgesindeki Gümenek'in eski çağlardaki adı Komana Pontika idi. Kimi kaynaklara göre Tokat, ''Pontika'' sözcüğünün zamanla halk dilinde değişmiş şeklidir. TRABZON Eski bir tarihe sahip. Adı Anadolu'nun eski dillerindeki ''Trapezus'' sözcüğünden gelir, anlamı ''Dörtköşe'' demektir. Ve kente, derin vadiler üzerindeki düzlüğe oturmuş kalesinin dört köşe biçiminden dolayı bu isim verilmiştir. TUNCELİ Eski adı Dersim idi. Kentte bazı maden yatakları bulunur, bu nedenle Cumhuriyet Dönemi'nde Tunceli adı verilmiştir. UŞAK Türkler yöreyi ele geçirdikten sonra kente ''Uşşâk'' adını verdiler. ''Uşşâk'' Arapça'da ''aşıklar'' anlamına gelir. ''Uşşâk'', sonradan Uşak'a dönüştü. UZUNKÖPRÜ Uzunköprü, adını Ergene üzerinde, 2. Murat tarafından yaptırılan köprüden almıştır. ÜNYE Ordu'nun ilçesi. Kentin bugünkü adı eski adı olan ''Oenoe''den gelir. ÜRGÜP Nevşehir'in ilçesi. Ürgüp’de tarihsel süreç içerisinde çok sayıda isme sahip olmuştur. Bizans Döneminde Osiana (Assiana), Hagios Prokopios; Selçuklular Dönemi’nde Başhisar; Osmanlılar zamanında Burgut Kalesi; Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de Ürgüp adıyla anılmıştır. VAN Bazı kaynaklara göre kenti İ.Ö. 19. yüzyılda Asur Kraliçesi Semiramis kurdu. Bunun için kente ''Şahmirankent'' adı verildi. İ.Ö. 9. yüzyılda buraya yerleşen Urartular ise kente ''Tuşpa''adını verdiler. Daha sonra İranlılar devrinde kenti ''Van'' adında bir vali bayındır hale getirdi. Bugünkü adını bu validen alıyor. VEZİRKÖPRÜ Samsun'un ilçesi. Köprülü Mehmet Paşa ve Köprülü Fazıl Ahmet Paşa gibi iki ünlü vezir yetiştirdiği için, eski adı Köprü olan kasabaya sonradan, Vezirköprü ismi verildi. YOZGAT Bir söylentiye göre, Yozgat ilinin kurucuları olan Çapanoğulları 18. yüzyılda Horasan'dan göç ederek Yozgat yöresine gelmiş ve burayı beğenerek yerleşmişlerdir. Yöredeki yaylalarda ''yoz''larını (sürülerini) otlatan Çapanoğulları, ''yoz'' sözcüğü ile, ''kent'' anlamına geldiği ileri sürülen ''gat'' sözcüğünü birleştirerek kente ''Yozgat'' adını vermişlerdir. Bir başka söylentiye göreyse, Çapanoğlu Ömer Cabbar Ağa sürülerini otlatırken, nur yüzlü bir adam gelip su ister. Ömer Cabbar Ağa'da, ona bir testi süt verir. Sütü içen adam, Ömer Cabbar Ağa'nın sırtını sıvazlar, ''yozuna yoz katılsın'' der. Kentin adı önce ''Yoz-kat'' , sonrada '' Yozgat'' olur. YUNAK Konya'nın ilçesi. Hamam anlamına gelir. ZİLE Tokat'ın ilçesi. Zile'nin eski adı ''Zelay''dı. Zamanla değişime uğrayan sözcük, bugünkü Zile halini aldı. ZONGULDAK Adını ''bataklık'' ya da ''sazlık'' anlamına gelen ''Zongalık''tan aldığı söylenir. Bu ad, Cumhuriyet'in ilanından sonra ''Zonguldak'' biçiminde kullanılmıştır.

KORKU

KORKU
Bilinçli olarak tanınan dış tehlike kaynak­larına karşı gösterilen emosyonel tepkiye korku denir. Günlük hayatımızda huzursuzluk ve ürkme halinden dehşet duygusuna kadar sübjektif olarak değişen korku de­receleri yaşarız. Korkunun bedensel veya fizyolojik belirti­leri ise otonom sinir sisteminde ve iç salgı bezlerinde meydana gelen değişmelerdir. Korkunun arkasından yapılan kan muaye­nelerinde serumda bazı maddelerin (adre­nalin, kortizol gibi) artmış olduğu görülür. Deri damarlarının büzülmesi kılların dikil­mesi (urperme), kan dolaşımının artması, nabzın hızlanması, terleme ve titreme (tremor) insanda görülen tipik korku belirti­lendi.Anksiete veya huzursuzluk denilen halde ise korku kaynağı bilinmediği halde psiko­lojik bir gerginlik vardır. Psikolojik bozuk­luklar arasında hastalık derecesine varan korkuya ise fobi adı verilir. Fobileri olan insanlar bazı durumlara, kimselere veya nesnelere özel bir anlam verirler ve bun­larla karşılaştıkları zaman korku duyarlar.Ruh hastalıkları arasmda çeşitli fobik reaksiyonlar (agorafobi, klaustrofobi vb.) var­dır.Yabancılardan korkmak, (ksenofobi), sos­yal korku şekli, kedi, köpek, fare, örümcek ve yılan korkusu özel korku biçimleridir.
Korku illuzyonu
Bütün davranışların temeli, beynin çalışma prensiplerine dayanır. Korkunun da bir prensibi vardır. Eğer bunu davranışlarımızda gözlemleme alışkanlığına kavuşturursak, sahip olduğumuz ya da olacağımız her türlü korku ve kaygının da üstesinden gelmiş oluruz. Bu alışkanlığa biz “farkındalık” ta diyebiliyoruz. Farkındalık, benim tabirimle duyguları kontrol etme gücüdür. Aynı zamanda kendini tanımanın diğer adıdır.Eğer farkındalık konusunda az çok bilgi sahibi iseniz, kendinizi tanıma konusunda, hiçbir zaman tam anlamıyla kendinizi tanıyamayacak olmanızın gerçekten ürkütücü olduğunu da anlamışsınızdır. Bu kendini bilme-tanıma-öğrenme ya da farkındalık denilen şey, siz ölene kadar devam eder. Kişisel gelişim konusunda sadece beynin çalışma prensiplerini bilmek yeterli olmuyor. Örneğin çakra bilgisi, bilinmesi gereken önemli konulardan sadece biri. Çakra bilgisi ayrı bir konu olduğu için korku konusuna kaldığımız yerden devam edelim. Duyguları kontrol etme gücü dedik. Bunu nasıl sağlayabiliriz? Duygularınızı kontrol edemezseniz duygularınız sizi kontrol eder. Bu bir kuraldır. Ne yazık ki insanların % 100’e yakını duygularını kontrol edemiyor. Bunu neden yapamıyor? Çünkü kolay bir şey değil. Duyguları kontrol etmek derken kontrol edip, robotik bir davranışa geçilsin anlamında söylemiyorum. Her davranışın yeri ve zamanı vardır. Örneğin size çok yakın birini kaybettiğinizde duygularınızı serbest bırakıp ağlamanız gerekir. Bu konuda kendinizi kontrol edebileceğiniz sınır, aşırı tepki vermeme hususudur. Bütün davranışların temeli beynin çalışma prensiplerine dayanır demiştik. Her duygu için geçerlidir bu. Şimdi korkunun beyinde nasıl işlendiğini görelim. Hep söylenir bilinçaltı şöyle, bilinçaltı böyle. Fakat kimse bunu tam anlamıyla açıklamaz. Ne olduğunu tam anlamıyla kimse bize anlatmaz. Sadece bazı davranışları örnek verirken, bilinçaltı hakkında fazla bilgimiz olmadığı halde, “bilinçaltına yerleşmiş” falan deriz. Bilinçaltı, otomatik kazanılmış davranışlarımızın kaynağıdır. Buna fobi dediğimiz korkular da dâhildir. Örneğin ben bu yazıyı on parmak kullanarak yazıyorsam bu bilinçaltı sayesinde olur. Araba sürerken pedalların ve vitesin nerde olduğunu düşünmeden hareket ediyorsak bu bilinçaltı sayesindedir. Yine yazı yazarken ya da kitap okurken,yemek yerken, yürürken rutin sergilediğimiz davranışlar bilinçaltı sayesindedir. Bilinçaltı, saniyede binlerce bilgiyi depolar. Bunu fark etmezsiniz. Bu yazıyı okurken dışarıdan geçen arabaların sesini, yan odada çalan radyoyu, kedinizin miyavlamasını, içerde yemek yapan annenizin söylediği şarkıyı, işyerindeyseniz, çalışma arkadaşlarınızın ya da müşterilerin konuşmalarını hep kaydeder. Peki, bilinç ne yapar? Bilinç de sizin bu yazıyı okumanıza yardımcı olur. Eğer okuduğunuzu anlıyorsanız bu bilinciniz sayesindedir. Sadece okuyorsanız da bilinçaltı sayesinde. Diğer tarafta msn de arkadaşınıza bilincinizle cevap verirsiniz. Excel’de yapacağınız hesap tablosunu bilinciniz sayesinde düzenlersiniz. Bilinçaltı ve bilinç devamlı bir koordinasyon halindedir. Örneğin ben bu yazıyı bilincim sayesinde yazarken bilinçaltım sayesinde de on parmak yazıyorum. Koordinasyonu görüyorsunuz değil mi? Korkunun nasıl oluştuğunu anlamak için ham bir beyni ele alalım. Bir yaşında henüz emeklemekten yürümeye yeni geçmekte olan bir bebeğin korkusu bu. Annesinin, yerde emeklerken odanın içinde bulunan sobaya doğru hareket ettiğinde cıs diyerek uyarı vermesi sebebi ile yanına yaklaşmaya çekindiği nesneden korkması için henüz bir neden yok. Yürümeye yeni başladığı için sağa sola tutunarak ayağa kalkması ve dengesini kaybedip sobanın üzerine doğru düştüğünde, yüzünü düşeceği nesneden korumak için elini öne doğru attığında, artık o nesnenin kendisi için gerçekten korkutucu olduğunu öğrenmiş bulundu. Annesinin çığlıkları sobada yanan eli için feryat eden kendi çığlıklarına karıştı. Annesi, hemen yanan ele soğuk bir su tutup acının daha fazla büyümesini engelledi. Akşam babası eve gelip de kendisini kucağına aldığında babasına sobayı göstererek cıs dedi. Şimdi bu korkunun beyinde nasıl işlendiğine bakalım. Normalde korku denilen şey bilinçlidir. Bilincimiz, korkulacak şey meydana geldiğinde beynimizde bulunan amigdala denilen bölümü uyarır amigdala, bu sayede korku dediğimiz duyguyu meydana getirecek kimyasalları salgılar. Eğer amigdala ya uyarıyı bilinçaltımız göndermiş ise o zaman bunun adı fobi olur. Yani bu korku artık otomatik bir hal alır. Yükseklik fobisi, kedi-köpek fobisi, topluluk içinde konuşma fobisi gibi fobilerin kaynağı bilinçaltıdır. Bize çok komik gelen bir fobi, ona sahip olan için gerçekten elem vericidir. Bu basit korku için devamlı kendini suçlar. Ah benim aptal kafam falan der. Aklınıza her hangi bir şey getirin onunla ilgili fobisi olan biri mutlaka vardır. Az önce bir bebeğin korkusunu ele aldık. Şimdi bu korkunun bilince mi yoksa bilinçaltına mı yerleşeceğini irdeleyelim. Bebek sağa sola tutunarak ayağa kalktı ve o çok merak ettiği cıs’ın yanına doğru hamle yaptı fakat henüz tam olarak yürümeyi öğrenemediği için dengesini kaybetti. Dengesini kaybettiğini fark eden annesi bir çığlık attı. İşitsel uyarı. Bu işitsel uyarı başına gelecek olan şeyin gerçekten kendisine acı vereceğini hissetmesi için ilk uyarı oldu. Düşerken cıs denilen nesneyi gördü. Görsel uyarı. Yüzünü cıs’a çarpmamak için elini uzattı ve eli yandı. Duyusal ya da Kine Estetik uyarı.Bu üç uyarı şekli bir insanın bir şeyi tam anlamıyla öğrenmesi yani bilince ya da bilinçaltına yazılması için gerekli uyarı şekilleridir. Eğer bir şeyi tam olarak öğrenmek istiyorsanız. Onu dinlerken görür ve uygularsanız öğrenmenizde çok etkili olur. Bu bir korku olsa bile. Hele hele belli yaş gruplarına kadar çok önemli olan beyin dalgalarının en hassas olduğu anlarda bu uyarılar çok daha önemlidir. Eğer bu bebeğin bilinçaltına bahsettiğim şekilde bir korku yerleşmişse o zaman bunun adı fobi olur. Kendisi küçükken sobada yanan elini hatırlamasa bile, yetişkin bir insan olduğunda bilinçaltı bir soba gördüğünde kendisini uyaracaktır. Korkular gereklimidir?Hem de nasıl. Diyelim ki araba kullanıyorsunuz. Hatalı solama yaptınız karşıdan gelen arabaya çarpmamak için uyarıyı size amigdala verir. Hemen direksiyonu ne tarafa kırmanız gerektiği yönünde bir hareket yaparsınız. Eğer amigdala size korku uyarısını vermemiş olsaydı. Karşıdan gelen arabaya çarpmanın korkulacak bir duygu olmadığını düşündüğünüzden sürmeye devam edecektiniz. Başka bir örnek. Yolda yürüyorsunuz karşıdan ağzında salyalar akarak size doğru koşan bir köpek var. Burada yapacağınız iki korku davranışı var. Bunlardan birincisi, tabana kuvvet kaçmak, ikincisi de durup savaşmak. Eğer amigdala size korku uyarısını vermeseydi, hiçbir şey yapmayıp kuduz köpeğin kurbanı olacaktınız. Bütün korkular yukarıda anlattığım şekilde gerçekleşmez. Örneğin kaygı dediğimiz bir çeşit korku da amigdala uyarımı sayesinde olur. Küçük bir çocuğa sorduğunuzda sizin kaygı diye isim taktığınız şeyi korku olarak açıklayacaktır. Daha henüz kaygı terimini öğrenmemiştir çünkü.Kaygı, fobi denilen öğrenilmiş, otomatikleşmiş korkulardan farklıdır. Fobiler ve kaygılar mutlaka aşılması gereken korkulardır. Bunlar aşılmadığı sürece stres dediğimiz duygulara sebep olur. Stres ise psikosomatik hastalıkların kaynağını oluşturur. Psikosomatik hastalıklar çok tehlikeli kanser türlerinden ülsere kadar bir çok irili ufaklı hastalıklar olabilir.Kaygı, korkunun bir versiyonudurGereksiz korkular ve kaygılar için neler yapabiliriz?Özellikle fobi konusunda çok çeşitli yöntemler var. Bunların arasında NLP yöntemiyle herkesin rahatlıkla uygulayabileceği hızlı fobi yenme tekniğini başka bir yazıda açıklayabilirim. Yine fobiler için bilinçaltına inip hipnoz yöntemi kullanılabilir. Fobiler için kullanılacak farklı yöntemler ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar uzundur.Kaygıda ise temel sebep An’ı yaşamamaktır. Bilinç, geçmiş kötü anılar ve gelecek kaygısı arasında gider gelir. Sizi gerçekten sıkıntıya sokan bir probleminiz, geçmiş kötü anılarınızdan kurtulamayan bir bilinciniz, depresif bir yapınız ve devamlı gelecek ile ilgili bir kaygınız var ise çok şanslısızın. Evet, yanlış duymadınız çok şanslısınız. Çünkü kendinizi tanıma adına, farkındalık adına, NLP öğrenme adına bir fırsat geçmiş elinize. NLP yi en iyi şekilde üzerinizde bir problem bir musibet varken öğrenirsiniz.

3 Haziran 2009 Çarşamba

PRAFÇA

PRAFÇA
Malkara ilçesinin doğusunda, Hayrabolu İlçe sınırına yakın bir yerde kurulmuştur. Malkara îlçesinin en uzak köylerinden biridir, îlçeye 25 km. uzaklıkta bulunur. 1997 nüfus sayımına göre nüfusu 703 kişidir.Köy, iki ufak tepenin arasında kalmaktadır. Evler çukurdan tepelere doğru dağılmaktadır. Kış soğutlarına ve yağışlara karşı muhafazalıdır. Köyün kuzey, kuzey batış ve kuzey doğusunda kendine has ovası vardır. Arazi genellikle engebelidir. Köyün içinden küçük bir dere geçmektedir. Bu dere anadere Ue birleşerek, köyün doğusundaki Karacağür deresine akmaktadır. Köyün batısında l km. uzaklıkta orman vardır.Bugün Çınaraltı köyünde yaşayan köylülerin ataları, (1877 - 1878) 93 harbi adı ile anılan savaş sırasında Bulgarsitan'dan göç ederek, bugün Çınaraltı koyunun bulunduğu yere yerleşmişlerdir. Bulgaristan dan gelen bu insanlar, yerleştikleri bu köye Pravca adım vermişlerdir. Pravca bulgarca bir isimdir. Türkçe " Doğru söyleyen" anlamına gelir. Halen burada yaşayan halk Bulgarca (pomakça) konuşmaktadır. Pomak'm anlamıda yardımcıdır. Osmanlı - Rus savaşında Türk ordusuna en çok yardım eden bu kişilerdir.Köyün ilk yerleşim yeri şimdiki yerinden 1.000 m. kadar kuzeyinde kurulmuş olup, şimdiki yerine daha sonradan yerleşilmiştir. İlk yerleşim yerinde bugün, eski bir mezarlık ve harabe halinde bir klişe kalıntısı bulunmaktadır. Bugün buraya "eski pravca" denilmektedir. Kuruluş verinin kuzeyinde daha önce Çınar ağacı varmış. Köy adım oradan kalmıştır.Köy halkı geçimim tarım ve hayvancılıktan karşılamaktadır. Tarımla uğraşanlar genellikle hububat türü olan buğday, arpa, süpürge ekerler. Bunun yarımda sanayi bitkisi olan ayçiçeği, şeker pancarı ve kabak eker. bahçecilik fazla yapılmaz. Kendi ihtiyacım karşılayacak kadar nohut, mercimek, fasulye, soğan ekerler. Köyde hayvancılık önemli bir yer tutar. Süt inekçiliği ve besi hayvancılığı gelişmiştir. Günde 3 ton süt üretilmektedir.Köyün okuma yazma oranı diğer köylere göre oldukça düşüktür. % 85'dir.
No Pasaran !