BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi

10 Ekim 2009 Cumartesi

Hıfzı Topuz Nâzım'ı anlatıyor

Hıfzı Topuz Nâzım'ı anlatıyor

Yaşamını sürgünler, cezaevleri, yasaklar, sansürlerle geçirip çok sevdiği Anadolu'ya Rusya'da veda eden büyük ustayı, ölümünün 46. yılında gazeteci yazar Hıfzı Topuz'un tanıklığıyla anıyoruz. Çocukluğunda gıyaben tanıyarak hayran olduğu Nâzım Hikmet ile tanışarak yaşamının bir bölümüne tanıklık eden Topuz, bugüne değin gün yüzüne çıkmayan anılar ve ayrıntıları aktardı. Topuz, Paris'te tanıştığı Nâzım Hikmet'in dünyanın bir çok ülkesinde nasıl hayranları bulunduğuna da tanıklık ediyor. Topuz, Fidel Castro'dan, Orhan Kemal'e uzanan ilişkileri anlattı.
Ölümünden 46 yıl sonra, gazeteci yazar Hıfzı Topuz, usta şair Nâzım Hikmet’e ilişkin anılarını anlattı. Nâzım Hikmet’i kendisini bildi bileli tanıdığını kaydeden Hıfzı Topuz, “Nâzım’ın şiirlerini evde abim Muzaffer Topuz okurdu. Ben Galatasaray ilkokuluna gittiğim zaman okulun kütüphanesinde onun şiirlerini bulmuştum; o zaman ilkokul kütüphanelerinde bile vardı Nâzım. Onları okudum. Sonra piyesleri oynuyordu, ‘Unutulan Adam’ı seyrediyordu kardeşlerim, gelip anlatıyorlardı. Böyle bir hayranlığım vardı Nâzım’a” diyor. Nâzım’ın kendisi için bir idol olduğunu söyleyen Topuz, “Ben kendimi bildim bileli Nâzım’a büyük bir hayranlığım vardı. Tanıdıktan sonra da o hayranlığım büsbütün arttı” diye konuştu. Şairin mezar yeri tartışmalarına ilişkin Topuz, “Mezarı getirtilsin mi, diye sorarsanız vallahi ben getirtilmesinden yana değilim. Korkuyorum burada yobazlar, şeriatçılar, gericiler taşlarlar diye. Yazık olur; orada rahat rahat anıt gibi duruyor. Burada o anıtı muhafaza edemeyeceğimizi düşünüyorum. Onun için orada yatsın daha iyi. Orada bir anıt o, burada o anıt yıkılır. Bir çınar ağacının altında mezarı olsun istemem yani bir anıt olsun. Nerede olursa olsun bir anıt olsun. Yani burada o anıt kalmaz. Onun için orada anıt olarak kalması daha iyi. Ben onun kemiklerinin nerede olacağına o kadar bağlı değilim. Onun yarattığı bir imaj var Nâzım’ın bir adı var, düşünceleri var, onlar yıkılmaz. Nâzım’ın yarattığı şey kemikleri değil eserleridir’’ dedi. Hıfzı Topuz, Nâzım’ın Türk vatandaşlığına alınmasının iyi bir şey olduğunu kaydederek ‘‘Ama bu vatandaşlığa alınması, rejimin Nâzım’a sıcak bakmasından mı geliyor, yoksa politik endişelerden mi, Nâzım’ı seven insanları kazanma endişesinden mi geliyor, o açıdan düşünmek lazım. Yani Nâzım’ın düşüncelerine yöneticiler inandıkları için mi; yoksa daha liberal bir anlayışta olduklarını göstermek için mi böyle davranıyorlar? Bence ikinci olasılık daha kuvvetli’’ şeklinde konuştu. Nâzım konuşulurduSonra Nâzım’ın hapse girdiğini ve ondan haber alamadıklarını söyleyen Topuz, o günleri şöyle anlatıyor: ‘‘Sonra ben gazeteciliğe başladığım zaman Akşam’da Vâlâ Nurettin ile beraber çalıştık. Vâlâ Nurettin, Nâzım’ın çok yakın arkadaşıydı. Beraber Moskova’ya gitmişlerdi ve orada üniversiteyi beraber okumuşlardı. Moskova’dan döndükten sonra da dostlukları devam etmişti, yakın arkadaş olduklarını biliyordum. Biz o zaman ilerici olan gençler, muhabirler Vâlâ’nın evinde bazı akşamlar toplanırdık. Vâlâ bizi yemeğe çağırırdı. Vâlâ’nın karısı Müzeyyen Hanım da Nâzım hayranıydı. Toplandığımızda Nâzım konuşulurdu. Ve zaman zaman Bursa Cezaevi’ne Nâzım’ı görmeye giden Vâlâ ile Müzeyyen, evlerinde hapishane ziyaretlerinden sonra bize Nâzım’ın yeni şiirlerini okurlardı. ‘Aman’ derdi Vâlâ ‘Sakın bunları kimseye göstermeyin’, ‘Ya ben not edeyim bunları’ derdim. Vâlâ ‘Aman ne olur Hıfzı, başımıza bir iş gelir. Hapishaneden yine propaganda yapıyorlar falan derler’ diye karşı çıkardı. Toplantılar böyle gayet şenlikli geçerdi. Kimler olurdu toplantılarda? Ben Vâlâ’nın evinde kimleri görürdüm? Ruhi Su gelirdi, bazen Mehmet Ali Aybar gelirdi, bazen Şevket Süreyya, o takımın ahbapları gelirdi. Derken Nâzım hapishaneden kurtulmak için açlık grevine girdi. O zaman da Vâlâ’lar müthiş telaştaydılar, bu çocuk ölecek diye. O heyecanı yaşadım her zaman, imzalar toplandı falan. Sonra Nâzım hapishaneden çıktı, Vâlâ’ların evinde kaldı. O zaman Vâlâ’yı göremedim; Vâlâ’nın ödü patlardı. Eve kimse gelmesin, ev basılır ve olay çıkar, evinde toplantı yapıyor derler diye ödü patlardı. Sonra Nâzım bir eve taşındı. Eve taşındığı zaman yine ben Nâzım’ı hiç görmedim. Vâlâ’dan haberlerini alırdım. ‘Vatan haini kaçtı dediler’Bir sabah gazeteye geldim, Cumhuriyet’te ufak bir haber vardı. ‘Nâzım kaçtı’ diye. Bükreş radyosu bildirmiş galiba Nâzım’ın kaçtığını; onun üzerine hemen Vâlâ’ya telefon ettim ‘haberin var mı’ dedim. ‘Hayır bilmiyorum, ben de gazetede gördüm’ dedi. Hakikaten haberi yoktu, Nâzım kaçacağını Vâlâ’ya anlatmış olamazdı. Ben Münevver’i merak ediyordum, bana telefon numarasını verdi. Telefonla aradım Münevver’i, cevap vermedi. Ben hemen sabah çıktım gazeteden Münevver’in Kadıköy’deki evine gittim. Kapıyı Münevver açtı, sanırım evde başka kimse yoktu. Gözleri kan çanağına dönmüş bir kadın ‘Benim de hiç haberim yoktu, Ankara’ya gitti zannediyordum. Ben de yeni öğrendim’ dedi. Zaten Münevver konuşacak halde de değildi. Olayı telefonla gazeteye bildirdim. O gün gazeteye haber yetişti. O zaman basının durumu belli, hepsi haberi ‘Vatan haini Nâzım kaçtı’ diye verdiler. Yani bütün gazeteler Nâzım’ı vatan haini olarak gösteriyordu. Zaten ilerici gazete de yoktu o yıllarda. Daha evvelden de Tan gazetesi yıkılmıştı. O yıllardı.. Ondan sonra Nâzım’ın Moskova’ya gittiğini öğrendik. Aşağı yukarı bütün gazetelerde sürekli hakaret dolu yazılar çıktı. Sonra ben 1952’de Paris’e gittim ve orada 1 sene kaldım. Nâzım o yıllarda Moskova’daydı, onunla hiç temasım olmadı. 1959’da UNESCO’ya girdim ve Paris’te göreve başladım.‘O bir efsane.. bilmeyen yok’Topuz’un Paris yılları ve Nâzım ile ilk tanışmasının hikâyesi ise şöyle: “Paris’te çalışmaya dediğim gibi 1959’da başladım. Nâzım gelip gidiyordu zaman zaman ama benim hiç haberim olmuyordu. Onun arkadaşı Abidin Dino’dur. Ondan yaklaşık 10 yaş büyük Nâzım, ama Abidin çok sevdiği bir arkadaşıydı. Abidin bana ‘Nâzım geldi gitti. Ahh! O kadar meşguldü ki, seni tanıştırmak isterdim ama bir türlü fırsat olmadı. Bir dahaki sefere artık’ diyor. Bir daha- ki seferi ben sık sık soruyorum tabii ki, hatırlatıyorum Abidin’e. Günün birinde Abidin ‘Nâzım geldi, yarın buluşacağız. Ona senden bahsettim. Seni de tanımak istiyor, beraber olalım diyor. Paris’te St. Germain’de pres metrosu vardır. Onun arkasında Jacob Sokağı’nda bir otelde kalacak, saat 2’de buraya gel’ diyor. Saate bakıyorum, kalkıp gidiyorum. Ben heyecanla bekliyorum. Bir de bakıyorum ki, Nâzım çakı gibi bir adam. Uzun boylu, yakışıklı, çok temiz giyinmiş. Ve ben çok duygulanıyorum tabii ki, İstanbul’dan bahsediyoruz. Bana dostlarını soruyor, ben de ona kendi izlenimlerimi anlatıyorum. UNESCO’da çalıştığımı söyleyince, Nâzım, ‘UNESCO’yu görmek isterim’ diyor. ‘Yarın gelin’ diyorum, Nâzım ‘hay hay’ diyor. Abidin izin veriyor Nâzım’ın oraya buraya gitmesine, onun heyecanlanmasından korkuyor Abidin. Kalp sıkıntıları var, merdiven çıkmaması lazım, yorulmaması lazım, içki içmemesi lazım. Onun için böyle Abidin’in denetimi altında oluyor geldiği zaman.
Buluşmalarımız arttıAbidin ‘Git tabii ki’ diyor. Ben de ertesi gün bekliyorum, UNESCO büyük merkezde resepsiyona arkadaşımın geleceğini haber veriyorum. Kapıdan telefon ediyorlar ‘Arkadaşınız Nâzım geldi’ diyorlar. O zamanlar 4. katta çalışıyorum, hemen aşağı iniyorum. Ben inene kadar bir bakıyorum kızlar Nâzım’ın etrafını sarmışlar imza alıyorlar. Biliyor herkes Nâzım’ı, o bir efsane bilmeyen yok. Ve Nâzım da çok mutlu oluyor kendisiyle konuşulup da resim çektirilince, kitap imzalatmaya kalkanlar olunca. Ondan sonra alıp odama götürüyorum onu, konuşuyoruz, UNESCO’yu gezdiriyorum. Orada bildiği tüm insanların tabloları var, resimleri var. Onları görmekten çok zevk alıyor. Bu tanışmadan sonra Nâzım ile her gelişinden sonra sık sık buluşmaya başlıyoruz.Başıma iş açtınBuluşmalarımızdan bir gün; resimde görüldüğü gibi Avni Arbaş, karısı Henriette, ben, benim karım Nezihe, Nâzım da Vera ile beraber gelmişti. Bir Türk lokantası yok o zamanlar Paris’te, şimdi belki 80 tane var. ‘Ben seni Türk yemeği yiyebileceğimiz bir yere götüreyim’ diyorum Nâzım’a, Abidin gelmiyor. Kafkas lokantası var Paris’te, Panteon’un yakınlarında Cok d’or lokantası. Orası Beyaz Rusların, Rusya’dan kaçanların işlettiği bir lokanta, Rus müzikleri var. Şiş kebap, Türk yemekleri de var. Nâzım garsonlarla Rusça konuşuyor. Rusça konuşunca Nâzım’ı Rus zannediyorlar. Müthiş bir iltifat Nâzım’a, Avni de bir iki kelime Rusça öğrenmiş onları söylüyor. Ooo! diyorlar herhalde bunlar Beyaz Ruslardan, herhalde soylu insanlar diye düşünüyorlar. Derken bir çigan orkestrası çalmaya başlıyor, geliyor, Nâzım’ın kulağının dibinde kemanlar çalmaya başlıyor. Nâzım sıkılıyor, bana dönüyor ‘Yapılır mı bu? Bana öyle bir kazık attın ki, ben zaten bunlardan kaçtım, burada yeniden bunlara yakalandım’ diyor. Ve patron geliyor ‘Siz kimliğinizi söylemiyorsunuz ama biz sizin kim olduğunuzu biliyoruz, herhalde siz Grand Dük’ün yakınlarındansınız. İsmini açıklamıyorsunuz ama şimdi dük bilmem kim gelecek. Sizi burada görünce çok sevinecek. Onun için sizi tanıştırmak isterim onlarla’ diyor. Nâzım da bana ‘Hay Allah, başıma iş açtın’ diyor. Neyse orada yemek yiyoruz ‘kalk kalk’ diyor Nâzım. Yemekten sonra kalkıyoruz Marne kıyılarında başka bir lokantaya gidiyoruz. Orada bereket Nâzım’ı tanıyan yok, Ruslar da yok. Yani o gösterdiğim resmin geçtiği gece çok güzel geçti.” Oğlum ben senin amcanımHıfzı Topuz Paris’te geçen bir hikâyeyi anlatıyor: ‘‘Nâzım’ın Paris’e gelişlerinin birinde ona oğlumu tanıttım. Oğlum o zamanlar 5-6 yaşındaydı. Oğlumda Nâzım’ın bir plağı vardı, o zaman onu dinlemişti. ‘Kerem Gibi’yi söylüyordu Nâzım, oğlumun da adı Kerem; ondan dolayı müthiş bir hayranlığı vardı ona. Ama Türkçesi de gayet kötüydü Kerem’in, Fransa’da okuyordu. Tanıttım Nâzım’ı ‘Bonjour Mösyö’ dedi Kerem, Nâzım da ‘Oğlum ben mösyö falan değilim, ben senin amcanım’ dedi. Oğlumu da çok duygulandırdı tabii ki bu hikâye.”
Fidel, Nâzım'a demiş ki: "Yahu çocukken ben seni tanırdım, bilirdim, sen şimdi bizden gençsin, nasıl oluyor bu iş?" Çok hoşlanmış bu sözlerden Nâzım...
Nâzım’ın başka bir gelişinde Paris yakınlarında bir yer olan St. Denis’de beraber bir toplantıya gittiklerini anlatan Topuz, o gün için şunları söyledi: ‘‘Arabada ben, oğlum Kerem, Avni, Henriette, Nâzım, Güzin toplantıya gittik. Arabada Nâzım’a ‘teybimi aldım, bak senin konuşmalarını banda alacağım’ dedim. Ama ses kaydı otomobil gürültüsü yüzünden o kadar bozuk çıktı ki, ondan çok az şey kullanabildim. Ama o kayıtları kullandım. Bütün bozulmayan şeyleri sakladım, hâlâ duruyor. Oradaki konuşmalarımdan aklımda kalanlar şunlar: Havana’dan dönüyor Nâzım o zamanlar ve ‘Havana Röportajı’nı yazmış. Ve Fidel’i anlatıyor. Fidel Nâzım’a demiş ki: ‘Yahu çocukken ben seni tanırdım, bilirdim, sen şimdi bizden gençsin, nasıl oluyor bu iş?’ Çok hoşlanmış bu sözlerden Nâzım ve sonra Fidel, Nâzım’a bir puro vermiş. Nâzım o puroyu bana verdi sonra, yıllarca sakladım ben o puroyu anı diye.. Fidel’in Nâzım’a verdiği bir puro.. Ondan sonra toplantıya gittik, toplantı da sosyalistlerin, komünistlerin düzenlediği bir toplantıydı.Yine yolda Abidin, Nâzım ve benim konuşmalarımızın çok ilginç yanları vardı. Anekdodik notlar çıktı o konuşmamızda. Sonra bir Fransız kız arkadaşım Nâzım için bir şiir yazmış, bana onu vermişti. ‘Sen bir gün Nâzım’ı görürsen şiiri kendisine ver’ demişti. Ben de ‘Bu şiir senin için’ diyerek kâğıdı uzattım. Nâzım, ‘Kız nasıldı?’ dedi. ‘Çok hoş’ dedim. ‘Şimdi veriyorsun yanımda Vera varken, yalnızken versene’ dedi.’’
Kongo'da Nazım için şiir yazan gazeteci'
Sonra ben görevli olarak Kongo’ya gittim. Ben Kongo’dayken Nâzım’ın öldüğünü haber aldım. Onu da nereden haber aldım? Kongo’da gazete yoktu tabii ki. Bir Kanadalı arkadaşım vardı, uzman olarak oraya gelmişti. O da Nâzım’ı biliyordu. Nereden nereye değil mi? Yıl 1963, Nâzım’ı bilen beraber çalıştığımız bir Kanadalı arkadaş, ‘Bak sana çok üzüleceğin bir haber vereceğim. Gazetede okudum, Nâzım ölmüş’ dedi. Ondan sonra tabii ki mateme, yasa büründük. Ertesi gün Kanadalı arkadaşım ‘Bak ben Nâzım için bir şiir yazdım’ dedi. Uzun bir şiir yazmıştı Nâzım için. Yani Kanadalı bir gazeteci, yazar, Kongo’da görevde, Nâzım’ı tanıyor ve onun için şiir yazıyor. O şiiri ben Abidin’e verdim döndükten sonra, saklamadığıma çok üzülüyorum. ‘Bak sen bunu kullanırsın herhalde’ dedim. Nâzım ile benim ilişkilerim bunlar oldu. Tabii ki Nâzım’ın birçok arkadaşıyla dost oldum. Kimler vardı aralarında: Vâlâ, Şevket Süreyya, Sabahattin Ali, Pertev Boratav o ekip ile Nâzım’ın ölümünden sonra da ahbaplığım devam etti. Onlardan birçok hikâye dinledim.
Yazık olurVe Nâzım bizim için bir idol oldu. Zaten öyleydi, ben kendimi bildim bileli Nâzım’a büyük bir hayranlığım vardı. Tanıdıktan sonra da o hayranlığım büsbütün arttı. Sonra Moskova’ya gidince mezarını gördüm. ‘Mezarı getirtilsin mi?’ diye sorarsanız vallahi ben getirtilmesinden yana değilim. Korkuyorum burada yobazlar, şeriatçılar, gericiler taşlarlar diye. Yazık olur, orada rahat rahat anıt gibi duruyor. Burada o anıtı muhafaza edemeyeceğimizi düşünüyorum. Onun için orada yatsın daha iyi. Orada bir anıt o, burada o anıt yıkılır. Bir çınar ağacının altında mezarı olsun istemem yani bir anıt olsun. Nerede olursa olsun bir anıt olsun. Yani burada o anıt kalmaz. Onun için orada anıt olarak kalması daha iyi. Bende o kadar kemikleri nerede olacak diye bağlı değilim. Onun yarattığı bir imaj var, Nâzım’ın bir adı var, düşünceleri var, onlar yıkılmaz. Nâzım’ın yarattığı şey kemikleri değil eserleridir.”‘Salkım Söğüt’ü ezbere bilmem’Ara vermeden başka bir anısını anlatıyor Topuz, ‘‘Bir gün Nâzım’a ‘Senin sesini daha düzgün bir şekilde banda almak isterim’ dedim. Nâzım ‘Yarın otele gel’ dedi. Ertesi gün boynumda Nagra makinesi ile yanına gittim. Bana 1 saat şiir ve Havana röportajını okudu. Havana’dan yeni dönüyordu. ‘Saçları Saman Sarısı...’ Vera’ya yazdığı şiiri okudu. ‘Eski şiirlerinden bir şey okuyamaz mısın?’ dedim. Mesela, Salkım Söğüt. Nâzım, ‘Ben onları ezbere bilmem’ dedi. Çok tuhafıma gitmişti, yani bir şiir yazdıktan bir süre sonra okurken karıştırmaktan çekindi. Ama yanında başka şiirler vardı. Eski şiirlerinden, yeni şiirlerinden, onları okudu ve onları banda aldım. Çok sevdiğim şiirler oldu, benim en kıymet vererek sakladığım belgelerden biridir Nâzım’ın şiir kayıtları.‘Onun sayesinde Orhan Kemal oldum’Ben Paris’e giderken Orhan Kemal bana ‘Bak orada Nâzım’ı görürsen kendisine sevgilerimi ilet. Ben bugün yazar olduysam onun sayesinde; beni o yetiştirdi’ dedi. Orhan Kemal anlattı uzun uzun. Orhan benim yakın arkadaşımdı, hep buluşurduk gazetede. Melih Cevdet, Orhan, Oktay Akbal, Oktay Rifat gazeteye gelir giderlerdi. Böyle bir topluluktuk. Orhan Kemal’den dinlediğime göre; Orhan, Bursa Hapishanesi’nde yatıyordu. Nâzım’ın şiirlerini okumak ve komünistlikten mahkûm oluyor ve mahkûm olduktan bir süre sonra Nâzım’ın da o hapishaneye geleceğini öğreniyorlar. ‘Nâzım baba’ buraya gelecek diye bunlar heyecan içinde. Düşün Nâzım yüzünden hapse girmiş ve Nâzım da o hapishaneye gönderiliyor. Ve bunlar bir iki solcu, heyecanla bekliyorlar. Bunlar bir ilah gibi bekliyorlar Nâzım’ı. Nâzım geliyor, tanışıyorlar ve bir de bakıyorlar ki Nâzım çok sempatik bir insan, hepsiyle ilgileniyor. Ve Orhan o zaman hikâyeler falan yazıyor, şiirler yazıyor. Bir süre sonra Nâzım’a ‘Orhan Kemal’in yazdığı şiirleri var, ama okumaya çekiniyor’ diyorlar. Nâzım da ‘okusun bakalım’ diyor. Müthiş korka korka okuyor Orhan, ‘Nasıl?’ diye soruyorlar. Nâzım ‘berbat’ diyor. Müthiş morali bozuluyor Orhan’ın, başka bir şeyler yazıyor, bir süre sonra yine gösteriyor. Nâzım ‘Rezalet’ diyor. Hiç tutmuyor Nâzım onun şiirlerini ‘Ama ben sana bir şeyler öğreteceğim’ diyor. Evvela Fransızca öğretmeye kalkıyor, ders veriyor, edebiyatı öğretmeye kalkıyor, yazıyı öğretmeye kalkıyor, uğraşıyor yani eline alıyor hakikaten Orhan’ı. Orhan Kemal söylediVe Orhan bir gün hikâye yazıyor. Nâzım ‘Aaa! Çok iyi, işte sen bunda karar kıl, bırak sen şiiri, hikâye yaz diyor’ diyor. Orhan’ın şiirleriyle çok alay ediyor. Orhan da vazgeçiyor tamamen ve hikâyeye dönüyor. Ve Orhan Kemal bana, ‘Nâzım’ı görürsen ona söyle, ben onun sayesinde Orhan Kemal oldum’ diyor.
Nâzım'ın şiirlerini okuyorlar, Atatürk, "Çağırın Nâzım'ı buraya" diyor. Nâzım gitmiyor. Nâzım, "Ben Safiye Ayla değilim" diyor sanırım ayrıntılı olarak bilmiyorum ama Atatürk bunu da yadırgamıyor.
Nâzım’ın hapiste yatmasını haksızlık olarak nitelendiren Hıfzı Topuz, Nâzım’a karşı cephe alınmasına ilişkin şu açıklamalarda bulundu: ‘‘Nâzım, Moskova’dan geldikten sonra burada gayet popüler oluyor. Her tarafta bayrak gibi dolaşan bir adam. Konuşmasıyla, heyecanıyla dikkat çekiyor. Birtakım ırkçılar var, gericiler var, Nâzım’ı kıskananlar var. Bunlar cephe alıyorlar Nâzım’a, Nâzım imajını yıkmaya çalışıyorlar. Bir de devlette de Nâzım’ın düşüncelerini iyi karşılamayan insanlar var, bunların başında Fevzi Çakmak var. Fevzi Çakmak hiç hoşlanmıyor Nâzım’dan. Atatürk öyle değil. Nâzım’ın şiirlerini okuyorlar, ‘Çağırın Nâzım’ı buraya’ diyor. Nâzım gitmiyor. Niye gitmiyor? Atatürk belki fazla içki almış olur, belki hakaret eder diye çekiniyor. Nâzım, ‘Ben Safiye Ayla değilim’ diyor, sanırım, ayrıntılı olarak bilmiyorum ama Atatürk bunu da yadırgamıyor. ‘Aferin çocuğa’ diyor. Yani Atatürk hiç küçümsemiyor Nâzım’ı. Atatürk’ün o zamanlar yanında olan Ali Fuat Cebesoy var biliyorsun, Ali Fuat Cebesoy Atatürk’ün sınıf arkadaşıdır. Harbiye’de gençlikleri beraber geçmiş. Sonra Milli Mücadele’ye katılıyor. Nâzım’ın da dayısı Ali Fuat Paşa. Hapis yattığı yıllarda diyorlar ki ‘Ali Fuat Paşa’ya söyle durumunu.’ Mektup yazıyor Nâzım, Ali Fuat Paşa’ya. Ali Fuat Paşa bunu Atatürk’e ne ölçüde söylüyor, söyleyemiyor. Ama Atatürk o zamanlar hasta, yani bunlara karar verebilecek durumda değil. Hatta Şükrü Kaya da giriyor araya. Şükrü Kaya da öyle sola yakın bir adam değil ama daha aklı başında bir insan. Bu ayrıntılar Yıldız Sertel’in kitabında var.1950’ye kadar hapisteOndan sonra Nâzım, Kuvayı Milliye Destanı’nı yazıyor. Atatürk’e de müthiş bir hayranlığı var. Ve o da bir mektup yazıyor ve ona olan hayranlığını gösteriyor. Atatürk o zamanlar bir karar alabilecek bilinçte bir insan değil, belki mektubu görmüyor bile. Bu hikâye 1938 yılında oluyor. Yani ondan sonra da, Nâzım 1950’ye kadar hapiste kalıyor.
Unutamadığı 3 anıNâzım Hikmet’in hayatında onu en çok etkileyen 3 anıyı kendisi ile paylaştığını söyleyen Topuz, ‘‘Nâzım’ın anlattığı anılar beni de çok etkiledi’’ diyerek bu anekdodik hikâyelerden birini daha anlatmaya başladı:
Bir gün Nâzım, ‘Bak, benim hayatımda unutamadığım 3 önemli anım var, onları sana anlatayım’ dedi.
• Ve anlatmaya başladı Nâzım: ‘Birincisi, Moskova’ya ilk gittiğim günlerde bir toplantıya katıldım. Yeni gelmişim, herkes alkışlıyor beni, derken bir kadın geldi. Bana bir kâğıdın içinde bir mektup verdi. Ben de aldım. Cebime koydum bakamadım orada. Otele gittim, mektubu, zarfı açtım. Bir de baktım terden biraz rutubetlenmiş bir kâğıt, içinden bir resim çıktı, altında da şu yazı: ‘Oğlum Stalingrad’ı savunurken öldü. Bu bende kalan son resmi, bunu sana hediye ediyorum.’ Nasıl olur? Ölen oğlunun tek resmi kalmış, onu da bana hediye ediyor. Sonra her gittiğim yerde bu kadın kimdir diye soruşturdum ama bulamadım. Bu beni çok duygulandıran bir olaydı’ dedi.
• Ve Nâzım ikinci anısını anlatmaya başladı: ‘Bir gün bir mektup aldım, İtalya’da bir okuyucumdan, Nâzım ben bir kızı seviyorum. Bir türlü anlatamıyorum, ben çekingen bir insanım. Âşık olduğumu nasıl anlatsam diye düşünüyorum. Bir gün kararımı verdim. Senin bir şiirini okudum, dinleyince anladı. Ve seviştik, evlendik, şimdi karım oldu, senin sayende oldu’ demiş.
• Üçüncüsünde ise Nâzım birinden bir mektup almış, mektupta bir adam diyormuş ki: ‘Benim gözlerim görmüyor, intihar etmeye karar verdim. Hastanedeydim. Ve intihara karar verdiğim gece hemşireler bana senin İtalya’da yeni basılmış kitabından şiirleri okudular. Onları dinleyince intihara karar verdiğimden utandım. Beni ölümden kurtardın. Senin sayende yaşıyorum.’ Bunlar çok tatlı anılar değil mi?” Ölümüne kadar komünist kaldı.Komünizm düşmanları vardı, toprak sahipleri vardı. Nâzım bunlara karşı hoşgörülüydü. Kendisine düşman olanlara evvela ‘Putları Yıkalım’ diye bir şeyler yazdı. Resimli Ay’da çalışmaya başladığı zaman Akif’e, Yahya Kemal’e falan çattı ama sonra barıştı hepsiyle.Rejimin sol fikirlerden, Marksizmden korkusunu Topuz şöyle anlatıyor: “Tabii ki Sovyetler’den korku diye bir şey vardı. Sovyetler Türkiye’den bir şey istemeden evvel de Sovyetler’den korkuluyordu Türkiye’de. Ve bunu körükleyen birtakım insanlar vardı. Halbuki Türkiye’de işçi sınıfının devrim yapacak gücü yoktu ki. Yani Atatürk işçi sınıfına dayanmıyor, bir halk hareketi olarak üçüncü dünya ülkelerine örnek olacak bir devrim yapıyor. Nâzım da bunun farkına varıyor yani. O da illa işçi sınıfı iktidar olsun diye dayatmıyor. Ama bir komünizm korkusu var. Komünizm korkusu bir kere dinci çevrelerden geliyor. Ondan sonra ırkçılar bunu körüklüyorlar. Daha sonrada büyük toprak sahipleri falan korkuyorlar. Mesela Şevket Mocan o zaman Meclis’te bar bar bağırıyor Nâzım hakkında. Yani komünizm düşmanları vardı, toprak sahipleri vardı. Nâzım bunlara karşı hoşgörülüydü. Kendisine düşman olanlara evvela ‘Putları Yıkalım’ diye bir şeyler yazdı. Resimli Ay’da çalışmaya başladığı zaman Akif‘e Yahya Kemal’e falan çattı ama sonra barıştı hepsiyle. Yani daha hoşgörülü, daha anlayışlı bir insan olarak gelişti. Yaşamı büyük bir hoşgörü içinde gelişti. Ama düşüncelerinden hiç ödün vermedi. Marksizmden hiç ödün vermedi. Yani kendisini komünist tanıdı, ölümüne kadar da komünist kaldı. Uygulamada hiçbir zaman işçi diktatoryasına yönelmedi. Ve bugünlere kaldıysa bu değişme içinde olmasındandır. Diyalektik bir gelişme içinde olduğu için Nâzım bugünlere kaldı. Ve bugün de hâlâ canlı.”

Nâzım'ın Atatürk’e yazdığı Mektup
Türk Ordusunu "isyana teşvik" ettiğim iddiasıyla "on beş yıl ağır hapis" cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını "isyana" teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum.Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzumAskeri isyana teşvik etmedim.Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.Askeri isyana teşvik etmedim.Yurdumun ve senin karşında alnım açıktır.Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük, bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.Askeri isyana teşvik etmedim.Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim.Askeri isyana teşvik etmedim.Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim.Sırtıma yüklenen ve yükletilebilecekhapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirim.Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.Bağışla beni.Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu "inkılap askerini isyana teşvik" damgasını ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.Kemalizm'den ve senden adalet istiyorum.Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

No Pasaran !