BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi
T.DURSUN'DAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
T.DURSUN'DAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2011 Perşembe

Şeytan Ayetleri İslamın Gerçeği

"Gördünüz mü Lat'ı, Uzza'yı, Menat'ı; İşte bunlar yüce turnalardır, şefaatleri de elbette ki umulur."
Muhammed
"Şeytan Ayetleri" diye ünlenen sözlerin önce Kuran'a ayet olarak sokulduğu, bu sözlerde "Lat, Uzza, Menat" adlı tanrıçalar övüldüğü için putataparların, peygamber ve inanırlarıyla birlikte secde ettikleri, bir olay olarak kaynaklarda yer alır. Konu, bilim namusu içinde ve soğuk kanlı olarak tartışılmalıdır. Telaşa, heyecana gerek yok. Ortada bir olgu, bir gerçek varsa -ki vardır-, "hayır yok böyle bir şey" demekle yok olmaz.
Kimi polemikçiler, Humeyni'nin cinayete azmettirici fetvası doğrultusunda tutumlar sergilediler. Ve saldırı üstüne saldırıda bulundular.
Şimdi, olayın gerçekliğini dile getiren kanıtları görelim:
1-"Şeytan Ayetleri" olayına değindiği , bu olayı dile getirdiği savunulan ayetler:
a) Hacc suresinin 52. ayeti ve izleyen ayetler.
52. ayette, her peygamberin okuduğu şeye, şeytanın bir şeyler kattığı ama tanrının, şeytanın kattığını hükümsüz bıraktığı ve kendi ayetlerini geçerli -sağlam kıldığı, anlatılır. Görüldüğü gibi anlatım, Şeytan Ayetleri diye bilinen ayetlerin, Kuran'a sokulup sonra çıkarıldığı, sokanın şeytan, çıkaranın da Cebrail aracılığı ile tanrı olduğu yolundaki ifadelere uygundur. Zaten tefsirler de bunu için bu ayetleri, olayın yansıtıcısı olarak görürler. 52.ayetten sonraki ayetlerde de aynı olaya uygun anlatımlar bulurlar.
b) İsra suresinin 73. ve 75. ayetleri:
Bu ayetlerin anlamları şöyledir:
"Ey Muhammed! Seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırıp daha başkasını ileri sürerek bize iftira etmeye sürüklüyorlardı nerdeyse. O zaman seni dost bulacaklardı. Eğer seni pekiştirmiş olmasaydık, andolsun ki, onlara eğilim gösteriyordun, az kalsın. O zaman sana, yaşamı da , ölümü de kat kat azab biçiminde tattırırdık. Sonra da bize karşı bir yardımcı bulamazdın."
2-Hadisler:
Hadis 1: "Peygamber Mekke'de Necm suresini okurken secde etti ve onunla birlikte,-aldığı toprağı alnına götüren yaşlı birinin dışında Müslüman ve putatapan herkes secde etti." Kaynak: Buhari (hadis no:555), Tirmizi ve öteki hadis, fıkıh kitapları.
SORU:
1-Peygamberin can düşmanı diye nitelenen putataparlar nasıl oldu da, Muhammed ile bir araya gelebildiler?
2-Putataparlar nasıl oldu da, Muhammed ile birlikte secde ettiler?
Bu soruların karşılığını bulabilmek için, bundan sonraki iki hadis iyi incelenmelidir.
Hadis 2: "Peygamber Mekke'de iken Necm suresini okuyordu, Lat'ı, Uzza'yı ve bir öteki, üçüncü (put) olan Menat'ı gördünüz mü ?" diyen yere gelince şeytan, peygamberin diline şunu atıverdi
"İşte bunlar, yüce turnalardır. Şefaatleri de elbette ki umulur." Bunun üzerine putataparlar:
"Muhammed daha önce değil, bu gün tanrıçalarımızı iyi sözlerle andı!" dediler.
Yine bunun üzerine Peygamber secde etti ve onlar da secde ettiler. İşte bu nedenle de Tanrı şu ayeti indirdi:
"(Ey Muhammed!) Senden önce hiçbir peygamber yoktur ki, şeytan onun okudukları arasına, bir şeyler katıp bırakmasın. Tanrı, şeytanın bıraktığını bozar, kendi ayetlerini güçlendirir. Tanrı bilendir, hikmetlidir." (Hacc suresi, ayet:52) (Anlatan Peygamberin arkadaşları: Abdullah İbn Abbas'ın da içinde olduğu bir topluluk. Kaynak: Süyuti, İbn Hacer)
Ve çok açık görülüyor ki:
Putataparların Peygamberle birlikte secde etmelerinin nedeni :"Peygamberin üç putu (Lat, Uzza, Menat) öven sözlerle anması ve bunu, ayet olarak okumasıdır." Bu sözlerin oluşturduğu ayetler, tanrının ayetleri değil "şeytanın ayetleri"dir. Bu ayetler sonradan sureden çıkarılmıştır. Hacc suresinin 52. ayetinde anlatılanda budur.
Bu konuda uzun söze gerek yok. İslam dünyasının en büyük uzmanlarından Suyuti ve İbn Hacer "hadis"i sağlam ve olayı gerçek kabul ediyorlar. Süyuti'de, İbn Hacer'de hangi hadisin sağlam, hangisinin çürük olduğunu en iyi bildikleri İslam dünyasında kabul edilegelmiş uzmanlardır. Ve bunlar için de "dinsiz, İslam düşmanı" suçlaması yapılamaz.
Kısacası:
1."Şeytan Ayetleri" olayı gerçektir. Bunu yok sayma çabaları da boşunadır.
2.Diyanet İşleri Başkanlığı en büyük İslam otoritelerince de sağlam kabul edilen hadise dayalı ayetlerle destekli bu olayı yok sayma yerine ülkede kimseye yararı olmayan din terörünü kınayıcı çabalara girse çok daha yararlı bir tutum göstermiş olurdu. Çünkü gerçek olduğu halde bu olaya "iftira"dır, "dinsizlerin uydurmasıdır" biçimindeki sözler, cinayete azmettiren fetvalara çanak tutmaktan başka bir şeye yaramaz.
Turan Dursun

29 Haziran 2010 Salı

İnsanlık Ne Kadar Aydınlandı?

Günümüzde hâlâ bir Aydınlanma sorunu var mıdır? Vardır. Hem de 17.-19. yüzyıl Avrupa’sından çok daha derin ve çok daha kapsamlı bir Aydınlanma ihtiyacı ile karşı karşıyadır insanlık. Hâlâ ortaçağ kalıntılarıyla boğuşan Ezilen Dünya toplumları için bu ihtiyacın yakıcılığını tartışmaya bile gerek yok. Ama aynı zamanda, gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkeleri ve toplumlarını da kapsayan dünya çapında bir ihtiyaçtır bu. Batısıyla Doğusuyla dünya toplumlarına kuşbakışı yaklaşmaya çalışarak şu soruyu sorabiliriz: İnsanlık ne kadar aydınlandı? Büyük Fransız Devriminin, Rousseau’nun, Voltaire’in idealleri ne kadar gerçekleşebildi ve ne kadar yer edebildi? Bacon’ın, Galilei’nin, Newton’un, Darwin’in, Einstein’ın bilimsel çözümlemeleri ne kadar kökleşebildi ve kitleselleşebildi? İnsanlık ne kadar “eşit”, “özgür” ve “kardeş”? Kendi kaderini kendi ellerine alma yolunda ne kadar adım atabildi? Dinsel dogmalardan ne kadar kurtulabildi ve bilimsel refleks edinebildi? Kendi hemcinsleriyle, doğayla ve bireysel doğasıyla ne ölçüde uyum içinde yaşayabiliyor? Bireysel ve toplumsal vicdanı ne kadar rahat? Küçük bir zaman kesitini göz önüne aldığımızda (örneğin son 500 yıl) ve toplumların sadece kaymak tabakasına baktığımızda ciddi bir yol alındığı söylenebilir. Ama bütün bir uygarlık tarihinin derinliği ve o derinliğin karşılığı olarak aynı oranda bir geleceğe uzanımla konuya yaklaştığımızda ve toplumların ezici çoğunluğunu oluşturan alt kesimler göz önüne alındığında, henüz bir arpa boyu yol bile gidilemediği anlaşılabilir. Yine de hakkını yemeden şöyle ifade edelim: Burjuva aydınlanması -sağ olsun- bir arpa boyu yol gidebilmiştir.İnsanlık Modernizmin, Bilimsel Devrimin ve Aydınlanmanın henüz çok başlarında. Sadece ilk (ve sorunlu, sınırlı) adımlarını atabildi. Bilimsel düşüncenin ve Aydınlanmanın esas fışkırışı henüz gerçekleşmedi. Mevcut manivelanın (burjuvazi) barutu çok çabuk tükendi. Yeni bir “manivela”ya ihtiyaç var.Tam da bu noktada, küresel burjuvazinin ideologları iki “ölüm”den söz ediyor: Marksizmin ölümü ve Modernizm/Aydınlanmanın ölümü. Post-Marksizm ve Post-modernizm çağına geçilmiştir onlara göre.Bu konuda çok geniş tartışmalar yapılabilir ve zaten yapılıyor. Ama söz konusu tartışma bu makalenin sınırlarını aşıyor. Biz tekrar sorarak ilerleyelim: İnsanlık ne kadar aydınlanabildi ve ne kadar sosyalize olabildi? Yeteri kadar aydınlanabilmiş ve sosyalize olabilmişse, küresel burjuvazinin ideologları haklıdır; artık öteye (“post”a) geçmek gerekir. Ama eğer henüz yolun başında olunduğu belirleniyorsa, o taktirde bu ideologların niyeti, bir arpa boyu bile olsa elde edinmiş kazanımları yok etmek ve insanlığı yeniden ortaçağ karanlıklarına döndürmek demektir. Post-modernizm dedikleri, “pre-modernizm” olmasın?Küresel burjuvazi kendi çıkarlarını savunuyor ve o çıkarların teorisini yapıyor. Bugün en zengin 500 kişinin mal varlığı, dünya nüfusunun yarısının toplam mal varlığına eşit. Demek ki toplam nüfus içinde yüzdesi bile yapılamayacak denli küçük bir azınlık, dünya kaynaklarının neredeyse tamamına el koymuş durumda. Böyle bir tablo ancak imparatorlar, krallar, sultanlar dünyasında geçerli olabilir. Böyle bir tabloya karşı isyanı önlemeye ancak “Tanrının gücü” yetebilir. Böyle bir tabloya sadece Marx değil, Voltaire de isyan edecektir. İşte bu nedenle hem sosyalizm hem de Aydınlanma “öldürülmeye” çalışılıyor.Küresel burjuvazinin artık Aydınlanmaya ihtiyacı yok. Onun kendine bağımlı bir “din”e, “dinler arası diyalog”a, “medeniyetler ittifakı”na, “ılımlı din”e ihtiyacı var. İnsanın kadercilikten kurtulması, kadere isyan etmesi, kendi kaderini kendi ellerine alması, yani Modernizm, yani Aydınlanma ve onların yetmediği noktada sosyalizm, küresel burjuvazinin kabusudur.

Jon Nelson: Bilim ve Din Arasındaki Farklar

Modern inançlı kesimin en önemli mazeretlerinden biride, din ile bilimin karşılıklı bağdaşabildiğidi ve bilimin buluşlarının dinlerin çeşitli iddialarını kanıtladığıdir. Tabıkı bilimin bulgularının, inancı kanıtladığını iddia eden kimselerin, çeşitli yollardan yine sadece kendi inançlarını doğruladığına şaşırmamak lazım.

Bu iddiada bulunan eden kimseler, bu şekilde bilim ve bilimsel metodlara başvurduklarını ısrarla belirteceklerdir. Mevzubahis kimselerin ikiyüzlülüğü, şu basit soruyu sorarak ortaya çıkartılabilir: "Dininizin doğru olmadığına ikna olmak için, ne tür bir bilimsel yahut rasyonel delili kabul ederdiniz?"
Mısırolog Gerald Massey birkeresinde söyle demişti; "Otoriteyi gerçek olarak kabul etmiş kimseler için, gerçeği otorite olarak kabul etmek daha zor olmalı." Bu inancın türüne göre kısmen doğrudur, dindar kimseler ve bilimadamları için muhakeme perspektifleri tamamen farklıdır. Bilimadamı bilimsel olarak bilinen yöntemlere güvenir. Bu yöntemler bilgiyi doğrulamak için mantığa yatkın olan yöntemlerdir, bunun en basit sebebi, bilimsel yöntemin kendi kendini doğrulayabilen bir imkan ihtiva etmesidir. Diğer bir deyişle, bilimsel bir teori, delilin onu desteklediği kadar doğrudur. Bilimadamları önceden belirlenmiş fikirlerle düşünmezler.Bilimsel yöntemde, bilimadamı belirli bir fenomeni gözlemler ve bunun altında yatan gerçeği sorar; bu baktığımız şey nedir ve bunun verdiği tepkinin sebebi nedir. Birkaç akla yatkın fikri değerlendirdikten sonra, duruma en yakın açıklamayı getiren hipotezi bulur. Doğru olduğuna kanaat getirilen hipotez belirli deneyleri geçmek zorundadır. Testler tekrar edilebilir olmalıdır.
Eğer testler de hipotezi doğrularsa, hipotez teoriye dönüşür. Hipotez, birçok yaratilişçi ve bilim karşıtının söylediği gibi kör bir tahmin değildir; özenli araştırma ve deneylerin bir sonucudur. Eğer teori yalanlanamazsa, kabul edilir ama kesinlikle mutlak bir doğma olarak dayatılmaz; bütün bilimsel teorilerin öznesı, tekrar gözden geçirmek, değiştirmek ve yeni deney ve bulgular doğrultusunda gerekirse değiştirmektir.Bu yöntem dinin yöntemlerinin tam zıttıdır. Dini inanç sahipleri bu konuda doğuştan tamamen sübjektiflerdir; onlar tanrının ya da imanlarının varlığını hassas deneyler ve bilimsel yolla ispat etmezler, bunun yerine inançları ile ispat ederler. İnanç, inananlar tarafından üzerin yığılmış övgülere karşın, bir fikri herhangi nesnel delil olmadan kabul etmekten ibarettir. Fiiliyatta, inanan kimseler inanmak istedikleri seyin doğru olduğuna kendi kendilerini ikna ederler. İkna olmuş halde, bilimsel bulguları araştırmak suretiyle önceden tasarladıkları inançlarını doğrulayan belirli deliller arayarak, inançlarına entellektüel bir temel oluştururlar.Bu bilimsel yöntemin tam tersidir. Bir inanç yükselmesi meydana getirdikten sonra inancını doğrulamayan fikirleri değerlendirmeyi reddetmek (malesef inançlı kesimlerin, genelde inançlarını rasyonel bir hale getirmek etmek için kullandıkları yöntem budur) sadece bilime değil, genel olarak mantıklı düşünme yöntemine de karşı bir kin meydana getirir. Dininin buyurduklarını koşulsiz kabul eden kimseler için doğru olan, gerçek koşullar ile en çok uyuşan değildir, aksine kendi dinleri ile en çok uyuşan koşullardır.
Ateistler tarafından çokça dile getirildiği gibi bilimde, birtakım gerçekler teoriyi yalanlarsa teori ortadan kaldırılır. Buna karşın dinde, eğer birtakım gerçekler teoriyi yalanlarsa, gerçekler ortadan kaldırılır. Bu nokta ortaya koyuyor ki, birçok dindar kimseler, gerçek olan yerine dinlerini üstün tutmuşlardır.Hiçbir din kanıtlanabilir gerçeklere dayanan bir temele sahip olmadığı için, doğal olarak dinleri doğrulayacak herhangi nesnel bir delil de mevcut değildir. Birçok modern dindar mazeretçiler bütün dinlerin aynı gerçeklere işaret ettiğinde ısrarlıdırlar, bu gerçeklere dayanan bir durum değildir. Eğer bu durum hakikaten böyle olsaydı, dinlerin tarihleri bu kadar kanlı olmazdı.Bazı psikolojik etkenleri de değerlendirmek gerekir. Dinler nesnel olarak kanıtlanamadığı için, iki ayrı dine mensup insanların aralarındaki farklılıkları çözmek için başvurabilecekleri tek yöntem şiddet olmuştur. Akla olan kin burada büyük önem taşır.
Çeşitli dinlerin liderlerine ait tarihi yazıtların özüne inildiğinde hepsinin de sonuç olarak aynı noktaya işaret ettiğini görürüz. Çok eski zamanlardan beri, bu adamlar (dinlerin liderleri olan kimseler) insan aklına karşı isteksiz bir tolerans göstermek konusunda ellerinden gelenin en iyisini yaptılar ve en kötüsü (daha çok) ona karşı bir kin oluşturdular. Martin Luther, dini liderlerin dogmatik görüşlerine eleştirel yaklaşan tek kişiydi, bunu su ifadesinden anlıyoruz; "Gerçek inanç sahibi bir kimse, akla sahip olduğu için gözleri kör olana kadar gözyaşı dökmelidir. Hernasılsa, bizler düşünen hayvanlarız. Düşünmek, denemek ve sorgulamak bizim doğamızda var.Dolayısıyla mantığa dayanmayan bir fikrin yaşamasını sağlamak üzere; bilgi arayışı, en azından dinsel inanç alanındaki bilgi arayışı yerine, inancı gerekçelendirme ve destek olma arayışı ikame etmelidir."Bu yapıdaki kimseler için, bilim onların inancını doğruladığı oranda yararlıdır. Yaratilişçilik da kısmen ilginç bir fenomendir.
Charles Darwin'ın evrim teorisinin ortaya atıldığı yıllardan beri, birçok inançlı kimse önün teorisine saldırmak için elinden geleni ardına koymadı. Bunlara rağmen, Evrim Teorisinin modern biyolojinin bir mıhenk taşı olduğu bir gerçektir ve bunun dışında kalan görüşlerin hiçbir değeri yoktur.Yaratilişçiler sıklıkla bakış açılarının bilimsel olduğunu dayatırlar. Onlar katı dini görüşlerini, evrim ve yaratilişçilik konusundaki benzeri katı bakış açıları ile ortaya koyarlar. Evrim'in doğru olduğu ihtimalini asla akıllarına getirmezler. Evrime karşı geliştirdikleri savunma amaçlı rasyonel düşüncelerini çürütmeyi denemezler. Bu bize, sözkonusu yapıdaki kimselerin kendilerini motive etmek için başvurdukları psikolojik makyajı, bir kere daha gözler önüne serer.Bir çok inanç sahibi kimse, bilimin bulgularının sürekli değişmesi, dinin ise sadece bir kesin gerçeği dayatmasından oturu, din kavramının, bilginin nihai bir halı olduğunu söyler. Bu çok kolay çürütülebilir. Eğer inançlardan biri doğru işe, bunun akabinde mantıken, herbiri gerçekleri faklı ifade ettiği için, diğer dinlerin sahte olduğu sonucu çıkar.
Bu sebeple hiçkimse belirli bir dinin, kesin doğruya vakıf olduğunu iddia edemez.Dahası, insan aklının yaptığı bir hata herzaman düzeltilebilir, ama kör inancın yaptığı hata düzeltilemez olduğu gibi itiraf bile edilemez.Kısacası, dini inanç doğruyu yanlıştan, diğer bir deyişle iyiliği şeytandan ayırma yeteneğimizi yokeder. Bu sebeple, inancın içerisinden bunca şeytanı kişiliğin çıkmış olmasına şaşmamak lazım.

25 Haziran 2010 Cuma

Miraç'ın Sümer Kökeni

Kiş kentinin Kralı Etena ile ilgili önemli, oldukça tanınmış küçük bir destan var. Tufan öncesi krallar listesinde Etena adı, felaketten hemen sonra hanedanın kralları arasında görülür; orada " çoban, göğe çıkan, bütün ülkeleri birleştiren, kral olan, 1560 yıl hükmeden diye anlatılır. Bu adlandırma, bize göğe uçuşuna dair hiç bir Sümer metni kalmamış olmasına rağmen, Etena'nın maceralarının eski kroniklerce bilindiğini göstermektedir. Ayrıca uçuşunda başarılı olduğu da anlaşılıyor. Fakat uçuşu ile ilgili günümüze gelen daha sonraki Sami metni parçaları çoğunlukla son Asur monarkı Asurbanipal'in kütüphanesinden geliyor. Küçük destanın giriş bölümünde, günümüze kadar gelebilen biçimiyle, yüce kuş Güneş Kartalının bile suç işlemesini anlatarak başlar..Kuş komşusu yılana "Gel" der "barış ve dostluk yemini edelim ve ona uymayanın üstüne güneş tanrısı Samaş'ın laneti yağsın"Güneş tanrısının önünde yemin ettiler ve yeminlerini lanetle mühürlediler. "Şamaş, Şamaş'ın sınırların aşana öldürücü darbeler indiren eliyle felaketin en büyüğünü versin! Ölüler dağı ona girişini kapasın"Sonra yavruları oldu ve doğdular. Yılanınki bir karaağaç gölgesinde, kuşunki bir dağ doruğunda doğdu. Ve kuş yabani bir boğa veya eşek yakaladığında, yılan bundan yedi, çekildi ve yavruları yedi. Yılan yabani bir keçi veya antilop yakaladığında, ulu kartal yedi, çekildi ve yavruları yedi. Ta ki bir gün kartal yavruları tüylenip de kötü düşünceler kuşun aklına düşünceye kadar."Aman" dedi "yılanın yavrularını yiyeyim." Yavrularından biri, "Ey babacığım" dedi "bunu yapma, Şamaş'ın ağına kurban olma."Kuş gene de harekete geçti, yılanın yavrularını yuttu, yuvasını yıktı, yılanbaktığında yavruları yok olmuştu. Bunun üzerine Şamaş'a gitti. "Elbette ey Şamaş, senin ağın tüm dünyayı tutar; senin tuzağın bütün gökyüzüdür! Ve senin ağından kim kaçabilir?" diye dua etti.Güneş tanrı "Hazırlan" dedi "Dağa çık, Saklanma yerin yabani boğa yeri olsun. Karnını yar, içine gir ve yuvanı orda kur. Gökteki bütün kuşlar, aralarında senin kartalın da inecek, kuşkusuz hepsi içeri girmeyi düşünecekler. Kanadından yakala. Kanatlarını ve pençelerini kopar. Onu yol, bir çukura at ve orda açlıktan ve susuzluktan ölsün."Yılan denileni yaptı ve çukurdaki mahvolmuş kuş Şamaş'a seslendi:"Efendim, benim sonum bu çukurda mı geçecek. Elbette cezamı hak ettim. Fakat bırak kartalını yaşasın, sonsuza kadar senin adını ulularım."Güneş tanrı ona dedi : "Sen kötülük ettin, acıya neden oldun, tanrılar bunu yasaklamıştır. Yaptığın utanılacak şey; yemin etmiştin. Ve gerçekten şimdi üstüne yemininin lanetini salacağım. Sana kimi gönderirsem onu al ve bırak seni elinden tutup götürsün.Gelen adam çok yaşlı, dermansız çoban kral, Kiş kentinden Etena'ydı. Bu yaşlı adam "Ulu efendim Şamaş" diye dua etmişti. "Sen koyunlarımın gücünü ve tüm ülkede kuzularımı tükettin. Ben gene de tanrılara saygı duydum, ölüleri düşündüm, rahiplerin kurbanlarını eksik ettirmedim. Emredersen, Ulu Efendim, biri benim için doğum bitkisi sağlasın. Doğum bitkisi bana ayan olsun. Onun meyvesini kopar Ulu Efendim ve bana bir çocuk bağışla."Güneş tanrı "Dağa çık" dedi. "Çukuru ara. İçine bak. Oradaki kuş sana doğum bitkisi gösterecek. Ve Etena denildiği gibi yaptı.Parça parça tabletlerin burasında öykü bölünüyor. Masal tekrar başladığında yaşlı kral kartala binerek en aşağı gök katının kapısına varmış bile. Burada güneş, ay, fırtına ve Venüs gezegeni var. Kuş sürücüsüyle konuşuyor."Gel arkadaşım, seni daha ötelere, Anu'nun yüksek katlarına götüreyim. Göğsünü bana yasla. Ellerini kanatlarımın tüylerine, kollarını kanatlarımın omuzlarına göm."İki saat daha çıktılar. Kuş bağırdı: "Aşağı bak, arkadaşım, dünya nasıl görünüyor! Tuzlu denizi okyanus sarmış. Ortasındaki kara da dağ."İki saat daha çıktılar. Kuş bağırdı: "Aşağı bak, arkadaşım, dünya nasıl görünüyor! Tuzlu deniz karanın çevresinde geniş bir şeritten ibaret."İki saat daha ve gene: "Aşağı bak arkadaşım, dünya nasıl görünüyor! Tuzlu deniz bahçıvanın sulama çukurundan daha büyük değil."Anu, Bel ve Ea'nın yüksek kapısına ulaştılar. Etena ve kartalı. Tablet gene kırılıyor ve devam ediyor:"Gel arkadaşım, seni daha ötelere, tanrıça İştar'ın katına götüreyim. Seni onun ayakları dibine bırakayım. Göğsünü bana yasla. Ellerini kanatlarımın tüylerine göm."İki saat daha ve kuş: "Aşağı bak, arkadaşım, dünya nasıl görünüyor. Kara dümdüz görünüyor, koca tuzlu deniz de avlu kadar" dedi.İki saat daha: "Aşağı bak arkadaşım, dünya nasıl görünüyor. Kara küçük bir tümsek ve tuzlu deniz sepet kadar."İki saat daha çıktılar. Fakat Etena bu kez baktığında aşağıda ne kara ne deniz göremedi."Aman arkadaşım, daha çıkma" diye bağırdı ve o anda düştüler. İki saat düştüler, iki saat daha.Bundan sonra metin dağılıyor.Daha sonra Miraç olarak İslamiyet’e de yansıyan göğe uçuş motifinin eski topluma yabancı olmadığı anlaşılıyor. Sümer ve daha sonraki Babil mitolojisinde kralların göğe uçarak tanrılara ulaşma ve ölümsüz olma çabaları var. Bu uçuşta da Etena’nın göğe uçuşu gerçekleştirerek tanrılar arasına katıldığı anlaşılıyor.İslamiyetin yayıldıgı cografya eski Sümer ve daha sonraki Babil/ Asur mitolojisiyle içiçe. Eski inanışlar halk arasında kabul görüyor ve nesiller boyunca anlatılıyor. Bu konuyla ilgili daha evvel Şakku Sadr hadisesinden bahsetmiştim :
http://www.turandursun.com/arastirma_dosyalari/p2030_articleid/5
Miraç motifi de eski Sümer/ Babil inanışlarının Muhammede uyarlanmasından başka bir anlam ifade etmiyor. Egemene kutsallık kisvesi altında bir otorite saglama çabalarından başka bir şey olmayan bu çabalar bir devlet kurucusu olan Muhammed'e de yakıştırılıyor. O zamanki sistemde bir egemen ancak tanrının oglu, yakını ya da elçisi oldugu takdirde itibar görebiliyor ve toplum ancak bu temelde biat edebiliyor.Eski Sümer motifinde göge yükselme, tanrılarla buluşma, gögün yedi kat olması ve tanrılarla buluşup itibar kazanma motifleri İslami miraçta da hemen hemen aynı temellerde bir araya getirilmiş. Yalnız burada hayvanlar farklı ve tanrıların yerini peygamberler almış.Bu mitos bize aynı zamanda eski geleneklerin daha sonraki toplum ve kültür biçimleri tarafından nasıl kabul edilip, biraz farklılaştırılarak ileriki nesillere aktarıldıgını da gösteriyor.Kutsal denilen hiç bir kitapta, Tanrının vahyi oldugu iddia edilen hiç bir kitapta o zamana kadar bilinmeyen yeni bir şey bulabilmek mümkün degil. Söylenen her sözün daha evvelki toplum/ kültür ve inanç biçimleri ile sıkı baglarını görebilmek mümkün. Ancak bu metinleri toplumların içerisinde bulundugu sosyo ekonomik koşullarla birlikte okumak gerekiyor. O zaman bu metinlerin yeni bir toplumsal sisteme geçişte ideoloji görevini üstlendigini ortaya koyabilmek için tanrıdan vahy almak gerekmiyor.

Tanrı Bu Şekilde Yasa Gönderirse

Bilindiği gibi Hz. Muhammed öldüğü zaman onlarca genç hanımı dul kalır. Mesela kendisi 60 yaşındayken Hayber'de ele geçirdiği 17 yaşındaki Safiye ile evlenir. 3 Yıl sonra Hz. Muhammed öldürülünce bu kadın 20 yaşında dul kalır; ölene dek de evlenemez. Yine Hz. Muhammed aynı yıl (60 yaşındayken) 25-30 yaşlarında olan Haris kızı Meymune ile evlenir. Bu da 3 yıl sonra dul kalır ve yaklaşık 50 yıl daha dul olarak yaşamını sürdürür. Hz.Muhammed 60 yaşında -aynı yıl içinde- üçüncü kez evlenir ve 20 yaşındaki Marya adındaki Habeşistanlı bir kızla hayatını birleştirir. (Habeşistan kralı bunu Hz. Muhammed'e cariye olarak hediye eder) Yine 60 yaşında iken Ebu Süfyan’ın kızı Ümmü Habibe ile evlenir. Bu şu demektir: Hz. Muhammed yıl içinde dört kez evlenir. Bu kadın da 33 yaşında iken Hz. Muhammed'in ölümü üzerine dul kalır ve ölene dek (40 yıl) evlenemez. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra eşlerinden -Halife Ömer'in kızı- Hafsa 28 yaşında dul kalır. Kur'an'daki yasak ayetleri nedeniyle evlenemez ve 45 yıl dul olarak yaşamaya devam eder. 18 Yaşında dul kalan Ayşe ise Hz. Muhammed'den sonra yaklaşık 50 yıl daha yaşar. Cahş kızı Zeynep de dul kalanlar arasında ve Muhammed'den sonra da dul olarak epeyce yaşar. Yine Sevde adındaki eşi yaklaşık 40 yıl dul olarak hayatını sürdürür... Burada örnekler çoğaltılabilir. Peki neden bunlar Hz. Muhammed'den sonra evlenemediler?Çünkü kendisi o kadar kıskançtı ki ölümünden sonra bile o gencecik hanımlarının evliliklerine, kendi oluşturduğu ayetlerle engel koymuştu da ondan! Bu konuda iki ayet var: Ahzab suresi 6. ayette, Hz. Muhammed'in eşlerinin müminlerin anneleri oldukları, 53. ayette de onun ölümünden sonra bile hanımlarının kesinlikle başkalarıyla evlenemeyecekleri hükmü var ve zaten onlar da bu ayetlerden dolayı evlenememişler... Burada şunu da eklemek isterim ki Kur'an'da Ahzab ve Tahrim surelerinde -özel olarak- Hz. Muhammed'in hanımlarına seslenilir. Ahzab 28. ayetten 34. ayete kadar, bir de 51, 55 ve 59. ayetler yine onlarla ilgilidir... Bu ayetlerde özetle şunlar vurgulanır: "Ey peygamber! Eşlerine söyle eğer niyetleri dünyalıksa gelin size boşanma bedellerini vereyim gidin/boş olun. Ama eğer Allah'ı, peygamberi ve ahiret yurdunu tercih ediyorsanız bilin ki Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükafat hazırlamıştır. Her kim sizden Allah ve Resülüne itaat ederse ve yararlı işler yaparsa ona mükafatının iki katını veririz ve ona cennette bol rızık hazırlamışızdır. (Tabii ki sözünü ettiği rızık mükafatı yalnız yiyecek; onlar için erkek huri yok! Onlar, varsa eğer böyle bir şey, yine Hz. Muhammed'le idare edecekler) Ey peygamber eşleri! Sizler normal kadınlar gibi değilsiniz. Takva sahibi olmak isterseniz yabancı erkeklere karşı çekici bir sesle konuşmayın. Evlerinizde oturun; açılıp saçılmayın. Bunları anlatmakla ben Allah olarak günahlarınızı gidermek ve sizi tertemiz tutmak isterim. Siz evlerinizde okunan Allah’ın ayet ve hikmetini dinleyin. Muhammed eşlerinden istediğini yanına alır, istediğini de geriye bırakır. (Yani gece hayatında istediğine gider; onlar için sıra yapmak zorunda değil. Bir de istediğini boşar, istediğini yanında bırakır) Boşadığı hanımlarından istediğini geri alabilir." Burada haklı olarak akla şu gelir: Tanrının kendi yasalarında benzer özel durumlardan söz etmesi hiç doğru değildir. Tersine onun tanrılığına gölge düşürür... Kaldı ki bu modern çağda artık tek eşli bir evlilik söz konusu. Bir de madem ki Hz.Muhammed'le eşleri de yaşamıyor; o zaman bu gibi özel ayetler Kur'an'dan çıkarılabilmeli... Niye dursun ki? Muhammed'in kıskançlığıyla ilgili olarak İslam tarihinden somut bir örnek vereyim: Eşlerinden Ümmü Seleme anlatıyor: "Ben ve Muhammed'in diğer eşlerinden Haris kızı Meymune, Muhammed’in yanında oturduğumuz bir sırada iki gözü de kör olan İbni Ümmü Mektum yanımıza geldi. Bunun üzerine Muhammed bize 'örtünün ona bakmayın' dedi. Biz de ona dedik ki bu adam kör, bizi görmüyor; dolayısıyla kendimizi örtmemize ne gerek var ki? O zaman Muhammed bize 'Adam kör ise sizin gözleriniz var' dedi"(1). Ama ne ilginçtir ki aynı Muhammed günün birinde bir dul bayanı aynı kör adama teslim eder. Kays kızı Fatma eşinden boşanır. Başka bir erkekle evlenebilmesi için Kur'an'a göre belli bir süre beklemek zorunluluğu vardır. (Bakara suresi, 234. ayet ki 4 ay 10 gün beklemek zorunda) Muhammed bu kadını az önce adı geçen kör adama teslim eder ve anılan süre bitene kadar da "Sende kalsın" der. (2) Pekii.. Eşlerinin yanında olduğu halde hanımlarını o adamın bulunduğu ortamdan uzaklaştırmayı ve örtünmelerini isteyen Muhammed niye aynı kişiye bir dul kadını uzun süreli teslim eder? 2010 Yılında hala bu gibi inançlarla uğraşmak gerçekten beni üzüyor. Ne yazık ki günümüzün gerçeği bu... Halâ kutsal diye bilinen kitapların tanrısal boyutlu olduğuna inananılıyor; hem de çoğunlukla...
1-) Kaynakça:a-)M.Sait Mübeyyez, Mevsuat’ü Hayat-i Sahabiyat, no: 716.b-)Prof. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte , 10/233c-)Kenz-ül Ummal, no: 13066d-)Tac, 5/243: Ebu Davud ve Tirmizi’den naklen..e-)Ebu Davud, Libas, no: 4112.f-)Tirmizi, Edeb: no: 2778) 2-)Kaynakça:a-)Müslim, Talak. No: 1480b-Ebu Davud, Talak. No: 2284-2291c-)Tirmizi. Nikah. No: 1135d-)İmam Malik, Muvatta. Talak.2/580e-)Nesai, Nikah,6/74f-)Tac, 2/364. Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace’den alıntı yaparak..g-)Prof.İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte,12/50h-)Seyyit Sabık, Fıkh-ü’s- Sünne: 2/486)

21 Nisan 2010 Çarşamba

Piskoposlardan Komplo Teorileri

Piskoposlardan Komplo Teorileri
İtalya'da piskoposlar, Hollywood senaryolarına taş çıkartacak komplo teorileriyle Papa'yı savunma yarışına girdi. Dünyanın çeşitli yerlerinde kiliselerde bazı din adamlarının çocuklara cinsel tacizde bulunduğu iddiaları üzerine Vatikan'a protestoların artması üzerine, piskoposlardan da Papa’yı savunmak adına açıklamalar yapılmaya başladı. Gay Francesco Zanardi'nin 30 yıl önce, din öğretmeni olan bir rahibin uzun süreli tecavüzüne uğradığını iddia eden Papa 16’ncı Benedict’e yönelik mektubunun İtalya medyasında yayınlanmasının ardından, piskoposlar da birbiri ardına açıklamalarda bulundu. Grosseto Piskoposu Monsenyör Giacamo Babini, şöyle dedi: “Özür dilemeyi kesmenin zamanı geldi. Pedofili korkunç bir şey. Ama diğer dinlerde, Katolik kilisesinde olduğundan daha fazla sözkonusu. Mesela Anglikanlar özür dilemeli. Şu anda bir çoğunun Katolik kilisesi’ne kabulüne karar verildi. Umarım içimize bir sürü gay almış olmayız. Ben kiliseye yönelik bu saldırıların Yahudiler tarafından yapıldığını düşünüyorum. Yahudiler, kilisenin doğal düşmanıdır. Tarihsel olarak da Yahudiler Tanrı'yı öldürdü (Burada İsa'nın öldürülüşüne atıfta bulunuluyor). Holokost utançtı ama Hitler'in çılgın olduğunu da düşünmeyin. Nazi suçları Yahudiler'in ekonomik aşırılıklarından ortaya çıktı.” Monsenyör Babini ayrıca, “Homoseksüelliğini gösterenlere söyleyebilirim ki, hayvanlar daha iyidir, çünkü doğa kanunlarına saygılılar” dedi. Piskopos Babini geçen Ocak ayında da İslam karşıtı açıklamalarda bulunarak büyük tepki toplamıştı. Catania Piskoposu Monsenyör Luigi Bommarito ise, Katolik Kilisesi'nin geçmişte de kıyım ve daha kötü saldırılara maruz kaldığını, bu dönemi de geride bırakacağını söyledi. Bommarito, “Papa'ya saldırı Masonlar'dan ve bazı ilaç firmalarından kaynaklanıyor” derken kilisenin kürtaj karşıtlığının bazı çevreleri, özellikle de kürtaj kapı üretilirini rahatsız ettiğini söyledi. Bommariti ayrıca, “Kilise özür dilemekle iyi yaptı. Diğerleri bunu da yapmadı. Bir kaç kişinin hatası, tüm kiliseyi kirletemez” diye konuştu. Bommariti medyayı da taraf tutan yayın yapmakla ve yıkıcı olmakla suçladı.

16 Nisan 2010 Cuma

Evrenin Sonu ve Big Crunch

Harun Yahya (Adnan Oktar)’a ait sitelerden:Evrenin yaratılışı, önceki konuda da belirttiğimiz gibi Big Bang denilen büyük bir patlama ile başlamıştır ve o zamandan beri evren genişlemektedir. Bilim adamları evrenin kütlesi yeterli miktara ulaştığında, çekim kuvvetleri nedeni ile bu genişlemenin duracağını ve bunun evrenin kendi içine çökmeye, büzülmeye başlamasına sebep olacağını bildirmektedirler.Büzülen evrenin de, sonunda “Big Crunch” (Büyük Çöküş) denilen çok yüksek bir ısı ve sıkışma ile sonuçlanacağını ifade etmektedirler. Bu ise, bildiğimiz tüm yaşam şekillerinin yok olması anlamına gelmektedir. Stanford Üniversitesi’nde fizik profesörü olan Renata Kallosh ve Andrei Linde’nin bu konu ile ilgili yaptığı açıklamalar ise şöyledir:Evrenin akıbeti küçülmeye ve yok olmaya doğru gidiyor. Gördüğümüz ve daha uzaklardaki göremediğimiz herşey bir protondan bile küçük bir nokta şeklinde küçülecek. Sanki kara delik içindeymişsiniz gibi…. Kara enerjinin en iyi tarifinin şu açıklama olduğunu bulduk: Aşama aşama negatif hale gelen bu kara enerji, evrenin dengesinin değişmesine sebep olacak ve büzülüp çökecek… Fizikçiler kara enerjinin, negatif enerjiye dönüşeceğini ve evrenin yakın bir gelecekte büzüleceğini biliyorlar… Fakat bugün görüyoruz ki, biz bu olayın başlangıcında değiliz, ama evrenimizin hayat sirkülasyonunun ortasında olabiliriz.Big Crunch olarak ifade edilen bu bilimsel varsayıma, Kuran’da şöyle işaret edilmektedir:Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, Bizim üzerimizde bir vaiddir. Elbette, Biz yapıcılarız. (Enbiya Suresi, 104) Bir başka ayette ise göklerin bu durumu şöyle tarif edilmektedir: Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve Yücedir. (Zümer Suresi, 67)Big Crunch teorisine göre başlangıçta olduğu gibi önce yavaşça, fakat gittikçe hız kazanarak evren çökmeye başlayacaktır. Tüm bunların devamında ise, evren sonsuz yoğunluk ve sonsuz ısıda, sonsuz küçüklükte bir nokta haline gelecektir. Tarif edilen bu bilimsel teori, Kuran ayetleri ile paralellik içindedir.
Görüldüğü üzere mucize yalancılarının işgüzarlık ve gayretkeşlikleri o denli sınır tanımız niteliktedir ki bilim dünyasında sadece bir olasılık olarak tartışılan, hiçbir kesinliği olmayan hattâ bugün itibariyle oldukça düşük ihtimal tanınan bir hipotezi bile mucize konusu edebilmektedirler.Biraz vakit ayırarak bilimsel kaynak ve sitelere başvuran herkesin görebileceği üzere ”Big Crunch” (Büyük Çatırtı) evrenin genişlemesinin akîbeti hususunda ortaya atılan birçok varsayımsal modelden sadece biridir; üstelik de bugün için en düşük ihtimal olarak görülmektedir.
Konuyla ilgili bilimsel modeller şunlardır(1):
(1) Evren sürekli belli bir hızla genişleyecek.(2) Genişleme hızı gittikçe düşecek fakat genişleme asimptotik olarak devam edecek.
(3) Belli bir eşikten itibaren genişleme tamamen duracak ve evren bu sefer de daralmaya/büzülmeye başlayacak. Bu daralma/büzülme sürecinin sonucunda evren -Big Bang’in tersine- kendi içine çökecek. ”Büyük Çatırtı” (Big Crunch).
Bu hipotezlerin doğruluğu/yanlışlığı, evrenin yoğunluğu ve ”karanlık madde”nin niteliklerine bağlı. İlgilenenler konunun bilimsel ayrıntılarını ilgili site ve diğer kaynaklardan rahatlıkla araştırabilir. Bu bağlamda önemli olan ”Big Crunch” Hipotezi’nin sadece olasılıklardan biri ve üstelik de bugün eldeki bilgi ve veriler bağlamında en düşük ihtimalli model oluşudur.(2)Bu, aynı zamanda mucize yalancılarının ”kutsal” kabul ettikleri kitaba karşı sergiledikleri samimiyetsizlik ve saygısızlık örneğidir de. Yukardaki iki ayetten mucize çıkarabilmek için henüz hiçbir kesinliği olmayan bir hipoteze işaret ettiklerini iddia etmekten bile geri durmamışlardır. Eldeki son veriler bu hipotezin doğruluk olasılığının çok düşük olduğunu göstermektedir. Yakın zamanda bu hipotez tamamen yanlışlanadabilir. Bu durumda iddialarının arkasında durup Kuran’ın bilim tarafından çürütüldüğünü kabûl mü ederler yoksa ilgili ayetlere hemen yeni anlamlar mı yüklerler?
Bugün zayıf olasılıklı görünen Big Crunch Hipotezi’ne göre evrenin genişlemesi belli bir noktadan sonra duracak ve evren daralmaya/büzülmeye başlayacak. Bu daralma/büzülme sürecinin sonunda evren -Big Bang’in tersine- kendi içine çökecek. ”Büyük Çatırdı” (Big Crunch). Bu hipoteze göre ”daralma”, ”küçülme”, ”büzülme” ve sonunda da ”çökme”, ”çatırtı” söz konusu. Enbiya/104 ve Zümer/67‘de geçen sözcüklerin anlamlarına bakalım: ”Dürülme”, ”katlanma”… Hattâ somut bir benzetme de kullanılıyor: “Sayfaları dürer/katlar gibi.”.. Fakat Big Crunch Hipotezi’nin varsaydığı ‘evrenin daralması/büzülmesi’ olgusunda sayfaların dürüldüğü/katlandığı gibi bir dürülme veya katlanma söz konusu değil. Big Crunch’ın bahsettiği daralma/büzülme sürecini yavaşça hava kaçırarak daralan/büzülen bir balon gibi düşünebiliriz. Sayfa gibi dürülen/katlanan birşey yok ortada.
Enbiya/104 ve Zümer/67 ayetleri ‘kıyamet gününden’ bahseder. Bu konuda İslam alimleri/müfessirleri arasında herhangi bir şüphe/ihtilaf da yoktur. Zaten Zümer/67‘nin kendi lafzında ”kıyamet günü” ifadesi geçer. Enbiya/104‘te lafzen geçen ‘o gün’den kasıt da ayetin bağlamından (Enam/97-104) anlaşıldığı üzere yine kıyamet günüdür. İlginç olan mucize yalancılarının kıyamet gününü betimleyen bu iki ayeti ”Big Crunch Kuramı”na bağlayarak aslında ne kadar saçma ve üstelik islami inanışlara ters bir iddiada bulunduklarının farkına varmayışlarıdır. Big Crunch Hipotezi’ne göre öngörülen büyük çatırtının gerçekleşmesine yaklaşık 20 milyar sene var!(3) Böyle bir zaman dilimi tüm islami inanışlara terstir ve bu anlayış ile birlikte kıyamet gününe inanan bir tek Müslüman bulamazsınız.
Mucize yalanındaki tuhaflıklar bununla da bitmiyor. Bir kez daha Zümer/67′yi okuyalım: Zümer/67Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. Kıyamet gününde Allah ‘yer’i (yani üstünde yaşadığımız Dünya’yı) avucunda tutacak ve ‘gökler’i (yani evreni/uzayı) de sağ eliyle dürüp bükecek. Allah’ın avucu ve eli bahislerini bir kenara bıraksak bile ”yer ile evren” koşutluğunu gözardı etmememiz gerekir. Allah bir avucunda yeri tutmakta fakat sağ eliyle ‘yer’le eşdeğer görülen tüm evreni (yani gökleri) dürüp bükmektedir. Diğer birçok makalemizde de ele alındığı gibi bir kez daha Kuran’daki ilkel ‘evren’ algısı ortaya çıkmaktadır. Bütün evren/kâinat, üstünde yaşadığımız düz ‘yer’ ve üzerine kurulmuş ‘Gökler’den ibaret sanılmaktadır. Bu yer merkezli evren algısı -haliyle- yer ve göğü eşit olarak değerlendirecektir. Aksi takdirde bugünün varmış olduğu bilgi düzeyinden bakıldığında bir yandan Dünya gezegenini avucunda tutarken diğer yandan bütün evreni dürmek ifadesi (bu ifadeyi lafzen de mecazi de alsak) oldukça dengesiz ve tutarsız olur.
Enbiya/104 ve Zümer/67 ayetlerinin ‘Big Crunch Hipotezi’ne işaret ettiğini söyleyerek bir mucize iddiasında bulunmak birçok farklı açıdan tutarsızdır.Herşeyden önce Big Crunch Hipotezi ortaya atılan modellerden sadece biridir ve üstelik son yıllarda en düşük ihtimalli model olarak görülmektedir. Bu iki ayet, mucizecilerin iddia ettiği gibi Big Crunch’tan bahsediyorsa bu hipotezin yanlışlanması “Kuran’ın da çürütülmesi” demek olur. Oysa bu ayetleri Big Crunch Varsayımı ile ilişkilendirmek oldukça zorlama bir yorumun sonucudur. Big Crunch “evrenin daralması/büzülmesi” ve sonunda ”çökmesi”nden bahseder. Ayetlerde ise ”(sayfalar gibi) dürülme/katlanma” ifadesi yer almaktadır. Yavaşça, hava kaçıran bir balonun daralması/büzülmesi ile dürülen/katlanan sayfalar arasında herhangi bir paralellik söz konusu değildir. Üstelik bu iki ayet kıyamet gününden bahsetmektedir ve Big Crunch Varsayımı’na göre büyük çatırtıya 20 milyar sene vardır. Kıyametin 20 milyar sene sonra gerçekleşeceği verisi her türlü İslami inanca ters düşer. Bu ayetlerden modern bilim bulgularına en ufacık bir işaret/gönderme çıkarmak mümkün değildir. Bilakis Zümer/67′yi incelediğimizde bir kez daha Kuran’da ilkel ve yanlış bir evren algısının hakim olduğu görülür.
Dipnotlar
(2) bkz. Dipnot 1.
http://www.mucizeyalanlari.com/

HANGİ DİNE İNANIYORSUNUZ (http://www.turandursun.com/video/p2015_articleid/34)

12 Ekim 2009 Pazartesi

T.DURSUN MAKALELERİNDEN

Turan Dursun Makaleleri

İSLAM VE ŞİDDET
Olay öğrenilir. Medine'ye, Peygamber'e haber verilir. Peygamber öfkelenmiştir. Adamların yakalanmaları için buyru verir. Hepsini yakalattırır. Suçluları, Hz. Muhammed'in huzuruna getirirler. Peygamber'in kararı kesindir:
"Elleri, ayakları çapraz olarak kesilsin. Gözleri oyulup çıkarılsın.." Emir uygulanır. Suçluların, elleri, ayakları çapraz olarak kesilir. Gözleri oyulur. Adamlar su isterler ama ölünceye kadar su da verilmez.
Medine dışında, güneşin altında ateş gibi yandığı için "Harre" adı verilen yere götürülürler. Suçlular su isterler, su verilmez. "Taşları kemirirler", "ağızlarıyla, dişleriyle toprağı kazarlar." Ölünceye kadar öyle bırakılırlar. (Buhari, Zekat/68, Cihad/52; Tecrit/Vudu, hadis 172; Müslim, Kesame/9-14, hadis 1671; Ebu Davud, Hudud 3, hadis 4364-4371; Tırmizi, Ebvabu't-Tahare/55, hadis 72-73; Nesei, Tahrimü'd-Dem/7; Ibn Mace , Hudud/20, hadis 2578-2579. Buhari, bu hadise yedi yerde ve dokuz yolla, Ebu Davud bir yerde beş yolla, Nesei bir yerde dört yolla gönderme yapmıştır.) Bu emre konu olan kişiler Ukl veya Ureyna kabilelerindendirler. Peygambere gelmiş, müslüman olduklarını bildirmişlerdir. Renkleri sarıdır, hastadırlar. Peygamber, önce bütün sevecenliğiyle deve sütü ve "deve sidiği" içirerek onları iyileştirir. Havadar bir yere gitmek isterler. Peygamber bir deve sürüsü verir ve yanlarına bir çoban katar. "Herifler" çobanı öldürür ve Peygamber'in deve sürüsünü alır götürürler. "Peygamber, işkenceye karşı olduğu halde, bu olayda nasıl olmuştur da, işkenceyle öldürülmelerini emretmiştir?" Bu soru, hadis kaynaklarında tartışılır. Kimileri, bu infazı "işkenceyi yasaklamadan önce uygulattığını " öne sürerler. Kimisi, uygulamanın bir "kısas" olduğunu belirtir. Çünkü, suçlular da Peygamber'in çobanına aynı işkenceyi yapmışlardır. Hakim görüş ise, Peygamber'in Maide suresinin 33.ayetini yerine getirdiği, yani Allah'ın buyruğuna göre hüküm verdiği yönündedir. Yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, ölümlerden ölüm beğenmelidirler. Maide suresinin 33. ayetinde şu buyruk verilmiştir:
"Allah ve resulüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, ya boyunlerı vurularak öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin ayaklarının çapraz kesilmeleri ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise, onlara daha büyük azap hazırlanmıştır." Aradan yüzyıllar geçer. Yıl miladi 1974. Yer Türkiye, Kırıkkale'deyiz. Kamuoyunda MHP'nin "komando kampları" diye bilinen bir kamp. İslam öğretiliyor. "Kırıkkale'deki Bozkurt obasında din düşmanlarının beyni çıkarılır, kafirler telef edilir, itler boğazlanır. (Erdoğan Asılyüce, Türk Metal Seydişehir Şube Başkanı, "Her Yönüyle Kırıkkale", 1974) Dört yıl aradan sonra, Aralık 1978. Öğreti, Allah adına Maraş'ta uygulanır. Kalaycı Şah İsmail'in baltayla kafasına vurup, beynini çıkartırlar. Kızkardeşinin ise memelerini kesip bir sürü işkenceden sonra hunharca öldürürler. Yürük Selim Mahallesinde de bir kısım kadın memeleri kesilerek öldürülür. Altı aylık çocuklar, hamile kadınlar kurşunlanır. Gözlere şişler sokulur. Bir kısım infazlar kol ve bacakların çapraz kesilmesiyle yerine getirilmiştir.
Kanlarınızı ve mallarınızı kurtarmak istiyorsanız:
Peygamber diyor ki:
"Onlar, Allah'tan başka Allah olmadığına, Muhammed'in onun kulu ve elçisi olduğuna inanıncaya, bizim kıblemize dönünceye, kestiklerimizi yiyinceye, ve namazımızı kılıncaya ve zekatlarını verinceye kadar, insanlarla öldürüşmem (mukatele) emroldu. Insanlar, bunları yerine getirdikleri zaman, benden kanlarını ve mallarını kurtarmış olurlar. (Buhari, Selat/28; Tecrid, hadis 24; Ebu Davud, Cihad/104, hadis 2641; Müslim, Iman/32, hadis 20,22) Şirin Tekin, henüz 17 yaşındaydı. Çevresinde çok sevilen bir gençti. Öğrencilerin demokratik haklarından sözederdi. Oruç tutmuyordu. O gün, 3 Mayıs 1987, Van 100.Yıl Üniversitesi'nin karşısındaki kahvede oturuyordu. "İslamın bekçileriyiz," diyorlardı. Kendilerine "mukatele" emrolduğuna inanıyorlardı. Rektör de "Onlar İslam adına dövüşürler," dememiş miydi? Şirin Tekin, "kanını" saldırganlardan kurtaramamıştı.
Komünist öldürmek yüz kere Hicaz'a gitmekten iyidir
Müşriklere "yeryüzünde dolaşabilmeleri için dört ay süre" verilmişti. Bu süre dolduktan sonra müminlerin onlara ne yapacakları bildirilmişti: "Nerede bulursanız, öldürün, yakalayın, hapsedin, her gözetleme yerinde yakalamak için bekleyin. Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar ve zekât verirlerse serbest bırakın. Allah bağışlayan ve esirgeyendir". (Tevbe suresi, 5. ayet; Bakara, 191; Nisa, 89,91). Ve Allah uğruna verilen bu savaş kıyamete kadar sürecekti. Müminler, Allah'ın ve İslamın hakimiyeti için "canla ve malla" savaşmaya çağrılıyordu. Şeriat hükümlerini Bütün düşünce, inanç ve dinlerin üstüne çıkarmak ve kayıtsız şartsız hâkim kılmak için kutsal savaş "Deccal öldürülünceye kadar" son bulmayacaktı (Ebû Dâvûd, Kita-bu'l-Cihâd, 4-BabuunfiDevami'l-Cihad, hadis 2484, C.3, s.ll).
Şubat 1969. Camilerde günlerdir cihad namazları kılınıyor. "Komünistlerin kanını dökme çağrılan" yapılıyor. 16 Şubat 1969 günü Beyazıt, Dolmabahçe ve Fındıklı camilerinde cihad namazları kılındıktan sonra, topluluklar halinde Taksim'e çıkılıyor. O gün, meydana ABD 6. Filosu'na karşı anti-emperyalist yürüyüş yapanlar gelecek. Amerika Müslümanın dostu mu ne? Yerde iki ölü yatıyor. Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan. Yüzlerce yaralı. Gazeteler manşet atıyor:
Kanlı Pazar...
Kafirlerle ateşkes geçici olup cihad daimidir, sonuna kadar, herkes bizden olana kadar!... 1978 yılı Aralık ayı. Maraş'ı kış bastırıyor. Duvarlara, dükkânların camlarına sloganlar yazılıyor: "Allah için savaşa!" Ve cihada kalkılıyor. TRT, 111. ölüyü de verdikten sonra, yeni saptanan ölümlerin bildirilmesini durduruyor. Bir küçük cihad denemesinin resmî bilançosu böylece yarım kalıyor.
Ocak 1979. Trabzon. Ülkücü Gençlik imzalı bildiri: y "Türkiye'deki çatışma, İslamla küfrün çatışmasıdır. Bugün Türkiye yeni bir Bedir savaşının öncesini yaşamaktadır. Müslümanlar, cihada çağrıldığınızda koşunuz. Bir komünisti öldürmek, yüz kere Hicaz'a gitmekten iyidir". 9 Temmuz 1979. Tokat'ta bir bildiri yayımlanıyor: " Allah rızası için baş koyduğun davadan hiçbir güç seni geri döndüremeyecektir... Sesimizin ulaşamadığı yere kurşunlarımız ulaşacaktır...
Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız".
Cihad kesintisiz devam ediyor. Erzincan, Malatya, Sivas... Ve kıyamete kadar... Çorum'a da sıra gelecek. 16 Aralık 1979. Beşiktaş vapur iskelesi yanında Barbaros Kafeterya’da oturuyoruz. Sıcak bir söyleşi, büyük umutlar. Bir saatli bomba patlıyor. İmza “Türk İslam Birliği”.
Bu da Allah'ın emri mi? Beş ölü, yirmi iki yaralı.
Yaptığınız alışverişe sevinin:
"Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, Incil ve Kur'an'da sözverilmiş bir hak olarak- cennet karşılığında satınalmıştır. Verdiği sözü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin! Bu, başarıdır". (Tevbe Suresi,111)
Kafir öldüren müslümana cennet müjdelenmiştir.
2 Aralık 1978. Sivas'ta "Müslüman Gençlik" başlığıyla bildiri dağıtılıyor: "Müslüman durma! Hiç durmadan ilerle. Ölüm seni şehit olarak bulsun". İmza, MHP... Ve MHP Davası iddianamesi, 682 cinayeti içeriyor. Demek ki, en az 682 yurttaşımız, bu dünyada büyük sıkıntılara, yokluklara, darlıklara katlanmış olsa da "Allah yolunda savaşıp öldürmekle" güzel bir "alışveriş yaptıkları" için sevinebiliyorlar
Suçu eleştirmekti
Eşref Oğlu Ka'b, genç bir şairdi. Peygamberi ve ona inanları eleştiriyordu. Peygamber bir gün arkadaşlarına sordu: "Bu adamı öldürebilcek kimse var mı?" Mesleme Oğlu Muhammed, ortaya atıldı: "Ben varım."
Eşref Oğlu Ka'b, nasıl öldürülecekti? Planlar yapıldı. Hadis kitaplarının yazdığına göre, "yalan"lar uyduruldu, "tuzak" hazırlandı. Bir gece, kalesinde bulunan şairin kafası kesilerek plan sonuçlandırıldı. Ve, kesik baş, peygambere götürüldü. (Buhari, Cihad/15/1, Rehn/3, Tecrid, hadis 1578; Müslim, Cihad/119, hadis 1801; Ebu Davud, Cihad/169, hadis 2768) Yıllardan 1978, 79, 80. Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Cavit Orhan Tütengil, Bedri Karafakioğlu, Ümit Kaftancıoğlu, Ümit Doğanay, Sevinç Özgüner, Doğan Öz... Bunları Allah uğruna öldürecek bir mümin yok muydu? Bulundu, vardı. Pusular kuruldu. Herkes bizden olana kadar mukatele devam edecekti.
Kadınlar ve çocuklar onlardansa
Kimler öldürülebilirdi? "Eli silah tutan tüm erkekler öldürülebilirdi." Henüz, aklını, belleğini yitirmemiş olan yaşlılar da öldürülebilirdi. Ama, deliler öledürülemezdi. Bu hükmün de istisnası vardı. Eğer, deli savaşır durumdaysa, zenginse, ya da hükümdarlık makamındaysa öldürülürdü. Peygamber, şöyle emretmişti: "Müşriklerin yaşlılarını öldürün de çocuklarını bırakın!"(Ebu Davud, Cihad/121, hadis 2670; Tırmizi, Siyer/29, hadis 1583.) Bu emir, Kurayza Yahudileri'nin öldürülmesi sırasında verilmişti. Çocukların bırakılması isteniyordu. Çünkü onlar ele geçrilmiş değerli ganimetlerdi, köle yapılacaklardı. Bu katliamda, Peygamber'e dil uzattığı için bir kadın da öldürüldü. Gene, gece baskınlarında, kafirler toptan kılçtan geçirilirken, evler yakılıp yıkılırken, öldürülenler arasında kadınlar ve çocuklar da bulunuyordu. Bunun üzerine, Peygamber'e arkadaşlarından biri şöyle sordu: "Ya Resulallah! Evlere yapılan gece baskınlarında, müşriklerin kadınları, çocukları da öldürülüyor, ne dersin?" "Onlar da öbürlerindendir.(Kadın ve çocuklar da onlardandır.)(Bkz.Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2638; Cihad/121, hadis 2672; Ibn Mace, Cihad, hadis 2840; Ahmet Ibn Hanbel, 4/46; Tirmizi, Siyer/19, hadis 1570) Ya "bizden" olan kadınlar, Müslüman annelerimiz, eşlerimiz, kız kardeşlerimiz, arkadaşlarımız? Onlar erkeklerin yönetimine boyun eğmeliydiler. Eğer, uslu davranmazlarsa, "Öğüt verin, yataklarından ayrılın, yine de yola gelmezlerse, onları dövün" diyordu kutsal kitap (Nisa suresi,34).
Müslüman kadının kısmeti de, şiddet idi.
Ateşte yakmak Allah'a ait ama..
Peygamber, ateşe atarak öldürmeyi doğru bulmuyordu. Hz. Muhammed, bir gün Muhammed'in oğlu Hamza'yı çağırır. O'nu bir savaş birliğinin başına komutan olarak atar ve şu buyruğu verir: "Falan kişiyi bulursanız, ateşe atıp yakın!" Hamza, birliğiyle yola çıkmak üzeredir. O sırada Peygamber, Hamza'yı çağırır: "Falancayı bulursanız ateşte yakın, dedim. Ama, önce öldürün, sonra yakın. Çünkü, ateşte yakma cezasını, yalnızca ateşi yaratan verebilir. (Ebu Davud, Cihad/122, hadis 2673) Ebu Hureyre anlatıyor. Bir gün, peygamber bizi, bir savaş birliği olarak düşmana gönderiyordu. O sırada, Kureyş'ten iki kişinin adlarını vererek şöyle dedi: "Bunları yakaladığınızda ateşe atın, ikisini de!.." Peygamber, bir süre sonra dönüp emrini şöyle düzeltti: "Size, onları bulursanız, ikisini de yakın, dedim, ama yakmayın. Çünkü, ateşte yakma cezasını yalnızca Allah verir. Siz bu iki kişiyi yakalayıp öldürün yalnızca. (Buhari, Cihad/107,149; Ebu Davud, Cihad/122, hadis 2674; Tırmizi, Siyer/20, hadis 1571) Peygamberin tutumu buydu ama, onu izleyen halifeleri, Allah'a mahsus olan ateşe atma cezasını pekala uygulayabilmişlerdi. Hatta bunu yaparken, icazeti peygamber'den aldıklarını bile söylemişlerdi. Ebu Bekir, Peygamber'in ölümünden sonra başgösteren dinden dönme ("ridde") olayları sırasında, komutanlarına şu talimatı vermişti: "Daha da direnirlerse, demirle dağlayın, ateşte yakın!" (Taberi, Tarih, 1/1881-1885; Leoni Gaetani, İslam Tarihi, çev. Hüseyin Cahid, İstanbul, 1926,8/276) Ve bu talimat uygulanmıştı. Halid Ibn'ül-Velid, savaş sırasında "ateş çukurları" açtırmış, yaktırdığı ateşin içine, birçok kimseyi diri diri attırıp yaktırmıştı. Kadın da vardı bunların içinde. Bir tutsak kadına, müslüman olması önerilir, kabul etmez. Bunun üzerine, ateşe atılacağı söylenir. Kadın, "Hoşgeldin ölüm! Yazık ki başka kurtuluş yolum yok, o yüzden kendimi atıyorum ateşe." anlamındaki şiirini okuyarak, kendini ateşe atar. (Habiş, Yaprak, 28-34; Cetani, Yaprak, 8/306) Ebubekir'e, "ateşte diri diri yakma cezası"nı nasıl verdiği sorulduğunda, Halife, Peygamber'in bu tür cezaya izin verdiğini söyler. İnsanları, inançlarını bırakmıyorlar diye, ateş çukuruna attırıp yakanlardan birinin de Ali olduğu aktarılır. Buhari'nin de yer verdiği bir hadiste, Ali'nin bir topluluğu ateşe attırıp yaktıdığı Ibn Abbas'a söylendiğinde, Ibn Abbas'ın şöyle dediği belirtilir: "Ben olsaydım bunu yapmazdım. Çünkü, Peygamber, "Tanrı'nın verdiği biçimde ceza vermeyin" demişti. Ben olsaydım, öldürürdüm yalnızca."(Buhari, Cihad/149; Tecrid, hadis 1264; Nesei, Tahrimu'd-Dem/14) Günlerden 14 Mayıs 1987. Edirne Beypazarı'ndayız. Ertan Gökçen adındaki kişi, evi barkı olmadığı için bir arabada yatıp kalkan 56 yaşındaki Necmettin Yedikardeşler'in üzerine ispirto döküyor ve yakıyordu. Gerekçe, Necmettin'in Ramazan ayında içki içmesiydi. (Güneş, 15 Mayıs 1987).
Evlerini, ağaçlarını yakın
Peygamber'in döneminde, "gece baskınları" düzenlenirdi. Peygamber'in emriyle, "Öldür, öldür!" şiarları haykırılırdı. Sonra da yağmaya girişilirdi. (Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2368; Ibn Mace, Cihad/30, hadis 2840) Filistin'de, "Ubna" (sonraları Yübna denmiştir) denen bir yere Peygamber bir baskın düzenlemişti. Baskını yapacaklara da şu buyruğu veriyordu: "Sabahleyin, Übna'ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak!" Ve, Übna köyü yakılıyordu. İçindekilerle birlikte. (Ebu Davud, Cihad/91, hadis 2616, c.3, s.88, ayrıca, s.124'deki 2 no.lu not; Ibn Mace, Cihad/31, hadis no: 2843, c.2, s.948) Düşmanın bulunduğu yerdeki ağaçlar, ürünler ya yakılır, ya da kesilirdi. Peygamber, Benu Nadir kabilesinin hurmalıklarını yaktırmıştı, ayrıca kestirmişti. Haşar Suresi'nin 5 ayetinde bu olaya kısaca değiniliyordu. "İnkarcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız, Allah'ın izniyledir. Allah, yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır." Bu ayette geçmeyen "yakma olay"ı, hadislerde yer alıyor. (Buhari, Cihad/154, Hars/6, Megazi/14, Tesir/59/2, Tecrid, hadis 1576; Müslim, Cihad 29-31, hadis 1746; Ebu Davud, Cihad/91, hadis 2615; Tirmizi, Siyer/4, hadis 1552; Ibn Mace, Cihad/31, hadis 2845; Darimi, Siyer/22; Ahmed Ibn Hanbel, 2/8,52,80.) İslam hukukunda, cihad sırasında, düşman kesimindeki yaş ağaçların kesilebileceği, kesilmeden yakılabileceği hükme bağlanmıştı. (Damad, c.1,s.496.) Hz. Ömer'in kılıcından kurtulamayan ise, insanlığın büyük bir kültür hazinesi, İskenderiye Kütüphanesi'ydi.
Vaat edilen ganimet
Kafirlerin yalnız kanlan değil, mallan mülkleri de helaldi. (Damad, c.l,s.494). Hz. Muhammed, Hicretin ikinci yılında bir Kureyş kervanını vurmak üzere sefer emretmemiş miydi? Bedr gazasına yol açan gelişmelerin başlangıcı, böyle bir kervan basma olayıydı. Bugün Birleşmiş Milletler Anlaşması veya Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi veya Uluslararası Helsinki Belgesi ne derse desin, fetih hakkı Kuran'da öngörülmüştü. Üstelik bunun için koskoca bir sure indirilmişti. Feth suresi dışında Enfal suresi de vardı. Ganimetler, Allah'ın ve Resulündü (Enfal suresi, 1). Ayrıca Allah Müslümanlara "savaşta elde edecekleri birçok ganimetler vaat ediyordu." Savaş esirleri dahi, Kuran hükümlerine göre ganimet cümlesin-dendi. Köleliğin kaldırılmasına dair gelmiş geçmiş yasalar, böyle bir hükmü kaldırabilir miydi? Müminlerin eline düşen kafirler, kadın ve çocuklar dahil savaşa katılan Müslümanlar arasında bölüşülecekti. Böylece daha önce Arap kabileleri arasındaki savaşlarda geçerli olan kurallar, İslamda da sürüp gidiyordu. Yıl 1978. Aralık ayı, gene Maraş'tayız. Cami hoparlöründen yükselen ses şöyle bağırıyordu: "Sizler yoksulsunuz, kafir Aleviler zengin, onların elindekiler, siz müminlerin hakkıdır."
Kısas size farz kılındı
İslam, yeni bir dünya nizamı getiriyordu. Bu nizam, kuşkusuz Cahilliye çağının anarşi ve zorbalığından daha ileriydi, belli bir uygarlaşmanın hukuki çerçevesi getirilmişti. İnsanlar yeni nizama uyacaklardı. Bunun yaptırımı, hem bu dünyada hem de öteki dünyada en ağır cezalardı. Bu dünyadaki cezalar, özet olarak kısasa kısasdı. Bakara suresi şöyle diyordu: "Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın." (178.ayet) Bu şekilde kısas istemek ölenin velisinin hakkıydı. Eğer bir müslüman erkek, kafir erkeği öldürürse, kısas uygulanmazdı. Bakara suresi, cezayı bireye değil, eski kabile hayatının bir kalıntısı olarak topluluğa vermiş oluyordu. Ölenin karşılığında kan bedelini, öldürenin topluluğundan bir eşidi oluşturabiliyordu. Kısas yerine bedel de ödenebilirdi. Kadın Müslümanın değeri, erkeğin yansı kadardı. Diğer cezalar da, yapılanın misliyle kısastı. "Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azabedin." Nahl suresinin 126. ayetinde böyle emrediliyordu. Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya dayanan cezalar da vardı.
Zinanın cezası ise recm idi, yani toprağa gömüp taşlamak. Deriler piştikçe yenilenecek Ahiret cezası ise şiddet, şiddet ve şiddetti.
Allah, ayetlerini inkar edenleri yakında bir ateşe sokacak, derileri piştikçe, onların azabı tatmaları için derilerini yenileyecekti (Nisa suresi, 56). Altın gümüş biriktirip, bunları Allah yolunda harcamayanların alınları, yanlan, sırtlan, alevli cehennem ateşinde kızdırılan bu biriktirdikleri altın gümüşlerle dağlanacaktı. Günahkarlara Cehennemde kanlı, irinli sular içirilecekti. Katrandan gömlekler giyecekler, yüzleri ateşlerde dağlanacaktı. Yardım diledikleri zaman, onlara erimiş maden gibi bir su verilecekti. Erimiş maden karınlarında kaynayacaktı. Tepelerinden aşağı kaynar sular dökülecekti. Onlar için demirden gürzler vardı. Ateşten döşeklerde yatacak, cehennemde yüzüstü sürünecek, üzerlerine ateşten örtülür örtülecekti. Korku, korku, korku. Kutsal kitap, sık sık, "Allah korkusunu" vurguluyor, fakat "Allah sevgisi" ne çok az yer veriyordu. "Bu Kur'an, sizi ve ulaşılacak herkesi korkutmak için vahyolundu" deniyordu. (Enam, 19). Allah, Peygambere "Bu kitap sana korkutman, insanları da öğütlemen için indirilmiştir" diyordu. (Araf, 1). "Ey örtüsüne sarınmış kimse, kalk ve korkut". (Müdessir, 1 ve 2): Allah'ın seslenişi buydu.
"Türkler işkenceye alışık"
Helsinki izleme (Watch) Komitesi, 1985 Aralık'ında Türkiye'de insan haklarının zedelenmesine ilişkin bir rapor hazırlamıştı. Bu raporda, Ankara'daki ABD elçiliği yetkililerinin görüşlerine de yer veriliyordu. Amerikalılar, "Türklerin şiddet eğilimli bir toplum oldukları için işkenceye alışkın bulundukları" kamsındaydılar. Başbakan Turgut Özal, ANAP grubunda yaptığı bir konuşmada, "Bu bir bakıma doğrudur" diyordu (Cumhuriyet, 2 Nisan 1986). Başbakan'a göre "kavgacı" bir toplumduk. "Osmanlı döneminde cemiyetimiz hoşgörülüydü. Ancak zaman bizi daha sert hareket eden bir toplum haline getirmişti".
Toplumumuz işkenceye gerçekten alışık mıydı?
Anadolu halkının büyük acılar çektiği bir gerçekti. En büyük acılan ise Selçuklu ve Osmanlı sultanlarına borçlu olduğumuza tarih tanıklık ediyordu.Selçuklu Sultanı Sancar'ın yüz binlerce Türkmeni kırıp geçirmesi, tarih sayfalarında duruyordu. Melik Şah da Batınilere karşı atalarını aratmamıştı. Yavuz Selim ise on binlerce Alevi köylüsünü kılıçtan geçiriyor ve Anadolu'yu kılıç zoruyla Sünnileştiriyordu. Celali isyanlarını kaplayan bir yüzyıl, Osmanlı hoşgörüsünün başka bir sahnesiydi. Kuyucu Murat Paşa, kestiği insanların kellelerini kuyulara doldurtmakla tarihe nam salıyordu.
Dört halifeden üçünü Müslümanlar bıçakladı
Bütün bu tarihsel olaylar bir yana, dinsel eğitim, ulaşabildiği insanlara, bir şiddet kültürü vermişti: Korkutmalar, cehennem azapları, yanmalar, ateşlere atılmalar, insanımız, yüzyıllar boyu günlük hayatında hacıdan hocadan, dedesinden atasından, anasından babasından bu şiddet kültürünü alıyordu. Trenlerin camlarına taş atan, sokak lambalarının fincanlarını kıran, şampiyonluğu kaybedince öfkeyle, kazanınca bu kez sevinçten ortalığı yıkıp geçen insan davranışlarında, o şiddet kültürünün bir etkisi yok muydu? Kan davası, Orta Asya kökenliydi, ama İslam kurallarıyla da pekişmiş ve bugünlere gelmemiş miydi? Erzincanlı Müslüm Koca, 52 günlük oğlu Mirzap'ı diri diri keperek Allah'a kurban ediyordu. Müslüm Koca, 1962 yılında bir iftiraya uğramıştı ve kurtulunca ilk doğacak oğlunu Allah'a kurban adamıştı. Müslüm Koca, ilhamını acaba hangi kültürden almaktaydı? Türkiye'de örülen Kuran kursları ağı, imam hatip okulları, dini vakıflar ve yurtlar, acaba Kuran ve hadislerin günümüze ışık tutucu olduğunu yayarken, toplumumuzda hangi geleneği, hangi kültürel mirası besliyorlardı? Ve onlara karşı ayetlerle hadislerle cevap verme telaşındaki "laiklerimiz" hangi ideolojik ve kültürel zemine kaymışlardı? Kafirin kanı helal kılınmıştı. Yahudiden Hıristiyandan dost edinmeyin denmiş, Osmanlı tarihinde onlar da "kafir" kategorisine sokularak üzerlerine sefer edilmiş, topraklan fethedilmişti. Türkler de İslamın kılıcından nasiplerini almışlardı. Emeviler, on yıllarca "kafir" Türklerin kanını dökerek, Müslümanlığın gereğini yapmışlardı. Alevi kılıçtan geçirilmiş, dağlara sürülmüştü. Şeyhülislam fetvaları, Alevi kanma "helaldir" diyordu. Evet, çıkıp denebilir ki: "Bütün bunlar barış içindir, herkes Müslüman olunca insanlık da sonsuz bir barışa ulaşacaktır". Bu sonsuz barışa nasıl inanılacaktı ki... Peygamberin dört halifesinden üçü bıçaklanarak öldürülmüştü. Ömer, Osman ve Ali'yi hançerleyenler de Müslüman değiller miydi? İslamın barışında kim için can güvenliği vardı, Peygamberin torunları bile zehirle kılıçla öldürürüldükten sonra!

T.DURSUN MAKALELERİNDEN

Turan Dursun Makaleleri
İSLAMA GÖRE TÜRKLER İSTESELER DE MÜSLÜMAN OLAMAZLAR
"Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır."
Muhammed(Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Melahim/9 Babun fi Kıtali't Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu'l-Cihad/ Babu Gazveti't-Türk) "Tevrat"ın Tanrı"nın son derece "ırkçı" olduğunu hemen herkes bilir. Kimi araştırmacılar, bu "Tanrı"daki özelliğin, Yahudilik için "yararlı" olduğunu da savunurlar. Ne var ki, şu da gerçek: Bugün, "yahudiler"in sergiledikleri tüyler ürpertici ve insanlık dışı acımasızlıklarda , Tevrat'taki "Tanrı"nın(Yehova) ilkel, katı bir ırkçı oluşunun payı az değildir. Kur'an'ın "Tanrı"sının ırkçılığı Tevrat'ınkinin "ırkçılığı"nı herkes bilir de, "Kur'an'ın Tanrı'sı"nın "ırkçılığı"nı çoğu kimse bilmez. Ve kimi "iyi niyetli aydınlar" bile; Kur'an'ı ve "Tanrı"sını "evrensel" sanır. Oysa, Kur'an'ınki, Tevrat'ınkinin bir çeşit "kopya"sıdır. Bunu, bu "Tanrı"nın "İsrailoğulları"nı nasıl tanıttığından bile anlamak mümkün:
Kuran'a Göre En Üstün Toplum, İsrail Toplumu"
Buna, kimileri şaşacaklar. Ne ki, bir gerçek. İşte ayetler: Kur'an'ın "Tanrı"sı, tıpkı, Tevrat'ın "Tanrı"sı "Yehova" gibi, iki yerde, aynen şöyle seslenir: "Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi dünyalara üstün kıldığımı hatırlayın." ( Bakara, ayet: 47, 122. Diyanet çevirisi.) Bir yanda İslam dünyasındaki Yahudi düşmanlığı, öbür yanda da, Kur'an'daki Tanrının İsrailoğullarına böyle seslenişi... Bir çelişkidir bu. Bunu da geçelim.
Arap toplumundan başkası "muhatap" değil
Kur'an'da birçok şeyler anlatılır. Kaynakları biliniyor bugün. Ama tanrıdan diye sunulur. Bu "Tanrı"yla "insanlar" arasında, daha doğrusu, zamanına göre bir kesim insanlar, bir toplum ya da bir toplumun kesimi arasında da bir "elçi". "Tanrı Elçisi" diye sunulur. "Peygamber" deniyor. Kur'an'da anlatılan o ki, "Tanrı" şu açıklamayı yapmakta: -"Biz her peygamberi, kendi toplumunun diliyle gönderdik. İlle de böyle yaptık ki, o toplumdan olanlara anlatabilsin." (İbrahim suresi, ayet: 4.) Demek ki, Kur'an'a göre, "Tanrı'nın elçisi"nin bir "toplum"u var. "Elçi", "ırk"ından geldiği bu "toplum"la "Tanrı" arasında yapar aracılığını. Ne iletecekse bu "toplum"a ve "kendi diliyle" iletmekle yükümlü. Kur'an'da anlatılan bu. Yine buna göre; Muhammed de bu yükümlülüğü taşımakta. Onun da bir "toplumu" var ve o da "Tanrı"sıyla bu "toplum" arasında "aracı".
"KITALUT-TURK" ("TÜRKLERLE ÖLDÜRÜŞME") HADİSLERİNDEN.
Sonunda Türkler kesilecekler...(Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad/9, hadis no:4305.) Kur'an'ın bütünü içinde, Muhammed'in "kavm"ından, yani "toplum"undan "Tanrı vahiyleri"ni, bu topluma iletmek zorunda olduğundan, bunu yaptığından söz edilir. Muhammed'in "toplum"u, "Arap toplumu"dur. Öyleyse "muhattap" da bu toplumdur. Kur'an, kendi deyimiyle Arapça, seslendiği kesim de, Araplar. Ama "Araplar"ın da tümü değil; yalnızca "bir kesimi".
Korkutma yalnız "Mekke ve çevresi"ne
Ayetler çok açık. "Kur'an"la yapılan "uyarı"ların, "korkutma"ların, "Mekke" (Ümmü'l-Kura) ve "çevresi"ne yönelik olduğu, En'am suresinin 92., Şura suresinin 7. ayetinde, kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla anlatıyor. Evet, Kur'an'ın "muhatab"ı, "Mekke ve çevresi"dir yalnızca. Bugün kendilerini müslüman sayan öteki toplumlarda hiçbirisinin, bu kapsamda yeri yoktur. Knou, bu denli açık. Muhammed'in "tüm insanların peygamberi", Kur'an'ın da "tüm insanlara yönelik" olduğunun anlatıldığı ayetler de var. Kur'an'daki nice çelişkilerden biridir bu. Ama, "kendisine açıklama yapılan toplum"un "Arap toplumu", bu toplum içinde de yalnızca "Mekke ve çevresi"nin ( hem de o zamanki) "halk"ı olduğu da bir gerçek. Başka toplumlardan, bu arada "Türkler"den "müslüman" olanlar olmuş; daha doğrusu kendilerini "müslüman" saymışlar; ama Kur'an'ın hangi toplumu "müslüman" saydığı önemli. Özellikle "Türkler" için "hadis"ler vardır. Türkler için hiç de iyi şeyler söylemeyen bu hadisler, örnek ve yürekli bilim adamı Prof. Dr. İlahn Arsel'in "Arap Milliyetçiliği ve Türkler" adlı kitabında çok çarpıcı biçimde yer almakta. ( Bkz. İstanbul, 1987, İnkılap Kitabevi, s. 18 ve öt.) Muhammed'in Türk düşmanlığı Kendilerini "müslüman" sayan "Türkler"i Muhammed, "müslüman" saymak şöyle dursun; "düşman" diye ilan etmiştir. İslam dünyasında en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında da bu var. Başlı başına bir bölüm olarak. Bölümün adı da çok. İlginç: "Kıtalu't-Türk". Anlamı da: "Türklerle öldürüşmek (savaş)". Buhari'de, Ebu Davud'da ve Tirmizi'de bölümün adı bu. İbn Mace'de "Babu't-Türk", yani "Türkler Bölümü". Müslim'deyse, "Kıyamet alametleri" arasında yer alıyor. Muhammed, "Peygamberliğinin bir kanıtı" olarak, gelecekten haber verirken, Kıyametin bir alameti olarak Türklerle nasıl çarpışılacağını, müslümanların, Türkleri nasıl öldüreceklerini de anlatıyor. Hem Türk diye ad vererek, hem de tarif ederek, yüzlerinin, gözlerinin, burunlarının, derilerinin, renklerinin nasıl olduğunu anlatarak. Anlaşılan o ki, Türkler konusunda kendisine bir takım bilgiler verilmiş. Muhammed'in anlatmasına göre, "Türklerle öldürüşme", taa "Kıyamet"e dek söz konusu. Kıyametin bir alameti olarak da müslümanlar, yeryüzündeki Türkleri öldürüp temizleyecekler. Yoksa kıyamet kopmayacak. İşte hadislerden bir kesim: - Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş (kalın) derili olan bu toplumla.... kıl giyerler."( Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Melahim/9 Babun fi Kıtali't Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu'l-Cihad/ Babu Gazveti't-Türk...) -"Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır." (Buhari, e's-SAhih, Kitabu'l-Cihad/96; Müslim, e's-Sahih, kitabu'l-Fiten/62 hadis no: 2912; Ebu Davud, Sünen, hadis no: 4304; Tirmizi, h. no: 2251; İbn Mace, h. no: 4096-4099)
"KITALU'T-TURK" HADİSLERİNDEN.
"Türklere karşı k'tal, kesinlikle olacak."... (Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad/96) "Şu da kıyamet alametlerinden: Kıldan (keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste derili toplulukla vuruşmanız-öldürüşmeniz kıyamet alametlerindendir. Siz (müslümanlar), küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz."( Bkz. Buhari, e's-Sahih, kitabu'l-Cihad/95; Müslüm, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/66, hadis no: 2912; İbn Mace, h.no: 4097-4098). - "Sizinle(siz müslümanlarla), küçük (çekik) gözlü toplum, Türkler savaşacaktır. Siz onları, üç kez önünüze katıp süreceksiniz. Sonunda Arap Yarımadası'nda karşılaşacaksınız. Birincide, onlardan kaçan kurtulur. İkincide kimi kurtulur, kimi yok edilir. Üçüncüdeyse onların tümü kırılacaktır."(Ebu Davud, sünen, hadis no: 4305.) Muhammed'in, bugün kendisine "Peygamberimiz, efendimiz" diyen Türklere bakışı tutumu budur işte.
İnsanlara "insan" olarak bakmak gerekir. Hangi ırktan, hangi renkten ve hangi "din"den olurlarsa olsunlar ya da hiçbir dinden olmasınlar. Ama "dinler", "dinliler", "ırkçılar" böyle bakamamakta. Yahudisi, Hristiyanı, İslam inanırı hep birbirine düşman. Irkçılar da kendi ırklarından olmayanlara karşı böyle. Bugün dünyamızın yaşadığı nice acı olaylarda, bu ilkelliğin payı az değildir. Bunlardan arınmalı artık insanlık. Yoksa acımasızlıklar, acılar, gözyaşları sürüp gidecektir.

T.DURSUN MAKALELERİNDEN

Turan Dursun Makaleleri
İSLAMIN İNANÇ KAYNAKLARINDAN BİRİ:
ZERDÜŞTLÜK
Bir dinler tarihçisi şunları yazar:"Persler, Keyhusrev'in fütuhatından sonra, Babilonya bölgesinden sürülen Yahudilerle karşılaşmışlar ve onların memleketlerine dönmelerine izin vermişlerdir. Bu sayede, bazı Yahudi görüşlerini, Zerdüştiliğin etkisiyle izah mümkün olmaktadır. Ki, sonradan Hıristiyan düşüncesi üzerinde etki yapmış olan bu görüşler şunlardır:"Tanrı'nın karşısına Şeytan'ı koyan ikicilik (düalizm); meleklere inanma; ölülerin ölmezliği ve sonradan dirilişleri."371Bilindiği gibi, Zerdüşt; Zerdüştçülük dininin "Peygamber"idir. Tanrısıysa Ahura Mazda'dır. Bu dine, Tanrı'sının adından ötürü "Mazdacılık" (Mazdeizm) adı da verilir. Zerdüşt, Pehlevi dilindeki biçimidir. Yunanlılaşmış biçimiyse Zoroastres'tir. Daha başka biçimleri de vardır.372Bu adla adlandırılan söz konusu "Peygamber", tarihte gerçekten yaşamış mıdır?Tartışmalı. Tıpkı Musa gibi, Buda gibi, İsa gibi... Bu konuda değerlendirmelerine önem verilen ve görüşleri genellikle kabul edilen iki uzman araştırmacı ve incelemeciye göre, Zerdüşt, İÖ 660-583 yılları arasında yaşamıştır.373 Bu tarih doğruysa ve Tevrat'ın anlattıklarına da kulak asılacak olursa, Yahudilerin "Babil'deki tutsaklıkları" ve sonra "kurtulup ülkelerine dönüşleri", Zerdüşt'ün yaşadığı zamana rastlamış kabul edilebilir. Böyle olunca da; "kimi Yahudi görüşlerini, Zerdüştçülüğün etkisiyle açıklamak", doğaldır. Ve doğaldır ki, nice "tasarım"lar, düşünceler gibi; Kral Tanrı'nın karşısına Kral Şeytan'ı koyan düşünce de bu dinden yansımıştır Yahudiliğe. Ve dolayısıyla öbürlerine... Yani Hıristiyanlığa ve Müslümanlığa...Zerdüşt diye birinin tarihte gerçekten yaşamış olup olmadığı, Musa'nın, İsa'nın yaşamış olup olmadıkları gibi "tartışmalı". Ama tıpkı; "Musa'nın, İsa'nın oldukları ileri sürülen ya da onların "din" ve "Şeriat'larını dile getirdikleri savunulan "kutsal kitaplar" gibi, Zerdüşt'ün de "kutsal kitap"ı var: Avesta. Bu "kutsal" kitabın çok önemli bir bölümü de şu adı taşıyor: Vendidad. "Şeytan'a karşı koyma (Şeytan'la savaş)", yada "şeytan karşıtlığının Şeriatı" (Şeytan'a karşı koymanın kuralları) anlamında.Bu kitap çok önemli. Çünkü, Yahudiliğin de, Hıristiyanlığın da, İslam'ın da "amentü"sünün, yani temel inanç kurallarının ve kimi "Şeriat" kurallarının bu kitaptan alınma olduğu, açık seçik görülmekte: "Tanrı ordular'nı oluşturan "melekler", bu kitapta. Kral Şeytan İblis'in ordular'nı oluşturan "cinler" ve benzerleri bu kitapta. Ölümden sonraki yaşam, "cennet" ve "cehennem" inancı bu kitapta. Dinsel "pislik"ler, "pislenmeler nelerdir ve dinsel "temizlenme"ler nasıl olur; bu kitapta.374Elimdeki, Fransızca çevirisinin Arapça çevirisidir. Eksiği yok. Ve oldukça kapsamlı.375 Kapağında şöyle deniyor: "Avesta'yı oluşturan kitapların en önemlisi, Vendidad."Bu kitapta "iki güç" çarpışmakta: Kral Tanrı Ahura Mazda ile Kral Şeytan Ehrimen.Bu iki Kralın da "ordular"ı bulunmakta. Sayısız sıradan "asker"leri, "erbaş"ları, "subay'ları, "komutan"ları var.Kral Tanrı Ahura Mazda'nın "ordular"ında "en ileri gelen", yani en büyük "rütbe"li "komutan" altı "melek" bulunur. Bunlar, Kral Tanrı'ya doğrudan bağlıdırlar. Kralın "yardımcı"ları ve "Bakan"ları durumundadırlar. Kral tahtının (Arş'ın) önünde, "buyruk" alır ve yerine getirirler. Bunlar, şunlardır:• "Vohu-Mano (Behmen)". "İyi düşünce" demek. "Yararlı Hayvanlar Bakanı"dır bu melek.• "Asha-Vahisht (Erdibihişt)". "Güzel Erdem" demek. "Ateş Bakanı."• "Şehriver." "Güzel Krallık" demek. "Madenler Bakanı." • "Sipendarmidh (Spenta-Aramiti)." "İyi cömertlik" demek. "Yeryüzü Bakanı."• "Haur-Vatat (Hurdâd)". "İyi sağlık" demek.• "Amertat (Murdâd)." "Ölmezlik" (ya da iyi ölmezlik) demek.Son iki "melek-bakan", birlikte, "su"larla "bitki"lere bakarlar. Vebunların, Kur'an'a, değişik "işlev"de, "Harut-Marut" diye geçtikleri görülmekte.376 Bunlar çıktıktan sonra kalan dört melekse, Yahudilikçe, Hıristiyanlıkça ve Müslümanlıkça da kabul edilen dört ünlü melekten başka değiller. Anlaşılan, bu melekleri önce Yahudiler alıp aşırmışlar.377 Sonra da öteki iki din benimsemiş.Yukarıdaki altı meleğe "ölümsüz kutsal kişilikler" denir. (Ameşas Spantas.)Bunların dışında ve daha "aşağı rütbe"de olan "melek"ler pek çoktur Kral Tanrı'nın "ordular"ında. Tümüne "Yazata"lar ("Izid"ler) denir.378Bunlar da "göksel olanlar" ve "yersel olanlar" olmak üzere ikiye ayrılırlar.Göksel olanların hepsinin başında en büyük "göksel yazata" sayılan Kral Tanrı Ahura Mazda bulunmakta."Yersel" olanlarsa Zerdüşt'ün yönetimindedirler. "Güneş"e, "Ay"a, "yıldız'lara, "hava"ya, "ateş"e ve "su"ya ilişkin işlerle ilgilenirler. Aslında "Güneş", Kral Tanrı Ahura Mazda"yı simgeler. Ötekiler, bundan sonra gelirler.379"Melekler" içinde, görevleri yalnızca "koruyuculuk" olanlar ("hafaza") da vardır. Çeşitli "işlev"ler üstlenmiş, "grup grup" melekler.380Nitelikleri, görevleri ne olursa olsun, tüm "melek"ler, Kral tanrı'nın "ordular"ında "savaşçı" olarak bulunurlar ve Kral Şeytan Ehrimen'in "ordular"ıyla "savaşırlar".Kral Tanrı Ahura Mazda'nın "ordular"ında nasıl "rütbe'ler varsa, Kral Şeytan Ehrimen'inkinde de var. Ahura Mazda'nınkinde "en yüksek rütbeli" birer "Bakan" durumunda "altı melek" mi var? Ehrimen'inkinde de bunların karşılığı olan şeytanlar var.Bu "yüksek, en yüksek rütbeli" şeytanların üçü, adlarını, Hinduların "tanrı'larının adlarından almaktalar: "İndra", "Serva" ve "Nasatia".381Burada hemen belirtmek gerek ki, Hint ve İran inançlarında bir karşıtlık göze çarpar: Birinde "iyicil" diye inanılan "güçlere öbüründe "kötücül" diye inanılır. Örneğin Zerdüştçülükte "iyicil" diye nitelenen "Asu-ra"lar, Hindularda birer "kötücül şeytan"dırlar. Hinduların "iyicil" diye inandıkları "div"ler ("dev"ler), Zerdüştçülüğe göre "kötücül"dürler.382 Dinler arasında zaman zaman rastlanır bu tür durumlara.383Ehrimen'in orduları, "kötücül cinlerden; "div" (dev), "dervec" (darvand), "peri"... adı verilen "kötücül" güçlerden oluşurlar. Ve "aşağı dün-ya"da, "cehennem"de yaşarlar, kralları Ehrimen'le birlikte. "Cehennemin kapısı"nda da bir "dağ" bulunmakta: "Arezûra" dağı 384 Buna karşılık, Kral Tanrı Ahura Mazda, "ordular"ıyla birlikte "yukarı"da, "gökler"dedir!Ne var ki, Kral Şeytan Ehrimen, bulunduğu yerde kalmak istememekte, Kral Tanrı'nın yerine geçmek için yanıp tutuşmakta.Kral Tanrı Ahura Mazda bunu bildiği için, sürekli "uyanık" bulunmakta. "Ordular"ını da "uyanık" tutmakta her an. Çünkü kesintisiz olarak "savaş" durumu yaşanmakta.Burada, hemen Kur'an'dan bir ayeti anımsıyoruz: Fecr Suresi'nin 14. ayeti: "Senin Rabbin gözlem evindedir." Böyle deniyor. Kral Tanrı "gözlem evinde beklemekte", Kral Şeytan İblis ve "ordular"ı eliyle kotarılanları hemen görüp kendi "ordular"ına bildirmekte, gerekli "önlem"leri aldırtmakta. "Cin"ler, "kötü niyet"le, "vahiy çalma" amacıyla "gök"lere mi yöneldiler? Kral Tanrı hemen bildirir ordularındaki meleklere. Melekler de o kötücül cinlerin ardına düşüverir ve onların üzerine, "ateş saçan, delip geçen" nesneler yağdırırlar. Kur'an ayetleri bunları anlatıyor.385 Daha önce de değinilmiş ve bu ayetlere yer verilmişti.386Kral Tanrı Ahura Mazda ile Kral Şeytan Ehrimen arasındaki savaş da öyle. Savaşan güçlerden her iki kesim de "uyanık".Zerdüştçülüğün "kutsal" kitaplarından Vendidad'a göre, Kral Tanrı Ahura Mazda'nın gerçekleştirdiği her "yaratış"a, Kral Şeytan Ehrimen bir "yaratış"la karşılık vermekte. Ahura Mazda hep iyileri, "yararlı" olanları yaratırken; Ehrimen de "kötü"leri, "kötülük'leri ve "zararlıları" oluşturup ortaya koymakta.Vendidad'a şunlar anlatılarak giriliyor:"Ben Hürmüz'ün (Ahura Mazda'nın) yarattığı güzel ülkelerin ilki; Aras ırmağının suladığı İran'dır.""Ölüm dolu Ehrimen'se, şu belayı yaratarak buna karşılık verdi: Divlerin (devlerin) yaptığı ırmak yılanı ve kış."...Ben Hürmüz'ün yarattığı güzel ülkelerin ikincisi, Sogd'luların yaşadıkları ırmak kıyısı kesimlerdir.""Ölüm dolu Ehrimen'se şu belayı yaratarak buna karşılık verdi: Hayvancıkları ve bitkileri yok eden çekirge.""Ben Hürmüz'ün yarattığı güzel ülkelerin üçüncüsü, Merv'dir. Çevresiyle korunaklı olan Merv.""Ölüm dolu Ehrimen'se şu belayı yaratarak buna karşılık verdi: Olumsuzluk ve sapkınlık."387Böyle sürüyor bölüm boyunca. Ahura Mazda hangi ülkeleri, yani kentleri yaratmış, Ehrimen neler yaratarak bunlara karşılık vermiş; "bir bir anlatılıyor"!388Daha sonraki bölümler "soru"lu, "yanıt"lı. Zerdüşt sorar; Hürmüz, yani Ahura Mazda karşılık verir.İkinci bölümde, "iyilik"çi ve "adalet"çi bir mitolojik hükümdar olan Yima Khshaetra 389 dönemindeki "gelişme"ler anlatılmakta. Şöyle başlanmakta:Zerdüşt, Hürmüz'e sordu:"Hürmüz! Ey çok yararlı ruh! Ey tüm gövdeler dünyasını yaratan. Ey kutsal! Ben Zerdüşt'ten önce, sen Hürmüz'ün konuştuğu ilk insan kimdir? Kimdir o ki, sen ona Hürmüz dinini, Zerdüşt dinini öğrettin."Hürmüz karşılık verdi:"İyi insan Yima'dır o, ey Zerdüşt. "İyi çoban" Yima. Ben Hürmüz'ün, sen Zerdüşt'ten önce konuştuğu, Hürmüz dinini, Zerdüşt dinini öğrettiği ilk kişi o'dur."Ey Zerdüşt! Hürmüz olarak ben ona dedim ki:"Ey Vivanhat oğlu Yima! Benim şeriatımı (dinimi) öğrenmek ve gereğini üstlenmek (yaymak) ister misin?"Yima buna şu karşılığı verdi ey Zerdüşt:'"Ben bu göreve elverişli değilim daha. Şeriat dersini alamam, öğrenemem ve gereğini üstlenemem!'"390Muhammed de, "ilk vahiy" sırasında, "vahiy meleği"ne buna benzer karşılık verdiğini bildirir. "Hadis"te, kendisine "oku!" dendiği ve kendisinin "okur değilim, okuyamam!" biçiminde karşılık verdiği anlatılır.391 Bu anımsandığında Muhammed'in "ilk vahiy" numarasının kaynaklarından biri beliriyor."İyi insan" ve "iyi çoban" Yima, öneriyi geri çevirmiş görünür; ama yine bir görev alır Hürmüz'den:Bölümde anlatılanlara göre: Hürmüz'ün "yarattıkları"nı "üretip çoğaltma", "koruma-kollama" ve "gerekli önlemleri alma" görevini üstlenir. Bu dönemde daha; ne "kışın amansız soğuğu", "ne yazın" sıcak rüzgârının amansız sıcağı, ne "hastalık" ve ne de "ölüm" var dünyada.Hürmüz, Yima'ya bir "altın yüzük" bir de "altınla süslemeli kılıç" verir. Ve Yima, bunlarla tüm ülkeye egemen olur.Ne var ki, her "üç yüz kış"ta bir, Hürmüz'ün "yaratıkları", öylesine çoğalırlar ki, hiçbir yere sığmaz olurlar. Her böyle oluşta, Hürmüz, "iyi çoban Yima'yı uyarıp önlem almasını buyurur. Yima "güney yönünde, Güneşin yolunda, nur (ışık) içinde, altın yüzüğünü ve altınla süslemeli kılıcını" kullanır. Bir yandan da "Yeryüzü Bakanı", "Sipendarmidh" (Spenta-Aramiti) adlı meleğe seslenir, ondan yardım etmesini ve "yeryüzünü genişletmesini" diler. Dilediği gibi olur: Daha önceki genişliğin "üçte bir"i eklenir yeryüzüne. Üç kez böyle olur ve yeryüzü genişletilir.Aradan bir süre geçince; Hürmüz, Yima'ya bir kez daha "uyan "da bulunur: Bu kez çok önemli bir "tehlike" var: "Öldürücü kışlar" gelecek, canlıları yok edecek ölçüde soğuklar olacak.Hürmüz, Yima'ya bir "sığınak" ("var") yapmasını buyurur. Sığınağın ölçülerini verir. Hangi tür "seçme insan", "seçme hayvan" ve "seçme bitki" alıp buraya koyacağını açık-seçik bildirir. "İyi çoban" da söyleneni yerine getirir.392Bu sığınak, "tufan"daki "Nuh'un gemisi"ne benzer bir "kurtarıcı" rolü oynamakta. Aradaki fark, "coğrafya" ve "iklim" farklarından ileri gelmekte yalnızca. "Nuh'un gemisi", azgın "su"lardan; "Yima'nın sığınağı "ysa azgın "soğuk"lardan "kurtarma" işlevinde...393"Sığınak"ta, her tür gereksinimin karşılığında, "nur" (ışık) bile bulunduğu anlatılır. Buraya Hürmüz'ün "din"ini "sokan" ve yayma çabasında bulunan da bir "kuş"tur: "Karshiptar." "Ruhani Başkan" ise "Urvatatnara" adında bir insan.394Gelin görün ki, bunlar olurken Kral Şeytan Ehrimen de boş durmaz. Yima'yı ortadan kaldırmaya yönelir. Mitolojiye göre, "şeytan "larından "Dahhâk", bir yolunu bulup o, "iyi çoban"ı öldürür. Bu "bela"nın başına gelmesinde "Yima"nın kendisinin de "suç"u vardır. Çünkü "başarılarına böbürlenmiştir".395Sözü edilen "Yima", İran mitolojisinde ünlü bir hükümdar olan "Cemşid"dir.396"Dahhâk" ise (Zohak), yine İran mitolojisinde ünlü, Asurlu bir komutandır. Ancak, ileri gelen bir "şeytan" sayılmıştır.Yine mitolojiye göre "Dahhâk"ı da "tutsak" alıp "hapseden" ve dolayısıyla "İran"ı kurtaran biri çıkmıştır: "Feridun." "Cemşid"in torunlarından. "Dahhâk"ın o gün bugün, Demavend (Denbavend)397 dağında "hapis"te bulunduğuna ve yanına gidenlere "büyü" öğrettiğine inanılır.398 Kur'an'da, Bakara Suresi'nin 102. ayetinde, "büyü öğretmenleri" olarak sunulan "Harut-Marut" öyküsünün kaynaklarından birinin bu inanç olduğu düşünülür.399"Dahhâk" eğer "şeytan"sa, nasıl "hapsedilmiş" olabilir?"Şeytan"ın, "cin"in "hapsedilebileceği"; dahası, bunların "zincirlere vurulabilecekleri", Kur'an'da. da anlatılır. Daha önce de değinilmişti: Sâd Suresi'nin 38. ayetinde "Ve demir halkalarla bağlı öteki şeytanlar" denmesi ve başka yerlerdeki birçok anlatım, Kur'an in da bu savda olduğunu açıkça dile getirir. Buharî ve Müslim'in E's-Sahih'lerinde de yer alan bir "hadis"e göre, "cinlerden bir "ifrit"in, "namaz"nı bozmaya geldiğini anlatan Muhammed; bu "ifrit"i tutup "mescidin direklerinden birine bağlayacağı sırada, düşünüp bundan vazgeçtiğini" açıklar.400 "Mucize"ler anlatılırken bu "hadis" üzerinde ayrıca durulacak.Bu "ayet" ve "hadis"leri, İran mitolojisindeki ünlü şeytan "Dahhâk" ile birlikte anıp karşılaştırmakta yarar var. "Dahhâk"in bir "şeytan" olduğu halde, "tutulup hapsedildiğine, "zincire vurulmuş olarak zindanda bulundurulduğuma ilişkin mitolojideki inanç göz önünde tutularak değerlendirildiği zaman, Muhammed'in kaynağı açıklık kazanır. Yani "cin"i, "şeytan"ı "bağlama" inancını nereden aldığı ortaya çıkar.Vendidad, Zerdüştlüğün bu önemli kitabı, yirmi iki bölümden oluşuyor. Hürmüz (Ahura Mazda) ve "ordular"ıyla, Ehrimen ve orduları arasındaki "savaş", bölümlerin kiminde doğrudan, kimindeyse dolaylı olarak anlatılır.Vendidad'da, dinsel ölçülere göre "iyi" ve "kötü" sayılanların "ruh'lannm öldükten sonra nerelere gideceklerine ilişkin de "açıklamalar" yer almakta:"Tanrı-Şeytan Krallıklarında İyilerin ve Kötülerin Ruhları Nerelere Giderler?"Dinsel ölçülere göre "iyi" sayılan kişilerin "ruh"lan "yüce"lere gider. "Güzel", "ışıklı" ve "mutluluk dolu" yerlere. Bir başka deyişle, "cennet'e. "Kötü" sayılan kişilerin "ruh"lanysa "aşağı dünya"ya gider. "Karanlık", "azaplı-işkenceli" yere. Bir başka deyişle, "cehennem"e...Öteki "kutsal kitaplı" üç dinde olduğu gibi, Zerdüştçülükte de anlatılan bu.Vendidad'da anlatıldığına göre, "iyi" kişilerin "ruh"ları gövdelerinden ayrıldıktan bir süre sonra "yüksek"lere çıkarlar. "Karşılayıcılar"ı da olur bunların. "Melekler"den karşılayıcıları. Bu "ruh"ları "gök melekleri" karşılar. Sıradan "melek"ler ("yazata"lar) yanında, ileri gelen melekler de bulunur karşılamada. Örneğin, "Yararlı Hayvanlar Bakanı" Behmen de bulunur. "İyi düşünce" demek olan Behmen (Vohu-Mano), "altından taht"ı üzerinde doğrulur ve şöyle seslenir: "Nasıl geldin, ölümlü dünyadan ölümsüz dünyaya hoş geldin ey iyi kişinin ruhu!". Bu ruh, Kral Tanrı Ahura Mazda'nın, ileri gelen (Bakan) altı meleğin önünden, bunların altından tahtlarının karşısından geçerek yücelerdeki "Firdevs Cenneti"ne varır.401Muhammed de, buradan almış olacak ki, hemen hemen böyle anlatır: Örneğin Uhud "şehitlerinden söz ederken şöyle demekte:"Sizin kardeşleriniz Uhud'da öldürülünce, Allah onların ruhlarını yeşil kuşların içine yerleştirdi. Bu kuşlar cennet ırmaklarından, cennet'teki meyvelerden yiyerek uçarlar ve Arş'ın (Tanrı'nın tahtının) gölgesinde altından kandiller üzerine konarlar...402 Bu "hadis", Müslümanlarca "en sağlam" kabul edilen hadis kitaplarından biri olan, Ahmed İbn Hanbel'in El Müsned'inde; yer alıyor.Bir başka "hadis"inde de Muhammed'in şöyle dediği bildirilir:"İnanır bir kimsenin ruhu, gövdesinden ayrıldığında, yücelerde iki melek onu karşılar. Ve gök halkı, o ruh için şöyle der: 'Dünya yönünden gelen temiz bir ruhtur bu. Allah'ın iyiliği (selam) sana ve senin değerlendirdiğin gövdene ey ruh!' Bu ruh, sonra güçlü ve Yüce Olan Allah'a götürülür.. ."403Buna benzer "hadis"ler çok.404Kur'an'da da "cennet ehli"nin, "selam size!" denerek karşılandığı anlatılır. Örneğin Zümer Suresi'nin 73. ayetinde şunlar anlatılmakta:"Rabblerine karşı gelmekten sakınanlar, topluca cennete götürülürler. Oraya varıp da cennetin kapıları açıldığında, bekçileri (melekler), şöyle der onlara: 'Selam size! Hoş geldiniz! Ölümsüzler olarak girin şimdi buraya!'"Vendidad, "kötü" kişilerin "ruh"lannın gidecekleri yerden de söz eder: "Baştan başa karanlık olan aşağı dünyanın çukurları". "Kötücül Cin'lerin, "şeytan"ların bulundukları "azap ülkesi". Yani "cehennem".405 Vendidad'dan ve içerdiklerinden daha çok söz etmeye yerimiz elverişli değil. Ancak şunu bir daha belirtmekte yarar görüyorum: "Tanrı ve şeytan krallıkları" üstüne, bilinen "kutsal kitaplar"da yer alan uydurmaları, kaynaklarıyla görüp iyi kavrayabilmek için Zerdüştçülüğü ve özellikle önemli kutsal kitaplarından Vendidad'ı gözden geçirmek şart. Anlatılanlar, çok iyi incelenmeli, karşılaştırmalar yapılmalı. Bu olmadıkça, Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslam'ın "amentü"sündeki "inanç öğeleri' ve bu öğelerin çok önemli bir kaynağı kavranamaz. Bir de şunu yinelemek gerek: İyibir inceleme ve karşılaştırma"sonucu, Zerdüştçülükte de, öteki üç dinde de yer alan"vazgeçilmez inanç temelleri"nin başkaynağı, gözden kaçmıyor: Güneş Kültü,"Ay Kültü" ve bunları da içeren sabiilik. Çok büyük bir ırmaktır bu ana kaynak.En ilkel dönemlerin ilkel inançlarını da taşıyıp getiren bir kaynak. Bu kaynak, çok eski çağlardan taşıyıp getirdiği mikroplu inançsularını, bilinen "kutsal kitaplara" boşaltmıştır. Bunlar arasında Tevrat var, İncil var, Kur'an var.Bunu bir de "ad"ların, sözcüklerin diliyle algılayalım.
TANRI-ŞEYTAN KRALLIKLARI İÇİN ANLATILANLAR, ADLARIN VE SÖZCÜKLERİN DİLİ
"Ahura Mazda": Anlamında "gök" anlamını bulanlar var.406 Clement Muart ise, "Ahura Mazda"mn, "Güneş Tanrısı "nın ta kendisi olduğunu yazar.407"Hürmüz" (Ahura Mazda): Romalıların etkisiyle "Hermes"ten alındığını ileri sürenler var.408 "Gece"yle "gündüz"ü, "uyku"yla, "uyanıklık"ı, "ölüm"le "yaşam"ı meydana getiren iş ve davranışların, mitolojideki simgesi sayılır. Romalılar bu Tann'ya "Merkür" derler.409"Mithra": Kutsal kitap Vendidad'da, bu Tanrı, "geniş tarım alanlarının efendisi" diye nitelenir ve bu "efendi"yi çağırarak işinde, uğraşında bulunan bir tarımcıdan övgüyle söz edilir.410 Birçok inceleyici, bu arada Felicien Challaye, şu bilgiyi aktarmakta: "Hindulara ve İranlılara özgü bir Güneş Tanrısı olan Mitra ya da Mithra, ışık ve hak tanrısıdır."411 Bir "Mihtra dini" vardı. Ve Hıristiyanlığın bu dinden çok şey aldığı saptanmıştır."Zerdüşt": Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisinde şöyle der: "... Bu adın aslı, Sanskritçedeki Zuryastara'dır ki, bu, 'güneş tapımı olan' demektir."412"Cemşid" (Yima): Zerdüştçülük inancında önemli bir ad. "Yima" adıyla da geçer. Vendidad'da "Yima"dan nasıl söz edildiği yukarıda görülmüştü. "Cemşid", "Cem" ve "Şid" sözcüklerinden oluşuyor. "Cem", "ulu hükümdar" demek. "Şid"se "Pehlevi" dilinde "ışık" anlamındadır. Cemşid adlı efsane hükümdarı, Güneş oğlak burcuna girdiği zaman, kendisine bir taht kurulmasını buyurur; kendisi de, başına mücevherler takarak otururmuş. Ve Güneş, bu görkemli taht ve hükümdar üzerine doğarmış. Böyle inanıldığı için, söz konusu hükümdara "Cemşid" adı verilegelmiş.413"Tichtrya": Ahura Mazda, Zerdüşt'e; ona sığınıp onun aracılığıyla dilekte bulunmasını öğütler.414 "Merkür"dür o.415 Ünlü doğubilimci Prof. Dr. Philip K. Hitti, onun, Nabatlılarda "Güneş Tanrısı" olduğunu belirtir Ve adını da şu biçimiyle yazar: "Dusares" (=Du şara=Zuşşara). Hitti'nin anlattığına göre Nabatlılann Tanrıları arasında önemli bir yeri olan bu Güneş Tanrısı için dörtgen tapınak yapılmış ve tapınılagelmiştir.416 "Tüm öteki "Güneş Tanrısı" tapınaklarında olduğu gibi...Bu "yıldız", Kur'an'da. "Necm (Yıldız) Suresi"nin 49. ayetinde "Şi'râ" diye geçer- Ve bu ayette, Kur'an'ın Tanrısı için, "O, Şi'râ'nın da efendisidir (Habbi)" denir. Kur'an'daki, söz konusu "yıldız"a ad olarak verilen "Şi'râ" sözcüğünün Arapça olmadığı kanıtlanmıştır.417 Phlutarque, "Şi'râ" ile Tichtriya" denen yıldızın aynı "yıldız" olduğunu yazar ve "Sirius" diye gösterir.4'8 C. Schoy adlı doğubilimci de, İslam Anisklopedisi'nde bunu böyle belirtir-419 Bilindiği gibi, "Sirius" adlı yıldız, "Büyükköpek" adı verilen takım yıldızı içinde bulunan en parlak yıldızdır.420"Saoka": Hürmüz'ün öğüdüyle, Zerdüşt, "Saoka"ya da sığınır. "Saoka"' "Güneş Tanrısı" Mithra'nın bir elçisi olarak ve "iyilikler için "gökten inen" bir iyicil melektir (iyicil cin).421Zerdüşt Hürmüz'ün öğüdüyle "güzel gök"e de sığınır.422 Ebur-Reyhani'l-Bîrûnî, Zerdüşt'ten önceki dönemden söz ederken; "Onlar, Zerdüşt'ten önceki zamanlarda, Güneş, Ay, gezegenler ve ilk unsurlara taparlardı"423 der. Zerdüşt'ten sonra da bu "kült"ler, tapınma ve inananlarda çok etkin bir rol oynamışlardır.Kur'andaki Ad ve Sözcüklerden Bir Dizi"Rahman": Tanrı'ya "Rahman" denir. Arapça değildir. Celaleddin E'sSüyûtî 1(1445-1505), El ttkân adlı ünlü ve önemli kitabında, "Rahman"ın Arapça olmadığını belirttikten sonra İbranice olduğuna ilişkin görüşler aktarır24 "Rahman", aslında "Süryani"cedir. Ve aslı Rahmono'dur. "Acıyan" anlamında.425 D.B. Macdonal, İslam Ansiklopedisinde, "Peygamberin bu cümleyi (Bismi'r-Rahman cümlesini), Güney Arabistan'dan aldığı sabit gibi görülüyor" demekte.426"Melekût": Süyûtî'nin "Arapça olmadığını" belirttiği sözcükler arasında. Birçok'larından aktardığı görüşlere göre, "melekût", Nabatça'dır.421 Kimi Arapça sözcüklerdeyse bu sözcüğün "Süryanice" olduğu yazılıdır.428 Anlamına gelince; "Krallık", "gök krallığı", "Tann'rının Krallığı" demektir."Melik": "Kral" demek. Kur'an'da. geçen, ama Arapça olmayan sözcüklerden. Süryani dilindeki biçimi: "Melko". Bu sözcük de Kral anlamında.429 Bundan, "melik" sözcüğünün Süryanice'den geldiği anlaşılıyor."Melek": Bu sözcük de Arapça değildir. Süryanice biçimi "melaho"dur. "Melek" ve "melaho" aynı anlamdalar.430"İli": Arapça değildir. Nabatça olduğunu söyleyenler var. Süyûtî, bunu ve "Tann'rının adlarından olduğu"na ilişkin görüşü benimseyerek aktarır.431 Kimi Kur'an yorumcuları da görüşlerini şöyle açıklarlar: "'İH' sözcüğü, İbranicedeki 'il' sözcüğünün Arapçalaştrnlmışıdır. 'İl'se, 'Tanrı' demektir."432"İl"="İyl"="El" (El wer): "Cebrail", "Mikail" (Cebrael, Mikael)... gibi adlardaki "il", ya da "iyl"= "el"dir. Arapça değildir. Ken'an'ca ve İbranice'dir. "Tanrı" adlarındandır ve Ken'an (Fenike) Tanrılarının "en önemlisi"nin adıdır. "Ugarit yazıtlarında bu Tann'nm adı yer almakta ve "Gök Tanrısı" olarak tanıtıldığı görülmekte. Bu "erkek" Tanrı'ya, karısı "Asherah'la birlikte rastlanmakta433 Eski Şam (Dımeşk) hükümdarlarından ve Tevrat'ta da kendisinden söz edilen434 bir hükümdann adı, "Ha-zail'dir (Hazael). (İÖ yaklaşık 905 dolaylan.) "Hazail", "İl (Tanrı) gördü" anlamındadır.435 Yahudi peygamberlerinden birinin adının "Daniel" (Danyal) olduğunu biliyorsunuz. Bu adın anlamı da şu: "El (=İl=Tann) hükmetti."436 Sonunda "il"="el" olan, yani Ken'anlılann bu adlı tanrılarıyla ilişkisi var gösterilen daha nice adlara rastlanır. "El"in (İl'in) kulu", "El'in bağışı" anlamına gelen adlar da var.437 "Kutsal kitaplar"ın "Tanrı"sını mayalayan "El=il", kaynaklandığı ilkellerin "mana"sıyla da eşdeğerde."Cebrail": Tevrat ve İncil'de de adı geçen438 ünlü "melek". Arapça değildir. "Tann'nın kulu" anlamında.439 Ne var ki, bu ad, meleği, başka "tanrı"yla değil; Ken'anlıların ünlü tanrısı "EV'le (İl'le) ilişkili göstermekte!"Mikail" (=Mikael=Mişael): Tevrat'ın Daniel bölümünde: "Yahudi oğullarından" ileri gelen bir kişi (1:16) ve "Birinci Başkanlardan biri" (10:13, 21) olarak tanıtılır. İncil'deyse kendisine bağlı "melek"lerini toplayıp Kral Şeytan ve yandaşlarıyla "savaşır" gösterilir. "Ve Başmelek Mikael, İblis'e karşı çıkıp..." (Yahuda, 9), "gökte savaş oldu. Mikael ve melekleri, Ejderle savaşmak için çıktılar. Ejder ve melekleri (kötücül cinler) ile savaştılar" gibi anlatımlar göze çarpar. (Vahiy, 12:7) Burada sözü edilen "Ejder" (Ejderha), bir masal canavarıdır. Zerdüştçülükten alındığı belli. Bu canavardan söz edilirken şöyle denir İncil'de,: "Ve işte yedi başı, on boynuzu ve başları üzerinde yedi tacı olan büyük, kızıl bir ejder..." (Vahiy, 12:3.) İşte "Mikail", kral şeytan İblis'in yandaşı olan bu "canavar"la da savaşıyor! Ancak kimin adına? "Tevrat"ın, "İncil'in (dolayısıyla Kur'an'ın) Tanrı'sı adına" desek, sonundaki "el" (il) buna engel olmaz mı?!Prof. Dr. Philip K. Hitti, "Mikael"in, aslında, Ken'an (Fenike) Tanrılarından birinin adı olduğunu yazar.'*40Yahudilik'te, Hıristiyanlık'ta ve İslam'da önemli sayılan dört melekten yalnızca bu ikisi Kur'an'da geçer ve Muhammed bu iki meleği, "kendi Vezirleri" olarak niteler.441"İblis": Kral şeytan. Arapça değildir. Kur'an'da. da "Arapça olmayan" (a'cemî) sözcüklerin okunuş kuralına göre okunur.442 Şeytanın "özel ad"ı olarak yer alır. Rumca olabileceğini söyleyenler var.443 Bir kitapta şunlar yazılı: "İblis" adı, Yunanca diabolos sözcüğünden alınmıştır. Ve 'sahte', 'ithama', 'tahrif edici', 'iftiracı' demekir."444"Şeytan": Arapça değildir. İbranice'deki "satan"445 ya da "haşatan"446 sözcüklerinden bozmadır. "Ulu Yahudi" Musa İbn Meymun (1135-1204), şunları yazmakta:'"Satan” (şeytan), 'satah'tan gelmedir. 'Satah'sa, 'sakınma', 'bir yerden sakınarak, saparak geçme' anlamını dile getirir. 'Sen ondan sakın, yanından geçme, onun yanından, sap, öyle geç!' (Tevrat, Süleyman'ın Meselleri, 4:15) ayetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Yani 'satan'(şeytan) sözcüğünün kökünde, 'geçip gitme' anlamı var. 'Satan'a (şeytana), şunun için 'satan' denmiştir: "O, kuşkusuz kişiyi doğru yoldan alıp götürüyor, sapkınlığın yoluna düşürüyor."447"Tâğût": Arapça değildir. "Sapkınlık" anlamında.448 "Şeytan" için de söylenir.449 Süryanicedeki, yine "sapkınlık" anlamına gelen "togyuto" sözcüğünden bozma.450 Süyûtî'yse "tâğût'un "Habeşçe" olduğunu ve "kâhin" anlamına geldiğini yazar.451 Kur'an'daysa "şeytan" anlamında kullanıldığı anlaşılıyor.452"Cibt": Arapça değildir. Kur'an'da, "tâğûf'la birlikte geçer.453 Süyûtî, İbn Abbas'ın ve İkrime'nin, "Cibt, Habeşçe 'şeytan'ın adıdır" dediklerini aktarır.454Yukarıdaki birkaç sözcükten de açıkça anlaşılıyor ki; Muhammed, "Tanrı"sını nasıl yabancı toplumlardan almışsa, "şeytan"larını da (şeytan anlamına gelen sözcükleri) oradan buradan toplamış! Bu sözcüklerin toplanabildiği yer ve ortamın özelliğini de unutmamak gerekir kuşkusuz. Muhammed bir de tutup bunları "Arapça" diye Kur'an'a koymuş!"Adem": Şu "Adem baba"mız Arapça değildir. Kur'an'da, Arapça olmayan ("a'cemî) sözcüklere özgü kurallara göre okunur.455 Bu ad, Tevrat'ta ve İncil'de de geçer.456 Süryanicedeki, aynı anlama gelen "Odom" sözcüğünden bozma olsa gerek.457"Havva": "Adem'in karısı. Arapça değildir. Tevrat'ın Tekvin bölümünde, 3. babının, 20. ayetinde şöyle dendiği görülür: "Ve Adem, karısının adını Havva koydu. Çünkü o, bütün yaşayanların anası oldu." Tevrat'ın bu anlatışına göre; Havva, "hayat" ya da "hayatı olan" anlamında. Yunanca "gençlik" demek olan "Hebe" de, kimi yazarlarca "Havva" niteliğinde gösterilir. Hitit Tanrıçası "Hepa" da öyle. Bu görüşü yansıtan bir mitoloji yazarının şöyle dediği görülmekte: "Hebe, Hitit yazıtlarında Hepa, Hepat ya da Hepatu diye adlandırılan büyük Güneş Tanrıça Arin-na'nın Yunancalaştırılmış adı olsa gerek. Hitit yazıtlarında, bu Tanrıçaya, 'sedir ağaçlarının ülkesinde' tapıldığı belirtilir. Sedir ağaçlarının ülkesi, Lübnan, Filistin'dir. Hepa=Hebe ise, Tevrat'ta ilk insanın, yani Adem'in eşi ve bütün insanların anası olarak gösterilen Havva'nın ta kendisidir..."458 Bununla birlikte "Havva"nın, Süryanicedeki, aynı anlama gelen "Havo" olduğu söylenebilir.459"Sıra": Çok önemli bir sözcüktür. "Yol" anlamında. Arapça değildir. Süyûtî bu sözcüğün "Rumca" olduğunu anlatır.460 Arapça sözcüklerde de "Yunanca" olduğu açıkça yazılıdır.461"Salat": "Namaz" ve "dua" anlamlarında kullanılır. Arapça değildir. A.J. Wensinck, "Salat sözcüğüne, görünüşe göre Kur'an'dan önceki eserlerde rastlanmaz" der.462 Ama "Kur'an'dan önceki eserler"den neyi amaçladığını belirtmez. Bununla birlikte şunları da yazar:"Bu şekil imla... yalnızca Amini dilinde pek sık rastlanan 'ât' (veya öt) ile sonlanan sözcüklerin sonlarında görülmektedir. Bundan dolayı, 'zekât', 'salat' ve buna benzer sözcüklerin imlasında bir Arami etkisinin kendisini gösterdiği görüşü, gözden uzak tutulmamalıdır..." (Kimini Türkçeleştirdim-T.D.)463Demek ki, yazarın burada üzerinde durduğu nokta, sözcüğün "imlası". Öyleyse "Salat sözcüğüne, görünüşe göre, Kur'an'dan önceki eserlerde rastlanmaz" tümcesinde bir çeviri yanlışı olsa gerek. Tümce şöyle olmalı: "Salat sözcüğüne, bu imla biçimiyle, Kur'an'dan önceki eserlerde rastlanmaz."Yazar daha sonra şöyle der:"Aramice Selötâ sözcüğünün türevli oluşu çok açıktır. Kökü olan 's-1', Arami dilinde 'katmak, bükmek ve germek' anlamına gelir. 'Selötâ1 bir mastardır... Çeşitli Arami lehçelerinde, namaz gibi, ayin şeklindeki dua anlamında da kullanılmıştır..." (Kimi sözcükler Türkçeleştirilmişir-T.D.)464Aramilerle aynı dili paylaşan Süryanilerde de bir "Slutho" sözcüğü vardır ve bu sözcük de "namaz" anlamına gelir.465Bu durumda, Kur'an'daki "namaz" ya da "ayin biçiminde dua" anlamına gelen "salat" sözcüğünün, "Arami", "Süryani" dilinden biraz değiştirilerek alındığı belli olmuyor mu?Daha önce belirtilmişti ki, "Arami", "Süryani" toplumlarında, "Sa-biîlik" dini geçerliydi. Ve "Sabiîlik"te de "namaz", "oruç" gibi "ibadetler vardı.466"Sovm": Bilindiği gibi, "oruç" demek. Arapça değildir. Süryanice'deki, aynı anlama gelen "savmo" sözcüğünden bozma olduğu anlaşılıyor.467"Sicil": "Çeşitli belgelerin yer aldığı, yazıldığı kitap, dosya, kütük". Arapça değildir. Süyûtfnin aktarmasına göre, İbn Abbas, bu sözcüğün "Habeşçe" olduğunu söylerken, başkaları da "Farisî" (Farsça) olduğunu ileri sürerler.468"Kitap" (kitab): "İçinde yazı bulunan". Çoğulu "kütüp" (kütüb). "Sicil"le birlikte de kullanıldığı görülür Kur'an'da. Daha çok "kutsal yazı"ların bulunduğu "kitap" ve "kitaplar" anlatılır. Arapça değildir. "Kitab"ın, Süryanicedeki, aynı anlama gelen "ktobo" sözcüğünden bozma olduğu anlaşılıyor.469"Esfâr": "Kitaplar", özellikle de "kutsal kitaplar" anlamında. Arapça değildir. Süyûtî'nin aktarmasına göre, kimi incelemeci bu sözcüğün, "Süryanice"; kimiyse, "Nabatice" olduğunu söyler.470 Bu sözcüğün tekili "sifr"dir. Süryanicede, "kitapçık" (broşür) anlamına gelen "sifro" sözcüğünden bozmadır.471"Fur'kan": Kur'an'da, "Musa ve Harun'a Fur'kan verildiği" bildirilir.472 "Kur'an'ın fur'kan olarak indirildiği" açıklanır.473 Buralarda "kutsal yazı"lann, "kutsal bildiri'lerin anlatılmak istendiği belli oluyor. "Fur'kan"ın, "fark", "tefrik" sözcükleriyle ilişkili gösterilmek istendiği, kimi Müslüman Kur'an yorumcularınca "iyi ile kötüyü ayırt edici, yanlış ve doğruyu seçmeye yarayan" anlamı verildiği, kimi doğubilimcilerin bile bu anlamı önemser gibi göründükleri görülmekte.474 Ama gerçek olan şu: "Fur'kan" sözcüğü, "kurtuluş, esenlik" ("selamet") anlamındadır.475 "Kur'an" ve öteki "kutsal bildiriler" için kullanıldığı yerlerde bile bu anlam var. Süryanicedeki "furkono" sözcüğü de aynı anlama (kurtuluş, esenlik anlamına) gelmekte. Demek ki, "fur'kan", Arapça değildir. "Furkono" sözcüğünden bozmadır.476"Fur'kan"ın Süryanicedeki sözcük gibi, "kurtuluş, esenlik" anlamına geldiği, Enfâl Suresi'nin 41. ayetinde şöyle denmesinden de açıkça belli olmuyor mu?"Eğer Allah'a ve iki (savaşçı) topluluğun karşılaştığı gün (Bedir Savaşında), kulumuza indirdiğimiz "fur"kan'a (sağladığımız kurtuluşa, esenliğe) inanıyorsanız, elde ettiğiniz ganimetin beşte birinin; Allah'ın, Peygamberin, onun yakınlarının, öksüzlerin, düşkünlerin ve yolcuların olduğunu kabul edin...""Kur'an": Kur'an'da., bu kitabın kapsamının "Arapça" olduğu sık sık bildirilir.477 Oysa "Kur'an"ın kendi adı bile Arapça değildir.Konunun uzmanlarından sayılagelen ünlü doğubilimci F. Buhl, "Kur'an" için, "Nereden geldiği ve ilk anlamı kuşkulu" diyor.478 Bununla birlikte, Schwally, Wellhausen ve Horovitz gibi ciddi doğubilimci incelemecilerin, "Kur'an" sözcüğünde "okuma" ya da "okunan" anlamına gelen "keryani", "kiryani" sözcüğünü gördüklerini, o nedenle, bu sözcüğün "Süryani" ya da "İbrani" dillerinden alındığını söylemek gerektiğini belirttiklerini ve "Kur'an" sözcüğünün kökü olarak düşünülen "kara'a" sözcüğünün bile "Arapça olmadığını ortaya koyduklarını" yazıyor.479 "Kıraat" gibi, Süryanicedeki "kıryono" da, "okuma" anlamına gelir.480 Ve dahası: Alak Suresi'nin "ilk vahiy" sayılan ayetlerindeki "ik'ra"' sözcüğü gibi, hemen hemen aynı biçimde kullanılan, Süryanicedeki "ik'ri" sözcüğü de "oku!" anlamına gelmekte.481 Buna göre; şu bizim "Peygamber Muhammed", Süryanilerden [...] bir Süryanice sözcükle başlamış "Peygamberliğe"!"Sure": Kur'an'ın bölümlerinden her biri. Arapça değildir. F. Buhl, "bu sözcüğün kökenini göstermek için yapılan denemelere karşın, nereden geldiğini bilmiyoruz" diyor. Ve, "Nöldeke, bu sözcüğün yeni-İbrani 'sûra' (sıra) olduğunu kabul etmek ister. Fakat 'satır' anlamında açıklansa bile, bu açıklama, sözcüğün ilk anlamına götürmez" biçimindeki görüşleriyle sürdürüyor konuyu. Bu arada, "Su-re"nin, Süryanicedeki "surta" (yarı satır, yazı parçası) sözcüğünden türemiş olabileceğini düşünen bir "öneri"ye de yer veriyor. Ama, surelerdeki "Tanrısal bildiri "lerin "parça parça geldiği" yolundaki inanca dayamak koşuluyla böyle bir önerinin kabul edilebileceğini öne sürüyor.482 Yani "Surelerdeki bildirilerin 'parça parça' geldikleri savı göz önünde tutulursa, "sure" sözcüğünün, Süryanicedeki 'yarısatır, yazı parçası' anlamına gelen 'surta' sözcüğünden türetildiği düşünülebilir" demek istiyor. Sonuç: "Sure" sözcüğü, "İbranice"den de, "Süryanice"den de gelmiş olabilir."Kırtas": "Papirüs", "parşömen" ve "paçavra"dan yapılan, "kutsal yazı"lann da yazılı bulunduğu nesne, "kâğıt" anlamında. Çoğulu "ka-ratis". Kur'an'da. "tekil" olarak da, çoğul olarak da geçer.483 Süyûtî, bu sözcüğün de Arapça olmadığını belirtir.484 Konunun inceleyicilerinden Adolf Grohmann, "Yunanca" olduğunu ve İspanyolcaya "alcartaz", Portekizceye de "cartaz" biçiminde geçtiğini yazar.485Kur'an'da., "kutsal kitap"ları, "kutsal bildiri'leri ve bunların yazılı bulunduğu nesneleri anlatan sözcüklerin Arapça olmaması, tümüne yakın bir çoğunluğun İbrani, Arami-Süryani ve kiminin Yunan, kiminin İran kökenli oluşu çok düşündürücüdür. Bu durum, hem kaynağı yansıtır, hem de, "Arap Muhammed"in, "Arap toplumu"na "Tan-rı'dan bildiriler"i nasıl sunduğunu ortaya koyar."Cennet": Ölümden sonra kavuşulabileceği ileri sürülerek yutturulan uydurma yer. "Mutluluklar dünyası" diye sunulduğunu bilirsiniz. İleride, üzerinde genişçe durulacak. Sözcük, "bahçe" anlamında. Arapça değildir. Süryanice olabilir ve Süryanicedeki aynı anlama gelen "gentho" sözcüğünden bozma olduğu düşünülebilir.486"Cennet'in, Muhammed Suresi'nin 15. ayetinde şöyle özetlendiği görülür:"Allah'a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennet şöyledir: Orada su ırmakları var. Suyunun tadı ve kokusu bozuk değil. Süt ırmakları var. Tadı bozulmuş değil. Şarap ırmakları var. İçenlere (doyulmaz bir) tat verir. Bal ırmakları var. Süzme bal. Onlar için her türden meyveler de var aynca. Efendileri (Rabbleri) tarafından da bağışlanma. Bunlara kavuşanların durumu, ateşte sürekli kalacak olanların bağırsaklarını paramparça edecek türden kaynar su içirilenlerin durumu gibi sayılabilir mi?"Bununla birlikte, Muhammed'in burada sunduğu, eski bir [...]. Benzeri Tevrat 'ta da var. Hem de çeşitli bölümlerinde.487 Örneğin Çıkış bölümünün 3. bap ve 8. ayetinde "Efendi" (Rabb), Yahudilere, "süt" ve "bal" akan (bunlarin ırmaklarının bulunduğu) ülkeyi söz verir. Bu ülkenin de "Ken'an" yöresi (Filistin) olduğunu açıklar. Bu yörelerde "süt" ve "bal" ırmaklan bulunmadığını söylemeye gerek var mı?"Adn"="Adin"="Eden": "Cennet'in adlarından ya da "kesim"lerinden. Arapça değildir. Kur'an'da hep, "Adn bahçeleri" ("cennâtu Adn") deyimi içinde yer alır.488 Tevrat'ta, da Adem'den söz edilirken şöyle denir: "Ve Rabb (efendi) Allah, doğuya doğru, Aden'de bir bahçe yaptı ve yaptığı adamı (Adem'i) oraya koydu."489Demek ki, Tevrat'ta, "Aden", bir yer adı olarak geçmekte.Celaleddin Süyûtî, İbn Abbas'ın, Kur'an'daki "Adn cennetleri"ne, "üzüm bağlan" anlamını verdiğini ve "Adn" sözcüğü için "Süryanicedir" dediğini aktarır. Yine Süyûtî'nin aktarmasına göre, kimi Kur'an yorumcusu, bu sözcüğün "Rumca" olduğunu söyler.490Ne var ki, "Adn" (Aden) sözcüğünün kökü, daha da eskiye dayanır; "Eski Babil" dilinde "bahçe" anlamına gelen bir "Edinu" sözcüğü var.491 "Aden", bu sözcüğün biraz değişmiş biçimi olabilir."Firdevs": Cennetin adlarından, ya da kesimlerinden. Arapça değildir. "Bahçe, bostan" anlamında. Süyûtî'nin aktarmasına göre, Mü-cahid, bu sözcüğün, "Rumca" olduğunu ve "bostan" anlamına geldiğini, Sûddi'yse "Nabatça" olduğunu ve "üzüm bağı" anlamına geldiğini savunur.492Gerçekte, "Firdevs" sözcüğü, eski Farsçadaki "paradise" sözcüğünün bozmasıdır. Prof. Dr. Philip K. Hitti'ye göre, "duvarlarla çevrili bahçe, bostan" anlamını içeren "paradise", İbranice ve Yunanca yoluyla Aramilere geçmiş ve dönüştüğü "Firdevs" biçimi de Aramice yoluyla gelmiştir.493 Buna göre, "Arami", "Süryani" yoluyla Kur'an'a geçtiği söylenebilir. Süryanicedeki "Firdeyso"sözcüğü de, "bahçe" anlamındadır.494Konuyu inceleyenlerden D.B. Macdonald, "Firdevs" sözcüğünde, Avesta'da yer alan kökündeki anlamın hiç değişmeden kalmış olmasını ilgi çekici buluyor.495 Prof. Dr. Philip K. Hitti ise, "Firdevs" sözcüğünde iki aşama bulunduğunu, birinci aşamasında "duvarlarla çevrili bahçe, bostan" anlamını içerdiğini, "aslı"nın anlamının bu olduğunu, ama ikinci aşamasında "ileri gelen göksel güçler"in, (yani Tanrı ve saray erkânının) "bulundukları yer" anlamına gelmeye başladığını belirtir.496Gerçekten de Muhammed'in, "Firdevs "ten söz ederken şunları söylediği bildirilir:"Tanrı'dan istediğiniz zaman, Firdevs'i isteyin. Çünkü cennetin ortasıdır o. En yüksek yeridir. Onun üstündeyse Rahman'ın (Kral Tanrı'nın) Arş'ı (sarayı, tahtı) bulunur. Cennetin ırmakları da oradan akar."497"Firdevs, Rahman'ın makamının bulunduğu kesimdir. Irmakları ağaçlan vardır.""...Firdevs'te olanlar, Arş'ın (Tanrı'nın tahtının) gıcırtısını işitirler.498"Firdevs", Zerdüştçülükte de Kral Tanrı'nın "makam"ının bulunduğu kesimdir. Bu dinin "kutsal kitap"ı Avesta'ya, Avesta'nın en önemli bölümü olan Vendidad'a göre: Kral Tanrı "Hürmüz" ="Ahura Mazda", yardımcısı durumundaki "melek"leri ve öteki "saray erkânı'yla birlikte, "Firdevs"in görkemli yöresinde yer alıyor.499 Demek ki, kaynak; "Zerdüştçülük". "Firdevs" sözcüğünün "aslı"nın bu dinin "kutsal kitap"ında bulunuyor olması da bunu göstermez mi? "Firdevs", bu dinden, doğrudan da alınmış olabilir, dolaylı yoldan da...Kur'an'da, "cennet"te giyileceği bildirilen giysiler de "Arapça olmayan" sözcüklerle anlatılır:Cennettekilerin, birtakım kumaşlardan giysiler giyecekleri anlatılır: "Sündüs" olacak! "Sündüs", Süyûtî'nin aktarmasına göre "Farsça" ya da "Hint" dolaylarında (eskiden) kullanılan bir sözcük.500 "İpekli türünden ince bir kumaş"ın adı. (Bir tür atlas) "Istebrak" olacak! "Farsça" bir sözcük.501 "İpekli türünden kalın bir kumaş"ın adı. "Harir" giyecek cen-nettekiler.502 "İpek, ipekli kumaş" anlamında, "Farsça" bir sözcük.503Cennettekilerin "gümüş" ve "altın" "bilezikler" takacakları da bildirilir.504 "Erkek, kadın herkes takacak"! "Erkek"lerin de "gümüş" ya da "altın" "bilezikler" takarak süslenir olmalarını düşünebiliyor musunuz? Belki siz yadırgarsınız ama, Muhammed düşünmüş "cennettekiler" için!Ve cennettekiler, giysilerini giyip süslendikten, takacaklarını da taktıktan sonra "erike"lere oturacaklar.505 Kur'an'da bu sözcük çoğul olarak ("erâik") kullanılır. Sözcük, Arapça değil, Süyûtî'nin aktarmasına göre "Habeşçe" bir çeşit "taht", özellikle de "Kral tahtı" anlamında bir sözcük.Cennette "içileceği" bildirilen şeyler anlatılırken de daha çok "Arapça olmayan" sözcükler seçilmiş:İçilecek şeylere "kâfur" katilmiş olacak!506 "Kâfur": "Hindistan'da yetişen bir ağaçtan elde edilme, ak, sert kokulu bir madde."507 Süyûtî'nin de aktardığı gibi, "Farsça" bir sözcük.508İçilecek şeylere "zencebil" (zencefil) katılmış olacak.509 "Zencebil", "Güzel kokulu bir bitki".510 Celaleddin Süyûtînin aktardığı incelemeciler, bu sözcüğün "Farsça" olduğunda görüşbirliği etmekteler.511İçilecek şeylere, "sonunda kokusu" duyulacak türden "misk" katılacak.512 "Misk", "Özellikle Türkistan ve Tibet dolaylarında bir tür ceylanın erkeğinin karın derisi altındaki bir bezden çıkarılan güzel kokulu madde."513 Farsçadaki kökü: "Müşk".514 Süyûtî'nin aktarmasına göre de, "misk" sözcüğü "Farsça"dır.515Anlaşılan "Cennet'te "içilecek şeyler" hep "kokulu" olacak!Bir ayette anlatıldığına göre, cennetteki "pınar'lardan birinin adı, "Selsebil"dir.516 Kimi Kur'an yorumcularının da ileri sürdüklerine göre, bu sözcük, Araplar arasında ilk kez "Kur'an'dan işitilerek" yayılmış.517 "Selsebil"in "içimi kolay tatlı su" anlamında olduğu belirtilir.518 Süyûtî, hangi dilden olduğunu belirtmese de, "Arapça olmadığını" aktarır.519Kur'an'da, cennetteki (şarap türünden) içkilerin, kimi zaman "ibrik"lerle içileceği açıklanır.520 "İbrik" de "Farsça"dır. Süyûtî de böyle aktarır.521 "İbrik", bilindiği gibi, "su ve sulu şeyler koymaya yarayan kulplu ve emzikli kap"tır. Ve Türkçede de aynen kullanılır.Cennette, erkeklere "huriler" verileceğinin bildirildiğini bilirsiniz. Bu cennet kızları, sık sık övülür Kur'an'da.. Bir övülüşleri de şöyledir:"Onlar, birer yakut ve mercan gibidirler."522"Yakut": Bilindiği gibi "değerli bir taş". Süyûtî'nin aktardığına göre, incelemeciler, bu sözcüğün de "Farsça" olduğu konusunda görüş birliğindedirler.523"Mercan": "Çoğu kırmızı renkte, ince dal gibi, süs olarak kullanılan bir madde." Bu sözcüğün de "Arapça olmadığı"nı aktarır Celaleddin Süyûtî.524Cennet kızları, bir de "inci"lere benzetilirler. Aynı benzetme, cennette erkeklerin "hizmetlerinde" bulunsunlar diye verileceği bildirilen "oğlanlar" için de yer alır.525Görülüyor ki, "cennet'te neler bulunacağı anlatılırken, sözler, "Arapça olmayan", özellikle de "Farsça" olduğu görülen sözcüklerle örülüp donatılmış bulunuyor. "Cennet" düşüncesinin nereden geldiğini oldukça ortaya koyan bir durumdur bu."Cehennem": Arapça değildir. Halim Sabit Şibay, İslam Ansiklopedisinin "cehennem" maddesinde şöyle der: "Ahirette, azap yerinin adı. * İbranice 'gehinnom'dan (gihinnam) geldiği söylenmektedir."526 Şunu ekliyor: "Kimi doğubilimciler, bunun, Kudüs'ün yanında eski çağlarda Mo-loch adına yapılan kurbanların yakıldığı kuyunun adından (Hinnom Vadisi) alındığı görüşündedirler. Cihinnam, eski metinlerde bir kelimesine sıfat olarak, 'çok derin' manasında kullanılmaktadır."527 Hayrullah Örs ise Musa ve Yahudilik adlı önemli yapıtında, şunları yazmakta: "Kötülerin gittikleri azap yerinin adı, 'Hinnom oğullan vadisi' anlamına gelen 'Ge bna hinnom' iken, sonraları 'Gehenna' olmuştur. "Gehennd olmuştur. 'Ge bna hinnom', Ken'ânilerin (Tanrı) BaTe, kurban edilen çocukları yaktıkları bir vadinin adıydı."52*"Asıl Tanrı"yı, dahası: "Tek Tanrı'yı, "Bal" simgeliyordu. Bu "Tanrı"yla ilgili daha önceki açıklamalarda da belirtilmişti bu. Ancak, Tevrat'ın çeşitli bölümlerinde belirtildiğine göre; çocukların "kurban" edildikleri "Tann"nın adı: "Moloch" (Molech) idi.529 Prof. Dr. Philip K. HM, bu "Tanrı'nın, eski Ken'an (Fenike) kentlerinden "Sur" kentinde bir "Kent Tanrısı" olduğunu düşünüyor.530 Ama çocuk kurbanları bu "Tanrı" adına da sunulsa, asıl düşünülen "Tanrı"; "Asıl Tanrıydı, "Ba'l” di. Ben bu görüşteyim.Çocukların kurban olarak sunuldukları "gehinnom" ya da "gehenna" deresine gelince:"Kurban'ların "Tann'ya bir "dere"de, bir "çukur"da, "kutsal sayılan" bir "kuyu"nun yanında sunulmaları eski ve epeyce yaygın bir gelenekti. Araştırmalar gösterir ki, "Zemzem Kuyusu" da bu türden bir kuyuydu.531Sunulan kurbanların sonradan aynı yerde yakılmaları da eski bir gelenek olduğuna göre, sözü edilen "gehinnom" ya da "gehenna" adlı çukurun "ateş çukuru" diye düşünülmesi ve bunun "cehennem" düşüncesine kaynak olması doğaldır.Burada "dehşet'le görülen o ki, bir "kurban çukuru"ndan, var olmayan bir "cehennem" uydurulup konmuş ortaya. Uydurma "Tanrı Krallığı" adına, sahte umut kaynağı uydurma "cennet" yanında, insanları bir de "korkutarak" işler "tezgâhlamak" için... Ve çağlar boyu inandırılan milyarlarca "insanı kurban etmek" için. Buna ne denir, adını sen koy; ama, "utanıyorum senden" ey "insanoğlu"! "İnanan"ındanda, "inandıran"ındanda!!!Kur'an'da, "cehennem" anlatılırken kullanılan sözler de, "Arapça olmayan" sözcüklerle donatılıp özellikleştirilmiş bulunmakta.532 "Farsça" olan var yine.533 Dahası, kimi incelemecilerin "Türkçe" saydığı ve "pis kokan soğuk su" anlamına geldiği söylenen "gassak"534 sözcüğü bile var içlerinde. Geçelim:"Tann Krallığı"nı anlatan "Arş", "Kürsî", "melik", "melek", "Cebrail", "Mikail", "melekût" (Tanrı Krallığı)... gibi sözcüklerin, ayrıca "karşı güç"ü oluşturan "İblis", "şeytan", "cibt", "tâğût" gibi sözcüklerin Kur'an'da. yer aldıkları halde "Arapça olmadıkları"na, çoğunun "İbrani", "Arami-Süryani", kiminin "Nabat", kiminin "Habeş", kiminin "Yunan" çevrelerinden alınma sözcükler olduğuna "dikkat" çekilmişti. "Tanrı" ve "şeytan" krallıklarında önemli yerleri olan ve değişik konuları içeren başka sözcüklerden de örnekler sıralandı ve bunların da Kur'an'da. geçen önemli sözcükler oldukları halde "Arapça olmadıkları" belirtildi. Bu konularda, gerçeği bir de "sözcüklerin dilinden öğrenmek isteyen herkes, yeterince durup düşünmek zorunda bunlar üzerinde.Şimdi, Kur'an'ın "Tanrı"sını ve "nitelikleri"ni anlatan sözcüklerden birkaçına göz atalım:"Allah": Bu sözcük, İslam öncesi Araplarda da vardı.535 Bunu, Kur'an'ın kendisi de belirtir.536Bilindiği gibi Arapça'da, katıksız Arapça olmayan bir "ilah" sözcüğü var. "Allah" sözcüğü bu sözcükten değişerek oluşmuş olabilir. Bu görüşün savunucuları var.537Bir de "Arami-Süryani" dilinde bir sözcükle karşılaşılmakta: "Alaha" (Aloho).538 Aynı anlamda."Allah" sözcüğü, bu sözcüğün de değişmiş biçimi olabilir. Çok daha haklı olarak bu görüş de savunulur.539Arap mitolojisini yazanlardan Dr. Muhammed Abdulmuid Han'ın aktarmasına göre Aramı dilinde, "Elah" biçiminde ve "Tanrı" anlamına gelen bir sözcüğe rastlanmıştır.540 Yine bu yazar aktarır ki, eski "Nabati" yazıtlarında da "Hallah" biçiminde bir sözcük görülmekte. "Tann'nın özel adı" gibi kullanılmış bulunmakta.541 "Allah", sözcüğünün bu sözcüklerden alınmamış olmasını düşünmek kolay mı?Prof. Dr. Philip K. Hitti'nin de, "Allah'la ilgili şunları yazdığını görüyoruz:"Bu ad, hayli eskidir. Bu sözcüğe, Güney Arabistan Arapçasındaki kitabelerde rastlanır. Örneğin, el Ula'da bulunan bir Ma'in kitabesinde ve Sebe'den kalma bir başka kitabede olduğu gibi. Fakat İÖ 5. yüzyıldan kalma Lihyâni kitabelerde 'HLH' biçiminde, pek bolca görülmektedir. Bu tanrıyı, gerçekte Suriye'den elde etmiş olan Lihyan, Arabistan'da, bu tanrıya ibadetin ilk merkezini oluşturuyordu. Bu ad, Safa kitabelerinde, İslam'dan beş yüzyıl kadar önce, Hallah biçiminde geçmektedir. Aynı biçimde, Suriye'nin Um-mu'1-Cibâl kesiminde bulunmuş, 6. yüzyıla dayandırılan İslam öncesi bir başka Hıristiyan Arap kitabesinde de görülmektedir... "542Wellhausen de, "Allah sözcüğüne, kitabelerde sık sık rastlarız" diyor.543Açıkça görülüyor ki, Kur'an'ın "Allah"ı da Arapça değil. "Arap"lara, "Nabati", "Arami-Süryani" çevrelerinden gelip girmiş bulunmakta."Allah sözcüğüne, kitabelerde sık sık rastlanır" dendikten sonra şu özetin eklendiğini görüyoruz:"Miladi 6. ve 7. yüzyıllarda O, bütün putların başını yemiştir. İşleri ciddileştiğinde, büyük tehlike ve yokluk anlarında putataparlar daima, Allah'a yönelirlerdi. Herhangi bir puta değil. Pu-tataparlar için de Allah, Tanrılığın asıl sahibiydi. Muhammed'e gereken, sadece, onların, putları, Allah'ın Allahlığına ortak etmeleriyle savaşmaktı."544Bence onun bu "savaş"ı bile, birtakım işleri kotarmaya yönelikti. Sonrakiler tarafından da amaçlı olarak abartılagelmiştir."Melik": Bu sözcüğün "Kral "demek olduğu ve "Arapça olmadığı" yukarıda geçti. "Süryanice"sinin "Melko" olduğu da belirtilmişti.545İşte bu sözcük, Kur'an'da, tam bu biçimi ve bu anlamıyla beş yerde "Tanrı" için kullanılıyor. Yani "Tann"ya "Kral" deniyor.546 Beş kez. Birkaç yerde de yine "Tanrı" için "Kral" anlamına gelecek nitelikte başka biçimlerinin kullanıldığı görülüyor.547Haşr Suresi'nin 23. ve Cum'a Suresi'nin 1. ayetlerinde, "Tanrı"nın "sıfat'ına "Melik" sıfatıyla başlanmakta."Kuddûs": Yukarıda gösterilen ayetlerde, ikinci olarak da "Kuddûs" deniyor "Tanrı"ya. Bu sözcük, "çok kutsal" anlamını içermekte. Bu sözcük de Arapça değildir. Süryani dilinde, din "Aziz"ine, "ermiş kişi"ye "kadiso" (sanctus) denir.548 Hıristiyanlıktaki "Baba-Oğul-Ruhu'1 Kudüs) üçlüsünde yer alan "Ruhu'l-Kudüs"ü anımsayın. Oradaki "kutsal ruh"un (Tanrı'nın soluğunun), Muhammed eliyle "Kuddûs" yapıldığını ve "Tanrı"sına bir "sıfat" olarak verildiğini niçin düşünmeyelim? ."Cebbar": "Zorba" anlamında. Haşr Suresi'nin 23. ayetinde, "Tanrı'nın bir de "Cebbar", yani "zorba" olduğu bildirilir. Kur'an'da. bu sözcük, hep "zorba" anlamında kullanılmıştır.549 Örneğin Kaf Suresi'nin 45. ayetinde, Muhammed'e:".. .Sen onların üzerinde bir cebbar (zorba) değilsin..." denir. Gerçekteyse Muhammed'in yaşamını ve herkesi "cihat" yoluyla savaşarak "Müslüman etme çabası"nı düşünürsek, "Pekâlâ zorbaydı!" diyebiliriz. Tann'sına "zorba" dedikten sonra; doğaldır kendisinin de öyle olması."Cebbar" sözcüğü de Arapça değildir: İbranicedeki "geburah"dan gelmiş olabilir. "Geburah", "güç=kudret" anlamındadır. Ve bu, İslam tasavvufuna da "Tanrı'nın gücü" anlamında, "ceberut" biçiminde geçmiştir.550Tevfik Fikret de (1867-1915), ünlü "Tarih-i Kadîm" adlı şiirindeki;"Sahib-i kâinat olan ceberut"dizesinde "ceberuf'u "Tanrı'nın gücü, zorbalığı" anlamında kullanmıştır. Bu dizenin biraz üstünden, biraz da altından alalım; A. Kadir'in Türkçesiyle okuyalım:"Çok sürmez, köhne kitap (Kur'an, öncekiler),fikri gömen sayfaların,bugün olmazsa yarın yırtılacak.Ama kim yapacak dersin bu işi?Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,hangi güç kalkar, ben yaparım, der?Yerlerin ve göklerin sahibi mi?Tamam, işte oldu şimdi!Yeri göğü elinde tutan, o kibirli,O somurtkan ve dokunulmaz!Bütün kavgalar onun yüzünden değil mi?"551O "köhne kitap", bütün gücüyle, bütün "dehşet"iyle sürüyor yazık ki!.."Vedûd": "Seven-sevilen" anlamında. Kur'an'da. "Tanrı" böyle de nitelenir. İki kez.352Bu sözcük de Arapça kökenli değildir. Eski çağlardaki bir "Tanrı"nın adı yansır bu sözcükle:Arapların İslam'dan önce tapındıkları, adı Kur'an'da. da yer alan "Vedd" adlı bir "Tanrı"ları vardı.553 Araplar, öteki "Tanrıları gibi bunu da başka toplumlardan almışlar, ileri sürüldüğüne göre, Nuh döneminden, İslam'a değin tapınagelmişlerdi.554 "Nuh" uydurmasını bir yana bırakırsak, bu "Tanrı"ya Arapların uzun süre tapınageldiklerini gerçek saymamak için bir neden yok. "Sevgi Tanrısı"ydı "Vedd". Eros gibi.555İşte bu "Tanrı" da, adını daha önceki sözcüklerden almış bulunmakta:İbranice'de "Devd=Dod" diye bir sözcük var. "Ved"deki "vav" harfi yer değiştirmiş. Bu harf, İbranicedekinde "başta" değil; ortada yer alıyor. Ve "Devd=Dod" sözcüğü de, "sevgi" anlamı içeriyor. Dahası, "Sevgili" anlamında.556 Yani, Kur'an'ın "Tanrı"sının "sıfat'larından olan "Vedûd"un anlamını içermekte.Bir de "sevgi ağacı" anlamına gelen bir "Babil'li sözcük var: "Dodaim" ya da "Du-Du".537Ve eski Babil'in "Yüce Tanrı"sı "Marduk"un da, "Du-Du" sanıyla anıldığı belirtilir.558Aramilerin "Ulu Tanrı"sının adının da "Eded" (Addu=Hadad) olması, burada anılmaya değer. "Eded", "yağmur ve gök gürültüsü" Tannsıydı. Tüm "Ulu Tann'lar gibi o da "iki yönlü"ydü; "yağmur" göndererek "yararlı" ve "sel" göndererek "zararlı" olduğuna inanılırdı. Bununla birlikte, özellikle Suriye tarımcılarının "sevgilisi" sayılmaktaydı. Ona olan tapınma, Güneş'e tapınmayla iç içeydi.559 Fenikelilerin "göklerin efendisi" diye nitelenen ünlü "Tann"sı "Ba'l", bir yönüyle korku, öbür yönüyle umut kaynağı görülen bir "sevgili" Tanrı'nın Aramilerdeki karşılığıydı.560Kur'an'ın "Tanrı"smı da, bunlar göz önünde tutularak değerlendirmek gerek: Bu Tanrı, bir yandan "zorba" bir "Kral" diye tanıtılıyor, öbür yandan "seven, sevilen"; kısacası, "Sevgili" diye niteleniyorsa durup düşünmek gerek üzerinde. Alındığı kaynaklardaki "Tann"lann "nitelikleri, "iki yönlü" oluşları gözden kaçırılmadan..."Kayyûm": "Hiç yitmeyen, uyumayan bir bekçi" anlamı verilir.561 "Tanrı"rının, Kur'an'daki en önemli sayılan "ad" ve "sıfatlarından.562 Arapça değildir.Celaleddin Süyûtî, bu sözcüğün "Süryanice" olduğunu ve "uyumayan" anlamına geldiğini aktarır.563Arapça olmayan, "Arami-Süryani" ya da "İbrani" (Yahudi) çevrelerinden alınma sözcüklerle "Tanrı ad ve sıfatları", yalnızca bunlar değil kuşkusuz. Ama bu birkaç örnek bile, Muhammed'in "Tanrı"sının, "sıfatlarıyla birlikte nereden, nerelerden gelme olduğunu göstermeye yeter.Kur'an'daki "Tanrı'nın ad ve sıfatları", Tevrat'la ve İncil'de sunulanlardan farklı değiller gerçekte. Tümününki de, daha öncekilerden... Yeterli bir inceleme ve karşılaştırmada bu açıkça görülür."Tanrı ad ve sıfatlarından her biri, "Putataparlar"ın, "Tanrı"larından birine karşılıktır.Üç "kutsal kitap"taki "melek"lerden her birinin, yine "Putataparlar"ın "Tanrı'larından birinin karşılığı olduğu gibi.Bu durum, bir gerçeği, tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: Söz konusu kopyacı "kutsal kitaplar", ileri sürüldüğünün tersine, "Tektan-rıcı" değil; "Çoktanrıcı"dırlar. Varlıkları için "asıllarını inkâr etme" çabasında olsalar da...Başka türlü olsalardı, insanlık için durum çok mu değişik olacaktı?Elbette ki, hayır.Ben burada, sürdürülegelen bir yalanın, altını çizmiş oluyorum yalnızca. Yineleyerek de olsa..."Başka türlü olsalardı" diyorum. Olamazdı ki, zaten. Yani bu kitapların sundukları "Tanrı", gerçekte "Tek" olamazdı. Çünkü, iki şey var ortada: Korku ve umut. Daha önce de üzerinde durulduğu gibi, bunun ikisi de sömürü konusudur ve hiçbirinden vazgeçilemez.Böyle olunca da, "görünmez güç'lerin, birden çok olması; hangi ad ve nitelik alırlarsa alsınlar iki karşıt çizgide yer almaları şart:İster "birden çok Tanrı" öne sürersiniz. Kimine "şu Tanrı", kimine "bu Tanrı" dersiniz.İster "ikici" olur, birbirine "karşıt" iki "Tanrı" gösterirsiniz. Bunlardan birine "şer"li, öbürüne "hayır"h işler yüklersiniz. Buna göre sıralanan güçler de uydurursunuz: "İyicil'ler, "kötücül"ler, "melek"ler, "şeytan"lar gibi... Başlarına "amir"ler, "komutan"lar da korsunuz bunların.Ama yaratıp yutturma yolunda olduğunuz "Tanrı"lar "iki" de olsa, "ikiden çok" da olsa, "en tepe"ye bir "güç" yerleştirmeniz gerekir. Toplayıcı olmak, kitleleri istenen yöne yönlendirmek için vazgeçemeyeceğiniz bir koşuldur bu. "Tepe"de öyle bir "görünmez güç" olmalı ki, "tüm güçleri kuşatmalı". "Kuşatıcı" olması için de "iki yönlü" olmalı. Bir yönüyle, "korku", öbür yönüyle "umut" vermeli. Yeri geldiğinde, herkese "dur!" yada "yürü!" diyebilmeli."İkici" dinlerde de, "çoktanrıcı" dinlerde de bu görülür. Daha "ilker'lerinde bile.565Ya da ister "tüm tanrılar"a: "Hayır!" der, yalnızca "bir Tanrı" benimsemiş görünürsünüz. Öyle sunarsınız.Ne var ki, vazgeçilemez bir koşul var önünüzde: Yaratıp "Tektanrı" diye yutturmaya çabaladığınız bu "Tanrı"ya öyle "ad"lar, öyle "sıfaf'lar vermelisiniz ki, her biri, bir "Tanrı"ya "bedel" olsun ve "iki grup"ta sıralansınlar: Bir kesimi, "korku", öbür kesimi "umut" versin. Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olduğu gibi... Birincisinde ve üçüncüsünde özellikle..."Tanrıya verdiğiniz "karşıt nitelikler" de yetmeyebilir. O zaman; "melek'ler, "cin"ler, "şeytan"lar uydurursunuz, sorun kalmaz. Böylece oluşturmak istediğiniz "krallığı" kurup tamamlamış olursunuz.Üç "kitaplı" dinde olan, budur işte.Yukarıdaki seçeneklerden hangisi olursa olsun; "fark" görünüştedir. Yalnızca "görünüş"te... "Yutturmadaki yöntem farkı"dır yalnızca. Yazan: Turan Dursun (Kutsal Kitapların Kaynakları 1'den alıntıdır)Yukarıdaki dipnot numaraları Turan Dursun' un orijinal çalışmasında vardır ancak Turan Dursun'un öldürülmesinden sonra evine araştırma için giren polislerin götürdüğü pek çok yazılı çalışma arasında kaybolduğu tahmin ediliyor.
No Pasaran !