“İslamcı” Sermaye ve Fethullah Gülen Cemaati
1.bölüm
Levent Toprak
1 Temmuz 2009
“İslamcı” Sermaye ve Fethullah Gülen Cemaati /2
Levent Toprak
1 Ağustos 2009
Fethullahçılığın gelişimi ve ABD Emperyalizmi
Dönüşüm süreci
Peki Fethullahçı hareket, kimileri için bir ürküntü konusu olan bu faaliyetlerini Türkiye’ye bir dinsel düzen getirmek için mi yürütüyor? Ya da soruyu genişleterek soralım: gitgide güçlenen “İslamcı” görünümlü sermaye çevreleri Türkiye’ye dinsel bir düzen getirme yolunda mı yürüyorlar? İçinde kimi sol çevrelerin de bulunduğu bir kesim böyle olduğunu iddia ediyor. Bunun mümkün olup olmadığına, birkaç temel noktadan bakabiliriz.
Türkiye’de İslamcı çevreler, çoğunluğu itibariyle, hiçbir zaman kurulu düzene köklü biçimde karşı olmamışlar, ideolojik düzeyde anti-Kemalist bir söylem geliştirseler de, Kemalist rejim karşısında çoğunlukla uysal işbirliği temelinde kendilerine pay alma ve yer açma çabası içinde olmuşlardır. Yani, çoğunluğu itibariyle, düzen karşısında son derece uzlaşmacı, uysal ve konformist (uyum sağlayıcı) bir akımla karşı karşıyayız.
Bu husus aynı zamanda Türkiye’nin özgül tarihsel gelişmesi, toplum yapısı ve kapitalizmin gelişme düzeyi gibi temel toplumsal etmenlerin bir sonucu niteliğindedir. Burada ayrıntısına giremeyecek olmakla birlikte, kısaca belirtelim ki, Türkiye tarihsel olarak diğer İslam ülkelerine göre Batı’yla çok daha fazla iletişim ve etkileşim içinde bulunmuş ve diğer ülkelere göre çok erken bir dönemden itibaren “Batılılaşma” çabası içinde olmuştur. Bu farkın yanı sıra, Türkiye coğrafyası görece yakın sayılabilecek tarihlere kadar büyük gayrimüslim toplulukların anayurdu olmuş ve her şeye rağmen bunların kültür ve etkileri izler bırakmıştır. Diğer taraftan halen nüfusun en az beşte birini oluşturan geniş bir Alevi kitle mevcuttur. Radikal İslam’ın çok güçlendiği ve bazılarında iktidara kadar yükseldiği diğer ülkelerin hiçbirinde böylesi bir toplumsal bileşimden söz edilemez. Yine diğer önemli bir fark, bu ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’de kapitalizmin çok daha gelişmiş olmasıdır. Bunların yanına başka bazı gelişme göstergelerini (toplumsal, siyasal, kültürel, eğitimsel vb.) eklediğimizde, nesnel toplumsal zeminde, bir politik hareket olarak radikal İslam için pek uygun bir toprağın olmadığını söylemek mümkündür.
Radikal İslam Türkiye’de 80’lerin ikinci yarısı ve 90’larda belirli bir yükseliş yaşamıştır. Birçok faktör mevcut olmakla birlikte, bu, son tahlilde, söz konusu dönemde Türkiye tarihinde kapitalistleşmenin ve bu temelde kente göçün geçmişte görülmemiş boyutlara varmasının bir sonucu olmuştur. Bu dönemde yaşanan göç sonucu Türkiye tarihinde ilk defa kentsel nüfus kırsal nüfusu aşmıştır. Göç sonucu kentin ve doğrudan kapitalist sömürünün çarklarına savrulan geniş köylü ve taşralı kitlelerin yaşadığı çok yönlü şok anlaşılmadan bu dönemsel yükseliş anlaşılamaz. Bu hususu tamamlayıcı diğer faktörler arasında da, SSCB’nin çöküşüyle yaşanan ideolojik-politik boşluğu ve bununla örtüşen biçimde İran devriminin etkilerinin söz konusu yıllarda daha yoğun biçimde hissedilmeye başlanmasını sayabiliriz.
Ancak, esas olarak hızlı kapitalist gelişmenin toplumsal plandaki çözücü etkileri ve sindirme sürecinin ilerlemesi sonucu radikal unsurların toplumsal zemini daralmıştır. Bunun yanı sıra radikal unsurlar 28 Şubat sürecinde yukarıdan baskı yoluyla önemli oranda ezilip sindirilmişlerdir. Ama radikal İslam’a asıl darbeyi vuran AKP’nin hükümet ettiği son 7 yılda yaşanan süreç olmuştur. Bu dönemde iktidar ve zenginlikle hiç olmadığı kadar içli dışlı olan İslamcı unsurlar kitlesel ölçekte hızlı bir yozlaşmaya uğramışlar ve dünya gerçeklerine pek güzel uyum sağlamışlardır.
“İslamcı” sermaye meselesine gelirsek; başta da belirttiğimiz gibi, bu meselenin Marksistçe bir değerlendirmesini yapmak ve konuyu dinsel görüntüsünden sıyırmayı bilmek gerekir. Gerçek hayatta sermaye ve kapitalist ilişkiler geliştikçe, bu sermaye kesiminin dinsel yaldızları da gitgide silinmeye ve kaçınılmaz biçimde bir “dünyevileşme” (sekülerleşme) eğilimi güçlenmeye başlamıştır. Son dönemlerde “İslam kalvinizmi” ya da “Protestan İslam” gibi tartışmaların yapılması da aslında bu değişimlerin bir parçasıdır.
Şunu da belirtmek gerekir ki, sermaye belirli bir büyüklüğe geldikten sonra artık siyasi açından sıkı partizanlıktan da uzaklaşma eğilimi başlar. O nedenle bütün büyük sermaye grupları mevcut tüm burjuva partileriyle bir biçimde temasta olmaya meylederler. Bu işin ayyuka çıktığı ABD’de örneğin, bütün büyük tekellerin her iki partiye birden büyük bağışlarda bulundukları görülür. Bunun gibi Fethullah Gülen’in de gayet pragmatik bir yaklaşımla elden geldiğince tüm burjuva partilerine yanaşmaya, bunlarla temas kurmaya çalıştığını görmek zor değildir. Ecevit ile kurulan ilişki buna bir örnektir. Bir yöne fazla angaje olmak ters tepebilir, o nedenle birden çok ata bir anda oynamak ve böylece riski sınırlamak mümkündür. “İslamcı” sermaye denilenler arasında sayılan Ülker Grubunun, Ergenekoncu Tuncay Özkan’ın şaibeli medya şirketlerine fon aktaranlar (Koç, Hüsnü Özyeğin, Cıngıllı…) arasında olmasının başka bir izahı olabilir mi?
Bu sıraladığımız hususlar ışığında diyebiliriz ki, Türkiye’de ciddiye alınabilecek bir şeriat ya da dinsel rejim tehlikesi söz konusu değildir. Gerçek şu ki, İslamcılar para ve iktidarla haşır neşir oldukları ölçüde İslam da “light”laşmakta, keskin çizgi ve tutumlar keskinliklerini gitgide yitirmektedir. Bir İslamcı gazete yazarı, İslamcı bir “Anadolu kaplanı”nın işçilerin namaz kılmasına nasıl yaklaştığını şöyle aktarıyor: “Bu çerçevede ideal model olarak gösterilen Kayseri’de geçirdiğim birkaç günlük süre bazı konuları yeniden düşünmeme neden oldu. ‘İslam Kalvinizmi’ne model olarak gündeme gelen bu muhafazakâr girişimci şehrin en önde gelen işadamlarından birinin çalışanlarının namaz kılmalarına yaklaşımı hayli düşündürücü; ‘namazın bana maliyeti 20 dakikadır’. Namazı maliyet hesaplamasına alan bir kapitalistleşmeden söz ediyoruz.” (Akif Emre, Yeni Şafak)
Türkiye’de “İslamcı” görünümlü yeni bir egemen sınıf bölüğünün palazlanmış olmasının, egemen sınıf içi mücadeleye farklı bir boyut kattığını ve bunun geleneksel büyük sermayenin tutumlarında bazı farklılaşmalara yol açtığına başlarda değinmiştik. Bunlar son tahlilde geniş emekçi kitlelerin sömürüsü temelinde kendilerini var eden bir avuç sömürücü burjuvayı oluşturduklarından, bunlar arasındaki ayrım ve kapışmaların temeli dardır, bir sınırı vardır. Yukarıda verdiğimiz örnekler, tutumlarda ne gibi değişimler, iç içe geçmeler, kaymalar olduğunu açıkça göstermektedir. Bu nedenle işçi sınıfının bu tür ayrımlarla aldatılarak kendi içinde bu temelde karşıtlaştırılmasına karşı kararlı ve net bir mücadele vermek gerekir.
Elbette dinin siyasete alet edilmesi olgusu mevcudiyetini sürdürmektedir ve burjuva düzen varoldukça bunun şekil değiştirerek de olsa sürmesi kaçınılmazdır. Bir örgütlü alternatifin yokluğunda, kapitalizmin dehşeti karşısında, yoksul emekçi kitleler için din, kadim bir sığınak olarak alternatif olma işlevini sürdürecektir. Bu durumda Marksistlerin görevi din karşısında kaba burjuva aydınlanmacılığının tutumlarını sergilemek değil, Marksizmin din konusundaki sağlıklı tutumunu güçlendirmek ve bunun için emekçi kitlelerin sermayeye karşı örgütlü mücadelesini ilerletmektir.
[1] Burada Kasım Gülek’in baldızı olarak bahsedilen kişi “Adı Aylin” adlı romana konu olmuş, Pentagon’da albaylığa kadar yükselmiş bir Türktür ve hayatı şüpheli bir ölümle son bulmuştur.
[2] Moon tarikatının önemi, örgütlenme modeli ve stratejisi, çalışma tarzı gibi önemli bazı noktalardan Fethullahçı harekete model oluşturmasından ve arada fiilen kurulmuş olan ilişkilerden gelmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder