BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi
YAŞAM ÖYKÜSÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAŞAM ÖYKÜSÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2010 Cumartesi

MAHİR

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi(THKP-C)'nin kurucularından, Mahir Çayan, 14 Ağustos 1945'de Samsun'da doğdu. Babası devlet memuruydu. İlköğretimine Üsküdar'da Halil Güçlü İlkokulu'nda başladı ve Paşakapısı İlkokulu'nda tamamladı. Ortaokul ve liseyi Haydarpaşa Lisesi'nde tamamlayan Mahir Çayan, 1963'te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi. Ancak burada bir yıl öğrrenim gördükten sonra Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne kaydoldu. Bu arada Türkiye İşçi Partisi(TİP)'ne ve Fikir Kulüpleri Federasyonu(FKF)'na bağlı SBF Fikir Kulübü'ne de giren Çayan, 1965'de bu örgütün başkanlığını yaptı. 1967'de kısa bir süre için Fransa'ya gitti. 1968'de İzmir'de 6.Filo'yu protesto gösterilerinde gözaltına alındı, sonra serbest bırakıldı. Bu yıllarda TİP ve FKF içinde başlayan tartışmalarda Milli Demokratik Devrim(MDD) görüşünü benimsedi. SBF içindeki etkinliğinde bu görüş doğrultusunda davrandı. Yusuf Küpeli'nin FKF genel başkanı olduğu bu dönemde, gerek SBF'de gerekse Ankara'daki devrimci mücadele içinde aktif olan Çayan, TİP adına Zonguldak'da ve Karadeniz Ereğlisi'nde çalışmalarda bulundu. Bu gezide Sadun Aren ile TİP Senatörü Fatma İşmen'in tutumunu eleştirdi. Bu konudaki görüşlerini "Aren Oportunizminin Niteliği" adı altında Türk Solu adlı dergide yayınladı. Bu arada Milli Demokratik Devrim doğrultusunda ideolojik çalışmalarını yoğunlaştıran Mahir Çayan, Emek dergisinde Kenan Somer'in "Devlet Devrim ve Lenin" ve "Devrim Nasıl Tanımlanmalı" başlıklı yazılarına Türk Solu'nda "Revizyonizmin Keskin Kokusu" adlı iki yazıyla cevap verdi. 9-10 Ekim 1969'da Ankara'da yapılan ve Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu(Dev-Genç) adını alan FKF kurultayında yapmış olduğu uzun konuşmayla dikkati çekti. Bu dönemde Yusuf Küpeli ve Münir Aktolga ile davranan Mahir Çayan, 1970'de Gülten Savaşçı ile evlendi. 17-18 Ekim 1970'te divan başkanlığını Yusuf Küpeli'nin yaptığı son Dev-Genç genel kurulunda da önemli bir konuşma yaptı. Bu konuşmada Mihri Belli ile olan ayrılıkların üstüne giden Çayan, MDD stratejisinin bir savaş stratejisi olduğunu ve bunun bir savaş örgütü yani bir parti ile gerçekleşebileceğini savundu. Bundan sonra 29-30 Ekim 1971'de Ankara'da TİP Genel Kurulu toplandığı sırada, bu kongreye katılmamış MDD görüşünü benimseyen delegelerle ve delege olmayan işçi ve öğrencilerle birlikte düzenlenen "Proleter Devrimcilerin Sohbet Toplantısı"ndan sonra Mihri Belli ve grubu ile olan anlaşmazlık kopma noktasına geldi. Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Ertuğrul Kürkçü ve Münir Ramazan Aktolga imzasıyla yayınlanan 'Aydınlık Sosyalist Dergi'ye Açık Mektup" ise bu süreci noktaladı. Bu sırada birlikte hareket ettiği arkadaşlarıyla birlikte Türkiye Halk Partisi(THKP)'nin kuruluş çalışmalarını da yürüten Mahir Çayan, örgütün genel komitesi tarafından Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga ile birlikte Merkez Komitesi'ne getirildi. Komite içinde yapılan görev bölüşümü sonucunda, THKP'nin siyasal ve ideolojik görüşlerinin biçimlenmesinden sorumlu oldu. Bu konuda Kurtuluş dergisinde yazılar yazdı. "Yayın Politikamız" ve "Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi" başlıklı yazılarda partinin devrim anlayışını formüle etti. Daha sonra bu görüşlerini "Kesintisiz Devrim I-II-III" adlı broşürde daha açıklayıcı biçime sokarak, kesinleştirdi. Bu arada THKP'nin şehir gerillası eylemlerini de planlayan Çayan, 12 Şubat 1971'de Ankara'da Ziraat Bankası Küçükesat Şubesi soygununa katıldı. Şubat 1971'de Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Kamil Dede, ve Oktay Etiman'la birlikte İstanbul'a geldi ve örgütün eylemlerine burada devam edilmesi için hazırlıklarda bulundu. 15 Mart 1971'de Türk Ticaret Bankası Erenköy Şubesi soygununa katıldı. Bunun ardından 4 Nisan 1971'de işadamları Mete Has ve Talip Aksoy'un kaçırılıp 400 bin liralık fidye alınması eylemini arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdi. Bu arada Türkiye Halk Kurtuluş Partisi'nin tüzüğünü Münir Ramazan Aktolga'yla birlikte hazırladı. Aynı günlerde "İhtilalin Yolu" adlı parti bildirisini de kaleme alan Mahir Çayan, 17 Mayıs 1971 günü İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Ephrahim Elrom'un kaçırılması eylemini Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir'le birlikte gerçekleştirdi. 29 Mayıs 1971'de Hüseyin Cevahir'le birlikte kaldıkları evden kaçıp, sığındıkları bir başka evde Sibel Erkan'ı alıkoydular. Burada güvenlik kuvvetleri tarafından kuşatıldılar. 1 Haziran 1971'de polisin açtığı ateş sonunda Hüseyin Cevahir öldü. İntihara teşebbüs eden Mahir Çayan yaralı olarak ele geçti. Bir süre hastanede yatan Çayan, daha sonra tutuklanarak hakkında TCK'nın 146. maddesini ihlal etmekten dolayı dava açıldı.Mahir Çayan duruşmasının savunma aşamasında 29 Kasım 1971 günü Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçı ve Ömer Ayna'yla birlikte Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçtı. Bir süre İstanbul'da kalan Çayan, bu süre zarfında örgüt içinde başgösteren anlaşmazlığı tartışmak üzere 12 Aralık 1971'de Yusuf Küpeli ve Münir Aktolga ile görüştü. Ancak bu görüşmede bir sonuç sağlanamadı ve Çayan içerde oldukları süre içinde partinin çizilmiş olan stratejisini terkettikleri gerekçesiyle Merkez Komitesi'ndeki bu iki arkadaşını suçladı. Daha sonra Genel Komite'deki diğer üyelerin de onayını ile Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga'nın THKP'den ihraç edilmelerini sağladı. Ocak 1972'de İstanbul'dan Ankara'ya gelen Çayan, burada Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu(THKO)'yla birlikte bir eylem yapılması konusunda Ertuğrul Kürkçü, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna'yla görüş birliğine vardı. Mart 1972'de Fatsa'ya gelen Mahir Çayan ve arkadaşları 26 Mart 1972'de Ünye'deki Radar Üssü'nde çalışan üç İngiliz teknisyeni kaçırdılar. Bundan sonra İngilizlerle birlikte Niksar'ın Kızıldere köyüne gelen Mahir Çayan ve arkadaşları, gizlendikleri evi kuşatan güvenlik güçlerinin açtığı ateşle 30 mart 1972'de öldürüldüler. Çatışmadan sadece Ertuğrul Kürkçü sağ çıkmıştır.

23 Ekim 2009 Cuma

ERGÜDER YOLDAŞ----SULTAN-İ YEGAH

Sultaniyegah
Attila İlhan
Şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
Başlar ay doğarken saltanatı sultaniyegahın
Nemli yumuşaklığı tende denizden gelen ahın
Gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
Başlar ay doğarken saltanatı sultaniyegahın
Yansıyan yaslı gülüsmelerdir karasevdalı suda
Bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
Eylem dağılmış, gönül tenha, çalgılar kış uykusunda
Ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
Başlar ay doğarken saltanatı sultaniyegahın
Bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
Çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
Su yasak, rüzgar yasak, açık kapılar yasak
Belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
Başlar ay doğarken saltanatı sultaniyegahın

Sultan-ı Yegâh, Elde Var Hüzün gibi başyapıtlara imza atan usta müzisyen Ergüder Yoldaş, müzik yaşamını, Büyükada´da geçen 12 yılı ve inziva günlerini anlattı. Delilik ve dâhilik… Mozart’tan Beethoven’a, Leonardo Da Vinci’den Picasso’ya kıldan ince, kılıçtan keskin bu çizginin iki ucunda yaşayıp da bu topraklardan çıkan nev-i şahsına münhasır bir sanatçı, Ergüder Yoldaş… Birçoğumuzun onunla tanışıklığı, 1981’de çıkan Sultan-ı Yegâh albümüyle başlamıştı. Sultan-ı Yegâh ve Mahur gibi gözde iki şarkının yazarı Attila İlhan’la, klasik Türk edebiyatında kendi başlarına bir ekol olan Nedim, Abdülhak Hamit ve Seyit Nesimi gibi farklı isimleri aynı yere toplayıp, oldukça zor bir müzikaliteyle sunmuştu Yoldaş. Albümün solisti güçlü ve yanık sesiyle Nur Yoldaş’tı.

Hayatı dev bir sorun, bir denklem, daha doğrusu kısmen biribirlerine bağlı, kısmen de bağımsız bir denklemler yumağı olarak düşünün... Bu denklemlerin çok karmaşık, sürprizlerle dolu olduklarını ve çoğu zaman 'köklerini' keşfedemediğimizi de unutmayın."Böyle diyor Fernand Braudel hayata dair. İşte bu keşifsizliğimizden dolayıdır ki bir ömrü "orada" tüketiriz kimimiz, kimimiz de "burada". -"orası" ya da "burası" neresiyse, insanoğlu bilmekten aciz-"Geçmiş hüzün, gelecek endişe yaratır. Benim geleceğim yok ki endişem olsun."Bir aile dramından dolayı sosyal çevresinden koparak Büyükada'da bir kulübede hemen hemen 15 yıldır inzivada yaşayan besteci/müzisyen Ergüder Yoldaş da bunları söylüyor kendi hayatına dair. Zaten herkesin söylediği de kendi hayatına dair olmaktan başka nedir ki. Başkasına dair söylerken bile başkasında kendimizi söylemekten ibaret değil mi yaptığımız?Kendisini "toplumdan soyutlanmış bir Robinson Crusoe" sayanlara da "Oradakiler (kentliler) öyle düşünürler. Ama ben ne yaptığımı biliyorum. Yaptığım hala algılanmıyorsa kim soyutlanmış oluyor. Ben mi, onlar mı? Toplumun sağlığı bozuk. İletişim yok. Toplum içinde yaşayanlar da birer Robinson Crusoe." diyerek cevap veriyor. Daha doğrusu sağlam bir duruşla kendinden soyutluyor "oradakiler" diye tasnif ettiği insan yığınlarını. Sanki başkalarıymış gibi oldu. Yanlış anlaşılmasın "oradakiler" denilerek kastedilen insan yığınları biziz. Biz sabah sekiz, akşam beş işçileri yani.Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu olan Yoldaş, 1939'da İzmir de dünyaya gelir. Ankara Devlet Konservatuvarı'ndan mezun olduktan sonra 1963 yılında eğitimli bir müzisyen olarak profesyonel müzik yaşamına kendi kurduğu "Halikarnas Altılısı Grubu"yla başlar. İkincisi şarkıcı Nur Yoldaş'la olmak üzere iki evliliği vardır ve iki çocuk sahibidir. Ergüder Yoldaş çocuklarının ara sıra Büyükada'da kendisini ziyarete geldiklerini söylüyor. Adada vaktinin çoğunu onların ders notlarıyla ilgilenerek geçirdiğini de ekliyor buna. Hani insanın içinde öğrenme aşkı olmaya görsün. Orada veya burada olmak engel değil.

"Neden bu hayata küskünlük, bu kaçış?" sorusuna da "Küskünlük ya da hayattan bir kaçış değil bu. Bu bir tercih. Yaşarken burada olmak tercihi." diyerek cevap veren ve modern hayatın yapaylığını eleştiren Yoldaş, Büyükada'da bu ormanda sağlık durumunuz nasıl sorusuna da "sağlıklı insanların sağlık sorunu yoktur. Sağlık sorunu insanlara dışarıdan empoze edilebilen bir şey" demekle yetiniyor.Pek tabiidir bu cevaplar. Farklı yaşamların faklı dilleri olacaktır. Zaten bu dil uyuşmazlığı yüzünden değil mi bu farklı tercih. Hangi yaşam alanının, yani hangi dilin doğru olduğuna gelince. İçinde yaşadığımız zamanlarda biz şehirli insan yığınları ne kadar doğruysak ve ne kadar doğruyu konuşuyorsak, o da bizden o kadar daha doğru ve o kadar daha doğruyu konuşuyor."Anadolu Rüzgarı-Aynalar", "Geçti Dost Kervanı-Kambur Felek" 45'likleriyle ve 1970'li yıllarda bestelediği Sultan-ı Yegah ve Sultan-ı Yegah kaseti içindeki Sa'd Abad ile tanımış insanlar onu. Sultan-ı Yegah'ın sözleri Atilla İlhan'a, Sa'd Abad'ın sözleri ise Nedim'e ait. Ortaya çıktığı dönemdeki baskıya ve toplumsal ortama bağlı olarak dillerden düşmeyen bu iki şarkıyı da o yıllarda Ergüder Yoldaş'a hayat arkadaşlığı yapan Nur Yoldaş seslendirmiş.

Bestelerinde müzikalite yönünden doğu-batı sentezini oluşturma yolunda ciddi çabalar ortaya koyar Ergüder Yoldaş. Klasik şiirden aldığı ilhamla, Klasik Türk Musikisi'nin derinliklerinden Çağdaş/Batı'lı bir sentez oluşturmayı başarması bestelerini farklı kılmıştır. Hafif Batı Müziği olarak dinlediğimiz Sultan-ı Yegah aynı zamanda musikimizin Sultani Yegah makamında bestelenmiştir. Ve sanatçının diğer birçok bestesi de diğer Türk Musikisi makamlarında bestelenmiştir.Bu kadar tutunabilmişken bu renkli hayata, 1982'de müziğe dair yaptıklarına son noktayı koymuş ve sonrasında terk-i diyar eylemiştir Ergüder Yoldaş. Ver elini Büyükada. Bu bir "batsın bu dünya" tavrı değil, tersine dünyada daha doğru yaşama çabasıdır ona göre. Hal böyle olunca sormak lazım, biz insanlar, kaçımız feda edebiliriz içinde bulunduğumuz ortamı ideallerimiz uğruna.Şimdi o hala Büyükada'da yalnız bir adam ve biz kayıp bir bestecinin bıraktıklarıyla yani eserleriyle tanıyoruz onu. Biz şehirlilere düşen bu aykırı duruşa acımak değildir dostlar -ki esas acınacak olan kimdir bilinmez- bu farklı duruş ve varlık tasavvurunu saygıyla karşılamak ve bu aykırı adamın deyimiyle bu tavrı algılamaya çalışmak, onun gerçeğini yakalayabilmektir.

45'likler

"Anadolu Rüzgarı-Aynalar"

"Geçti Dost Kervanı-Kambur Felek"

10 Ekim 2009 Cumartesi

ATA'DAN

Atatürk, muhtelif vesilelerle maiyetinde çalışan kimselerin samimiyet ve sadakatlarını imtihan etmesini gayet iyi bilirdi. İnsanların halet-i ruhiyesini, niyet ve emellerini teşhis ve temyiz etmekte şelaleler saçan bir zekaya malikti.O büyük insan, bir gece Çankaya köşkündeki bir ziyafette devrin vekillerinden maruf bir zata şöyle bir sual sorar:- Beni hakikaten sever misiniz?Muhatabı hemen cevabı yapıştırır:- Sevmek ne kelime Ata'm, taparım!- Peki her dediğimi de yapar mısınız?- DerhalAtatürk, bu söz üzerine belinden tabancasını çıkarır ona uzatır.- Öyleyse, al tabancamı, sık kafana...- “Aman Atam” der, herhalde benimle şaka ediyorsunuz. Benim ölmemi istemezsiniz. Meseleyi anlayan Atatürk, yeleleri kabaran bir aslan mehabetiyle dışarıda hizmet eden askeri yanına çağırıp aynı sualleri sorup, cevabını aldıktan sonra, karşısında Toroslar’dan kopmuş bir kaya parçası gibi duran bu bağrı yanık Anadolu çocuğuna tabancasını uzatıp kafasına sıkmasını emreder. Aslan Mehmetçik, bu emri bilatereddüt yerine getirir, fakat kendisine bir şey olmaz. Çünkü, Atatürk, daha önce tabancasındaki merminin kurşununu çıkarmıştır.İşte o zaman, Atatürk yanındakilere şöyle der:- Beni ve vatanı seven hakiki insanı gördünüz mü?

ATA'DAN

ÖVÜLMEYİ SEVMEZDİ
Atatürk bizden biridir.Ulusuyla bütünleşme yöneliminin en tipik göstergelerinden biri de şu kısa öyküde belirlenir:“Cumhuriyetin onikinci yıl dönümü için bir sıra dövizler hazırlanmıştı. Bunlar içinde şöyleleri vardı: “Atatürk bizim en büyüğümüzdür”, “Atatürk bu milletin en yücesidir”, “Türk Milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı.”Listeyi dikkatle gözden geçirdi. Bunlar ve bunlara benzeyenleri çizdi. Hepsinin yerine şunu yazdı: “Atatürk bizden birisidir.”

ATA'DAN

Mustafa kemal, bu benzetmeyi reddetti ve:- “Napolyon, arkasına bir sürü, muhtelif milliyetteki insanları toplayacak macera aramaya çıktı. Ve bunun içindir ki yarı yolda kaldı. Ben bir anadan, bir babadan gelen kardeşlerimle kendi vatanımı kurtarmak davası yolundayım. Ve bu muhakkak ki muvaffak olacağım!” Cevabını verdi.Mustafa Kemal’in giriştiği mücadeleyi hayret ve takdirle karşılayan Towsend, kendisine karşısındaki düşmanın kudretini hatırlatmak isteyerek:- “Siz mücadeleye mecbur olduğunuz düşmanın ne kadar kuvvetli olduğunu hesaba katmıyorsunuz. Bu düşmanın size her vasıta ile, oturduğunuz odadaki eşya, yemeğiniz ve her şeyinizle bir fenalık yapabilmesi ihtimali bile vardır,” dedi.Mustafa Kemal gayet sakin bir eda ile:- “Evet, karşımdaki düşmanın çok kuvvetli olduğunu biliyorum. Fakat insaniyeti müdafaa eden kimseler ölümle tehdit edilmelerine rağmen ölmezler ve ebediyen yaşarlar!” Cevabını verdi.Sabaha karşı müzakere bittiği vakit büyük bir hayranlıkla Mustafa Kemal’den ayrılan Towsend, refakatindeki memur Türk subayına:- “Ben şimdiye kadar 15 hükümdar ve cumhurbaşkanı ile özel ve resmi konuşmalar yaptım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal’de büyük bir ruh kudretinin esrarı var, ” dedi.

ATA'DAN

Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı. - Binbaşı mısınız? - Hayır. - Albay mı? - Hayır. - Korgeneral mi? - Hayır. - Peki nesiniz? - Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi: - Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!..
General SHERRIL
Kaynak: General Sherril - Atatürk Nezdinde Bir Yıl Elçilik, 1935

ATA'DAN

O, Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağlan eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu. O'na sordu: - Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun? Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı. - Söyle niçin ağlıyorsun? İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti: - Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu: - Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle! Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu.

ATA'DAN

Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsus’luların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı. Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu: - "Bastığın toprağa kurban olayım paşam!" Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşı’nda cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu fısıldadılar. Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi: - "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın."
Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu: - Sen güreş bilir misin? Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı. Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu: - Haydi, bir de benimle güreş! Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı: - "Atam" dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?" Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.

ATA'DAN

Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı.Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu:- "Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!"Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu fısıldadılar.Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:- "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın."
Atatürk Amasya ziyaretinde.Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karsısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker. Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar;- Kimdir bu?Vali yanıt verir;- Efendim kendisi Şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır.Atatürk Şıh'ı yanına çağırır ve;- Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Sunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan der ve eliyle de boyun altı hizasını gösterir.Şıh;- “ Emrin olur Paşam ” diyerek yerine çekilir.Aradan zaman geçer, bir aksam Atatürk Amasya'daki Şıh'ı hatırlar ve Vali'yi telefonla arayıp durumu sorar. Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır. Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği’ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata’yı görmek üzere Ankara'ya yola çıkmış...Şıh gelir, Ata’nın karsısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet bastan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünüme bürünülmüştür. Atatürk'ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar;- Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp;- Dün aksam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdimder.Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh'a vermesini söyler. Yazıda söyle yazmaktadır;- İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla..
Yeni Türk alfabesinin ilk biçimlerini kendisine götürdüğüm zaman, komisyonun en aşağı beş yıllık bir geçiş dönemi düşündüğünü söylemiştim. .... Dikkatle dinledikten sonra bir daha sordu: - “Demek beş yıl düşündünüz?” dedi. - “Evet!” dedim. - “Üç ay!” dedi. Donakaldım, üç ay! Üç ay içinde bütün memleket yayını “Türk Harfleri” ile değişecekti. İlave etti: “Ya üç ayda uygulayabiliriz, yahut hiç uygulayamayız. Sizin Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu, onların adedi bire de inse, herkes yalnız o sütunu okur ve beş yıl sonra, tıpkı yarın başlar gibi başlamaya zorunlu kılarız. Hele arada bir buhran, bir savaş çıkarsa attığımız adımları da geri alırız.”
ANI:Falih Rıfkı ATAY
1924 yılının ilkbaharıydı. Erzurum ve Pasinler'de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı. Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler'e gelen Atatürk, halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı:- Depremden çok zarar gördün mü, baba? diye sordu. Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu: - Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin? İhtiyar, Kürt şivesiyle: - Valle Padişah bilir! dedi Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle: - Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakalım zararın ne? İhtiyar tekrar etti: - Padişah bilir!... Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam'a döndü: - Siz daha devrimi yaymamışsınız! dedi Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi: - Köylere genelge yolladık Paşam, dedi. Atatürk'ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı: - Oğlum, dedi, genelgeyle devrim olamaz!..."
Bu millet ve memleket ilme irfana çok muhtaç; tahsil yapmış diploma almış gelmiş olanları korumak kadar doğal ve lüzumlu bir şey olmaktan başka parti parti eğitim ve öğretim görmek için ilim ve fen almak için Avrupa'ya Amerika'ya ve her tarafa çocuklarımızı göndermeye mecburuz ve göndereceğiz. İlim ve fen ve ihtisas nerede varsa sanat nerede varsa gidip öğrenmeye mecburuz. Bu nedenle artık himaye ok zayıf kalır. Bunun yerine mecburiyet geçerli olur.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

FIDEL

"İşçi sınıfı yaratıcı sınıftır. İşçi sınıfı bir ülkede maddi refahın gerektirdiği herşeyi üretir, iktidar işçi sınıfının elinde olmadığı sürece, işçi sınıfı, iktidarın sömürücü toprak sahiplerinin, haksız kazanç sağlayanların, tekellerin, yerli ve yabancı çıkar gruplarının elinde kalmasına izin verdikçe, silahlar işçi sınıfının değil de, çıkar gruplarına hizmet edenlerin elinde oldukça, bu çıkar gruplarının ziyafet sofralarından dökülmesine gözyumduğu kırıntılar ne denli çok olursa olsun, işçi sınıfı yoksul bir hayat sürmeye zorlanacaktır.”
Fidel Castro

10 Haziran 2009 Çarşamba

Simone Weil

Simone Weil (d. 3 Şubat 1909 – ö. 24 Ağustos 1943). Fransız filozof ve mistik.
Hayatı Weil, 1909'da ataları Musevi olmakla birlikte kendisini ve büyük erkek kardeşini agnostik olarak büyüten bir ailenin çocuğu olarak Paris'te dünyaya geldi. Hayatı boyunca başağrıları ve sinizütten dolayı acı çekti. Weil'in oniki yaşında Antik Yunanca öğrenerek ileri düzeyde kitapları okuyabilmesi ileride sergileyecek yeteneklerinin bir ön habercisiydi. École Normale Supérieure'deki sınıfının ikincisi olmuştu. 1919'da on yaşındayken Bolşevik olduğunu ilan etti. Gençliğinde işçi hareketine katıldı. Politik yazılar kaleme aldı, gösterilerde yürüdü ve işçi haklarını savundu. 1931'de öğretmenlik diplomasını alarak Le Puy adlı kız okulunda felsefe öğretmeni oldu. Öğretmenliğinin yanısıra tüm eleştirilere rağmen marksizme inanan bir kişi olarak işsiz ve grevdeki işçiler arasına girerek yerel politik eylemlere katıldı. Sonraları Marksist görüşlerinden vazgeçmesine rağmen demokratik ve kapitalist toplumlara ilişkin görüşlerini yazmaya devam etti. Weil kapitalizm ve sosyalizmin sınırları hakkında kötümser bir görüşe sahipti. 1934'de sıradışı metotları sebebiyle öğretmenliği bırakmaya zorlandı ve Paris fabrikasında çalışmaya başladı. Kötü sağlığı ve eksik fiziksel gücü sebebiyle fabrikada fazla çalışamadı. 1936'da öğretmenliğe geri dönmüş ancak artık tüm şevkini kaybetmişti. Aynı yıl İspanya'ya gider ve İspanya İç Savaşı'nda anarşist cepheye katılır. Silah kullanmaz ancak cephe gerisinde çalışır. Kaynar suyla yaralanır ve Fransa'ya geri döner. Savaşdan sonra Weil ilgisini dine yöneltir. Tanrı ve onun kendi yaşamı ile ilgili iradesi hakkında daha fazla şey keşfetmenin peşine düşmüştür. İlk mistik deneyimini Solesmes Manastırında keşişlerin söyledikleri ilahileri dinlerken yaşar. Bu deneyiminden sonra hayatının geri kalanını Tanrı'nın kendi yaşamıyla ilgili iradesini keşfetmeye ve deneyimlerinin entelektüel sonuçlarını ifade etmeye adamıştır. Weil'e 1943'de tüberküloz teşhisi konmuştur. Doktorları tarafından dinlenmesi ve iyi bir diyet programı takip etmesi istendi ancak o, politik eylemlere katılmaya, ülkesindeki direniş sebebiyle duyduğu üzüntüyle yiyeceğini ülkesindeki insanlarının yiyeceği oranında kısıtlar ve çoğu kez çok az yiyecekle yetinir. Paraya önem vermeyişi özel bir tedavi kabul etmesine izin vermez. Sağlığı gittikçe kötüleştiğinden İngiltere'de Ashford'da bir senatoryum'da yatmak zorunda kalır. Kimilerince 20.yüzyılın en ilginç filozoflarından kabul edilen Simone Weil, 1943 yılının Ağustos ayında 34 yaşındayken kalp yetmezliğinden dünyaya gözlerini kapar. Ölüm raporunda şu ifadeler yer alır; "Merhume zihin dengesini yitirerek yemek yemeği reddedip kendini öldürdü." Çoğu eseri ölümünden sonra yayınlanmıştır. Hakkında Simone Weil'i evinde ağırlayan ve kendisine yazı taslaklarını vererek eserlerinin günümüze taşınmasına ön ayak olan Gustave Thibon, Weil'in ilk basılan eseri La Pesanteur et la Grace'ın önsözünde (Yerçekimi ve Tanrı'nın Lütfu, adıyla Türkçe'ye çevirilmiştir aşağıdaki alıntı da bu Türkçe çeviriden alınmıştır) şunları söylemektedir: "Yarım yüzyıl önce yazılan bu satırlara ne ekleyebilirim? Tin için ışık ve ruh için besin olan Simone Weil'in yapıtının güncelleştirilmeye gereksinimi yoktur, çünkü bu yapıt, bütün zamanların ve bütün yerlerin dışına taşan varlığın doruğundan çıkmaktadır. Platon'un veya Marc-Aurele'in bir düşüncesine, Eschyle'in bir dizesine veya bir Shakespeare kahramanının çığlığına nasıl tarih koyabiliriz? Aynı şey Simone Weil için de söz konusudur. Gerçek ışık sönmüyor ve gerçek kaynakların yenilenmeye gereksinimleri yoktur...." Andre Gide için Weil "Bu yüzyılın en spiritüel yazarı", Camus için "zamanımızın en büyük ruhu", T.S.Eliot için "bir azizin sahip olduğu türden deha sahibi bir kadın" idi. Eleştirmen Leslie Fiedler ise onu "yabancılaşma çağında Aziz olarak yabancı" biri olarak tasvir etmişti. Kitaplarından Yerçekimi ve Tanrı'nın Lütfu adlı eserinden; "Zaman, açıkçası yoktur (sınır olarak şimdinin dışında) ve buna rağmen biz zamana tabiyiz. Bu bizim durumumuzdur. Varolmayan şeye tabiyiz. İster edilgen olarak acı çekilen -fiziksel acı, bekleyiş, pişmanlık, vicdan azabı, korku gibi- zaman olsun, ister çekip çevrilen -düzen, yöntem, zorunluluk gibi- zaman olsun, her iki durumda da tabi olduğumuz şey var değildir. Ama itaatimiz vardır. Biz, gerçekdışı zincirlerle gerçekten bağlanmışız. Gerçekdışı olan zaman, her şeyi ve bizi gerçekdışılıkla örter." "İnsan kendini her zaman bir buyruğa adar. Doğaüstü esin dışta tutarsak, bu buyruğun merkezi, ya kendidir, ya da özel bir varlıktır (bu özel varlık bir soyutlama olabilir). Buyruk bu varlığın içinde taşınır (askerleri için Napolyon, Bilim, Parti, vs.) Perspektifsel buyruk." "Görüşler arasında seçim yapma zorunluluğu yoktur; bunların hepsini kabul etmek ama onları dikey olarak sıralamak ve uygun yerlere yerleştirmek gerekir." "Okumalar. Okuma -belirli bir dikkat niteliği hariç tutulursa- yerçekimine itaat eder. Yerçekimi tarafından telkin edilen görüşler okunur (insanlar ve olaylar üzerine olan yargılarımızda tutkuların ve toplumsal konformizmin büyük payı)" "Olmak ve sahip olmak. -İnsanın varlığı yoktur, yalnızca sahip olduğu vardır. İnsanın varlığı perdenin arkasında, doğaüstünün olduğu taraftadır. Kendisi hakkında bilebileceği şey, yalnızca koşulların ona verdiği şeydir. Ben benim için gizlidir (ve başkası için de); ben Tanrı tarafındadır, Tanrı'dadır, Tanrı'dır. Gururlu olmak, Tanrı olduğunu unutmaktır... Perde, insanın sefaletidir; İsa için bile bir perde vardır. Kitapları La Pesanteur et la Grace (Gravity and Grace) (1947) L'Enracinement (The Need for Roots) (1949) Attente de Dieu (Waiting on God) (1950) Oppression et Liberté (Oppression and Liberty) (1955)

Jean Vigo

Jean Vigo, (26 Nisan 1905 - 5 Ekim 1934) Fransız yönetmen. 1930'ların sinemasının realist dilini geliştirmesine büyük katkısı oldu. 1950'lerin sonu ve 1960'larda Fransız sinemasında gelişen Yeni Dalga hareketine esin verdi.
Yaşamı Jean Vigo, 26 Nisan 1905'te Emily Clero adıyla Katalan asıllı İspanyalı anarşist bir militan olan Eugene Bonaventure de Vigo' nun (takma adıyla Miguel Almereyda) oğlu olarak Paris'te Rue Polonceau 'da dünyaya geldi. Annesi Emily Clero'ydu. Çocukluğu ailesi ile birlikte sürekli yer değiştirerek geçti. Babası 13 Ağustos 1917 gecesi hapishanedeyken öldürülecekti. İddalara göre bundan cezaevi yönetimi sorumluydu. Bu olayın ardından annesi onunla pek fazla ilgilenmedi ve onu yatılı bir okula gönderildi. Bu esnada güvenliği için gerçek adı gizlendiğinden, ismi Jean Sales olarak değiştirilmişti. Vigo, yaşamı boyunca babasının gizemli ölümü ve yalnız başına yatılı okula gönderilmesinin olumsuz etkilerinin üstesinden tam olarak gelemeyecekti. 1922' de yeniden Paris' e döndü ve Chartres yakınlarında bulunan Lycee Marceau' ya devam etti. 1925'te Sorbonne' yazıldı. 1929 yılında evlendiği Elizabeth Lezinska bir sanayicinin kızıydı. Ondan 1931 yılında -daha sonra sinema eleştirmeni olacak olan-Luce Vigo adlı bir kızı oldu. Çocukluğundan beri oldukça sağlıksız olan Jean Vigo, henüz 29 yaşındayken tüberküloza bağlı septisemi nedeniyle Paris'te yaşamını yitirdi Sinema 23 yaşından sonra Jean Vigo' nun sinemaya duyduğu ilgi arttı ve satın aldığı kamerayla tedavi olmak amacıyla gittiği Nice' te, kısa bir belgesel olan ilk filmi À propos de Nice'i (Nice Hakkında) (1930) çekti. İki yıl sonra yüzücü Jean Taris' in yaşamın anlattığı Taris, roi de l'eau filmini yaptı. 1933' te daha sonra başyapıtı sayılacak olan Zéro de conduite' yi çekti. Bu film Vigo'nun kendi yatılı okul yaşamından izler taşıyan ve otoriteyi sert bir şekilde eleştiren, oldukça kişisel ve başarılı bir filmdi. Film, Fransız ruhuna aykırı öğler taşıdığı gerekçesiyle Fransız hükümeti tarafından derhal sansürlendi. Bu durumun getirdiğu umutsuzluğa rağmen 1934 yılında, bir mavnada birlikte yaşamaya çalışan genç bir çiftin öyküsünü romantik ve realist öğelerle harmanlayarak anlattığı filmi L'Atalante' yi çekti. Vigo bu filmin çekimlerinden kısa bir süre sonra, filmin montajını yapamadan yaşamını yitirecekti. Yapımcılar Vigo'nun burjuvaziyi eleştiren ilk filmi À propos de Nice gibi, bu filmin anlatımını da sert bulduklar ve filmi keserek değiştirdiler. Tüm filmlerinin toplamı süresi ancak üç saat tutan Vigo' nun filmleri, günümüzde sinemada şiirsel realizmin en güzel örnekleri arasında gösterilmektedir. Yaşadığı dönemde çok fazla eleştirilen ve sansüre uğrayan Vigo, 1945' ten sonra yeniden keşfedildi. Özellikle de Fransa'da 1950'lerin sonunda başlayan ve 1960'larda etkili olan Fransız Yeni Dalga hareketindeki genç yönetmenlere esin vererek unutulmazlar arasına girdi. Prix Jean Vigo, Fransa' da Jean Vigo adına düzenlenen ve yıllık olarak verilen önemli bir sinema ödülüdür.

Boris Vian

Boris Vian ( d.10 Mart 1920 - ö.23 Haziran 1959) Fransız yazar, müzisyen, şair ve eleştirmen. Vernon Sullivan takma adıyla da yazdı.
Yaşamı 10 Mart 1920’de Paris yakınlarındaki Ville d’Avray’da doğdu. Beş yaşında okuma yazma öğrendi. Hayatı boyunca yaşadığı kalp rahatsızlıkları ilk olarak on iki yaşında başlamıştır. Yine bu yaşlarda tifoya yakalandı. İlk romanında Fransız bürokrasisini eleştirdi. 17 yaşında trompetle tanıştı. Versailles Lisesi'nde felsefe ve matematik dallarında çok başarılıdır. 1940’ta tanıştığı Michélle Leglise ile bir yıl sonra evlendi. 1942 yılında Maden Mühendisliği dalında üniversite diploması aldı; "Office Professionel des Industries et des Commerces du Papier et du Carton" adlı firmada çalışmaya başladı. 1947'de görevine son verilinceye kadar iki kitap yazmış, daha sonra da çevirilerle geçinmiştir. 1946 yılında en tanınmış üç romanını olan Günlerin Köpüğü (L'Ecume des jours), Mezarlarınıza Tüküreceğim (J'irai Cracher sur vos tombes) ve Pekin'de Sonbahar'ı (L'Automne a Pekin) yazdığında, henüz 26 yaşındaydı. Alfred Jarry'nin geliştirdiği patafizik felsefeye bağlı bir tarzda yazdı. Mezarlarınıza Tüküreceğim adlı kitabını "Vernon Sullivan" takma adıyla yazdı. Roman, Afrika kökenli ABD vatandaşı Anderson'ın erkek kardeşinin linç edilerek öldürülmesiyle başlar. Roman kahramanı Anderson, intikamını beyaz kızlara tecavüz ederek alır ve yakalanıp asılır. Kitap yasaklanmadan önce 100.000 adet satmış, Vian ise 100.000 frank para cezasına çarptırılmıştır. Yürek Söken (L'Arrache-coeur) adlı roman en son romanıdır. Bu kitabından sonra Vian müzikle daha çok ilgilenmeye başladı. Kardeşleri Alain Vian ve Léilo Vian ile birlikte Fransız caz topluluğu Claude Abadie'ye girdi. Claude Luter ile birlikte çalıştı. Jazz Hot, Jazz News gibi dergilerde modern cazın Fransa'da kabul görmesi konusunda yazılar yazmıştır. Sadece cazla değil, Bertolt Brecht'in şiirlerinden uyarlamalar ve rock ile de ilgilenmiştir. Evliliği 1952'de sona erdi; 2 yıl sonra İsviçreli dansçı Ursula Kübler'le evlenmiştir. 1954'te Cezayir Savaşı'nı ve bir barışseveri konu edinen Asker Kaçağı (Le déserteur) adlı şarkısı büyük yankı uyandırdı. Binlerce satışa rağmen Fransız vatanseverlerinin öfkesi üzerine şarkı yasaklanmıştır. Tiyatro oyunlarında avangart tarzla absürt tarzı harmandı. Herkes Av (L'équarissage pour tous) olarak bilinen oyununda Normandiya Çıkarması sırasında bir ailenin yaşadığı gülünç evlilik sorunlarını anlatır. İmparatorluk Kuranlar ya da Schmurz (Les Bâtisseurs d'Empire ou le Schmurz) adlı oyununda ise kapitalist bir ailenin, yeni bir apartman dairesine taşınması ve burayı istila etmesi konu edilir. Bu oyun, 1962'de İngiltere'de, 1968'de New York'ta, Vian'ın ölümünden yedi yıl sonra da Fransa'da sahnelenmiştir. Gerçekçiliğe şiddetle karşı çıkan Vian, varoluşçuluğu (egzistanyalizm) benimsedi. Filmlerde küçük rollerde oynayan ve senaryo yazan Vian, 23 Haziran 1959 günü Mezarlarınıza Tüküreceğim adlı romanından uyarlanan filmin galasında, Cinéma Marbeuf’te kalp krizi geçirdi ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Ölümü uzun süredir mağruz kaldığı kalp atışı düzensizliğine bağlanmıştır. Bazı sözleri " Sadece iki şey vardır; güzel kızlarla aşk, her şekilde aşk; bir de New Orleans veya Duke Ellington'ın müziği. Geri kalan her şey gitmeli, çünkü geri kalan her şey çirkindir... " - Boris Vian " Eğer bir kadını elde etmek, bir kadeh cini ya da bir paket Gauloise sigarasını elde etmek kadar kolay olsaydı ve onun, alkol ve sigara gibi, kirli ve mide bulandırıcı bir odaya tıkılmaya zorlanmaksızın açık havada tadına bakma özgürlüğümüz; alkolizm ve nikotin zehirlenmesi çarçabuk ortadan kalkar ya da en azından makul ölçülere inerdi... " - Boris Vian Eserleri Edebiyat Boris Vian Adıyla Günlerin Köpüğü (1946, Roman) Mezarlarınıza Tüküreceğim (1946, Roman) Pekin'de Sonbahar (1946, Roman) Karıncalar (1946,Öykü) Buzlaşmış Ezgiler, Gebermek İstemiyorum (1946, Şiir) Kurt Adam (1946, Öykü) Yürek Söken (1954, Roman) Vernon Sullivan Adıyla Mezarlarınıza Tüküreceğim (1946, Roman) Ölülerin Derisi Hep Birbirine Benzer (1947, Roman) Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek (1947, Roman) Çıtırlar Farkında Değil (1949, Roman) Kırmızı Ot (1950, Roman) Tiyatro

Gustave Courbet

Jean Désiré Gustave Courbet
On dokuzuncu yüzyılda Fransa'yı gerçekçilik akımıyla tanıştırdı. Courbet hayat görüşünü şöyle açıkladı: “Elli yaşındayım ve her zaman özgür yaşamak istedim. Hayatımı özgürlük içinde tamamlamama izin verin. Ölürken hakkımda "Hiç bir okula, kiliseye, enstitüye, akademiye ait değildi. Özgürlük rejimi haricinde hiçbir rejime ait olmadı." denmesine izin verin. Gerçekçilik Courbet, gerçekçilik akımının yaratıcısı ve terimi literatüre kazandıran ressam olarak ün kazandı. Bir sanatçı olarak doğa manzaraları, deniz manzaraları ve mecazi kompozisyonlarla ilgilendi. Ayrıca, sosyal konuları işledi, fakirlerin zorlu çalışma şartlarına dikkat çekti. Eserleri ne romantizm ne de neoklasizm akımının içinde yer aldı. Courbet, gerçekçi bir ressamın görevinin sosyal aykırılıkları ve dengesizlikleri ortadan kaldırarak doğruyu açığa çıkarmak olduğuna inandı. Normandiya. (1872/1875). Washington D.C.: Ulusal Sanat Galerisi. Courbet için gerçekçilik sadece çizgilerde ve biçimde mükemmelliği yakalamak değildi. Ayrıca, doğadaki düzensizlikleri anlatan ressamların kendiliğinden gelişen ve kaba boyamalarını da içeriyordu. Hayatın sertliğini betimledi ve bunu yaparken çağdaş fikirler geliştirdi. Çalışmaları Honoré Daumier ve Jean-François Millet ile birlikte değerlendirildi ve Realizm (Gerçekçilik) olarak isimlendirildi. Kontes Karoly'nin Portresi Ornans'ta dünyaya gelen ressamın ailesi çiftçiydi ve oğullarının hukuk okumasını istiyordu. 1839 yılında Paris'e giden Courbet orada Steuben ve Hesse'nin stüdyosunda çalışmaya başladı. Stüdyodan bir süre sonra ayrılarak İspanyol, Flaman, Fransız ressamları inceleyip, eserlerinin kopyalarını çizerek kendi tarzını oluşturdu. İlk çalışmasında bir Cariye'yi betimledi. Fakat daha sonra gerçek hayatın etkileri üzerinde çalışmaya başladı. 1847 yılında, Hollanda'yı ziyaret etti. Rembrandt, Hals ve diğer Hollandalı ustaların eserlerinden etkilenerek ressamların çevrelerindeki hayatı anlatmaları gerektiğine inandı. Erken dönem çalışmaları arasında, kendi köpeğinin portresi ve Pipolu Adam ilgi çekti. Bu iki eseri de Paris Salonu sergilemeyi reddetti. Fakat, genç eleştirmenler hakkında pek çok yazı yazdılar ve 1849 yılında Courbet bilinen bir ressam haline geldi. Bu dönemde Ornans'taki Akşam Yemeğinden Sonra (Paris Salonu bu resmi ödüllendirdi) ve Loire Vadisi gibi eser üretti. Ornans'ta Defin Gustave Courbet. Ornans'ta Defin. 1849-1850. Yağlıboya. 314 x 663 cm. Musee d'Orsay, Paris. Ressamın en önemli çalışmalarından biri de Ornans'ta Defin'dir. Bu resim, sanatçının Eylül 1848'de şahit olduğu bir olayı anlatır. Büyük amcasının cenazesini betimlediği bu eser gerçekçilik akımının en önemli parçalarından biri kabul edilir. Courbet, cenazeye katılan insanları tabloyu yaparken model olarak kullandı. Daha önceleri, tarihi olayları anlatmak için modeller, aktörler gibi kullanılıyordu. Burada ise Courbet "Cenazeye katılmış olan tüm kasaba halkını çizmeyi" tercih etti. Sonuç, Ornans'ta yaşamın ve yaşayanların gerçekçi bir temsili oldu. Eser hem eleştirmenlerin hem de kamuoyunun ilgisini çekti. 3,1x6,6 metrekarelik dev bir tabloydu. Sanat tarihçisi Sarah Faunce'a "Paris'te Defin kendini tarih resminin büyük geleneklerinin içinde buldu. Tıpkı kirli bir çizmeyle kibar bir partiye gidilmiş gibiydi ve gelenekselciler elbette ki resmi çok rahatsız edici buldular." dedi.Ayrıca, resim o dönem eserlerinden beklenen duygusal anlatımdan uzaktı. Ressamın karakterleri tiyatrosal hiçbir tepki vermemişler aksine yüzlerindeki ifade karikatürizeydi. Eleştirmenler, ressamı çirkinliği övmekle suçladılar. Fakat, romantizmin popülaritesini kaybettiği günlerde halkın bu yeni gerçekçi yaklaşım hoşuna gitti. Courbet, resmin önemini fark edip "Ornans'ta Defin, gerçekte romantizmin defni oldu." dedi. Jo'nun Portresi 1850 Salonu, 'Ornans'ta Defin ile birlikte 1945'de saldırıya uğrayan Taş Kırıcılar ve beş eserini daha sergiye kabul etti. Bu eserleri çoğunlukla yerel hayat ve arkadaşları ile ilgiliydi. Ressam gerçekçilik ile ilgili fikirlerini anarşizm ile birleştirdi ve belirli bir dinleyici kitlesi kazandıktan sonra demokratik ve sosyalist konuşmalar yapmaya başladı. 1850 yılında bir arkadaşına şöyle yazdı: “ ...medenileşen toplumumuzda acımasız bir hayat yaşamam gerekli oldu. Devlete karşı bile özgür olmalıyım. Sempatimi kazanmış insanlara kendimi açık bir şekilde göstermeliyim. ” Ressamın Stüdyosu isimli tablosunu 1855 yılında yaptı. Bu tablo kendi hayatının bir betimlemesiydi. İçlerinde Charles Baudelaire'in de olduğu arkadaş çevresi ile birlikte kendini çizdi. Şöhret Koltuktaki Çıplak Kadın (1862) 1860'ların sonuna döre, Courbet bir grup erotik eser çizdi. Bunların arasında Koltuktaki Çıplak Kadın (Femme nue couchée) da vardı. 1866 yılında çizdiği Dünyanın Kökeni isimli resimde kadın cinsel organını betimledi. Uyku tablosunda ise iki kadını yatakta çizdi. Halka sergilenmesi yasaklanan bu eserler onun ününü daha da arttırdı. 14 Nisan 1870'de Courbet, özgür ve sansürsüz sanat için bir bildiri yayınladı. Bu bildiriye imza atanlar arasında André Gill, Honoré Daumier, Jean-Baptiste Camille Corot, Eugène Pottier, Jules Dalou ve Édouard Manet vardı. III. Napolyon'un vermek istediği şeref nişanını reddetmesi ile rejim karşıtları arasında popüler oldu. 1871 yılındaki devrim sırasında Paris'teki müzelerin korunması görevi ressama verildi ve ressam kalabalığın müzeleri yağmalamasına engel oldu. Resmi emir çıkartılarak Vendôme Column bölgesinin yıkmaya çalışanlara ayak diremesi sonucunda Versailles'da bir mahkeme tarafından altı ay hapis ve 500 frank para cezasına çarptırıldı. 1873'te yeni seçilen başkan Mac-Mahon, Vendôme Column'un bir daha inşa edilmesini istedi ve Courbet masrafları ödemekle cezalandırıldı. Ressam İsviçre'ye sığındı. 4 Mayıs 1877'de tahmini masraf açıklandı: 323.091 frank ve 68 sent. Courbet gelecek 33 sene boyunca her yıl 10.000 fran ödemeye mahkum edildi. Courbet, 58 yaşındayken İsviçre'de La Tour-de-Peilz'de ağır alkol sebebiyle geçirdiği karaciğer rahatsızlığı sonucunda 31 Aralık 1877'de vefat etti. Sergileri 1882 yılında École des Beaux-Arts'ta çalışmalarından oluşan bir sergi açıldı. 2007 ve 2008 yıllarında Grand Palais (Paris), Musée Fabre (Montpellier) ve Metropolitan Museum of Art'ta (New York) önemli sergileri açıldı. Etkileri Courbet tarzı gerçekçilik arkasından gelen pek çok ressamı etkiledi. Bunların arasında Alman ressamlar Wilhelm Leibl, James McNeill Whistler ve Paul Cézanne de yer alır. Ayrıca, Edward Hopper'ın "Paris'teki Köprü" (1906) ve "Şehre Yaklaşırken" (1946) çalışmalarında ressamın "Loue'nun Kaynağı" ve "Dünyanın Kökeni" resimlerine Freudyen bir yankılanma vardır. Hopper'ın 1920 yılında çizdiği "Les Deux Pigeons" isimli çalışması da Courbet ruhunu taşır. Bu eserde aşıklar bir taraçada birbirlerine sarılırken altlarında bir nehir ormana doğru özgürce akmaktadır Öğrencileri Henri Fantin-Latour Hector Hanoteau Olaf Isaachsen
No Pasaran !