BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi

31 Mayıs 2014 Cumartesi

28 KANUNİSANİ

28 KANUNİSANİ

ta ata aa ta ta ha ta tta ta
tarih
sınıfların
mücadelesidir

1921
kanunisani 28
karadeniz
burjuvazi
biz

on beş kasap çengelinde sallanan
on beş kesik baş
yoldaş

bunların sen
isimlerini aklında tutma
fakat

28 kanunisaniyi unutma!
“siyah gece
“beyaz kar
“rüzgar
“rüzgar”.

trabzondan bir motor açılıyor
sa-hil-de-ka-la-ba-lık!
motoru taşlıyorlar
son perdeye başlıyorlar!

burjuva kemal’in omuzuna binmiş
kemal kumandanın kordonuna
kumandan kahyanın cebine inmiş
kahya adamlarının donuna
uluyorlar

hav… hav… hak… tü
yoldaş unutma bunu burjuvazi
ne zaman aldatsa bizi

böyle haykırır:
- hav…hav…hak…tü
- gördün mü ikinci motörü?
- içinde kim var?
- arkalarından gidiyorlar.
- ikinci motör birinciye yetişti
- bordoları bitişti
- motörler sarsılıyor
- dalgalar sallıyor sallıyor dalgalar.
- hayır

iki motörde iki sınıf çarpışıyor
- biz onlar!
- biz silahsız onlar kamalı
- tırnaklanmız
- kavga son nefese kadar
- kavga
- dişlerimiz ellerini kemiriyor

kamanın ucu giriyor
- girdi…
- yoldaşlar, ey!

artık lüzum yok fazla söze:
bakın göz göze
- karadeniz
on beş kere açtı göğsünü,
on beş kere örtüldü.
onbeşlerin hepsi
bir komünist gibi öldü

1923  Moskova / Nazım Hikmet

KARADENİZ AĞIDI

KARADENİZ AĞIDI


hayali gönlümde yadigar kalan, 
bir yanım deryada çalkanır şimdi. 
on beş mürşid ile boğulup ölen 
bir yanım deryada çalkanır şimdi. 


garip garip öter derya kuşları 
su içinde uykuları, düşleri 
bir gelin döker kanlı yaşları 
bir yanım deryada çalkanır şimdi. 


nazım ile zindanda gün be gün biri(z) 
söyletir dilsizi, ağlatır körü 
bir yanım çürüyor, bir yanım diri 
bir yanım deryada çalkanır şimdi. 


yaralarım tuz içinde kanıyor 
uyku gelmiş ela gözler sönüyor 
bir yanımda suphi nejat ölüyor 
bir yanım deryada çalkanır şimdi. 


gelir günler gelir, yaram sarılır 
böyle gitmez bir gün hesap sorulur 
bir yanım acem'den, çin'den görünür 
bir yanım deryada çalkanır şimdi.



23 Mayıs 2014 Cuma

ÇİZMELERİMİ ÇIKARTAYIM MI DİYE SORAN SOMALI İŞÇİ(LER) İÇİN

ALTINCI BAP
 
MUHAREBELER
ve
DÜŞMAN ELİNDE KALANLAR
ve
KARTALLI KÂZIM'IN HİKÂYESİ
 
 
İnönü meydanı, yavrum,
rüzgâr,
soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
Zemheriler bitti diyelim,
              hamsin ya başladı, ya başlıyor.
Muharebe beş gün beş gece sürdü.
Kan gövdeyi götürdü.
Ve nihayetinde
düşmanlar karın üstünde
                    top arabaları, sandıklar dolusu konyak,
                                         altı kamyon bıraktılar.
Sonra, kaçarlarken, yavrum,
                               köyleri, köprüleri yaktılar...
Bu, Birinci İnönü,
sonra ikincisi :
23 Mart 1921 günü
düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor.
Onlarda, topçu ve piyade
                     bizden üç kere fazla,
bizim atlımız çok.
Atların makanizması,
                        hartucu,
                                namlusu yoktur
ve kılıç
          çıplak, ucuz bir demirdir.
26 Mart :
Akşam.
Sağ cenah ilerimize yanaştılar.
27 Mart :
Bütün cephelerde temas.
28, 29, 30 :
Kavgaya devam.
Ve Martın 31'inci gecesinde,
                 (ayışığı var mıydı bilmiyorum)
İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu.
Ve ertesi gün
                    1 Nisan :
                          Metristepe aydınlanıyor.
Saat altı otuz.
Bozöyük yanıyor.
Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir.
Sonra, 8 Nisandan 11 Nisana kadar :
Dumlupınar.
Sonra, Haziran.
Bir yaz gecesi.
Dünyada yalnız pırıltılar
                        ve böceklerin sesi.
Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.
Basarak aldık
                    Adapazarı'nı.
Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını
            yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.
Düşman,
kısmen gemilere binerek
                                    denizden
ve kısmen
               Karamürsel üzerinden
                                     Bursa'ya çekilip
               boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.
Sonra 23 Ağustos :
Sakarya melhamei kübrâsı ki
devamı 13 Eylül gününe kadardır.
Bizim kırk bin piyademiz,
                          dört bin beş yüz atlımız,
düşmanın seksen sekiz bin piyadesi,
                                        üç yüz topu vardır.
Harp meydanının kuzey yanı
                              Sakarya
                                         ve dağlardır :
keskin
        ve dik yamaçlarıyla
ve kireçli toprakları
       ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak
haşin
        ve münzevi çam ağaçlarıyla
                                               Abdülselâm-dağı,
                                                              Gökler-dağı,
                                                                                dağlar.
Ve Sakarya'dan bu havalide
yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.
Ankara suyunun döküldüğü yerden
                     Eskişehir kuzeybatısına kadar
Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.
Güneyde
        ve güneydoğuda
        yapraksız ve hazin
                       geniş ve uzun
ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan
                                                ölmek arzusu veren
                                                          Cihanbeyli ovası :
                                                                                 çöl...
Bu çölün,
            bu dağların,
                      bu nehrin ve bizim önümüzde
yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp
düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.
Buna rağmen :
Sene 1922
         ve 15 vilâyet ve sancak
                     ve 9 büyük şehir
                     düşman elindedir.
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
                              bunların arasında :
7 göl, 11 nehir
ve köklerinde baltamızın yarası
        ve yangınlarıyla bizim olan
                      yüz kere yüz bin dönüm orman,
bir tersane, iki silâh fabrikası,
ve 19 körfez ve liman ki
       belki birçoğunun
            rıhtımı,
                    mendireği,
                              kırmızı, yeşil fenerleri yoktur
ve belki sularında
           ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,
fakat onlar
        tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.
Sonra, 3 deniz,
           6 kol tren hattı,
sonra, göz alabildiğine yol :
sılaya gittiğimiz,
gurbette göründüğümüz
ve neden
          ve niçin olduğunu sormadan
çöle, Çanakkale'ye,
                  ölüme gittiğimiz yol
ve sonra toprak
ve o toprağın insanları :
Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları,
klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur
                            Manisa'lı saraçlar,
yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar
ve kurnaz
           ve cesur
                 ve ağırbaşlı ve çapkın
                               ve kütleleriyle delikanlı
                                      İstanbul ve İzmir işçileri
ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân,
kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın,
ve sonra, ırgat,
                    ortakçı,
                              maraba,
davarlı ve davarsız,
yarım meşin çizmeli
              ve ham çarıklı köylüler.
15 vilâyet ve sancak
        ve 9 büyük şehir
            düşman elindedir.
Mehtaplı bir gece,
gümüş bir kutunun içindesin :
          ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.
Ya çok seslidir
         ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.
Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.
Kız gibi Osmanlı filintası.
Parlıyor arpacık
                     namlının ucunda :
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
                                   ve bir damlacık.
Kâzım emir aldı merkezden :
Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur :
                                       satıyor bizimkileri.
Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.
İşte sökün etti Mansur karşıdan :
                      beygirin üzerinde.
Beygir yüksek,
                İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
                         ortasında demiryolunun
                                       sallana sallana,
                                                  ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
                            başı sallanıyor,
                                   belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Arada kaldı kalmadı dört yüz adım,
namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım,
nişan aldı sallanan başına Mansur'un.
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.
Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,
             -ağaç çınar-.
Kuş ürkmüş olacak.
Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana,
                        mehtapla yüz yüze geldiler.
                        Mehtap koskocaman,
                                                  desdeğirmi,
                                                             bembeyaz.
                        Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta.
Zaten bu yüzden,
tekrar göz, gez, arpacık
                       ve filintayı ateşlediği zaman
ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde
                                        galiba omuzuna girdi.
Herif  «Hınk» dedi bir,
beygirin başını çevirdi
                        dörtnal kaçıyor.
Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.
Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.
Üçüncü kurşun.
Tercüman düştü beygirden.
Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış,
               sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz,
sonra kurtuldu ki ayağı
               yıkılıp kaldı olduğu yerde.
Yamaca sardı beygir.
Kalktı Kâzım,
              yürüdü Mansur'a doğru,
üzerinden kâatları alacak.
Arada dört telgraf direği yalnız,
                       ellişerden iki yüz metre eder.
Mansur doğruldu ansızın,
                                  kaçıyor bayır aşağı.
Filintayı omuzladı Kâzım.
Dördüncü kurşun.
Yıkıldı herif.
Koştu Kâzım.
Doğruldu yine Mansur.
Yürüyor sarhoş gibi sallanarak,
                    kaçmıyor artık,
                                   yürüyor.
Kâzım da bıraktı koşmayı.
Deniz kıyısına indiler.
Orda boş bir fabrika var,
bir de beyaz bir ev,
tahta iskelesi iner denizin içine kadar.
Mansur suya giriyor,
kâatlar ıslanacak.
Beşinci kurşunu yaktı Kâzım.
Suya düşüp kaldı önde giden
ve Kâzım tazelerken şarjörü
bir ışık yandı beyaz evde,
                              bir pencere açıldı.
Galiba bir kadın baktı dışarıya..
Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.
Pencere kapandı,
ışık söndü.
Tercüman attı kendini tahta iskeleye.
Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.
Hay anasını,
ay da denize düşmüş
toplanıp dağılıyor,
                     dağılıp toplanıyor.
Velhasıl,
lâfı uzatmıyalım,
Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım.
Kâatlar kan içindeydi.
Fakat kan kapatmıyor yazıyı...

Namussuzun biriydi Mansur,
                           muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
                          orası öyle.
Kaç kişinin başını yedi,
                               malûm.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim,
böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
                                                 üzüntü çekmemek için,
                    ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
                 yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür,
                                fakat namuslu.
Ne malûm? dersen :
Dövüştü pir aşkına,
yaralandı birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
                    kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...
 

1 Mayıs 2014 Perşembe

1 MAYIS

Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır.
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez.
Yepyeni bir hayat gelir, bizde ve her yerde.

1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı.
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramı.

Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından.
Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından.
Yurdumun mutlu günleri, mutlak gelen gündedir.

28 Nisan 2014 Pazartesi

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde ne oluyor?

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde ne oluyor?



Türkiye’nin ilk sanat müzesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, restorasyon çalışmaları sırasında ani bir kararla yer değiştirdi. Sanatçılar ve uzmanlar müzedeki dönüşümün önüne geçebilmek adına ‘Müzemi İstiyorum’ adlı bir panelle harekete geçti.
(soL - Kültür) Türkiye’nin ilk modern ve tek kamusal sanat müzesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, 1937’den 2012 yılına kadar Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nde konumlanmıştı. Müze, 1970'lere kadar ülkenin tek sanat müzesiydi. 2007 yılında kaynak bulma sorunu nedeniyle kapatılan müze 8 yıllık bir aradan sonra restorasyon çalışmalarının bitirilip açılması beklenirken tüm koleksiyonu ani bir kararla Tophane Antrepoları’ndan 5 numaralı antrepoya yerleştirildi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bu kararda etkili olduğu biliniyor. Bu süreçten itibaren dile getirilen kamusal talepler, müzenin hayatta kalma süreci ve konuya uzmanların katılımının sağlanması ve bugün de sürmekte olan belirsizlikler karşısında yanıtlar bulmak amacıyla Cumartesi günü Görsel Sanatlar Derneği Platformu (GSD_P)’nun öncülüğünde ‘Müzemi İstiyorum’ paneli gerçekleştirildi. Panel, görsel sanat hafızasının korunması, geliştirilmesi, günümüze uzanması ve geleceğe taşınabilmesi için adına önemli bir adım oldu.
Müzenin değiştirilen isminden, kimliğine, mimari gereksinimlerinden geleceğine dair bir bellek oluşturmak adına düzenlenen “MÜZEMİ İSTİYORUM – İstanbul Resim Heykel Müzesi ve Geleceğini Düşünmek” başlıklı panelde, katılımcılar müzenin gerçek anlamda tek kamusal müze olarak sahiplenilmesi ve bir diyalog arayışının gündeme getirilmesi konusunda taleplerini dile getirdi ve tartışmalar da bu yönde ilerledi.
Muhatap yok, birliktelik var
Müzenin geçmişi ve şu an içinden geçtiği süreç, müzenin yönetimi, kimlik ve koleksiyon politikaları, müze tasarımı ve mimarisi ve müzenin nasıl toplumsallaşabileceği ve sahiplenileceği gibi temel sorunların başlıklar halinde tartışıldığı panelde ilk konuşmayı eski Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Rahmi Aksungur yaptı. Rahmi Aksungur müzenin kuruluşu, tarihi ve kuruluşundan bu güne değişen politikaları ve şu an gelinen noktadaki değişen yönetmelikler ve meclis kararı hakkında bilgiler verdi. Yusuf Taktak ise bu alanda uzmanların örgütlenme eksikliklerinden bahsetti ve müzecilik kavramının hala oturmamış olması sebebiyle ‘yaşayan müze’ kavramının bugün çok yanlış anlaşıldığını belirtti. Müzenin eski tabelasının sökülerek yeni yerine Resim Müzesi, Tablo Müzesi ya da Çağdaş Sanat Müzesi gibi bilimsel olmayan isimler verilmesinin düşünülmesinin de bunu yansıttığını söyledi. MSGSÜ Sanat Tarihi bölümünden Burcu Pelvanoğlu ise yaptıkları çalışmaların, hazırladıkları taslakların bu süreçte sergilerin planlaması ve de yeni müze inşası sırasında dikkate alınmadığını belirtti.
istanbul_dolmabahce_entrance.jpg
Katılımcıların Resim – Heykel Müzesi’ne ait koleksiyonun korunması, taşınması ve sergileniş biçimlerindeki eksiklikler ile ilgili endişelerini belirttikleri panelde, idarecilerin kimseye danışmadan birçok önemli kararı alıp, uygulama esnasında temel sergileme ve müzecilik ilkelerinden çok uzak davranıldığı ve kamuya ait bir alana bu şekilde müdahale edilemeyeceği belirtildi. Katılımcılar, panele katılması talep edilen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden resmi bir sözcünün olmaması nedeniyle de tepki gösterdi. Bu konuyu tartışmak için uzun süredir karşılarında bir muhatap bulamadıklarını belirttiler. Avukat Pınar Sönmez ise sürecin hukuki boyutuyla ilgili olarak ‘Türkiye’de hukukun durumu neyse Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun da durumu aynıdır’ dedi. Murat Germen ise Gezi direnişinden sonra artık bu tür her yere sıçramış olaylara karşı ortak tepki vermenin yollarını hızlıca aramak gerektiğini söyledi. Sanatçı Mürüvvet Türkyılmaz ise: ‘Sanatçı olarak en büyük sorunun muhatabımızı bulamamak olduğunu düşünüyorum. Sokağı yaşadık. Şimdi müzeyi tartışıyoruz. Müze nerede? Sokakta değil mi? Gezi’de küresel ölçekte, en çok da insani ölçekte.’ dedi.
Eski MSÜ Resim ve Heykel Müzesi Müdür Yardımcısı Tomur Atagök ise müzelerin eskisi gibi Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olmasının daha doğru olduğunu söyledi. Her müzenin koleksiyon politikası yazılı ve açık olmalıdır dedi ve müdür yardımcılığı görevini sürdürürken yapmaya çalıştığı değişikliklerin karşılık bulmadığını da söyleyen Atagök, eski danışma kurulunun dağıtılarak yerine yeni bir kurul oluşturulduğunu, fakat bu kurulun da kağıt üzerinde bir danışma kurulu olduğunu ve süreçten onların da tamamen habersiz olduğunu söyledi.
Yeni mimari düzenleme çok tartışılıyor
Tophane’de yeni yapılacak olan müze binasıyla ilgili çekincelerin de tartışıldığı panelde katılımcılar, yeni müze binasının mimarı olan Emre Arolat’a bina hakkındaki endişelerini yansıttı. Binanın AVM mimarisi ve son dönemde büyün dünyada yayılan ikon mimari tarzına çok yakın olduğu, sanatın ve kültürün endüstrileşmesi ve piyalaşmasının hızla buraya da sıçradığı ve içerideki koleksiyondan çok binanın ön plana çıkarılıyor oluşu, bu durumun mimari olarak koleksiyonların, sergilerin ihtiyacını karşılayamaz olma ihtimali üzerine yapılan konuşma sırasında Burçak Madran; ‘müzeografi ve müzeoloji uzmanı olmadan bir müze yapılmasını, dünyanın neresinde olursa olsun düşünemiyorum’ diyerek ifade etti.
20140426_111539.jpg
‘TÜSAK her yerde, sanat muhafazakarlaştırılıyor’
Sanat tarihçisi Ali Artun ise: 'Müzeler, artık metropolleri markalandıran mimari gösteriler. Bu durumu onayladığımdan değil, ama olgusal olarak yaşanan bütün dünyada bu.
1937’de kuruluşundan beri müzenin yer aldığı Milli Saraylar Resim Koleksiyonu, müzenin modernleşmeye bağlı anlatısını tersine çeviriyor. Resim ve Heykel Müzesi’nin aklını, bilgisini, temsiliyetini, sembolizmini tersine çeviriyor. Yeniden Osmanlı hanedanının zenginliği ve egemenliği sergilenmekte. Yeni müzede monarşi tarihine karşı kurulan modern ve ulusal bir tarih sahnesi okuyamazsınız. Talimatname gibi açıklandı, sanat muhafazakarlaştırılacak. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin tasfiye edilmesi bu politikanın uygulamasıdır. Yoğun bir sansür, TÜSAK ve dramatik sanatların imha edilmesiyle ortaya çıkıyor. Modernleşmeyi simgeleyen mimariyi tahrip etmekle ortaya çıkıyor. İmparatorluk rejimine ait mekanların restore edilmesini görüyoruz. AKM yıkılıp Kışla’nın ihya edilmesi gibi. Resim heykelin tasfiyesiyle ilgili haberleri hatırlarsanız 2011-12 yılında medyatik manevralarla bu iş gerçekleştirildi. Cumhurbaşkanı medyanın ifadesiyle art arda baskın düzenledi ve gördükleri mezbelelik nedeniyle şoka uğrayan heyetler akademiyi karalamaya başladı. Oysa bu tablonun sorumluğu restorasyona yanaşmayan mali baskılarla kötürümleştiren Meclis başkanı. Aynı dönemde kendi müzesine baskın düzenleyen denetim müzeden eserlerin çalınmasına göz yummuş. Düzmece baskılar sonucunda veliaht dairesi müzenin elinden alınıp 75 yıl sonra iade ediliyor. Tarih ters yüz ediliyor. Saray, böylece moderniteden temizlenmiş oluyor. Bir sarayı müzeye vermeyeceksiniz de nereye vereceksiniz?
No Pasaran !