BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi
anma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2012 Pazar

METİN GÖKTEPE UNUTMADIK SENİ

Evrensel Gazetesi Muhabiri Metin Göktepe, "Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar" diyerek gittiği haberde, gözaltına alındı ve polislerce dövülerek öldürüldü. Gün 8 Ocak 1996'ydı. Ümraniye Cezaevi'nde öldürülen tutukluların cenazesini izlemek üzere Alibeyköy'e gitmişti. Ancak, "Sarı Basın Kartı" olmadığı gerekçesiyle ilçeye sokulmadı. Haberi izlemekte "ısrarcı" davranınca da, gözaltına alındı ve yüzlerce insanla birlikte Eyüp Kapalı Spor Salonu'na götürüldü. Burada polislerin şiddetli cop darbeleriyle dövülerek öldürüldü.

metin’e metin bir metin..

metin’in kafasında bir darp var

polis karakolundan morga kadar

mosmor

bir darbe var

yüreğimizde beynimizde

soruyor bir işaret fişeği

biz ölerek mi yaşamayı

öğreneceğiz hala..

CAN YÜCEL

23 Aralık 2011 Cuma

23 ARALIK 1930-2011 81 YIL

KUBİLAY OLAYI...
Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayı...
23 Aralık 1930
"Kubilay Olayı", Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarından biridir. Menemen olayının izleri toplumsal bellekten hiç silinmedi. Kubilay "devrim şehidi" olarak simgeleşti.
Adı Mustafa Fehmi Kubilay. Baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep. Giritli bir ailenin çocuğu. 1906 doğumlu. Kubilay bir öğretmen. Cumhuriyet öğretmeni. 1930 yılında İzmir'in Menemen İlçesi'nde askerlik görevini yapıyor. O sırada 24 yaşında.
Bu genç insan, Menemen’de 23 Aralık 1930’da şeriat isteyenler tarafından öldürüldü. Genç Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayı, "Menemen Olayı - Kubilay Olayı" olarak tarihe geçti.
Menemen olayının izleri toplumsal bellekten hiç silinmedi. Kubilay "devrim şehidi" olarak simgeleşti.

13 Aralık 2011 Salı

13 ARALIK 1980 - 2011 ERDAL EREN

Henüz 17 yaşındayken 13 Aralık 1980 tarihinde 12 Eylül Askeri Cuntası tarafından idam edilen genç TDKP’li Erdal Eren'in, ölümünün 31. yıldönümü

15 Ekim 2011 Cumartesi

SACCO & VANZETTİ

Nicola Sacco ( 22 Nisan 1891 – 23 Ağustos 1927) ve Bartolomeo Vanzetti (11 Haziran 1888 – 23 Ağustos 1927) Amerika Massachusetts'e göçen bu iki İtalyan, bir cinayet ve gasp olayı ile ilgili olarak suçlanmış, ve 7 yıllık mahkumiyet günlerinden sonra 23 Ağustos 1927'de idam edilmişlerdir. Ancak suçlulukları konusunda derin şüpheler mevcuttur, ve Amerikan adalet sisteminin ayıbı olarak hatırlanan davalardan biridir Sacco ve Vanzetti davası. Yükselişte olan, İtalyan, göçmen ve anarşistlere olan antipati ve nefret, Sacco ve Vanzetti'nin hayatına mal olmuştur. Sacco ile VanzettiSacco ve Vanzetti, bir ayakkabı fabrikasında muhasebe müdürü olan Frederick Parmenter ve bu fabrikada güvenlik görevlisi olan Alessandro Berardelli'nin, 15 Nisan 1920'de 15.766,51 dolar ile birlikte ödeme yapmak için bankaya doğru yol alırken silahlı saldırı sonucu öldürülmeleri ve soyulmaları olayından sorumlu tutulmuşlardır. Sacco ve Vanzetti'nin idamı burjuva hukukunun ve yargısının sınıf çıkarları doğrultusunda nasıl kullanıldığının tarihi bir örneğidir. İşçi önderleriydiler onlar. ABD'deki komünist avı döneminde bir komplo sonucu tutuklandılar ve burjuva hukukunun komploya uygun olarak verdiği kararla 23 Ağustos 1927'de idam edildiler.

23 Eylül 2011 Cuma

TAYLAN HER ZAMAN BİZİMLESİN

Mustafa Taylan Özgür, (d.1948 - ö. 23 Eylül 1969 , İstanbul )
1968 öğrenci hareketi liderlerinden, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu 'nun kurucularındandır.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

KANDAN KINA YAKILMAZ

I.KANLI SİVAS’TAN
OZANLAR ŞEHRİ’NE
Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da Kanlı yaş akıttım baharda yazda Dedemi astılar KANLI SİVAS’TA Darağacı ağlar Pir Sultan deyü Pir Sultan Abdal’ın tarihsel duruşundan mıdır nedir bilinmez yakın zamana kadar Sivas denilince akla Pir Sultan ve Alevilik gelirdi. Ne var ki Sivas Alevilerin nazarında Pir Sultan’ın asıldığı şehir olarak pek makbul bir sicile sahip değildir. Yine de Aleviler bu olayı bir kan davasına dönüştürmemişler, iktidar mensupları ile Sivaslı sıradan insanı ayırmışlar ve Sivas’a “ozanlar şehri” olarak sahip çıkmışlardır. Hatta yetiştirdiği ozanlar dolayısıyla Sivas’ın ayrıcalıklı, özel bir yeri vardır denilebilir. Nasıl olmasın ki Ağahi, Aşık Veli, Ali İzzet, Aşık Veysel, Kemter ve daha niceleri... Sivas toprağında yetişmemiş miydi? Sivas şehri’nin kara tarihi/talihi cumhuriyetle bir parça dönmüştür. Çünkü Sivas köhne Osmanlı’nın yerine kurulan genç Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı yerlerden biri olmuştur. Bundan dolayıdır ki Sivas Şehri demokrat ilerici kimliğiyle bilinmiş, anılmıştır.
II.PİR SULTAN’IN DİRENCİ
HIZIR PAŞA’NIN İHANETİ

İlimi sorarsan köyümdür Banaz Yakılsın yıkılsın ol KANLI SİVAS Bir ben ölmeyinen cihan yıkılmaz Açılın zındanlar Pir’e gidelim! 12 Eylül sonrasında Sivas’ın toplumsal dokusunda köklü değişiklikler olur. Sivas büyük göç veren şehirlerin başında gelir. Sivas’tan göçenlerin çoğunu ilerici unsurlar, Aleviler oluştur. Onlardan boşalan yerleri ise tam karşıt güçler doldurur. On yıl içinde Sivas’ın yüzü kararır. 1989 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin belediye başkanlığını kazanmasıyla gerici güçler bütünsel olarak Sivas’ta kurumsallaşmaya başlar. Belediye olanakları sınırsız bir biçimde Şeriatçı çevrelerin hizmetine sunulur. Anadolu’nun bu demokrat kimlikli kenti gerici bir dokuya bürünmüştür. 12 Eylülcülerin toplumsal güçleri bastırmak için dinci gericiliği kullanmaları sonuçlarını vermiş, gerici güçler sahiplerinin dahi zor kontrol ettikleri bir noktaya gelmiştir. Tarih boyunca Sivas kentinin şahsında hep iki çizgi varlığını devam ettirir. Pir Sultan Abdal’ın başeğmez direnişçi yolu ile Hızır Paşa’nın hain, ihanetçi çizgisi. Bu iki farklı dünya anlayışı, bu insanlığın hizmetinde olma ile ona ihanet etme çizgisi 2 Temmuz 1993 tarihinde bir kez tarih sahnesinde ortaya çıkacaktır.
III.SİVAS ELLERİNDE SAZIM ÇALINIR

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği geleneksel olarak 1978’den beri düzenlemekte oldukları Banaz Pir Sultan Abdal Şenlikleri daha görkemli, daha kalıcı bir biçimde gerçekleştirmek için 1993 yılında da aylar öncesinden hazırlıklara başlarlar. Tüm demokratik kitle örgütlerine ve Alevi kuruluşlarına çağrı yaparak Banaz şenliklerini paylaşmayı, birlikte yapmayı teklif ederler. Bu etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülür. 1993 şenlikleri için bilinen tanınan yazarları sanatçıları yapılan davete olumlu yanıt verirler. Pir Sultan Abdal Şenlikleri Pir Sultan Abdal’ın toplumsal ve inançsal duruşuna uygun olarak geniş kapsayıcı sosyal bir organizasyon olacaktır. Ankara’dan İstanbul’dan Anadolu’nun dört bir yanından yola çıkan Pir Sultan yolcuları 1 Temmuz 1993 sabahı Sivas’ta buluşurlar. Programa göre iki gün Sivas’ta etkinlikler gerçekleştirilecek ardından ise Banaz’a geçilecektir. Fakat Sivas eski Sivas değildir, daha sabahın ilk saatinde, daha Sivas’a girer girmez farkedilir bu. İnsanı sıkıp boğan, söylenmesi gerekip de söylenmeyen bir söz gibi rahatsız eden bir havası vardır Sivas’ın. Pir Sultan’ın torunları kendi havalarını hakim kılmakta gecikmezler şehre. Şenlik başlar, deyişler, semahlar birbirini izler. Söyleşiler, paneller izleyici ile dolup taşar. Korkulacak bir şey olmadığını düşünür herkes. Kaygıların boşuna olduğunu söylerler birbirine. Sivas da bizim şehrimiz derler. Ne yazık ki bir gün geçmeden bu görüşlerin tam tersini yaşayacaklardır.
IV.PLANLI PROGRAMLI KATLİAM
Sorma be birader mezhebimizi, Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır. Mezhep bilmeyen, insanlık yolu dışında başka yol tanımayan, sevgiyi kendisine din edinmiş insanlar Sivas’ta kendileri için kurulan tuzaklardan habersizdirler. Sivas’ı bilip tanıyanlar şenlikle ilgili olarak kaygılarını dile getirdiklerinde, şenliğin devletle/kültür bakanlığıyla ortak olarak düzenleniyor olması, Sivas valisinin demokrat kimlikli bir kişi olması, iktidar ortaklarından SHP’nin Alevilerin oy verdikleri bir parti olması gerekçe gösterilerek kaygı giderilmeye çalışılmıştır. Tüm bunların birer yanılgı olduğu anlaşılacaktır ama ne pahasına... Şeriatçı karanlık güçler günler öncesinden Sivas’ta Alevilerin, demokratların varlık göstermesini engellemek ve onlara “müslüman mahallesinde salyangoz sattırmamak” için hazırlıklara girişirler. Gazete ilanları vererek, bildiriler hazırlayıp dağıtarak yalan dolana dayalı provakasyon ortamı hazırlarlar. Güya şenlik için Sivas’a gelecek olan Aziz Nesin peygamberin eşine hakaret eden Salman Rüştü’nün kitabını yayınlamıştır. Bu tamamen yalandır, ne bir hakaret ne de bir kitap yayınlama olayı sözkonusu değildir. Ama yalana dayalı tahrik şeriatçılar için yeni bir şey sayılmaz. Daha 1978 yılında, yine Sivas’ta “Aleviler camiyi bombaladı” yalanını uydurup halkı birbirine düşürmeye kalışıkan kendileri değil midir? Maraş katliamı öncesi aynı provakasyonu yapmamış mıdırlar. 2 Temmuz’dan 15 gün önce şeritaçılarca tüm Sivas’a dağıtılan Müslüman Kamuoyuna başlıklı ve altında Müslmanlar imzası olan bildiride halk “cihada” çağrılır:”Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar’la alay edercesine gezebilmektedir Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.” İlk gün şeriatçılar pusuda beklerler. Saldırı için her zaman yaptıkları gibi Cuma gününü ve Cuma namazını beklerler. 2 Temmuz günü Cuma namazından çıkan kalabalıklar katillerin kışkırtmasıyla harekete geçeler. Önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne saldırırlar. Arkasından Sivas katliamının yaşanacağı Madımak Oteli kuşatılır. Tüm dünyanın gözü önünde Sivas katliamı yaşanır. 2 Temmuz Sivas katliamı üzerinden geçen yıllara rağmen Alevilerin nazarında küllenmemekte, tam tersine Sivas yangını Alevilerin kanayan yarası olmaya devam etmektedir. Sivas katliamı Alevilerin yaşadığı diğer bir çok katliamlara benzemekle birlikte ondan bazı çok trajik unsurlarla farlılık göstermektedir. Bu nedenle “Sivas’ın ışığı sönmeyecek”, bu nedenle “Sivas unutulmayacak” sözleri bu katliama karşı her fırsatta dile getirilmektedir. Çünkü 8 saat insanlar Madımak Otelinde kendilerine bir yardım eli uzanmasını beklerler. Cumhurbaşkanı aranır, başbakan aranır, başbakan yardımcısı, bakanlar aranır. Tanıdık bildik etkili yetkili kim varsa bir umut olarak aranır ama güvenlik güçleri de dahil hiçbir güç gelip de şeriatçı güçleri dağıtmaz, Pir Sultan torunlarını kurtarmaz! Bu ne derin acıdır! Bu ne büyük bir trajedidir. Sivas’ta göz göre göre insanlar katledilir. Şeriatçılar bir bayram yerinde buluşmuş gibi Madımak Oteli’ni sarar ve insanlarımızı katlederler. Bu katiller günler öncesinden hazırlık yapmalarına rağmen yakalanmamış, engellenmemiştir. Sivas gibi küçücük bir şehirde kimin ne dolap çevirdiğinin bilinmemesi mümkün müdür? Tersine istihbarat birimleri “olay çıkacağını rapor ettik” demektedirler. Olay çıkmamış, katliam yaşanmıştır. Sivas belediye başkanı katilleri “gazanız mübarek olsun” diye kutlamaya kadar işi vardırmıştır! 8 saat genç kızlarımızın, oğlanlarımızın, şairlerimizin, bağlama ustalarımızın, semahçılarımızın çığlıklarına tüm insanlık kulaklarını tıkamıştır. Başta iktidar sahipleri olmak üzere! 8 saat içinde dünyanın bir başka ucuna müdahale edilebildiği halde, Sivas’a yardım gönderilmemiş, insanların katledilmesine engel olunmamıştır! Sivas nasıl unutulur?
BUNLARI UNUTMA!
Bazı anlarda bazı sözler söylenir, bazen bu sözlerin ve bu sözleri söyleyenlerin asla unutulmaması gerekir. Bu sözler ve onları söyleyenler yeni acılar yaşanmaması için, yeni katliamlar olmaması için, dostu düşmanı tanımak ve aklımızdan çıkarmamak için kesinlikle unutulmamalıdır. Taşlara, demirlere bu sözler kazınmalı ve bir kenara konulmalıdır. Sivas katliamı yaşanırken de unutulmaması gerekin sözler söylenmiştir. Hem de bu sözleri dönemin Cumhurbaşkanı, dönemin başbakanı söylemişlerdir. Bu sözler bize katliamın arkasındaki gizi ifade etmektedir.
UNUTULMAYACAK SÖZLER BİR

“GÜVENLİK GÜÇLERİ İLE HALKI KARŞI KARŞIYA GETİRMEYİN!”
Sözün sahibi Cumhurbaşkanı’dır. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel. Katiller Madımak Otelini kuşatmış, insanlar içeride çığlıklarla yardım beklerken bu sözü defalarca Sivas valisine ve emniyet müdürüne söylemiştir. Demirel’in vatandaş dediği şeriatçı katillerdir. Ve güvenlik güçlerinin onlara müdahale etmesine engel olmakta, katillerin işlerini rahatça yapmalarını istemektedir adeta. Katillere karşı gelmeyin, bu sözün anlamı bundan başka nedir? Bu söz nasıl unutulur?
UNUTULMAYACAK SÖZLER İKİ
“OTELİ SARAN VATANDAŞLARIMIZA BİR ŞEY OLMAMIŞTIR!”
Sözün sahibi Başbakan’dır. Başbakan Tansu Çiller. Çiller Madımak Otelini saran ve insanlarımızı katleden şeriatçı katillere bir şey olmadığını, katillerin burunlarının kanamadığını müjdelemektedir. Başbakan’ın vatandaş dediği de şeriatçı katillerdir. Ya içeride çığlıklarla yardım bekleyenler? Onların vatandaşlık hakları? Onların yaşama hakları? Çillerin umrunda olan, Çillerin bu sözleri ile gözetip kayırdığı katillerdir mağdurlar değil. Bu sözler nasıl unutulur? Ya bu sözleri söyleyenlerin partisine oy veren, oy vermeye çağıran Aleviler, sözde Alevi önderleri onlar nasıl unutulur?
V.ATEŞTE SEMAHA DURANLAR

ŞİVAS ŞEHİTLERİMİZ
Nesimi Çimen:Üç telli curanın üstadı. Sarız 1926 Asım Bezirci:Sosyalizm ve Edebiyat. Erzincan 1927 Metin Altıok:Kara kutu, şiir, felsefe. Bergama,1941 Muhlis Akarsu:Kula kulluk yakışır mı? Kangal 1948 Behçet Aysan:Sefa’sını ölümüle öğreten şair. Ankara 1949 Muhibe Akarsu:Akarsuyum böyle miydi ahdımız? Kangal 1958 Edibe Sulari: Davut Sulari’nin yadigarı. Erzincan 1953 Uğur Kaynar:Militan, şair, elyazarı. Zara 1956 Asaf Koçak:Yok devenin kuşu, bir sır “Cop Cumhuriyeti”nin çizeri, Yerköy 1957 Erdal Ayrancı:Hep barikatın başında. Niğde 1958 Sehergül Ateş:Biz onunla baba kız değildik. O hem sırdaşım, hem yoldaşım, hem dayanağım ve gücümdü; babasının sözleri. Ankara 1953 Hasret Gültekin:Koçgiri’den, Han Köyü’nden. 1965 Muammer Çiçek:Bir oyun yazdı “İnadına Yaşamak”. Muammer Çiçek:Bir oyun yazdı “İnadına Yaşamak”.Yalınyazı Köyü, Zile 1967 Gülender Akça:Abidin ve Sultan’ın gözbebekleri. Divriğinin Şahin Köyü’nden, 1968 Mehmet Atay:Şahanım, şahdamarım, yangın yüreklim. Divriği 1968 Sait Metin:Uzundu, usuldu dedemin boyu. Divriği 1970 Carina Johanna:Alevilik araştırmacısı, “yabancı değil”. Hollanda 1970 Gülsün Karababa:Babası”Kızım benden daha iyi saz çalacak” derdi. Divriği 1971 İnci Türk:Çiçek açar domur domur dal verir. Balıkesir 1971 Huriye Özkan:Havanın yüzünde semah dönerken. Ankara 1971 Murat Gündüz:Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, en sevdiği dize.Ankara 1971 Ahmet Özyurt:Çok seviyorum düşüncelere dalmayı. Enstein gibi düşünerek kendimden geçmeyi. Kendi dizeleri. Ankara 1972 Handan Metin:Tüm güzellikleri toplayıp uzun bir yola çıktın. Ankara 1973 Yeşim Özkan:Ballıhan, erenlerin bal çiçeği. Ankara 1973 Yasemin Sivri:Kamber’in profesörü, kitap kurdu. Ankara 1974 Serpil Canik:Kuş olup güvercin donunu giyen, Uyan dağlar uyan Serpil geliyor. Ankara 1974 Serkan Doğan:Başıma kızıl bağla, arkamdan ağıt yakma anam, Ankara 1974 Belkıs Çakır:Güne Umut’tan. Ceylanlara karışıp semaha duran. Ankara 1975 Nurcan Şahin:Kim yakıştırabilir sana ölümü? Ankara 1975 Özlem Şahin:Okur, meraklı, yerinde duramaz, yaşam delisi. Ankara 1976 Asuman Sivri:Semah, semah tutkunu, abisinin delisi. Ankara 1977 Menekşe kaya:Sazı elinde İsmail’in.Ötme bülbül ötme gönlüm şen değil. Ankara 1977 Koray Kaya:Pir Sultan’ın genç şehidi. Ve hep öyle kalacak. Ankara 1981 Yanyana öldüler. Ve yanyana gömüldüler Karşıyaka’da. Karşıyaka’nın onur gülleri, direnç gülleri, Pir Sultan Şehitleri...

VI.SİVAS DAVASI
“İnsanlık tarihinde din adına işlenen böyle bir vahşet görülmemiştir.” Sivas katliamının bulunabilen, ele geçirilebilen sanıkları çeşitli mahkemelerde yargılandılar. Sivas davası hala sürmektedir!
Dava süreci nasıl gelişti?
Katliam davası güvenlik gerekçesiyle Sivas’tan Ankara’ya nakledildi. Yargılamaya adiyen adam öldürme eylemi davası olarak başlanılmıştı. Mahkeme davayı planlı programlı, örgütlü bir katliam olduğu gerekçesiyle Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdi. Ankara DGM 1994 yılında verdiği ilk kararında olayı basit bir “yangın çıkararak adam öldürme” olarak değerlendirdi. Hatta işi daha da azıtarak Aziz Nesin’in katilleri tahrik ettiğini dahi ileri sürdü ve buna dayanarak katillerin cezalarında indirim yaptı. DGM’nin bu hukuka ve maddi gerçekliğe aykırı kararını inceleyen Yargıtay DGM kararının tümüyle hukuka aykırı olduğunu saptadı. Yargıtay DGM’nin olayı basite aldığını, yanlış değerlendirdiğini vurgulayarak olayda şeriatçılar tarafından laik düzene yönelik bir kalkışma olduğunun belirlenmesi gereğine işaret etti. 28 Şubat sürecine denk gelen günlerde Ankara DGM’de yargılama yeniden başladı. Bu kez sanıklar hakkında “anayasal düzeni bozarak şeriat devleti kurmaya kalkışmak” eyleminden ceza verilmesi yoluna gidildi. Mahkeme 33 sanığı idam cezasına çarptırdı.(1997) Bu karar Yargıtay’ca yeniden incelendi ve bazı usul hatalarından dolayı bozularak eksikliklerin giderilmesi için yeniden Ankara DGM’ye gönderildi. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 33 sanık DGM’ce yeniden idam cezasına çarptırıldı. Sanıklar bu kararı temyiz ettiler. Dava dosyası şu an Yargıtay’da incelenmekte. Ankara DGM’sinin sanıklar hakkında idam kararı verirken dayandıkları gerekçe tüyler ürperticidir: “İnsanlık tarihinde din adına işlenen böyle bir vahşet görülmemiştir.”
VII.SİVAS DERSLERİ
Sivas katliamı gerek Alevi örgütlenmesinde gerekse Alevilerin bilincinde bir dönüm noktası olmuştur. Sivas katliamından çıkan birinci ve temel ders, yalnızca ve yalnızca kendi gücüne ve örgütlülüğüne güvenmenin zorunluluğudur. Aleviliği yönelik ağır bir kuşatmanın yaşandığı ve saldırıların gündeme geldiği şu günlerde Alevilerin kimlik mücadeleleri için güçlü örgütlülükler yaratması zorunluluğu görevi her zamankinden daha yakıcıdır.

1 Mayıs 2011 Pazar

1 MAYIS

1 Mayıs İşçi Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü. Dünya üzerindeki pek çok ülkede, resmî tatil olarak kabul edilmektedir. Türkiye'de ilk kez 1923'te resmî olarak kutlanmıştır. 2008 Nisan'ında, "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.
Günlerin bugün getirdiği, baskı zulüm ve kandır.
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez,
Yepyeni bir hayat gelir, bizde ve her yerde.
1 mayıs, 1 mayıs işçinin, emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda,ilerleyen halkların bayramı.
Yepyeni bir güneş doğar, dağların doruklarından,
Mutlu bir hayat filizlenir, kavganın ufuklarından.
Yurdumun mutlu günleri, mutlak gelen gündedir.
1 mayıs, 1 mayıs işçinin,emekçinin bayramı,
Devrimin şanlı yolunda,ilerleyen halkların bayramı.
Ulusların gürleyen sesi, yeri göğü sarsıyor,
Halkların nasırlı yumruğu, balyoz gibi patlıyor.
Devrimin şanlı dalgası, dünyamızı kaplıyor.
Gün gelir, gün gelir zorbalar kalmaz gider,
Devrimin şanlı yolunda,kül gibi savrulur gider.

23 Aralık 2010 Perşembe

KUBİLAY

"Büyük ordunun kahraman genç zabiti, Cumhuriyetin kıymetli muallimi Kubilay Bey temiz kanı ile cumhuriyetin hayatiyetini kuvvetlendimiş ve güçlendirmiş olacaktır"

Mustafa Kemal ATATÜRK
Menemen Olayı ya da Kubilay Olayı, 23 Aralık 1930 günü gerçekleşen, Cumhuriyet tarihinin ikinci önemli irtica hadisesi.İzmir'in Menemen ilçesinde, askerliğini yedek subay olarak yapmakta olan öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay'ın ve yardımına koşan bekçiler Hasan ve Şevki'nin şeriat isteyen bir grup tarafından öldürülmesiyle başlayan olaylar zinciri. Olayların ardından bölgede sıkıyönetim ilan edilmiş, kurulan Divanı Harp'te failler idam dahil çeşitli cezalarla cezalandırılmışlardır

1 Temmuz 2010 Perşembe

Madımak'ın ateşi sönmedi

Madımak'ın ateşi sönmedi
Sivas'ta 35 kişinin şeriatçılar tarafından yakıldığı katliamın üzerinden 17 yıl geçmesine karşın Madımak'ın ateşi hâlâ sönmedi. Olaylar sırasında Aziz Nesin ile aynı odayı paylaşan ve son anda kurtulan yazar Lütfi Kaleli, katillerin korunduğunu ve hâlâ Avrupa'da Milli Görüş teşkilatının konuğu olarak yaşadıklarını söyledi.
Sivas’ta Pir Sultan Abdal’ı anma etkinliklerinde Madımak Oteli’nde 33 sanatçı ve iki de otel görevlisi olmak üzere 35 kişinin şeriatçılar tarafından yakılarak öldürüldüğü katliamın üzerinden 17 yıl geçmesine karşın Madımak’ın ateşi halen sönmedi.2 Temmuz 1993 günü Madımak katliamına tanık olanlar ile olaylarda yaşamını yitirenlerin yakınları, o gün yaşadıklarını Cumhuriyet’e anlattı. Olaylar sırasında yazar Aziz Nesin ile aynı odayı paylaşan ve son anda kurtulan yazar Lütfi Kaleli, Sivas katliamının elebaşlarının kullanıldığını belirterek “Katiller korundular, şu anda da Avrupa’da Milli Görüş teşkilatının konukları olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bugünkü siyasi iktidar 7 yılı aşkın süredir iktidarda. Her yıl birçok şey söylenmesine karşın atılabilmiş tek somut adım Madımak’ın kamulaştırılması. Yapılması gereken ise Madımak’ı en kısa sürede utanç müzesine çevirmek için adım atılmasıdır” dedi.Sivas’ta yaşanan olayların Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimini değiştirmeye yönelik olduğunu vurgulayan Kaleli, o gün yaşananları “Atılan sloganlar bunu gösteriyordu ancak devlet yetkilileri bununla ilgili en ufak bir şey yapmadı. Olayların çıkmasının ardından Aziz Nesin ile odaya uzatılan itfaiye merdiveninden çıkmaya çalıştık. O dönem Refah Partisi Belediye Meclis Üyesi Cafer Erçakmak bizi ölüme götürmeye çalıştı. Benim imdat çığlıklarımla sivil bir polisin onu engellemesiyle aşağı indik. Birkaç dakika daha odada kalsaydık dumandan zehirlenecektik” sözleriyle anlattı. Kaleli, şöyle devam etti:“Günümüzdeki iktidarının da niyetleri belli. Açık bir biçimde Cumhuriyetin, laik, demokratik yapısını bozmak, yargıyı etkisiz hale getirmek, kendi iktidarlarında şeriat devletine doğru götürüyor, Fethullah Gülenci bir yapılaşma var. Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı yapmış Şeyh Sait anılıyor. Bunlara karşı olmak için bir olmalıyız ve iktidara gelmeliyiz. Çocuklarımıza aydınlık gelecek bırakmalıyız.”
1 Temmuz 2010

6 Mayıs 2010 Perşembe

6 MAYIS

sizin ölmenizi emredenler

sanmasınlar ki;

sonsuza değin yaşayacaklar

26 Nisan 2010 Pazartesi

Çernobil Faciası - 26 Nisan1986

Çernobil Faciası - 26 Nisan1986
Kazanın Sebebi
1972’de Ukrayna’daki (O dönem SSCB’nin bir parçasıydı) Kiev’in 140 km kuzeyinde kurulan Çernobil Nükleer Santralı’nda ortaya çıkan kazaya, her biri 1.000 Megawatt (MW) gücünde dört reaktördeki tasarım hataları ile reaktörlerden birinde deney yapmak için güvenlik sisteminin devre dışı bırakılması sonucu oluşan bazı hatalar dizisi sonucunda meydana geldi.Deneyin yapılacağı 25 Nisan 1986’da önce reaktörün gücü yarıya düşürüldü, ardından da acil soğutma sistemi ile deney sırasında reaktörün kapanmasını önlemek için tehlike anında çalışmaya başlayan güvenlik sistemi devre dışı bırakıldı. 26 Nisan günü saat 01:00’i biraz geçe teknisyenler deneyin son hazırlıklarını tamamlamak üzere ek su pompalarını çalıştırdılar. Bunun sonucunda gücünün yüzde 7’siyle çalışmakta olan reaktörde buhar basıcı düştü ve buhar ayırma tamburlarındaki su düzeyi güvenlik sınırının altına indi. Normal olarak bu durumda reaktörün güvenlik sistemine ulaşması gereken sinyaller de teknisyenler tarafından engellendi. Su düzeyini yükseltmek için buhar sistemine daha fazla su aktarıldı ve saat 01:23’de deneyin fiilen başlatılması için koşulların oluştuğuna karar verildi. Deneyin amacı, reaktörün çalışması ansızın durdurulduğunda, buhar tirbünlerinin daha ne kadar süre çalışmayı sürdüreceklerini ve böylece ne kadar süre acil güvenlik sistemine güç sağlayabileceklerini öğrenmekti. Geri kalan öteki acil güvenlik sinyali bağlantılarını da kestikten sonra türbinlere giden buhar akışı durduruldu. Bunun sonucunda dolaşım pompaları ve reaktörün soğutma sistemi yavaşladı. Yakıt kanallarında ani bir ısı yükselmesi görüldü ve yapım özellikleri nedeniyle reaktör tümüyle denetimden çıkmış oldu. Tehlikeyi farkeden teknisyenler reaktörün durdurulmasını sağlamak amacıyla bütün denetim çubuklarını derhal sisteme sokmaya karar verdiler. Ama aşırı derecede ısınmış bulunan reaktörlerde saat 01:24’te yani deneye başlanmasından bir dakika sonra iki patlama oldu. Bu patlamanın ayrıntıları tam olarak bilinememekle birlikte, denetim dışı bir çekirdek tepkimesinin gerçekleşmiş olduğu anlaşılmaktadır.Üç saniye içinde reaktörün gücü %7’den %50’ye fırladı. Yakıt parçacıklarının soğutma suyuyla karşılaşması, suyun bir anda buhara dönüşmesine yol açtı. Oluşan aşırı buhar basıncı reaktörün ve santral binasının tepesini uçurdu. Reaktördeki zirkonyum ve grafitin yüksek sıcaklıktaki buharla karşılaşması sonucu oluşan hidrojen yanarak bütün santralı ateşler içinde bıraktı.
Kazanın Etkileri
Nükleer kalıntıların ürettiği radyoaktif bulut patlamadan sonra tüm Avrupa üzerine yayılmış ve Çernobil'den yaklaşık 1100 km uzaklıktaki İsveç Formsmark Nükleer Reaktöründe çalışan 27 kişinin elbiselerinde radyoaktif parçacıklara rastlanmış ve yapılan araştırmada İsveç'teki reaktörün değil Çernobil'den gelen parçacıklar olduğu tespit edilmiştir.Aynı şekilde İngiltere'nin Galler bölgesinde kazadan iki hafta sonra saptanan yüksek radyoaktif nedeniyle yeşil alanlara koyun ve sığırların girişi engellenmiştir.Araştırmalarda ilk yıl doz açısından en fazla Avrupa ülkesi Bulgaristan olarak belirlenmiş. Sıralama açısından ise şemada yer alan ülkeler doz sırasına göre şu şekilde sıralanmıştır:

7 Nisan 2010 Çarşamba

BURSA NUTKU

Bursa Nutku
Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Bu konuşmayla ilgili olarak Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, "Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi" adlı kitabında şu yorumu yorumu yapar: "Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile 'zaaf' içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlarından kuşkulanabilen, ama gençliğe böylesine 'sınırsız' bir güven besleyen, böylesine 'çek' veren, gençliği böylesine 'son çare' olarak gören bir devrimci yoktur! Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar hem de gençlik konusunda yanılmamıştır."

1 Nisan 2010 Perşembe

Geleneksel mimarinin şairi Çakırhan 100 yaşında

Geleneksel mimarinin şairi Çakırhan 100 yaşında
Uluslararası Ağa Han Mimarlık Ödülü sahibi, gazeteci, şair Nail V. Çakırhan doğumunun 100. yılında küratörlüğünü Y. Mimar M. Melih Güneş'in yapmış olduğu Karaköy İstanbul Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi'nde açılacak sergi ve söyleşi ile 2 Nisan Cuma günü saat 19.00'da anılacak.
Türkiye’nin ilk başarılı çıplak beton uygulamasını Karatepe Açık Hava Müzesi projesinde başarıyla gerçekleştiren, geleneği yadsımadan da kültürel bir duyarlılığın yerleşip gelişebileceğini, tasarımını ve uygulamasını yaptığı yapılarla Akyaka’da kanıtlayan, 11 Ekim 2008’de 98 yaşında yitirdiğimiz şair, edebiyatçı, yapıcı, Uluslararası Ağa Han Mimarlık Ödülü sahibi, ömrünün daha önceki yıllarında gazetecilik yapmış, yayımlanmış şiir kitapları da bulunan Nail V. Çakırhan doğumunun 100. yılında küratörlüğünü Y. Mimar M. Melih Güneş’in yapmış olduğu Karaköy İstanbul Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi'nde açılacak sergi ve söyleşi ile 2 Nisan Cuma günü saat 19.00’da anılacak.
Sergide, Çakırhan’ın özel eşyalarından, mektuplarından, yapılarının eskizleri ve Reha Günay’ın çektiği fotoğraflar, Nâzım Hikmet, Attila İlhan, Can Yücel, İlhan Selçuk gibi yakınlarının kendisi için yazdığı şiirler, notlar eşlik edecek. Açılışı öncesi yapılacak toplantı Enis Rıza'nın Nail V. Çakırhan'la Akya
ka'da 1997 yılında yapmış olduğu sözlü tarih söyleşisinden VTR Araştırma Yapım Yönetim'in hazırladığı kısa bir video sunumu ile başlayacak. Zeliha Berksoy’un Nail V. Çakırhan’ın şiir ve yazılarından derlenen bir seçmeyi okumasının ardından yöneticiliğini M. Melih Güneş yapacağı söyleşiye TMMOB Mimarlar Odası önceki başkanlarından Oktay Ekinci, yazar Nursel Duruel, Nail Çakırhan’ın Akyakalı yakın dostu, Çakırhan büstünün bulunduğu Yücelen Oteli’nin sahibi Hamdi Yücel Gürsoy ve Çakırhan’ın şairliği ve Türkiye’deki sol siyaset içindeki yerini ve önemini aktaracak olan Rasih Nuri İleri katılacak.
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından alternatif forum İstanbul Kültür Forumu(İKF) işbirliğiyle İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti programı kapsamında düzenlenen sergi, 02 Nisan-01Mayıs 2010 günleri arasında Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin Kemankeş Cad.No: 31 Karaköy’deki yeni binasında izlenebilecek.
Nail V. Çakırhan kimdir?
Nail Çakırhan 1910 yılında bugünkü Gökova, Gökabad’da (Ula bucağı, Muğla İli) doğdu. İlkokulu Ula’da, ortaokulu Muğla’da, liseyi Konya’da okudu. 12 yaşında şiir yazmağa başladı. 13 yaşında ilk el yazması gazetesini, 18’inde Konya’da ilk basılı mecmuayı çıkardı. 19’unda İstanbul’da Tıp Fakültesi’ne yazıldı; fakat fakülteyi bıraktı gazeteciliğe atıldı. Arkadaşı Nâzım Hikmet’le birlikte “1+1=Bir” adlı şiir kitabını çıkardı. 24’ünde Sovyetler Birliği’ne gitti, ekonomi politik okudu. 1937’de Türkiye’ye döndükten sonra, gazetecilik, kitapçılık, muhasebe gibi türlü işlerle uğraştı. 1940’da arkeolog Halet Çambel’le evlendi.1951’de Karatepe-Aslantaş’ta kazı yapan ve restorasyonla görevlendirilen eşine yardım etmek için Karatepe-Aslantaş’a gitti. Burada projesini mimar Turgut Cansever’in yaptığı, mütehhatin yüzüstü bıraktığı yapı işlerini üstlendi, kazı yerindeki koruyucu saçakları, kazı evi, orman binaları, ilkokul, lojman ve atölye inşaatlarını yönetti. Türkiye’deki ilk başarılı çıplak beton uygulamasını (üstelik çok zor koşullarda) gerçekleştirmesi, çeşitli tuğla binalar yapmasının kazandırdığı pratik ona sonradan yapacağı tasarım ve uygulamalarda kolaylık sağlamış olmalıdır. Kendisi için 1970 yılında tasarlayıp yaptığı evle 1983 yılında Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü aldığı Büyük Jüri Kararı’nda şöyle yazılıdır:
“Tasarım ve bezemede geleneksel yaşam biçiminin yansıtılması ve sürdürülmesinden kaynaklanan yalınlık ve inceliğe. Evin tasarımı geçmiş örneklerin basit bir yinelemesinin ötesindedir; bezemeleri ağırbaşlı, eskiye benzer yeterli orandadır. Doğayla olağanüstü uyumu ve çok amaçlı kullanımın üstün niteliği ve iç mekânının etkisi yapıya büyük üstünlük kazandırıyor. Bu havadar ve çekici ev, el sanatlarını canlandırması ve kültürel duyarlığı için özellikle dikkate değerdir.”
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi 1992 yılında verdiği “Mimarlığa Katkı Ödülü” ile yüzü aşkın yapı tasarlayıp uygulamasında bizzat bulunmuş “alaylı” meslektaşlarını “anlamsal” olarak Türkiye mimarlarının onur üyeliğine getirdi.
Nail V. Çakırhan’ın 1942 yılındaki “Tan Gazetesi Yazıları”, eşine yazdığı mektuplardan oluşan “Canım Halet’çiğim” ve “Daha Çok Onlar Yaşamalıydı” başlıklı şiir kitaplarının dışında mimarî çalışmalarını içeren “Yapı Sanatında Yarım Yüz Yıl/Geleneksel Mimarinin Şiiri Nail Çakırhan” başlıklı bir kitap da yayınlanmıştır. Projelerin uygulama sırasındaki sorunlar birlikte çalıştığı mimarlarla “kafabirliğiyle” çözülür. Çalışma sürecinde Çakırhan’ın yaşama biçimine de yansıyan ideoloji ve felsefesi hep hissedilir. “Emek” ve “hak” kavramlarının pratiği de yapılır yapılar yükselirken... Nail V.Çakırhan, neredeyse bir asır yaşadığı çağının ve kuşağının onurlu dimdik çınarıdır.
No Pasaran !