BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi

1 Mart 2010 Pazartesi

İstanbul'daki küçük Kudüs: Çarşamba

İstanbul'daki küçük Kudüs: Çarşamba
Erzincan ve Erzurum başsavcılarının çekişmesiyle başlayıp Ankara’daki siyasetçilere de sıçrayan tartışmaların baş aktörü İsmailağa Cemaati, bir kez daha gündemin ana başlığı. Gözler yeniden cemaatin merkezi Fatih Çarşamba’da. Çarşamba semti son otuz-kırk yıldır ne zaman irtica tartışmaları gündeme gelse spotların tutulduğu ilk adreslerden biri. Medya, “Laiklik elden gidiyor mu” sorusuna yanıt ararken Çarşamba’yı hiç ıskalamadı. “Türkiye İran mı olacak” manşetlerinin altındaki cüppeli erkek ve çarşaflı kadın görüntüleri çoğu zaman hep Çarşamba’dan bir fotoğraf karesiydi.
Fakat Çarşamba’nın dinamiklerini anlayabilmenin anahtarı çevresindeki hayatta gizli. Çünkü bu semt, kalın duvarlarla soyutlanmış bir getto değil. Burası ve yakın civarı kelimenin tam anlamıyla küçük bir Kudüs. Patrikhanenin, kiliselerin, sinagogların yanı sıra camiler, dergahlar... Hem Muhammediler hem İseviler hem de Museviler için önemli ibadet ve ziyaret yerleri. Etrafındaki farklı inanç grupları, yaşam tarzları, siyasi çıkar ve cereyanlarla etkileşim içinde. Tarihi boyunca da öyle olmuş.
MÜSLÜMAN ORTODOKS MUSEVİ ÜÇGENİ
Haliç sahil yolu ile Fatih’teki Fevzi Paşa Caddesi’nin arasında kalan yaklaşık 2 kilometrekarelik coğrafya altı asırdır üç semavi dinin en önemli kutsallarını içinde barındırıyor: Müslümanların Fatih’i, Ortodoksların Fener’i ve Yahudilerin Balat’ı.Çarşamba’nın hemen altındaki Fener, yüzyıllardır Ortodoks Hıristiyanların merkezi. Sonradan Balat’a iskan edilen Musevilerin aksine İstanbul’daki Ortodoks Rum ve Bulgarların önemli bölümü bu semtte yaşardı. Bu yıllara Fener’deki azınlıkların Müslüman komşuları da Pera’dakiler ile aşık atacak kadar modern bir yaşam sürerdi. Ancak 6-7 Eylül olayları ve Kıbrıs çıkarmasında yaşanan kırılmayla Rum cemaatinin büyük bölümü hem bu semti hem de Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakıldı. Şu anda bölgede yaşayan Rumlar 15 aileye kadar düşmüş olsa da Yunanistan’dan her gün otobüsler dolusu insan Fener’i ziyarete geliyor. Peki iddia edildiği gibi İsmailağa Cemaati, Fener’deki Rum Patrikhanesi’ne karşı bir denge unsuru olarak devlet tarafından bizzat mı Çarşamba’ya yerleştirildi? oldu. Bazıları ise bir adım daha aileri giderek “Eğer bu cemaat orada olmasaydı Patrikhane çoktan Fener de Vatikan’a dönerdi” diyebiliyor. Zaman zaman verdikleri demeçlerde cemaat sözcüleri de kendilerine böyle bir misyon vehmetmekten geri kalmıyor. Belki de doğru bütün bu şehir efsaneleri. Çünkü yaklaşık yarım asırdır süregelen bu hengame içinde bazen Fener’de kutsal haç atma töreni basıldı. Bazen de üst mahalledeki camiden Patrikhane Kilisesi’ne bomba fırlatıldı, papazlar öldürüldü. Papazların katilleri nedense hiç bulunamadı.
BULGARLARIN DEMİR LEBLEBİSİ
Çarşamba’nın hemen altındaki Fener ise yüzyıllar boyunca hem Ortodoks Hıristiyanların merkezi, hem de bu mezhebe mensup cemaatlerin kendi aralarındaki çatışmasının er meydanı. Fener Rum Patriği’nin uzun süre dünya Ortodokslarının tek ruhani hakimi olsa da ulus devletler çağı açıldığında önce Rus, sonra Yunan, ardından da Bulgar kiliseleri bağımsızlığını ilan etti. Patrikhane 19. yüzyıl sonunda Çarşamba’dakine benzer bir kırılmayla karşılaştı. Bulgarlar milli kiliseleri kurmuş, başka yer yokmuş gibi Fener’deki Patrikhane’nin hemen karşısına bir ibadethane inşa etmek istiyorlardı. Devrin padişahı önce bu talebi onayladı ancak sonradan Rum cemaatini ve Patrikhane’yi darıltacağını fark edince çark etti ve işi yokuşa sürmek için Bulgarlara kiliselerini 15 gün içinde inşa etmeleri şartını koştu. Ama Bulgarların kiliseyi başka yerde yapıp burada 15 günde monte edebileceği kimin aklına gelirdi? Patrikhane’nin tam çaprazına dikilen “demir kilise” o gün bugündür iki cemaat arasındaki ilişkinin limoni olmasının en bariz nişanesi.
MATRUŞKA BEBEKLERİ GİBİ İÇİÇE CEMAATLER
Fatih öteden beri Mevlevi, Cerrahi, Nakşi, Kadiri ve Rufai gibi tarikatların yoğun olarak hareket ettiği bir bölge. Tekke ve medreselerin kapatılmasıyla bir dönem sessizlik yaşansa da 1950’lerden itibaren ortam yeniden hareketlenmeye başladı. Fatih’teki tarikatlar içinde en yaygın olanı Nakşibendilik. Mehmet Zahit Kotku’nun 1958’de İskenderpaşa Camii’ne tayin edilmesinden sonra bu cami Nakşiliğin İstanbul’daki merkezi oldu. Kotku Hoca’nın etrafında toplananlara ise “İskenderpaşa Cemaati” adı verildi. Bu cemaatin içinde yetişen Mahmut Ustaosmanoğlu ise 1954’de İsmailağa Camii’nde göreve başladı. Ustaosmanoğlu, 1972’de şeyhliğini ilan ederek İskenderpaşa dergahından ayrılınca tarikat da iki kola bölünmüş oldu. İsmailağa Camii Çarşamba semtinde olduğu için Mahmut Hoca’nın müritlerine Çarşamba Cemaati ya da İsmailağa Cemaati denilmeye başlandı. Bu iki cemaatin sınıfsal kökenleri de farklıydı. İskenderpaşalılar daha çok orta sınıf mensubu şehirli Müslümanlardı. Fatih’in görece daha yoksul kesiminde bulunan İsmailağa mensupları ise küçük esnaf ve işçi. Son yarım asırda bu kadar sık gündeme gelmesine rağmen aslında Çarşamba’da hayat değişmeden kendi düzeninde akıp gidiyordu. Ama İsmailağa Camii’nde işlenen iki cinayetle bu rutin de kendi ortasından kırıldı. Ustaoğlu’nun damadı Çukurbostan Camii İmamı Hızır Ali Muratoğlu, 1998’de camide uğradığı bir silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Eylül 2006’da ise cemaatin önde gelen isimlerinden emekli imam Bayram Ali Öztürk herkesin gözleri önünde bıçaklanarak öldürüldü. Televizyon ekipleri Çarşamba’ya kamp kurdu ama cemaat dışa açılmamakta ısrarlıydı. Yine çok bilinmeyenli bir denklem ve yine bölgeye has bir paradoks...
KALYON KABARTMALARIN SIRRI BALAT’TA
Çarşamba’nın kuzeybatısındaki Balat semtinin hikayesi ise başka. Balat’ta Bizans döneminde de Yahudiler yaşıyordu ama fetihten sonra cemaatin nüfusu katlanarak arttı. Güney İspanya’da Endülüs Devleti yıkılınca 1492’de Yahudiler büyük bir kıyımla karşılaştılar. Sultan II. Beyazıt, limanlara sığınan Yahudileri kurtarmak için üç büyük kalyon gönderdi. Bu kalyonlar bir buçuk yıl boyunca İspanyol sahillerine sefer yapıp onbinlerce Yahudi’yi sağ salim Osmanlı mülküne taşıdı. Museviler İzmir, Selanik ve İstanbul’a getirildi. İstanbul’da başta Balat olmak üzere Haliç kıyılarındaki diğer semtlere yerleştirilen Yahudiler, Osmanlı’da ticaret ve zanaat hayatının gelişmesine çok büyük katkılarda bulundu. Osmanlı’nın ilk matbaasını kurdular; kuyumculuk, doktorluk, ebelik, dericilik gibi işlerle toplumsal hayata katılıyorlar. Yahudilerin dünyadaki en önemli sinagoglarından sekiz tanesi (şu anda sadece üçü faal) burada. Beyazıt’ın kalyon göndererek hayatlarını kurtardığı Yahudiler minnettarlıklarını sadece evlerinin değil Balat’ın merkez ibadet yeri olan Ahrida Sinagogu’nun tevasına (Tevrat’ın okunduğu kürsü) da kalyon şekli işleyerek göstermişler. Böyle bir teva dünyada sadece Ahrida Sinagogu’nda var. Farklı inançlardan insanların bu bölgedeki buluşma noktalarından biri de yine Balat’taki Çavuş Hamamı. Mimar Sinan bu hamamı yaparken Yahudi cemaati liderleri mekanın içine bir “Çıfıt Havuzu” eklemesini rica ediyorlar. Yahudi geleneğinde kadınlar doğum yaptıktan sonra evin dışına çıkıp içinde havuzu bulunan bir yerde gusül abdesti alır. Yahudilere bu tür bir havuzu seve seve yapabileceğini söyleyen Mimar Sinan ancak bunun için padişahtan ferman gerektiğini hatırlatıyor. Durum sadrazama arz ediliyor, ferman veriliyor. Böylece, Çıfıt yani Yahudi Havuzu denilen mekan ortaya çıkıyor. CÜPPELİ AHMET SINIRI DELDİSon 40 yılda Çarşamba-Fener-Balat coğrafyasının demografik tablosu oldukça değişti. Rum ve Yahudi nüfus da parmakla sayılacak kadar azaldı. Yine de Balat ve Fener’deki insan profili Çarşamba’dan her zaman farklı oldu.Cemaat, üç aşağı beş yukarı 40 yıl önceki görünmez sınırlarının içinde.İsmailağa Camii’ni merkez alırsak, 200 metre aşağıda bulunan Mesnevihane Camii, cemaat mensuplarının kuzeydeki en uç noktası. Kuzeybatıda ise sınır Draman. Draman’nın aşağısında oturan cemaat mensupları İsmailağa’ya yakın bir ev buldukları ilk fırsatta soluğu “Hocaefendi”nin yakınında alıyorlar. Çarşamba’nın doğu sınırı ise İsmailağa’ya 500 metre uzaklıktaki Haliç Caddesi. Caddenin solunda cemaat mensupları, sağında ise eski Fatihliler otururdu. Bugün ise Cüppeli olarak bilenen Ahmet Mahmut Ünlü, dergahını caddenin sağına taşıyarak bu dengeyi bir nebze olsun bozdu. Geçen zamanda Çarşamba yataydan çok dikey olarak büyüdü. Çok sayıda tarihi yapı yıkılıp apartmanlaştı. Mesela İsmailağa Sokağı’nda eski yazlık sinema Arda... Cemaat mensupları bu arsayı alarak üzerine kaçak olarak “İsmailağa Yatılı Kuran Kursu”nu inşa ettiler.
CİZLAVET FABRİKASI YANDI SÜNNET BOZULDU
Eskiden esnaf ağırlıklı yapıdaki İsmailağa Cemaati, radikal giyimlerinden ötürü memur olamazlar, şehrin modern merkezlerinde dükkan açmazlardı. Cemaatin şeyhi Mahmut Hoca birinin ayağında iskarpin gördüğünde, “sünnete riayet etmiyorsun, çıkar o gavur işi ayakkabıları” diye müdahale ederdi. Mest üstü “cizlavet” adı verilen lastik ayakkabı giyerlerdi. Şimdilerde yaşlılar dışında kimse cizlavet giymiyor. Zaten 1990’daki yangında Cizlavet Fabrikası’nın kapanması hocanın sünnetini ister istemez ortadan kaldırdı. Bugün cemaat gençlerinin şalvarlarının altında Nike ve Adidas görebileceğiniz gibi, kadınların çarşaf altına giydiği sivri burun ve topuklu modeller pırıltılı moda dergilerinde rastladıklarımızdan farksız. Eskiden erkekler için cüppe, şalvar, yakasız keten gömlek ve sarık, kadınlar içinse siyah çarşaf her sezon tek moda seçeneğiydi. Cemaatin büyüdükçe bu vaziyet de değişmeye başladı. Erkeklerin cüppe ve şalvarları Altınyıldız’dan, gömlekler ise son teknoloji “nano” kumaşlardan dikilmeye ve hatta stilize olmaya başladı. Şalvar yerini önce 12, sonra da 6 plili ve telefon için ayrı cebi olan pontullara bıraktı. İsmailağa Sokağı’ndaki Terzi Zeyd’in 100 liraya satılan özel tasarım yelek-gömlek setleri Çarşamba dışından gelen cemaat üyelerinin yoğun ilgisine mazhar oldu. Önce erkekler değişti, ardından kadınlar. Siyah, çarşafta hâlâ hakim renk olsa da mevsimine göre, lacivert, kahverengi ve krem rengi çarşaflara da rastlanıyor. Dahası var... Sokakta asla görmediğimiz abiye elbiseler tesettür vitrinlerini süslüyor. Cemaat kadınlarının düğün gibi özel günlerde giydiğini tahmin ettiğimiz en şık modelleri Tebessüm Tesettür’de bulduk.
ÖRTÜSÜNÜ ATTI BALAT’A KAÇTI
Çarşamba’ya uzak semtlerde yaşayan İstanbullular için cüppeli, sarıklı, çarşaflı Müslümanlar ne kadar marjinal bir görüntü ise Çarşamba’nın alt mahallelerinde yaşayan laik komşuları için aynı görüntü o derece olağan. Fener ve Balat’taki tarihi binaların restore edilmeye başlamasıyla sanatçıların bölgeye ilgisi arttı. Bunlardan biri de 42 yaşındaki cam altı ressamı Ayşegül Kaya. Antika eşyalar sattığı bir dükkanı var. Kaya’nın kızı bütün Türkiye’nin ilgiyle izlediği Aşk-ı Memnu’nun Nihal’i Hazal Kaya. Evet, Hazal Kaya Fener’de büyüdü. Ayşegül Kaya, “Çarşamba’ya yolları düşenler ‘Ay ne burası Arabistan mı’ diye tepki veriyor. Oysa ki Çarşamba’daki cemaat de ülkenin bir gerçeği. Onlar öyle yaşıyor, biz böyle. Ama 10 yıldır burada oturuyorum, tek bir rahatsızlıkla karşılaşmadım.” diyor.Son beş yıl içinde hem İstanbul’un şehirlilerinden hem de yabancılardan çok sayıda insan bölgede ev aldı. Fransız, İngiliz, Hollandalı gibi toplam 28 yabancı aile halihazırda Fener-Balat hattında yaşıyor. Hatta artık Çarşamba ile modern semtler arasında evlilik transferleri de görülüyor. Ama kıyıdan Çarşamba’ya değil, Çarşamba’dan moderne doğru. Tersaneden emekli bir cemaat mensubu halini hatrını sorduğumuzda “Moralim bozuk. Benim kız örtüsünü attı, aşağı kaçtı” diyerek vaziyeti özetliyor.
SARIKLI “BAY BURUN”
Çarşamba’nın atardamarı İsmailağa Camii’nin de üzerinde konuşlandığı Fethiye Caddesi. Çarşamba’nın “cadde”sindeki belki de tek çekim merkezi “Alkolsüz Parfüm Dünyası”. Dükkanda bizi klasik bir “hoca” silüeti karşılıyor. Dükkan sahibi Resul Yılmaz aslında Marmara Üniversitesi mezunu bir iktisatçı. Hoca’nın dükkanına ismini veren alkolsüz parfümler İngiltere’den. Helal parfüm dediysek, gülsuyundan ya da hacıyağından bahsetmiyoruz. 70’lerdeki Eyyübi, Babüsselam, Daniş, Bahr-ı Ahmer gibi esanslar çoktan rafların arkasında tozlanmaya terk edilmiş. Resul Yılmaz’ın dükkanına gelen çarşaflı bir genç kız “Bu bana hediye geldi ama Armani Code’la değiştirmek istiyorum” deyip elindeki küçük parfüm şişesini hocaya uzatınca kulaklarımıza inanamıyoruz. Hoca’nın yanıtı mı? “Onu boş ver, bu aralar en favori Lacoste Classic.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

No Pasaran !