BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi

23 Mayıs 2014 Cuma

ÇİZMELERİMİ ÇIKARTAYIM MI DİYE SORAN SOMALI İŞÇİ(LER) İÇİN

ALTINCI BAP
 
MUHAREBELER
ve
DÜŞMAN ELİNDE KALANLAR
ve
KARTALLI KÂZIM'IN HİKÂYESİ
 
 
İnönü meydanı, yavrum,
rüzgâr,
soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
Zemheriler bitti diyelim,
              hamsin ya başladı, ya başlıyor.
Muharebe beş gün beş gece sürdü.
Kan gövdeyi götürdü.
Ve nihayetinde
düşmanlar karın üstünde
                    top arabaları, sandıklar dolusu konyak,
                                         altı kamyon bıraktılar.
Sonra, kaçarlarken, yavrum,
                               köyleri, köprüleri yaktılar...
Bu, Birinci İnönü,
sonra ikincisi :
23 Mart 1921 günü
düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor.
Onlarda, topçu ve piyade
                     bizden üç kere fazla,
bizim atlımız çok.
Atların makanizması,
                        hartucu,
                                namlusu yoktur
ve kılıç
          çıplak, ucuz bir demirdir.
26 Mart :
Akşam.
Sağ cenah ilerimize yanaştılar.
27 Mart :
Bütün cephelerde temas.
28, 29, 30 :
Kavgaya devam.
Ve Martın 31'inci gecesinde,
                 (ayışığı var mıydı bilmiyorum)
İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu.
Ve ertesi gün
                    1 Nisan :
                          Metristepe aydınlanıyor.
Saat altı otuz.
Bozöyük yanıyor.
Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir.
Sonra, 8 Nisandan 11 Nisana kadar :
Dumlupınar.
Sonra, Haziran.
Bir yaz gecesi.
Dünyada yalnız pırıltılar
                        ve böceklerin sesi.
Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.
Basarak aldık
                    Adapazarı'nı.
Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını
            yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.
Düşman,
kısmen gemilere binerek
                                    denizden
ve kısmen
               Karamürsel üzerinden
                                     Bursa'ya çekilip
               boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.
Sonra 23 Ağustos :
Sakarya melhamei kübrâsı ki
devamı 13 Eylül gününe kadardır.
Bizim kırk bin piyademiz,
                          dört bin beş yüz atlımız,
düşmanın seksen sekiz bin piyadesi,
                                        üç yüz topu vardır.
Harp meydanının kuzey yanı
                              Sakarya
                                         ve dağlardır :
keskin
        ve dik yamaçlarıyla
ve kireçli toprakları
       ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak
haşin
        ve münzevi çam ağaçlarıyla
                                               Abdülselâm-dağı,
                                                              Gökler-dağı,
                                                                                dağlar.
Ve Sakarya'dan bu havalide
yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.
Ankara suyunun döküldüğü yerden
                     Eskişehir kuzeybatısına kadar
Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.
Güneyde
        ve güneydoğuda
        yapraksız ve hazin
                       geniş ve uzun
ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan
                                                ölmek arzusu veren
                                                          Cihanbeyli ovası :
                                                                                 çöl...
Bu çölün,
            bu dağların,
                      bu nehrin ve bizim önümüzde
yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp
düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.
Buna rağmen :
Sene 1922
         ve 15 vilâyet ve sancak
                     ve 9 büyük şehir
                     düşman elindedir.
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
                              bunların arasında :
7 göl, 11 nehir
ve köklerinde baltamızın yarası
        ve yangınlarıyla bizim olan
                      yüz kere yüz bin dönüm orman,
bir tersane, iki silâh fabrikası,
ve 19 körfez ve liman ki
       belki birçoğunun
            rıhtımı,
                    mendireği,
                              kırmızı, yeşil fenerleri yoktur
ve belki sularında
           ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,
fakat onlar
        tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.
Sonra, 3 deniz,
           6 kol tren hattı,
sonra, göz alabildiğine yol :
sılaya gittiğimiz,
gurbette göründüğümüz
ve neden
          ve niçin olduğunu sormadan
çöle, Çanakkale'ye,
                  ölüme gittiğimiz yol
ve sonra toprak
ve o toprağın insanları :
Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları,
klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur
                            Manisa'lı saraçlar,
yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar
ve kurnaz
           ve cesur
                 ve ağırbaşlı ve çapkın
                               ve kütleleriyle delikanlı
                                      İstanbul ve İzmir işçileri
ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân,
kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın,
ve sonra, ırgat,
                    ortakçı,
                              maraba,
davarlı ve davarsız,
yarım meşin çizmeli
              ve ham çarıklı köylüler.
15 vilâyet ve sancak
        ve 9 büyük şehir
            düşman elindedir.
Mehtaplı bir gece,
gümüş bir kutunun içindesin :
          ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.
Ya çok seslidir
         ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.
Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.
Kız gibi Osmanlı filintası.
Parlıyor arpacık
                     namlının ucunda :
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
                                   ve bir damlacık.
Kâzım emir aldı merkezden :
Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur :
                                       satıyor bizimkileri.
Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.
İşte sökün etti Mansur karşıdan :
                      beygirin üzerinde.
Beygir yüksek,
                İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
                         ortasında demiryolunun
                                       sallana sallana,
                                                  ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
                            başı sallanıyor,
                                   belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Arada kaldı kalmadı dört yüz adım,
namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım,
nişan aldı sallanan başına Mansur'un.
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.
Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,
             -ağaç çınar-.
Kuş ürkmüş olacak.
Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana,
                        mehtapla yüz yüze geldiler.
                        Mehtap koskocaman,
                                                  desdeğirmi,
                                                             bembeyaz.
                        Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta.
Zaten bu yüzden,
tekrar göz, gez, arpacık
                       ve filintayı ateşlediği zaman
ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde
                                        galiba omuzuna girdi.
Herif  «Hınk» dedi bir,
beygirin başını çevirdi
                        dörtnal kaçıyor.
Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.
Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.
Üçüncü kurşun.
Tercüman düştü beygirden.
Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış,
               sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz,
sonra kurtuldu ki ayağı
               yıkılıp kaldı olduğu yerde.
Yamaca sardı beygir.
Kalktı Kâzım,
              yürüdü Mansur'a doğru,
üzerinden kâatları alacak.
Arada dört telgraf direği yalnız,
                       ellişerden iki yüz metre eder.
Mansur doğruldu ansızın,
                                  kaçıyor bayır aşağı.
Filintayı omuzladı Kâzım.
Dördüncü kurşun.
Yıkıldı herif.
Koştu Kâzım.
Doğruldu yine Mansur.
Yürüyor sarhoş gibi sallanarak,
                    kaçmıyor artık,
                                   yürüyor.
Kâzım da bıraktı koşmayı.
Deniz kıyısına indiler.
Orda boş bir fabrika var,
bir de beyaz bir ev,
tahta iskelesi iner denizin içine kadar.
Mansur suya giriyor,
kâatlar ıslanacak.
Beşinci kurşunu yaktı Kâzım.
Suya düşüp kaldı önde giden
ve Kâzım tazelerken şarjörü
bir ışık yandı beyaz evde,
                              bir pencere açıldı.
Galiba bir kadın baktı dışarıya..
Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.
Pencere kapandı,
ışık söndü.
Tercüman attı kendini tahta iskeleye.
Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.
Hay anasını,
ay da denize düşmüş
toplanıp dağılıyor,
                     dağılıp toplanıyor.
Velhasıl,
lâfı uzatmıyalım,
Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım.
Kâatlar kan içindeydi.
Fakat kan kapatmıyor yazıyı...

Namussuzun biriydi Mansur,
                           muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
                          orası öyle.
Kaç kişinin başını yedi,
                               malûm.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim,
böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
                                                 üzüntü çekmemek için,
                    ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
                 yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür,
                                fakat namuslu.
Ne malûm? dersen :
Dövüştü pir aşkına,
yaralandı birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
                    kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

No Pasaran !