BİR ŞEY YAPMALI

CUMHURİYET İÇİN DEMOKRASİ İÇİN HALK İÇİN GELECEĞİMİZ İÇİN ..................... cemaatlerin yönettiği bir coğrafya olmak istemiyorsak ................. Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi

24 Ağustos 2009 Pazartesi

ARİF TEKİN'DEN

Arif Tekin Makaleleri

BEDİR SAVAŞI'NIN GERÇEK NEDENLERİ

1) Muhammed, Medine'ye geçip oradaki Yahudilerle barış sözleşmesini onayladıktan sonra çok kısa bir zamanda, hicretten yaklaşık onyedi ay sonra miladi 624'te, Abdullah bin Cahş komutasında on-oniki kişilik bir silahlı grubu, kendince asayişi temin maksadıyla Batn-i Nahle denilen bölgeye gönderiyor. Aylardan "Recep" ayıdır. Bu grup oraya varınca dört kişilik bir Mekkeli ticaret kafilesiyle karşılaşıyor. Bu dört kişi, o silahlı Müslümanları görünce korkuyorlar ve kalkıp birbirlerini tıraş etmeye başlıyorlar . Tıraştan gayeleri, kendilerinin, "umre" ibadetinden henüz çıktıklarını, dolayısıyla hiçbir kötü niyetlerinin olmadığını vurgulamak. (Çünkü gerek hac, gerekse de umre ibadetlerinde tıraş olmak da vardır.) Daha doğrusu, bu tıraş eylemiyle Müslümanlara barış mesajı vermek istiyorlar. Ama maalesef istenen olmuyor ve korktukları başlarına geliyor: Müslümanlar onlara saldırıp Hadremioğlu Amr'ı öldürüyorlar.(Bu şahıs aynı zamanda Mekke'nin ileri gelen bir ailesine mensuptu.) Osman ve Hakem adlarında iki kişiyi de esir alıyorlar. Nevfel adında dördüncü şahıs ise kaçmayı başarıyor. Müslümanlar ayrıca onların bütün mallarına el koyuyorlar. Bu menfur olayın işlendiği ay "Recep" ayıydı ki, öteden beri Arapların geleneğinde bu ayda savaşmak kesinlikle haramdı. Hatta bir insan bu ayda kendi babasının katiliyle karşılaşsa, asla ona dokunmayacaktı. Ama ne yazık ki, Müslümanlar hem sebepsiz ve suçsuz olarak o adamı öldürdüler, hem de böyle bir ayda cinayet işleyip barışa gölge düşürdüler ve artık bu olaydan sonra telafisi imkansız olan bir belanın kapısını açmış oldular. Müslümanlar tarafından recep ayında meydana gelen bu olay, bölge insanları tarafından nefretle karşılandı. Özellikle Mekke halkı infiale geldi . Hatta öldürülen Amr'ın kardeşi Amır, Mekke sokaklarına çıplak çıkıp feryat ediyordu.İşte bu olayın hem haksız olarak hem de böyle kutsal bir ayda meydane gelmesi, Mekke müşriklerini harekete geçirdi ve bu olay akabinde artık araları iyice açılmış oldu. Bu hadise, aynı zamanda Muhammed'le antlaşma imzalayan Medinelileri de kuşkulandırdı. Bu "Batn-i Nahle Vakası" gerçekten de Bedir, Uhud, Hendek hatta Hayber, Beni Nadir, Beni Kaynuka, Beni Kureyza savaşlarının meydana gelmesinin en önemli sebebidir desek tam isabetli olur.(Kaynaklar: Türkiye Diyanet Vakfı'nın hazırladığı İslam Ansiklopedisi; Diyarbekiri, Tarihi Hamis, 1/365; Vahidi, Esbab-i Nüzul, Bakara Suresi 217. ayet; İbni Seyyidi'n-Nas, age, 1/360; Fahrettin er-Razi, Tefsiri Kebir) Müslümanların az bir menfaat karşılığı o suçsuz insanları öldürmeleri-esir almaları, bu cinayetin Recep ayı gibi kutsal bir ayda işlenmesi, gerçekten Muhammed'i zor durumda bıraktığı için Allah bu konuda ayet gönderip onu kurtarmalıydı. Nitekim de Muhammed, çevrede iyi bir görüntü sergilemek için, önce kendi adamlarına kızdı gibi göründü. Hatta, ilk etapta o insanlardan alınan ganimetten kendi payına düşeni almadı (biraz sonra anlatılacağı gibi daha sonra almıştır). Bu arada öteden beri gelenek haline gelen Recep ayının kutsallığı, yeni inen ayetle (Bakara, 217) onaylandı. Söz konusu ayetin meali şudur:"Senden haram ayda (Recep ayı) savaşın doğru olup olmadığını sorarlar. De ki, o ayda savaşmak büyük günahtır; ancak (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkar etmek, Mescidi Haramın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında büyük günahtır."Bu ayetle verilmek istenen mesaj: "Evet, Recep ayında savaş günahtır, ama sizin Müslümanlara yaptığınız büyük günahtır." Yani yapılan yanlış, karşı tarafın yanlışını emsal göstererek savunuluyor. Halbuki her iki olay arasında hiç bir ilgi-benzerlik yoktur. Olay daha bitmedi devam ediyor.Bu ayet inip ortam yatışınca, Muhammed daha önce payına düşüp de almadığı ganimetin 1/5' ini alıyor.İşin ilginç yanı, bu eylemi gerçekleştiren grubun başı Abdullah, Muhammed'e, "Ey peygamber, bizim işlediğimiz bu cinayette günah yoksa, acaba Allah'tan sevap bekleyebilir miyiz veya yaptığımız iş cihad sayılır mı?" diye soruyor. Bu soru üzerine, Bakara Suresi'nin 218. ayeti iniveriyor. Anlamı şu: "İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah bağışlayandır, rahmeti boldur."Yani ilkin Bakara Suresi 217. ayetle Muhammed'in adamları savunuluyor, daha sonra 218. ayetle de o katiller mücahit olarak ilan edilip, yaptıkları işe cihat deniliyor. Eğer bu tarihe kadar herhangi bir savaş olmuş olsaydı, bu cihat anlamını oraya havale edebilirdik. Ama bu olaydan önce herhangi bir savaş olmamıştır. Dolayısıyla da bu ayetteki cihat sözü ile Baht-i Nahle vakası kastedilmiştir. Bütün bunlardan sonra, daha önce yakaladıkları o iki esirin serbest bırakılabilmesi için Muhammed onlardan fidye istiyor. Onların yakınları fidye vermek zorunda kalıyorlar. Nihayet; Muhammed'e fidye (adam başı 1600 dirhem / yaklaşık 4752 gram gümüş para) verildikten sonra o iki kişi serbest bırakılıyor. 2) Batn-i Nahle olayından hemen sonra, bu sefer de Muhammed ve arkadaşları, Ebu Süfyan başkanlığındaki yaklaşık kırk kişilik bir Mekkeli ticaret kafilesinin yolunu kesmeye koyuluyorlar. Bunlar, ti­caret için Şam'a gidip işlerini bitirdikten sonra memleketleri olan Mekke'ye doğru yola çıkmışlardı. Bunların haberini alan Muham­med, 305 kişilik bir silahlı grubu yanına alıp onlara saldırmak üzere yola çıkıyor. Muhammed, arkadaşlarına seslenip "Gelin bu kafilenin önünü kesmeye gidelim; ola ki onların mallarına ganimet olarak el koyarız" diyor. Hiçbir savaş gerekçesi yokken, o insanları ganimet için savaşa sürüklüyor ve büyük katliamlar meydana geliyor.(T.D.V. İslam Ansiklopedisi, 1/89, 5/203, 5/325-26; İ. Canan, age, 12/86 ve 12/90; Buhari, Megazi, 3, "Mal için gitti, ama kendini savaşın ortasında buldu" diyor; Halebi, age, 2/143, "Bedir" bölümünde; Taberi, age, 4/257, 265; İbni Kesir, age, 3/256, "Bedir" kısmında; İbni Hişam, Siret, "Bedir" bölümünde, 2/219; Vakıdi, Megazi, 2/120 "Bedir" bölümünde; Diyarbekiri, Tarihi Hamiş, 1/369; Kadı Beydavi, Begavi ve daha niceleri de Enfâl Suresi'nin 7. ayetinin tefsirinde bunu açıklamışlar.)Muhammed'in, mal için o kervanın önünü kesmeye gittiğine da­ir başka kaynak göstermeye gerek yoktur. Çünkü, Enfâl Suresinin 7. ayeti bunu çok açık bir biçimde ifade ediyor. Bu ayetin açıklama­sı daha önce Ömer'in, "Bedir Savaşı'na gidelim" örneğinde açıklan­dığı için burada sadece özetini hatırlatmakla yetiniyoruz. Özet ola­rak; "Siz savaş değil de; mal istiyordunuz. Fakat Allah onların ar­kasını getirmek istedi ve size savaşta başarı sağladı" deniyor.Sonuç itibariyle, kırk kişiden ibaret olan bu Mekkeli ticaret ka­filesi, Muhammed'in saldırı haberini alır almaz yönlerini değiştirip başka bir yoldan sağ salim Mekke'ye dönmeyi başarıyor. Öte yan­dan, bu saldırının haberini alan Mekkeliler, savaş hazırlığını yapıp Medine'ye doğru yol alıyorlar. Eğer onların o malı Müslümanların eline geçmiş olsaydı, bu durum onlar için ölümden de beter olacak­tı. Çünkü onların bütün serveti bu kervandaydı. Kaldı ki Müslü­manların, Mekke-Şam yolu üzerinde terör hareketine başlamaları, Mekkelilerin işine hiç gelmiyordu. Çünkü onlar için Şam ticaret yo­lunun kapanması ölüm demekti. Mekke'nin verimsiz bir çöl-kıraç olduğunu Kur'an da söylüyor (İbrahim Suresi, 37. ayet). Zaten Hi­caz bölgesinin bir çöl olduğu bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla, bun­ların ticaretten başka hiçbir gelirleri yoktu; onlar için Şam yolu kapatılmamalıydı.Her şeyden önce kendilerine saldırı düzenlenen o kırk kişi ma­sum ve silahsızdı. Kaldı ki Müslümanlar, bir ay önce onlardan Amr adında birini öldürüp iki kişiyi de esir almışlardı ve bu menfur olay da Recep ayında olmuştu (az önceki örneğimizde belirtildiği gibi). Yani, Müslümanlar bir kere zaten haksız durumdaydı. Hal böyle olunca, Muhammed'in bir daha saldırıya geçmesi elbette ki tasvip edilemezdi. Bir de, eğer o insanların niyetleri kötü olsaydı, bu kadar servetle gelip Muhammed ve arkadaşlarının yakınından geçebilirler miydi? Bütün İslami yazarlar nezdinde, Bedir Savaşı'na tek sebebi, Muhammed ve arkadaşlarının o kırk kişiye düzenledikleri saldırıdır. İşte Müslümanlarla müşrikler arasında meydana gelen savaşla­rın önemli sebeplerinden biri budur. Az önce açıklandığı gibi bu savaşta saldırgan olan taraf Muhammed ve arkadaşlarıdır. Bu, zaten İslam tarihinde bu şekliyle geçiyor. Fazla kaynağa hacet yoktur. Çünkü belirtildiği gibi, Enfâl Suresi'nin 7. ayeti bunu çok net bir bi­çimde açıklıyor ve kabul ediyor.3) Süleymanoğulları'ndan bir kişi koyunlarını güderken, yanından geçen bir Müslüman grubun saldırısına uğruyor. Adam onları gö­rünce kelime-i şahadet getiriyor veya onlara selam veriyor; ama onu dinlemiyorlar ve o adamı öldürüp koyunlarına el koyuyorlar. Üstelik de o kişinin bağlı bulunduğu kabile ile Müslümanlar arasında herhangi bir sorun da o ana kadar yoktu, tarafsız bir kabileye bağlıydı. İşte Müslümanlar tarafından böyle bir olay da meydana gelince, çevrenin Muhammed ve Müslümanlara olan güvensizliği daha da arttı. Öldürülen o insanın adı Fedekli Nahik oğlu Mirdas idi. Kimileri de onun adı Azbat oğlu Amr'dır demektedir. Katil ise Zeyd bin Harise'nin oğlu Üsame idi. Katilde de ihtilaf vardır. Me­sela, Cüsame oğlu Muhallem, ya da Esvedoğlu Mikdad'dır diyenler de vardır. Muhammed bu olay yüzünden çevreden olumsuz tepki alınca, savunma amaçlı ayet inmeye başlıyor. Ayetin anlamı şu: "Ey inananlar, Allah yolunda savaşırken iyice araştırın. Size selam verene, dünya menfaatini gözeterek 'Sen mümin değil­sin' demeyin. Çünkü Allah katında ganimetler/zenginlik yolları çoktur." (Nisa Suresi, 94. ayet.)Bu ayetle müminlerin, cihada çıkarken dikkatli olmaları tavsiye ediliyor; ama diğer taraftan da "Size selam veren kişiyi öldürme­yin" demekle, aslında öldürülen kişinin masum olduğu kabul edili­yor. Gerçi bazı İslami kaynaklarda "Muhammed gidip onlarla barış­tı..." şeklinde açıklamalar geçiyorsa da, bir kere Müslümanlar tara­fından üst üste gerçekleşen bu tür olumsuz hareketler, artık çevreye güven vermeyecek bir noktaya ulaşıyor. İşte savaşa zemin hazırlayan sebeplerden biri de bu olaydır.(Buhari, Megazi, 45, Nisa tefsiri, 17. bab.; Müslim, Tefsir, 22. No: 3025; Ebu Davud, Huruf, No: 3974: Buhari-Müslim Hadisleri, el-Lü'lüü ve'lMercan, No: 62, "îman" bahsi ve tefsir bölümü, No: 1901; Tirmizi, Tefsir, Nisa Suresi, No: 3030; Ayrıca, İbni Kesir, Kadı Beydavi, Fahrettin er-Razi, Vahidi ve daha birçok müfessirde, Nisa Suresi'nin 94. ayetinin tefsirinde aynı olayı ayrıntılı olarak anlatmışlardır.)4) Bilindiği gibi, Muhammed aslen Mekkelidir; orada doğup büyü­müştür. Ama orada tutunamayınca, bir gece Medine'ye göç etmek zorunda kalmıştır. Bu durumda kendisi Medinelilere misafirdir. 63 Hatta diyebiliriz ki, Medine halkı onu kabul etmekle büyük bir risk altına girmiştir. Zira huzurları yerindeydi; ama o geldi geleli artık onlar savaşa endeksli yaşamak zorunda kaldılar; onun gelişiyle üst üste savaşlar başladı. O savaşlar Medine halkına karşı değildi; tam tersine Muhammed'e karşıydı. Mesela, Bedir, Uhud, Hendek vb. İş­te misafir olan Muhammed, önce kendini korumaya almak için on­larla sözleşme imzalıyor; bu anlaşmadan sonra az önce örneklerini verdiğimiz o beğenilmeyen eylemler gerçekleştirilince çevreden çok olumsuz bir puan alıyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bu se­fer de Medine'nin yerlileri olan Yahudilere sorun çıkarmaya başlı­yor, onları tehdit etmeye başlıyor. Bu konuda çok kısa olarak şöyle bir örnek verilebilir: Muhammed bir gün camiye gidip arkadaşlarına, "Haydi kalkın Yahudilerin yanına varalım" diyor. Bunun üzerine kalkıp gidiyorlar ve "Midras" adında birinin evinde toplanıyor­lar. Muhammed Yahudilere hitaben, "Müslüman olun, güvenceye girin" diyor. Onlar da, "Tamam anladık" yanıtını vermek suretiyle, Muhammed'in bu tehdidinin hoşlarına gitmediğini belirtiyorlar. Muhammed bu sözü üç kez tekrarladıktan sonra, dördüncü kez onlara, "Şunu bilin ki dünya, Allah ve peygamberindir. Eğer siz Müs­lüman olmazsanız ben sizi sürgüne göndereceğim. Her kim malını satmak istiyorsa satsın gitsin; yoksa onun malına da el koyacağım" diyor. Tabi ki bu tehdit Bedir Savaşından sonra başlıyor. Bedir'de biraz başarı elde edince bu sefer onlara gözdağı vermeye başlıyor. Hatta onları, "Müslüman olmazsanız, Bedir'de müşriklerin başına getirdiğimizi sizin de başınıza getiririz" şeklinde tehdit ediyor. Bu arada güya yeni inen bir ayeti onlara okuyor. Ayetin anlamı şu: "(Ey Muhammed, anlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik yap­masından (ahdini bozmasından) korkarsan, sen de hak ve adaletle (onlara yaptığın ahdi) onların üzerine at (boz). Çünkü Al­lah, hainleri sevmez." (Enfâl Suresi, 58. ayet.)Hani onlarla anlaşma yapmıştı ve güya birbirleriyle savaşmayacaklardı! Peki neden böyle oldu? Olay şudur: Eğer Kur'an'dan gerekçe göstermeksizin saldırsaydı, çevreden olumsuz tepki alacaktı. Birincisi; yapılan anlaşmayı bozduğu için eleştirilecekti. İkincisi ise; yabancı biri olduğu halde el âlemin diyarında terör hareketle­rinde bulunmakla suçlanacaktı. İşte bunun önlenmesi için, Allah'tan bir ayet gelmesi şarttı; nitekim de az önceki ayet geldi.Son asrın meşhur İslami yazarlarından Muhammed Hamidullah, Muhammed'in Yahudileri toplayıp onları tehdit etmesini yorumlar­ken, somut bir gerekçe getirmiyor; ancak, "Muhammed bir pey­gamber olarak onların gelecekte kötülük yapacaklarını herhalde mucize yoluyla bildiği için böylesine sert konuşmuş olabilir" diyor. (Asr-i Saadette İslam, 2/453, Dr. Nadir Özkuyumcu da Muhammed Hamidullah'ın İslam Peygamberi adlı eserinin 1/620'den alıntı yap­mış. Dr. Nadir Özkuyumcu, ayrıca eserin aynı sayfasında Ebu Da­vud, "Haraç", 22. bapta bir hadis vardır diyor ve güya bu hadisten meşru bir gerekçe çıkarıyor. Halbuki onun dediği "Haraç", 22. bap, 3001 nolu hadisin kendi yorumuyla hiç ilgisi yoktur; hadis tam ter­sine Muhammed'in aleyhine bir anlam içermektedir. Yazar, ya hadi­si yanlış tercüme etmiş veya sehiv yapmıştır. (64 İslam Ansiklopedisi, M.E.B. tere., 6/1012-13; Buhari-Müslim Hadisleri, el-Lü'lüü ve'l Mercan, No: 1153; Buhari, İkrah, 2. bap ve İsti'sam, 18. bap; Ebu Davud, Haraç, 22, No: 3001; Suyuti, Lübab..., Âl-i İmrân, 12-13. ayetler: İ. Ca­nan, age, 3/356 ve 12/109.)5) Muhammed henüz Medine'ye gelmeden, Abdullah bin Selul'un Medine halkının başına geçmesi için tüm hazırlıklar yapılmıştı Hatta onun tacı, cübbesi bile hazırlanmıştı. Muhammed'in Medi­ne'ye gelişiyle bütün dengeler altüst oldu ve Abdullah'ın başa geç­mesi engellendi. İşte Muhammed'le Yahudiler arasındaki sorunların ve meydana gelen savaşların asıl önemli nedeni bu yönetim müca­delesinde yatıyor. Sağlam hadis kaynaklarında geçen şu olay çok önemlidir: Üsame bin Zeyd şöyle anlatıyor:"Henüz Bedir Savaşı olmamıştı; Muhammed'le ben bir merke­be binip hasta olan Sad bin Ubade'yi ziyarete gittik. Giderken de yolda, Abdullah bin Selul'un da içinde bulunduğu bir cemaate uğradık. Bu cemaat içinde her inançtan insan vardı. Bindi­ğimiz merkep öylesine hızlı gidiyordu ki, onun ayağından kalkan toz-duman, o insanları kapladı. Buna karşı Abdullah bin Selul, içine toz girmesin diye kaftanıyla burnunu kapattı ve Muhammed'e, 'Niçin üzerimizi tozlatıyorsunuz?' dedi. Peygamber ise, onlara selam verdi ve İslamiyetin propagandasını yapmaya başladı. Buna karşı İbn-i Selul, 'Ey kişi, senin anlattıkların hak ise bundan daha güzel bir şey olmaz; fakat bizim meclisimize gelip de bizi rahatsız etme, başka yere git, orada anlat; sana gelen olursa orada onlara rahat anlatırsın" dedi. Bu konuşmalardan sonra Abdullah bin Revaha Muhammed'e destek olunca, cemaat ikiye bölündü ve neredeyse birbirlerine gi­receklerdi. Sonra ben ve Muhammed birlikte hasta olan Sad bin Ubade'nin evine gittik. Muhammed bu olayı Sad'a anlatınca, kendisi şöyle dedi: 'Ey peygamber, İbni Selul'un kusuruna bakmayın, onu mazur görün. Allah'a yemin ederim ki, sen Medine'ye gelmeden, onun tahta geçmesi için her şey hazırlanmıştı. Neredeyse bu şehrin başkanı olmak üzereydi. Ama senin Medine'ye gelmenle bu iş yattı. Bu yüzden onun kusuruna bakmayın' diye Muhammed'i ikna etmeye çalıştı."65 (65 Tecrid-i Sarih, No: 1687; Buhari-Müslim Hadisleri, el-Lü'lüü ve'l Mercan, No: 1176; Buhari, Edep, 115; İstizan, 20; Âl-i İmrân tefsiri, 15; Müslim, Cihad, No: 1798-99; Vahidi, age, Âl-i İmrân 186. ayette.)Bu hadis üzerinde biraz durmakta fayda vardır: İbni Selul, -içi­ne toz girmesin diye burnunu kapatıyor- nezaket dahilinde Muhammed'e, "Senin bindiğin merkebin ayaklarından kalkan toz burnumuza giriyor; niçin bizi rahatsız ediyorsunuz?" şeklinde çok mütevazı bir itirazda bulununca, Muhammed'in arkadaşlarından biri, "Ey Ab Abdullah, Allah'a yemin ederim ki, peygamberin merkebi senden daha iyidir" şeklinde hakaret dolu bir karşılık veriyor. Bu söz üzerine her iki taraf da yumruklarla, çubuk ve ayakkabılarla birbirlerine giriyorlar. (Mesela; Müslim, Cihad, No: 1799'da bu anlatılıyor.) Burada şu­nu sormak lazım: Medine'nin yerlisi olan ve liderliğe soyunan bir in sana böylesine bir söz, böyle bir yerde ve böyle bir bahaneyle hiç söylenir mi? Böyle bir olayda Muhammed'in özür dilemesi gerekir di. Özür dilemek ona bir eksiklik de getirmezdi. Çünkü, merkebiyle onların huzurunu bozmuştu. Ama tersine, daha da ileri gidip ortamı alevlendirmeye çalıştı. Böylesine Önemli bir insana, "Muhammed'in merkebi senden daha iyidir" şeklinde hakaret etmek, herhalde kim senin tasvip edebileceği bir olay değildir. Kaldı ki, Abdullah güzel bir biçimde, "Senin dediğin doğruysa çok iyi; ama meclisimizden git, propagandanı başka yerde yap; seni dinleyen olursa onlara ora da anlat" diyor. Bundan daha iyi ne olabilir ki! Bu hadisten net olarak anlaşılan bir diğer husus da, bu kavganın Bedir Savaşından Önce olmasıdır. Şu halde, Medine'ye varıp sözleşmeyi henüz onaylamış bir Muhammed, kalkıp bahaneler arıyor. Muhammed'in niçin böyle yaptığının izahı pek o kadar mümkün değildir. Burada vicdanen karar vermek lazım: Hangi devlet yöneticisi olursa olsun, yabancı bir insan onun Ülkesine gelip fazla zaman geçmeden o Ülkenin yönetimine sahip çıkarsa, acaba bunu kim kabul eder? Olağanüstü mucizeler de gösterse kimse kabul etmez. Kaldı ki, olağanüstü bir şey de göstermemişti. Çünkü, İslamiyetle Yahudilik, bir aşağı iki yukarı he­men hemen aynı. Olay sadece yönetim kavgasından kaynaklanıyor. Sonuçta bu olayla İlgili şu ayet iniyor:"And olsun ki, (Ey Muhammed!) hem Ehl-i kitaptan, hem de müşriklerden üzücü sözler işiteceksiniz. Fakat sabrederseniz sizin için daha iyi olur." (Âl-i İmrân Suresi, 186. ayet.)66 (66:Buhari, Âl-i İmrân tefsiri, 15. bap; Vahidi, age, Âl-i İmrân Suresi 186. ayette.)Bu ayetin asıl geliş nedeni şudur: Muhammed, o toplantıdaki kavgada zayıf not aldığının farkında; o tartışmalar, kendisinde manen bir eziklik meydana getirmiş, otoritesini sarsmıştı. Dolayısıyla, burada haklılığını ispatlamak durumundaydı. Kendisiyle münakaşa yapan Abdullah'a ceza vermeye kalksaydı, çok pahalıya mal olacaktı; olayı kendi haline bıraksaydı iyi olmayacaktı. Durumu yatıştırmak için en sağlam yöntem ayete başvurmaktı. Nitekim az Önce anlamı sunulan ve bu tartışmalar esnasında inen ayette sanki, "Ba­kın eğer ayetten olmasaydı ben kabul etmezdim. Ama Allah bize sabır öneriyor, yoksa ne yapacağımı bilirdim" şeklinde olumlu bir imaj yaratmayı hedefliyordu. Gelen ayette, bu davada sanki İbn-i Selul haksızmış da Muham­med haklıymış gibi, "Ey Muhammed size zaman zaman haksızlık yapılır, ama siz bazen sabrederseniz daha iyi olur" deniyor. Bu olayda nasıl bir haksızlık yapılmış, gerçekten anlamak zor!6) Muhammed tarafından dinde yapılan değişiklikler de savaş için çok önemli bir nedendi. Bunu şöyle somut bir örnekle açabiliriz: İslamiyet henüz ortaya çıkmadan, Yahudilerin kıblesi Kudüs'teki 'Mescid-i Aksa" idi. Hatta Muhammed değişiklik yapana kadar yaklaşık 17 ay, beş vakit namazı Mescid-i Aksa'ya yönelerek kılı yordu. Bilindiği gibi, namaz Mekke'de farz kılınmıştı. Muhammed orada kıble olarak Mescid-i Aksa'yı kullanmış, Medine'ye gelince, orada da bir süre buna devam etmiş ve zaman içinde bir gün Medinede ikindi namazını cemaatle kıldırırken, kalan iki rekât için yüzünü çevirip Mekke'deki Kabe'ye yöneliyor ve namazdan sonra da, Artık bundan böyle kıblemiz Mescid-i Aksa değil; Kabe'dir" diyor. Yarısını Mescid-i Aksa'ya yönelerek kıldığı ikindi namazının kalan iki rekâtı için namaz içinde iken yönünü Kabe'ye çeviriyor ve Allah'tan vahiy geldi demek suretiyle kıblede bir değişiklik yapıyor.(67) Kıblenin namaz ortasında değişmesi çok önemli bir taktiktir Çünkü namaz dışında da değişebilirdi. Ama öyle olmadı. Peki niçin? Aslında Muhammed böyle yapmakla, halkın, "Kıble değişikliği bu kadar önemli olmasaydı, Allah işi o kadar aceleye getirmezdi ve namaz içinde bunu değiştirmezdi" demesini sağlamaya çalışıyordu. Yani, olaya inandırıcılık kazandırmak için, bilerek başvuru lan bir taktiktir bu. Bunun böyle olduğunu ispatlamak için Kur'an'dan konuyla ilgili birkaç ayet sunmak gerekiyor:(Muhammed'in de 17 ay Mescid-i Aksa'yı kıble olarak kullandığına, daha sonra bir gün ikindi namazını kıldırırken tanı namazın ortasına geldiği bir sırada, yu" zünü çevirmek suretiyle kıbleyi değiştirdiğine dair birkaç kaynak; Tecrid-i Sa­rih, Diyanet tere., No: 38 ve 256; Buhari, İman, 30; Namaz, 31, Bakara tefsiri-12-18; Müslim, Mesacid, No: 525; Buhari ve Müslim Hadisleri, el-Lü'lüü ve' Mercan, No: 302-303; Tirmizi, Salat, No: 138/340 ve Bakara tefsiri, No: 2962; Nesai, Salat, 22 No: 486; Vahidi, age, Bakara Suresi, 144. ayet; Diyarbekiri, Ta­rihi Hamiş, 1/367.)"İnsanlardan birtakım beyinsizler, 'Üzerinde bulundukları(önceki) kıblelerinden onları çeviren nedir?' diyecekler. Onlara de ki, 'Doğu da batı da Allah'ındır' (o istediğini yapar, ona engel yoktur vb.). O dilediğini doğru bir yola iletir." (Bakara Suresi, 142. ayet.) "Önceki kıbleyi değiştirmemizin sebebi, her ne kadar hidayet ehli olmayan bazılarına zor gelse de, peygambere tabi olan ile münafıkları birbirlerinden ayırt etmek içindir." (Bakara Suresi, 143. ayet.) "Ey Muhammed! Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (kıble değişikliği için gökten haber beklediğini) görüyoruz. Hemen seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık bundan böyle namazda yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir (Ey Müslümanlar!) siz de nerede olursanız olunuz (namazda) yüzlerinizi o tarafa çeviriniz. Hiç şüphe yok ki, Ehl-i kitap onun gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah on­ların yapmakta olduklarından habersiz değildir." (Bakara Su­resi. 144. ayet.)"Yemin olsun ki, (burada yemin içen Allah'tır) peygamberim! Sen kendilerine kitap verilenlere (Ehl-i kitaba) her türlüayeti (mucizeyi) getirsen yine onlar (inatlarından) sana uyup kıblene dönmezler; sen de onların kıblelerine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen haksız davrananlardan olursun." (Bakara Suresi, 145. ayet.)"Nereden yola çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu talimat elbette sana Rabbinden gelen gerçek bir emirdir. (Biliniz ki,) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir." (Bakara Suresi, 149. ayet.)"(Habibim!) nereden yola çıkarsan yüzünü (namazda) Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, siz de yüzünüzü o yana çevirin ki insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delil bulunmasın. Yalnız haksızlık edenler müstesna. Sakın onlardan da korkmayın! Yalnız benden korkun ki, size olan iyiliğimi tamamlayayım. Umulur ki doğru yolu bulursunuz." (Bakara Suresi, 150. ayet.)Evet, bir kıble değişikliği için bu kadar ayet gönderiliyor. Aslında yalnız bu olayla ilgili inen ayetler, Kur'an'ın nasıl ortaya çıktığı konusunda çok bariz ipuçları vermektedir.Bu ayetlerde dikkati çeken bazı tespitleri sunmakta yarar vardır: Kur'an'da kıble değişikliğiyle ilgili az önceki ayetlerde "Ne rede olursan ol ve nerede olursanız olunuz" ifadesi, aynı surede üst üste üç sefer tekrarlanmıştır. (Bakara Suresi, 144, 149 ve 150. ayetler.) Burada gereksiz bir tekrar söz konusudur. Bu konuda her n kadar gerçeği yansıtmayan bazı yorumlar yapılmışsa da, bunların ayet denklemiyle hiç alakası yoktur. Örneğin, ünlü müfessir er-Razi Tefsiri Kebir adlı eserinde şöyle bir savunma yapıyor:"Bakara Suresi 144'te, 'Ey Muhammed! Sen ve diğer Müslümanlar namazda yüzünüzü Mescid-i Haram'a çevirin' demekten kasıt, eğer Kabe'nin içinde iseler; Bakara 149'da ise caminin dışında fakat Mekke şehri içinde iseler; Bakara 150'de ise Mekke'nin dışında, dünyanın herhangi bir yerinde iseler geçerlidir."Burada şunu sormak gerekir: Acaba her üç yerde de kelimeler aynı (özellikle 149 ve 150'de) olduğu halde böyle bir yorum yapmanın dayanağı nedir? Dolayısıyla bu, kaynaksız-mesnetsiz bir savunmadan başka bir şey değildir. Zira bu anlam, o ayetlerdeki kelimelerden çıkarılamaz; özellikle 149 ve 150. ayetlerdeki ifadeler, kavramlar aynıdır. O halde, burada şu ayetten bu anlam, bu ayetten şu anlam kastedilmiştir demenin bir dayanağı yoktur.Kıblenin değişikliği için Kur'an'da öne sürülen gerekçeler çok ilginçtir. Biraz da bu gerekçeler üzerinde durmak gerekir:a)Özetle, "Her kim, kıble niçin değişti diye soruyorsa, (Kur'an diliyle) bu kişi beyinsiz ve ahmaktır" (Bakara Suresi, 142. ayet) deniyor. Devamında da, "Doğu da batı da benimdir, istediğimi yaparım" şeklinde Tanrı'ya pek yakışmayan, insanlar için de tatminkâr olmayan bir ifade kullanıyor.b)Allah, kıble değişikliğinia bir diğer gerekçesini de şöyle açıklıyor: "Kimin Muhammed'e uyup kimin uymadığını bileyim diye böyle yapıyorum." (Bakara Suresi, 143. ayet.) Bazı şeyleri, insanı denemek için yaparım gibi ayetler Kur'an'da çoktur. Hal böyle olunca, Allah, insanın içindekini bilmediğini itiraf etmiş oluyor. Bu da Tanrı'ya uygun olmayan bir nitelik. Bu ayetteki ifade Kur'an'ın diğer bazı ayetlerinde yer alan, "Allah, insanın içindekini de bilir şeklindeki ifadelerle çelişmektedir.c)Bakara Suresi'nin 144. ayetinde, kıble değişikliği için çok ilginç bir gerekçe öne sürülüyor. Özetle, "Ey Muhammed! biz, senin kıble değişikliğiyle ilgili bir an evvel ayet insin, kıblemiz Kabe olsun yolunda içindeki sıkıntılarını sabırsızlığını anlıyoruz biliyoruz. Bu nedenle, sizin kıbleniz bundan böyle Mescid-i Aksa değil de; Mescid-i Haram'dır" deniyor. Burada, kıble değişikliğinin bir diğer nedeni, Muhammed'in buna çok istekli olması ve bunun sonucu, Allah'ın ona acıyıp böyle bir değişikliğe gitmiş olması olarak gösteriliyor. Demek ki, Allah katında diğer insanlar önemli değil; onun için önemli olan sadece Muhammed'in şahsıdır. Bakara Suresi'nin 143. ayetinde bu durum net olarak dile getirilmiştir.d) Bakara Suresi'nin 145. ayetinde, "Ey Muhammed! Sen kıble değişikliği konusunda her türlü mucizeyi de göstersen, yine onlar senin kıbleni kabul etmezler"; 143. ayette de, "Her ne kadar bu kıble değişikliği bazılarına zor da gelse, biz yine de değiştiririz" deniyor.Doğrudur, bazılarına zor gelir. Çünkü, eğer Allah daha önce Yahudilikte Mescid-i Aksa'yı kıble olarak tayin etmişse, niçin değiştirsin!Eğer o tayin etmemiş ise, niçin 17 ay Muhammed ve Müslümanlar oraya yönelip namaz kılarken, Allah buna müsaade etti? Bu durumda, Allah'ın ikide bir kıbleyi değiştirmesi nasıl açıklanabilir?e) Bakara Suresi'nin 145. ayetinde Muhammed bile uyarılıyor: "Ey Muhammed! Sana bilgi geldikten sonra eğer sen onlara uyarsan, o zaman sen zalimlerden olursun" deniyor. Bu ayetin bu şekilde ortaya konulmasından maksat, muhaliflerin, "Kıbleyle ilgili ayetler Allah'tan olmasaydı, Muhammed nasıl kendini uyarabilirdi! O halde, bunun arkasında Allah vardır" demelerini sağlamaktır. f) Kıble değişikliğiyle ilgili Bakara Suresi'nin 150. ayetinde, "Ey Muhammed! Size eleştiri gelmesin diye biz kıblenizi değiştirdik" deniyor. Acaba nasıl bir eleştiri geliyordu ki, bu eleştiri yüzünden kıble değişikliğine gerek duyuldu? Olay şudur: Yahudiler Muhammed hakkında, "O bizim dinimizi kabul etmiyor; ama namaz kılarken bizim kıblemiz olan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'yı kullanıyor" derlerdi veya "Namazda nereye yöneleceğini bilmiyordu, biz ona öğrettik" şeklinde alay ediyorlardı İşte ayette kastedilen eleştiri hikâyesi bundan ibarettir.68Bu değişiklikleri yaparken de. Yahudilerin fazla tepkisini çekmemek için şöyle bir taktik uyguluyor: "Dünyada üç cami çok önemlidir. Bunlardan biri Mekke'deki Mescid-i Haram, diğeri Medine'deki Mescid-i Nebevi, sonuncusu da Kudüs'teki Mescid-i Aksa'dır" diyor. En büyük puanı kendi memleketi olan Mekke ve Medine'deki camilere veriyor; buraları hac ve umre yeri yapıyor; Ya­hudilerin de günlünü almak için Mescid-i Aksa'yı bununla geçişti-riyor, sadece orada kılınan namazın sevabı fazladır diyor. Bunun dı­şında Mescid-i Aksa'ya başka bir şey verilmiyor.697) Müslümanların en çok öne sürdükleri -kendilerince haklı gör­dükleri- savaş nedeni şu olaydır: Rivayetlere göre, Müslüman bir bayan, bir gün bir Yahudi dükkânına uğramış; orada bulunan Yahu­dilerden biri onun eteğini aşağı indirmek suretiyle hakarette bulun­muş. Bu olay çevreye yayılınca, kadının taraftarlarıyla o Yahudi arasında kavga çıkmış ve bu kavgada hem o Yahudi, hem de bir Müslüman öldürülmüştü. Bu olayın siyasi herhangi bir yanı yoktur, adi bir vakadır ve üstelik de ferdidir. Nitekim olay yatıştırılır ve bundan sonra da epey zaman her iki kesim de barış içinde yaşamla­rını sürdürürler. Fakat kimi rivayetlere göre, Muhammed bu olayı bahane göstererek tek taraflı olarak barış sözleşmesini ihlal etmiş ve bu olay yüzünden onlara karşı savaş ilan etmiştir. Güya bu hadi­seden sonra Enfâl Suresi'nin 58. ayeti inip Muhammed'in onlara karşı savaş ilan etmesine izin vermiştir. Bu ayet, daha önce savaş sebepleri arasında açıklanmıştı. İşte Enfâl Suresi'nin bu 58. ayeti delil gösterilerek, Medine'nin asıl sahipleri olan Beni Nadir, Beni Kureyza, Beni Kaynuka gibi Yahudiler, Muhammed tarafından ya sürgüne gönderiliyor, ya da öldürülüp hanımları cariye, çocukları da köle olarak kullanılıyordu. Ayrıca onların bütün mallarına da ganimet olarak el konuyordu.(70)Bütün bu bilgilerden varılan sonuç şudur: Eğer bu savaşlar için­de, inanıldığı gibi çok adil ve her şeyi yapabilen bir yaratıcı olsay­dı, müspet bir sonuç alınması gerekiyordu; kan dökülmeden hem onlara, hem de sonsuza dek tüm insanlara barış formülünü göster­meli ve de kabul ettirmeliydi. Bunu zorla değil, insanın aklını barı­şa göre ayarlamak suretiyle yapabilirdi. (Çünkü İslam inancına göre Allah kadiri mutlaktır, her şeyi yapabilir.)Bu noktada, "acaba Allah savaşlarda Müslümanları destekledi de neyi halletti, neden barışın arkasını getirmedi, nedir dünyanın şu an­daki hali, niçin seyrediyor?" gibi sorulara yanıt vermek gerçekten zor. Konuyu biraz basitleştirecek olursak; şu anda yeryüzünde İslamiyeti kabul edenler, ya direkt ya da dolaylı olarak emperyalistlerin sömürgesi halinde yaşıyorlar. Peki, İslam inancına göre Allah yüz yirmi dört bin peygamber gönderdi de neyi çözdü? Bugün peygamberlik iddiasının olmadığı ülkelerde ve kıtalarda yaşayan insanlar, -örneğin, İskandinavya ülkeleri- barışta, teknolojide, medeniyette vb. konularda daha da ilerideler! Halbuki İslamın bulaştığı yerlerin, her bakımdan daha ileride olmaları gerekiyordu, bütün in­sanların bunu örnek almaları gerekirdi. Ama maalesef durum tam tersinedir. Dolayısıyla, bu işe Tanrı'yı karıştırmak pek mantıklı-inandırıcı gelmiyor.Özet olarak; eğer bu işler Muhammed'e bırakılırsa, bazı konularda haklı, bazılarında da haksız olması mümkündür. Ama işin içine Tanrı karıştırılıyorsa, o zaman hiç yanlış yapılmaması gerekir.

68- Buhari, Bakara tefsiri, 12 bap; Fahrettin er-Razi, Tefsiri Kebir, Bakara Suresi'nin 150. ayeti ve aynı ayetle ilgili diğer tefsirler.69- el-Lü'lüü ve'l Mercan, No: 848-882; Buhari, Ceza-i Say d, 26 ve "Mekke Camii'nde Namaz Kılmak" bölümü, 1. bap; Müslim, Hac, 415/827.70- Enfâl Suresi'nin 58. ayetiyle ilgili birçok tefsir; Taberi, Milletler ve Hükümdar­lar Tarihi, M.E.B. 4/343; Buhari ve Müslim Hadisleri, el-Lü'lüü ve'l Mercan, no: 1154; Buhari, Megazi, 14. bap; Müslim, Cihad, 61. bap, No: 1765.
BENİ KUREYZA YAHUDİ KATLİAMI
Hendek Savaşı bitmiş, müşrikler geri dönmüş, Muhammed eve gelip istirahate çekilmiştir. Tam bu sırada Cebrail, bir katıra binmiş vaziyette kılıcını kuşanmış, ter ve toz duman içinde Muhammed’ in yanına varıp kendisine “Bak, biz melekler kırk gündür düşmanlarınızla savaşıyoruz, gördüğün gibi silahlarımızı hala da bırakmış değiliz. Kalk, hepiniz Beni Kureyza Yahudilerinin bulunduğu diyara gidin onları öldürün.; ben de hemen önden gidip evlerini üzerlerine yıkarım” diyor. (Tecrid-i sarih, Diyanet Tercümesi, No: 512, 1191,1565) Cebrail’ in bu açıklamasından sonra Muhammed Müslümanlara, “İkindi namazımızı Beni Kureyza’ da kılacağız, haydi savaşa” talimatını veriyor (Kureyzalılar, Hendek Savaşında Mekkelileri desteklemişti-ADMIN). Çoluk çocuk dahil yaklaşık 1500 kişilik bir Yahudi kitlesini ele geçiriyorlar (kısmen sağ, kısmen ölü olarak). Ele geçirilen bu insanların elleri boyunlarına bağlanıyor ve onların akıbeti hakkında Muhammed, daha önce Yahudi olup da sonradan Müslüman olan Sad Bin Muaz’a yetki veriyor. Sad’ın Hendek Savaşı’nda bir damarı kesilmişti ve kanaması devam ediyordu. Muhammed’in talimatıyla Sad bir eşeğe bindirilip onun huzuruna getiriliyor. Muhammed ona, “Bu insanların kaderini sana bırakıyorum. Acaba bunlar hakkında kararın nedir?” diye soruyor. Sad’ın verdiği yanıt aynen şu: “Eli silah tutan her erkeği kılıçtan geçireceğiz. Kadın ve kızları cariye (iş ve seks kölesi); ergenlik çağına gelmeyen erkek çocukları da köle muamelesine tabi tutacağız.” diyor. Muhammed, Sad’ın bu yanıtına karşı, “Senin verdiğin bu kararAllah’ın emrine tam uygundur ve sen bu kararda tam isabetli davrandın. Zaten seher vakti Cebrail de aynı ifade doğrultusunda Allah’tan bana vahiy getirdi” diyor. (Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercümesi, No:289 hadis şerhiyle 1575 ve 1591 nolu hadisler) Bu esirlerden erkek olanlar “Üsame Bin Zeyd” evinde; kadınlar ve çocuklar ise “Remle Binti Haris” evinde toplatılırlar. Muhammed erkeklerin idam kararını verdikten sonra Medine’ nin bugünkü pazaryeri olan semtte hendekler-çukurlar kazılarak mezar gibi hazır hale getirilir. Daha sonra erkekler eli kolu bağlı bir vaziyette ve kafileler halinde oraya yanaştırılıp başları kesilir ve o çukurlara atılır. Muhammed bu kesim işleminde Hz. Ali ve Zübeyr bin Avam’ı görevlendirmişti. Bilindiği gibi ikisi de Muhammed tarafında cennetle müjdelenmiştir. Ali ve Zübeyr kesim işine devam ederlerken Muhammed de bir yerde oturmuş onları seyrediyordu. Ayşe (Hz.) nin aktardığına göre, bu kesim işi sabahtan akşama kadar sürmüş. Erkekler idam edilirken, Yahudi kadınlar ve çocuklar da buna feryat edip saçlarını başlarını yolmuşlar.(Vakıdi, Meğazi, 2/512-517) İdamlar yapılmadan evvel Muhammed, sanki çok önemli bir büyüklükte bulunuyormuş gibi “Arkadaşlar, onları şimdi idam etmeyelim; çünkü hava sıcaktır. Ayrıca eğer canları istiyorsa kendilerine hurma yedirin gibi” traji-komik talimatta da bulunuyor. İdamlıkların önüne atılan birkaç hurma da hayvana yem atılır gibi atılıyor. (Vakıdi, Meğazi, 2/512-14; Serahsi, Siyeri Kebir Şerhi, 3/1029 No: 1900) Yaygın olan görüşe göre idam edilenlerin sayısı 800 ile 900 arasında değişiyor (Nesefi, Taberi, Alusi, İbni Kesir) . En düşük rakamı veren İslamcı yazarlara göre (Begavi, Suyuti, İbn’il Cezvi) ise 400 ila 600 arasında Yahudi idam edilmiştir. Muhammed, o insanları teslim aldıktan sonra bir yerde toplayıp kendilerine, “Ey domuz ve maymun kardeşleri! Yediniz mi! İşte haliniz; görün bakalım” diyerek hakaret ediyor. Onlar da buna karşı, “Ey Muhammed, biz senden bunu beklemezdik, neden böyle haksızlık yapıyorsun?” şeklinde yanıt veriyorlardı (Bu kısım pek çok İslami Kaynakta yer alır örnek olarak, Taberi, Ahzap Tefsiri, ayet 26-27) (İdamlar konusunda en büyük eleştiri, yargılama olmaksızın idamların gerçekleştirilmesine atfedilebilir. Beni Kureyza kabilesinin her ferdi suçlu muydu? Aralarında suçsuz olan yok muydu? Neden hepsi birden, ayırt edilmeksizin, yargılanmaksızın idam edildi? Savaş esirlerinin idam edilmesi doğru mudur? -ADMIN.) Muhammed, bu Yahudilerin karıları ve kızlarından 16 tanesini özel olarak ayırıyor ve bunlardan Reyhane’yi kendine seçip geriye kalan 15 tanesini de diğer önemli dostlarına dağıtıyor. Bir Yahudi: “Artık her şeyimize el koydunuz, hiç olmazsa gözlerimizin önünde namusumuza el uzatmayın” diyor. Fakat, Muhammed bunu dinlemiyor (Kaynak: Vakıdi, Meğazi, 2/250) Muhammed, ihtiyaç fazlası kadın ve erekek çocukların bir bölümünü, Sad bin Zeyd’e teslim edip onları satmak için Necd bölgesine, bir kısmını da şam tarafına gönderiyor. Müslümanlardan Muhammed bin Mesleme: “Beni Kureyza Savaşı’nda kadınlar bölüşülürken bana üç tane düştü; hepsini de sattım” diyor. (Kaynak: Diyarbekiri, Tarihi Hamis,1/499 ve Vakıdi age 2/523-25) --Arif Tekin' in Yazısının Sonu-- Konu Hakkında İslamcıların Soru ve Açıklamalarına Yanıtlar: İslamcı: Yahudiler, bu olaydan yıllar evvel Muhammed ile Medine'nin ortak savunması üzerine antlaşması yapmışlardı. Oysa Hendek Savaşı sırasında bu antlaşmaya ihanet etmişlerdir. Yanıt: Muhammed’ in Medineye hicret ettiği ilk zamanlarda böyle bir antlaşma yapıldığı tarihi kayıtlarda geçer. Ancak bu döneme kadar Müslümanlar Mekke'de azınlıkta olan ve mağdur oldukları için Medineye hicrete muhtaç bir topluluk görünümündeydi. Henüz silahlanmamışlar ve çete savaşına başlamamışlardı. Yahudiler bu koşullarda antlaşma yapmışlardı. Oysa kısa bir süre sonra Müslümanlar çete savaşına ve yağmalamalara girişti. Mekkelilerin ticaret konvoylarını kesmeye çalıştı. Baht-i Nahle olayı ile Müslümanlar ilk kez Mekke müşriklerine saldırarak silahsız dört kişiden bir kişiyi ödürüp ikisini ise tutsak aldılar. Bu tutsağa karşılık olarak fidye istediler. Müslümanların bu davranışları Medineli Yahudilerin tepkisini çekti. Muhammed, Kurezya olayından evvel zaten iki Yahudi kabilesini ortadan kaldırmış idi (Bu olayların traji-komik yanı Muhammed' in Medine'ye misafir olarak gelmiş ama Medine'nin esas sahiplerinden olan Yahudileri kovmuş olmasıdır). Bu olaylardan sonra artık Medine antlaşmasının fiili olarak hiç bir geçerliliği kalmamıştı. Muhammed, Medineli Yahudilerin Müslüman olması için çalıştı. Bunu başaramayınca onlarla arasına mesafe koymak için kıbleyi Kudüs'den Mekke'ye çevirdi. Çünkü Kudüs Yahudilerin kutsal şehriydi. Bu olayla birlikte Müslümanlar ile Medineli Yahudiler arasındaki eski antlaşma fiilen ortadan kalkmış idi. Medine’deki misafir Müslümanlar ile Yahudilerin arası iyice gerilmişti. Yahudiler, misafir olarak Medine'ye gelen Müslümanları artık sevmiyor ve düşman biliyordu, huzurları bozulmuştu. Tüm bu nedenlerden dolayı Medineli Yahudiler Hendek Savaşı'nda Mekkelilere yardım etmiştir. İslamcı: Yahudi erkeklerin idam kararı Tevrat'a göre yapıldı. Yanıt: Katliamın sorumluluğu altında kısmen vicdan azabı duyan Müslümanların sorumluluğu Tevrat'a yıkmak için uydurdukları bir iddiadır bu. Sad Bin Muaz kararını açıkladıktan sonra Muhammed: "Yaşa! Allahın hükmü de senin verdiğin hüküm ile aynı doğrultuda idi." demiş ve zaten verilen kararın önceden kendisine vahiy olarak indirildiğini söylemiştir. Dolayısıyla karar İslam’ın "tanrısının" kararıdır, Sad Bin Muaz'ın değil. Yahudiler müşrikleri desteklerken kendilerine göre haklı idiler. Dolayısıyla kendilerini haklı bulurlarken Tevrat şeriatının aleyhlerinde kullanılması mantıksız olurdu. İslamcı: Yahudi erkek esirler idam edilmeyip ne yapılabilirdi ki? O dönemlerde esir kampları da olmadığına göre, öldürülmeyip beslenecekler miydi? Eğer serbest bırakılsalardı tekrar düşman saflarda yer alırlardı. Yanıt: Sanki başka seçenek yokmuş gibisinden yapılan bu iddialar aslında suç savmak amacıyla yapılmış bir savunma mekanizması değil mi? Çünkü, nasıl ki Yahudi kadınlar ve çocuklar esir olarak özellikle o dönemin ünlü Şam Esir Pazarı'nda satıldı iseler erkekler de aynı şekilde satılabilirlerdi. Ya da bir kısmı Müslüman ailelere köle olarak verilebilirdi (Bunu köleliği hoş gördüğümüz için değil daha o dönemde bile esirleri idam etmek ile serbest bırakmak haricinde başka bir seçeneğin daha varolduğunu göstermek için belirtiyorum). Demek ki Muhammed' in böyle bir seçeneği de var idi. Ama o bu seçeneği seçmek istememiş, "tanrının" bir elçisi gibi değil, tarihteki pek çok kral ve komutan gibi düşmanına karşı kin ve intikam duyguları ile davranmıştır.
ARİF TEKİN
Medreselerde yetişen, daha sonra Diyanet İşlerinde uzun yıllar çalışan ancak İslamın yanılgı olduğu fikrine varan diğer bir aydınımız ise Arif Tekin. "Kuran' ın Kökeni" adlı kitabı ile 1999 Turan Dursun Ödülü' nü almış ve o da karanlıkları aydınlatan cesur insanlarımız arasına girmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder

No Pasaran !